|
Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf
erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden
biri olan Yunus Emre'nin hayatı ve kimliğine dair hemen
hemen hiçbir şey bilinmemektedir.
Yunus'un bazı mısralarından, 1273'de
Konya'da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin
Rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da Yunus'un 1240'larda
ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. Bilinen
hususlar onun Risalet-ün-Nushiyye
adlı eserini H.707 (M.1308) yılında yazmış olması ve H.720 (1321)
tarihinde vefat etmesidir.Böylece H.638
(M.1240-1241) yılında doğduğu anlaşılan Yunus Emre XIII. yüzyılın
ikinci yarısıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.Bu
çağ,Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrelerine rastlamaktadır.Yunus
Emre'nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları
bulunmakta; şair, çağdaş olarak Mevlana
Celaleddin,Ahmet Fakıh,Geyikli Baba
ve Seydi Balum'dan
bahsetmektedir.
Sarıköylü
ve Karamanlı oluşu meselesi hala belli
değildir. Yüzyıllardan beri halk arasında yaşayan inanca göre O,
Sivrihisar yakınında Sarıköy'de
doğmuş,çiftçilikle meşgul olmuş,
Taptuk Emre adlı bir şeyhe intisap etmiş,
tekkelerde yaşamış ve veliliğe erişmiştir. Anadolu'da on ayrı yerde
mezarı ( daha doğrusu makamı ) olduğu ileri sürülen Yunus
Emre,halk arasındaki inanca ve bazı tarihi
kaynaklara göre Sarıköy'de ölmüştür. Orada
yatmaktadır.
Bugün, Eskisehir-Ankara yolu üzerindeki
Sariköy istasyonu
yakininda, Yunus Emre'nin türbesi ve bir müze
bulunmaktadir.
Yunus Emre, dünya kültür ve medeniyet tarihinde
bir merhale olmustur. Kültürümüzün en
değerli yapı taşlarındandır. Zira Yunus Emre, sadece
yasadigi devrin değil,
çagimiz ve gelecek
yüzyillarin da ışık kaynağıdır. Allah ve cümle
yaradılmışı içine alan sonsuz sevgisinden
kaynaklanan fikirleri, dünya üzerinde insanlik
var oldukça degerini
koruyacaktir. Yunus Emre'nin amaci,
sevgi yoluyla dünyada yasayan tüm insanlarin,
hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmasını sağlamak ve sonsuz yaşamda
ebedi hayata doğmalarını sağlamaktır.
Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü
tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her
devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey
bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe
kullanmıştır. Yunus'la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk
zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin
bir çoğunda, aruz veznini kullanmıştı,
fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır.
Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak
da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır.
O bölge köylerinden
birinde,Yunus adında,rençberlikle
geçinir,çok fakir bir adam vardı.Bir yıl kıtlık oldu.Yunus'un
fakirliği büsbütün arttı.Nihayet birçok keramet ve inayetlerini
duyduğu Hacı Bektaş'a gelip yardım etmeyi
düşündü.Sığırının üstüne bir miktar alıç (yabani elma) koyup dergaha
gitti.Pirin ayağına yüz sürerken hediyesini verdi;bir miktar buğday
istedi.Hacı Bektaş ona lütufla muamele
ederek,bir kaç gün dergahta misafir etti.Yunus geri dönmek için acele
ediyordu.Dervişler Pir'e Yunus'un acelesini anlattılar.O da: "Buğday
mı ister,yoksa erenler himmeti mi?"
diye haber gönderdi.O buğday istedi.Bunu duyan Hacı
Bektaş tekrar haber gönderdi: "İsterse
o alıcın her tanesince nefes edeyim!"
dedi.Yunus buğdayda ısrar ediyordu.Hacı Bektaş
üçüncü defa haber gönderdi: "İsterse
her çekirdek sayısınca himmet edeyim"
dedi.Yunus yine buğdayda ısrar edince;emretti,buğdayı verdiler.Yunus
dergahtan uzaklaştı.Yolda yaptığı kusurun büyüklüğünü anladı.Pişman
oldu.Geri dönerek kusurunu itiraf etti.O vakit Hacı
Bektaş,onun kilidi
Taptuk Emre'ye verildiğini isterse ona gitmesini söyledi. Yunus
bu cevabı alır almaz hemen Taptuk
dergahına koşarak kendisini YUNUS yapacak
manevi eğitimine başladı.
Salihli kazası civarında Emre adlı,yetmiş evlik
bir köyde.taştan bir türbenin içinde,Taptuk
Emre ve çocukları ile torunları yatmaktadır.Türbenin eşiğinde de,bir
başka mezar vardır.Bu,Yunus'un bir çok mezarlarından biridir.Yunus
Emre kapı eşiğine kendisinin gömülmesini vasiyet etmiş...Şeyhini
ziyaret edecekler,kendi mezarını çiğneyerek geçsinler diye.
YUNUS EMRE VE TASAVVUF
Yunus EMRE, İslam tarihinin
en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve yaşattığı inanç
sistemi; Kuran'ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin (Allah) sırlarını
keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud
tur.
Bu inanç sisteminde tek varlık
Allah'dır. Allah bütün bilinen ve
bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir,
önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır. Eşi, benzeri ve zıddı
yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve
alemler onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar
ise onun isimlerinin tecellisidir. Her bir
hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel isimlerinden birinin
belirişidir.
Hak cihana doludur, kimseler Hakkı
bilmez
***
Baştan ayağa değin, Haktır ki seni
tutmuş
Haktan ayrı ne vardır, Kalma
guman içinde
Dolayısıyla evrende var saydığımız
tüm varlıklar onun varlığının değişik suretlerde tecellileri olup
kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu çokluğu, ayrı
ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise
beş duyudur. Beş duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama
kapasitesi, bizi yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı
ayrıymış gibi algılanan bu nesnelerin, ve
herşeyin kaynağı Allah'ın esmasının
(isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu "Efal
Alemi" dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı
da "Şehadet Alemi" olan, ayrı
ayrı varlıkların var sanıldığı; gerçekte
ise Allah isimlerinin manalarının müşahede edildiği alemdeki çokluk
Tek'in yansıması,belirişidir. Bu izaha
tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların
birliği,tekliği) denir.
Cenab-ı
hak varlığını zuhura çıkarmadan evvel gizli bir
varlıktı.Bilinmeyen bu varlığa, Gayb-ı
Mutlak (Mutlak Görünmezlik),La taayyün (Belirmemişlik),Itlak
(Serbestlik),Yalnız vücud,
Ümmül Kitap (Kitabın Anası),Mutlak Beyan
ve Lahut (Uluhiyet) Alemi de denir.
Çarh-ı
felek yoğidi canlarımız var iken
Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar iken.
Çalap aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı,
Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken.
Ne gök varıdı ne
yer, ne zeber vardı ne zir
Konşuyuduk cümlemiz,
nûr dağın yaylar iken."
"Aklın ererse sor bana, ben evvelde
kandayıdım
Dilerisen deyüverem,
ezelî vatandayıdım.
Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen
eylenmeden
Hakk'dan ayrı değil idim, ol ulu
dîvândayıdım."
"Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım
Sözü gerçek, hükm-i revan ol
hükm-i sultandayıdım."
***
ADEM
yaratılmadan can kalıba girmeden
Şeytan lanet olmadan arş idi seyran
bana
Sonra Allah bilinmekliğini
istemiş ve varlığını üç isimle belirlemiş taayyün ve tecelli
ettirmiştir.
1.Ceberut (İlahi Kudret) Alemi: Birinci
taayyün,Birinci tecelli,İlk cevher ve
Hakikat-ı MUHAMMEDİYE olarak da bilinir.
Yaratıldı MUSTAFA, yüzü gül gönlü
safa
Ol kıldı bize vefa, ondandır ihsan
bana
Şeriat ehli ırak eremez bu menzile
Ben kuş dilin
bilirim, söyler SÜLEYMAN bana
2.Melekut (Melekler) Alemi: İkinci
taayyün,İkinci Tecelli,Misal ve Hayal
Alemi,Emir ve Tafsil Alemi,Sidre-i Münteha
(Sınır Ağacı) ve BERZAH da denir.
3.Şehadet (Şahitlik)
ve Mülk Alemi:Üçüncü taayyün,Nasut(İnsanlık),His
ve Unsurlar Alemi,Yıldızlar,Felekler (Gökler),Mevalid
(Doğumlar) ve Cisimler Alemi diye bilindiği gibi,Arş-ı Azam da bu
makamdan sayılır.
Tüm bu oluşlar Kuran'ı Kerimde "Altı günde
yaratıldı" ayetiyle beyan edilirken Altı günden maksadın
mutasavvıflarca ,gün değil hal'e ait olduğu
kabul edilir.Bu haller Allahın insanlara
lutfettiği görünmeyen şeylerden altı sıfatıdır:
Semi,Basar,İdrak,İrade,Kelam ve Tekvin(İşitme,Görme,Kavrama,
İrade,Konuşma ve yaratma). Cenab-ı Hakkın
Zatına ait bu sıfatların Ademin kutsal varlığında belirmesi,"İnsan
benim sırrımdır" sözünün bir hükmüdür.Varlığın
başlangıcı ve son sınırı ise Aşk'tır.O yuzdendir
ki sayılan bu alemler Aşkın cezbesiyle pervane haldedir.
Cenab-ı Hak
varlığını,kudret eliyle zuhura getirmiş ve üç isimle
taayyün,tecelli ve tenezzül etmiştir.Buna yaratış sanatı (Cenab-ı
hakkın kuvvetinden,kudretine hükmederek cemalini ve celalini
eserlerinde yani varlık yüzünde göstermesi), Belirme cilvesi (Aşık
olması sonucunda batının zahire çıkıp,alemlerin nurlarının ve
olayların bilinmesi) ve Birlik oyunu (Zatından sıfatına tecelli etmesi
ile kendi varlığını kendinde zuhura getirip,birlik ve vahdetini
ahadiyet(teklik) sırrına meylettirmesi)
denir. Bunda zaman ve mekan kaydı yoktur.Ancak
"An" vardır.Çünki mutlak zaman içersinde
batın(gizli),zahire(görünen) cıkıp
farkedildikten sonra,alemlerin nurları
(ışıkları) ve ilahi olaylar bilinmiştir.Daha sonra şekil ve renkler
görülüp,ayrı ayrı unsurları oluşturacak şekilde birleştiğinde isimler
meydana çıkmıştır(Mülk mertebeleri ,Cisimler alemi).Ve böylece zahir
alem belli olup mutlak varlık bilinmiştir.
Mani evine daldık, vücuda seyran
kıldık
İki cihan seyrini, cümle
vücudda bulduk
Yedi gök yedi yeri, dağları
denizleri
Cenneti cehennemi, cümle
vücudda bulduk
Cebnab-ı
Hakkın bu alemi yaratmaktan maksadı
bilinmekliğini istemesidir.
Ortaya çıkan şeylerin belirişine
sebebse Adem(İnsan)
'i dilemektir. Varlığa ilahi sıfatlar,sırrına
ise Adem denir.
Adem-insan,
mevcudattın bir özetidir.
Tevrat ile incili, Furkan ile
Zeburu
Bunlardan beyanı cümle
vücudda bulduk
Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik
saddak
Kanda istersen anda HAK, cümle
vücudda bulduk
Büyük
mutasavvıflardan
Sunullah
Gaybi
divanında geçen
Keşfül
Gıta
kasidesinde ;
"Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda,
Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada... "
mısralarıyla
,Evvel
ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret
olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve
Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek
isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla,
gizli hazinesinin fetholup sırrın
keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi,
unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle
kendini ancak insanda seyrettiğini
anlatır.
Cisimler alemi dört
ruhdan (aslında tek) oluşmuştur.1-İnsani
Ruh,2-Hayvani Ruh,3-Nebati Ruh, 4-Madeni(Cemadi)
Ruh. Bu alem cereyan ve deveran üzerine
kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana
gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece
varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin
hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini
bilmektedir. Bu durumlar dunyada ilahi bir
duzen,değişmez
bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar
onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle
yükümlüdür.
“Her
bir birim varoluş gayesinin gereğini
meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi
ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere
ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ”
Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat
parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya
ve varlıklar insanda biraraya gelir.
Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların
ayetleri,secdegah
ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i
tevhid de bu durum bir sır olarak ifade
edilmektedir.Cenab-ı Hak : La ilahe
illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş
Muhammedün Resulullah
demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; "La
ilahe" demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan
Rablığını açıklamış,"illallah" demekle de
varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini
ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat
edilmekte olup bu da aslının yansıması olan
Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu
alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca
bilinmekliğine
sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler
ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. "Muhammedün
Resulullah" ile de varlığına delil olarak
bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün
icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat
edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor.
Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah'ı,
tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah'ın zatı sıfatlarla,
sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık
perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen
sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu
görür ve orada erir.
"Kim bildi
efalini
Ol bildi sıfatını
Anda gördü Zatını
Sen seni bil seni
Görünen sıfatındır
Anı gören Zatındır
Gayrı ne
hacetindir
Sen seni bil sen seni " ( Hacı Bayram-ı Veli)
Ayrı ayrı manalar
izhar eden varlıkların kendilerine ait bir varlığı olmadığı, varlığın
Allah'a ait olduğunu idrak Tevhid, bunu
yaşam biçimine dönüştürmek ise Vahdet'tir.
İnsanı Allah'a
karşı perdeleyen en büyük şey, onun kendi varlığıdır. Allah, apaçık
olan bir gizli ve büsbütün gizli olan bir apaçıktır! Allah'ın zatı
sıfatlarda, sıfatlar fiillerde, fiiller varlıklarda ve olaylarda
ortaya çıkmaktadır. Allah bütün yarattıklarının her zerresinde her an
hazır ve onları sürekli yönlendirmektedir. O "göklerin ve yerlerin
nuru" (Kurân-ı Kerim 24/349) olarak her an
her yerdedir. O, her an, her yerde tecelli etmektedir. "O her an yeni
bir şe'ndedir." (Kur'ân-ı
Kerim 55/29). Her şey her an değişmektedir ve değişim onun kudreti ve
iradesinin açılımıdır. Allah bütün evrende, bir taraftan her varlığın
en küçük zerresinin içinde, bir taraftan bütün evrende en büyük
olayların her anını idare eden bir mutlak varlık halinde
bulunmaktadır.
Allah ismiyle işaret olunan, sonsuz ve sınırsız bir varlıktır Orijin
yapı... Mânâ, enerji ve madde
platformlarında değişik isimler alır. Allah kavramı,
mânânın bile özünde mütalaa edilmelidir. Bu
idrâke, Kelime-i
Tevhid ile ulaşılır ve Allah isminin mânâsı
rastgele bir şekilde değil,
Kur'an'da ifade edildiği gibi
anlaşılmalıdır;
"Feeynema
tuvellu fesemme
vechullah" (Bakara/115) (Her ne yana
dönerseniz Allah'ın Vech'i oradadır.)
Allah'ın Vech'i yani yüzü, bildiğimiz
şekil, suret anlamına gelmemektedir. Zahir göz ile bu yüzü
tesbit etmek mümkün değildir.
Zira, Allah'ın yüzü
Vahid (tek) olan mânâdır. Mânâ ise,
beş duyunun ötesinde, basiretle algılanabilir.
Basir isminin mânâsı, bireyin kendi
Vech'ini görebilmesine vesile olur.
"Hu
vel Evvelu
vel Ahiru
ve'z- Zahiru
vel Batın” (Hadid
3)
(Sonsuz bir
öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibidir, beş duyu ile
tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm
varlık O'dur)
"Ve
nahnu ekrabu
ileyhi min
habliveriyd"
(Biz O'na (insana)
şah damarıdan daha yakınız) "Ve
fiy enfisukim
efela tubsirun"(Zariyat
21) (Nefislerinizde, hâlâ görmüyor musunuz!)
Allah isminin
işaret ettiği mânânın en güzel tarifini,
İhlas Suresi yapmaktadır; "De ki, O Allah
Ahâd'dır. Allah Samed'dir.
Lem yelid ve
lem yuled'dir.
Ve lem yekun
lehu küfüven
Ahad'dır." .Yani sonsuz, sınırsız,
bölünmesi parçalanması, cüzlere ayrılması mümkün olmayan Tek..
Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ihtiyaçtan beridir. O, ancak Mahlûkatın
ihtiyacını karşılar. Doğmamıştır, herhangi bir varlık O'nu
doğurmamıştır. O da herhangi bir şeyi doğurmamıştır. Allah'ın benzeri
ve misli yoktur, çünkü O; VAHİDÜ'L-AHAD olan varlıktır.
Gelelim Kelime-i
Tevhid'in diğer yönlerine; Birinci
mânâda "la ilahe" "tanrı yoktur ", ikinci
mânâda ise, var olduğunu kabullendiğin varlıklar ancak Allah'ın
vücuduyla kâimdir. Ayrı ayrı varlıklar
görme. "Ayrı ayrı varlıklar yok, Allah var!.."
demektir.
Onsekizbin
alemin cümlesi BiR
içinde
Kimse yok BiR
den ayruk, söylenir
BiR içinde
Cümle BiR
onu BiRler, cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler, her
BiR tebdil içinde
***
“Her
nereye baksam Allahı görürüm”
Hz.Ali(r.a)
, “Görmediğim Allaha ibadet etmem”
Hz.Ali(r.a)
"..Ve
iz kale rabbiküm lil
melaiketi inniy
cailun fil ard
halife.." (Bakara 30) (Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim).
Halife olan varlık, vasfını ötede bir tanrıdan almamaktadır. Bu idrak,
O'nun özünden gelmektedir. Esma-ül
Hüsna'nın yoğunlaşması ve zuhura çıkması ile ‘Halife’ adını almıştır.
Halifenin müstakil bir varlığı yoktur. Bundan ötürü, aslında mevcut
olan tüm özellikler onda mevcuttur. Bu âyeti
ve yapılan yorumları Et-Tin Suresindeki bir bölüm âyetle
özdeşleştirebiliriz. Şöyle ki; "Lekad
halaknel insane
fiy ahseni
takvim sümme
redetnahü esfele
safiliyn" (95/4-5)
(Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına
indirdik). Esma'nın ilk zuhura çıkışı ile var olan; mükemmel şekilde
yaratılan varlık, Ruhu Azam (Muhammedi cevher), diğer adıyla İnsan-ı
Kâmil'dir.
Bizim bildiğimiz
mânâda, bir suretle var olan ve ‘beşer’
ismini alan insan değildir. Öz Ruh'un, (İnsan-ı Kâmil'in)
yoğunlaşmasıyla birimlilik âlemi ve insan meydana gelmiştir. Bilinen
anlamdaki insanın, bu Ruhu tüm kemâlâtı
ile algılaması, "Halife" adını almasına neden olmuştur.
Bayram
özüni bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi
oldu
Sen seni bil sen seni. (Hacı Bayram-ı Veli)
Niyazi Mısri:
Sağı solu gözler idim, DOST yüzün görsem
deyu,
Ben taşrada arar idim, ol can içinde CAN imiş!..
Öyle sanırdım, ayrıyem;
DOST ayrıdır, ben gayrıyem
Benden görüp işiteni, bildim ol canan imiş!..
derken,
benzer ifadeler aşağıdaki satırlarda, Yunus Emre tarafından dile
getirilmiştir.
"Her kancaru bakar
isem O'ldur gözüme görünen “ ve "Kancaru
bakar isem onsuz yer görmezem."
"Cümle yerde Hakk
hazır, göz gerektir göresi"
***
"Ey dün ü gün Hakk
isteyen, bilmez misin Hakk nerdedir?
Her nerdeysem orda hazır, nere bakarsam ordadır”.
***
"Hakk cihana
doludur, kimseler Hakk'ı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz."
***
"Çün ki gördüm ben
Hakk'ımı, Hakk ile olmuşum biliş
Her kancaru baktım ise hep görünendir
cümle Hakk”.
***
"Nereye bakarısam
dopdolusun
Seni nere koyam benden içeri?"
***
Baştan ayağa değin, Haktır ki seni
tutmuş
Haktan ayrı ne vardır, Kalma
guman içinde
Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu
ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki;
Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı
olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı
hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda
fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir
kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine
öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi
bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi,
görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum,
bilimadamlarını şaşırttı.
Nörofizikçi Karl
Pribram, beynin holografik özellik
gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi.
1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı,
kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a
göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde
görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan
neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan
da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini
kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma
göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi
David Bohm,
atomaltı parçacıklarla ilgili
araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına
vardı. Bohm'un en önemli
tesbitlerinden biri, günlük yaşantımızın
gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve
sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek
anlamsızdır.
Bilim bu tesbitleri
henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri,
dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler
söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar
bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu
hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları
ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda
açıklamaya çalışmıştır.
Bu bir acaip
haldir bu hale kimse ermez
Alimle
davi kılar, Veli değme göz görmez
İlm
ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra
Bu bir acaib
sırdır, ilme kitaba sığmaz
Alem
ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan
Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el
uramaz
Yunus canını terk et, bildiklerini
terk et
Fena olmayan suret, şahına vasıl
olmaz
***
Unuttum din diyanet, kaldı benden
Bu ne mezheptir, dinden içeri
Dinin terk edenin küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri
Geçer iken Yunus şeş oldu dosta
Ki kaldı kapıda andan içeri
***
Yunus bu cezbe sözlerin cahillere
söylemegil
Bilmezmisin
cahillerin nice geçer zamanesi
***
Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu
söz kandan gelir
Söz aslını anlamayan, sanır bu söz
benden gelir
Söz karadan aktan değil, yazıp
okumaktan değil
Bu yürüyen halktan değil,
halık avazından gelir
Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı
altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi
anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin,
kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda
TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin
boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu
ifade tarzının anlaşılması ile, bizden
ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah"
kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne
olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri
noktaları tespit etmeye çalışalım.
Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir
hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir
felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır,
Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır.
Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi,
tasavvuf erlerinin, verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi,
değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak
zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü
kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram
plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi
için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının
en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek
kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde
anlatabiliriz:
Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen
bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram
plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme
yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram
plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen
lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece
cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında
kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram
plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak
odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı
görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve
eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek
tek birer mini hologram gibidirler ve
gelen impalsları frekanslarına ayırarak
algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu
oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim
yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız
görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan
oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her
hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var
olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler
özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler.
Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin
de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin
"Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz
yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki
tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında
alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah
isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş
bir birim. Ve bu kemalatın genetik
verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan
dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31)
Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al
boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en
önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü
verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın
dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram
plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini
içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına
vermektedir.
Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz:
Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının
hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri
de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar
olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan
gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki
ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya
çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar
da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden
programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve
düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar.
Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin
gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir
(ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni
de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş
duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip,
çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu
sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği
olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin
de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar
tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda "eşyanın
menşe-i"ni düşünmek
tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga
boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır.
Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı
beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal
enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır.
Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün.
Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi
dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde
terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir.
Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var
ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun
ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması
nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut
değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana
gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey
hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı
olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel
ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde
Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu
gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya
çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i
cüz'iyenin var oluşu şeklinde
anlaşılmıştır.
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç,
ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir
şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep
etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani
Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi
kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir
diğer özelliği ise, zaman ve mekan
kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her
şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman,
mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların
hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler
olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün
bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm
bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da
açığa çıkartabildiği orandadır.
Levh-i
Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma
Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah
ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine
yansımasıdır.
Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım
olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur.
Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın
ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu
Levh-i Mahfuz
alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve
onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar,
Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun
tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim,
galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey
varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve her biri kendi boyutunun
algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece
tek'tir, varlık Vahidül
Ahad olan Allah'dır.
Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm
özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının,
mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla
ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik
göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin
aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir.
(Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael
Tablot’un
Holografik Evren
isimli kitabı ile
Bilim ve Teknik
dergisinden alınmıştır.)
Aşk ile ister idik yine bulduk ol
canı
Gömlek edinmiş giyer suret ile bu
teni
**
Yunus imdi sen senden, ayrı
değilsin candan
Sen sende bulmaz isen, nerde
bulasın anı
Alemdeki
varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Allah katında zamanın ve
mekânın bir anlamı yoktur; Tek bir an vardır ve o an
devr-i daim ederek, Allah'ın kudret ve
iradesine göre şekillenmektedir. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır.
Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır.
Var
oluş konusunda üç durum söz konusudur; Birincisi mutlak varlıktır.
“Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır. İkincisi mutlak
yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya
çıkarılmış durumdur. Yoktur. Üçüncüsü mümkünattır
yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki; var olabilirde, var
olmayabilirde. Bu mevcudatın varlığı, kendinden menkul değil,
varlığını verene aittir.Bu mevcudatın iki
yönü söz konusudur. Birincisi varlıktan gelen ve ona ait olan varlık
yönüdür. ikincisi ise varlığı kendinden
olmamakla kendisine ait olan hiçlik - yokluk - çirkinlik - ayıp -
terslik yönüdür. Bu mevcudatın benzeri, eşi, dengi veya zıddı olur.
İlim şehrinin tanıtımı
burdadır.Yokluğun ortaya
çıkarılması, varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat
içinde) her anlam karşıtı ile bilinir.
Tasavvufta nokta,
ahadiyete işaret eder.
Vahidiyetin
batını AHADİYET, zahiri RAHMANİYET'tir. Ne
dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. "O her an yeni
bir şe'ndedir"
(Kur'ân-ı Kerim 55/29).
Varlıkların özünde Allah olunca, tabiatta
iyi-kötü, hayır-şer olamayacağı gibi, ölüm diye bir şey de yoktur. Var
olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize
göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur.
Koğıl
ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir
Ölüm aşıkın
nesidir cun nur-u ilahidir
Ölümden ne korkarsın çünkü hakka
yararsın
Bil ki ebedi varsın, Ölmek
fasid işidir
***
Kal u bela denmeden, Kadimde bile
idik
Biz bir uçar kuş
idik , vücut can budağıdır
Yunus beşaret sana, gel derler
dosttan yana
Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ
aslıdır
Bütün oluşların temelinde Allah vardır; bize
bizden yakın olması, yaptığımız her şeyi bilmesi bundandır. Bizim her
şeyi kendimiz yapıyormuşuz gibi, başka varlıkların başka şeyler
yapıyormuş gibi görünmeleri sadece bir hayaldir. Aslında
herşeyi yapan Allah'tır;
Kur'ân'da Hz. Muhammed(S.A.V)
'e "Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah
attı." (22/17) ifadesi vardır. Burada da sûreten
Hz. Peygamberin attığı, ama gerçekte işi yapanın Allah olduğu ifade
edilmektedir.
Tasavvuf'da
; yaratılmış
olan herşey insan içindir. Mutasavvıflar,
evrenlerin yaratılışını sadece Allah'ın var olup hiç bir şeyin
olmadığı "lâ taayyün" devresinden (Hz Ali “Sadece Allah vardı başka
hiçbir şey yoktu"), evrenlerin kademe kademe
yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki evrelere kadar
incelerler. İnsanın yaratılmasına kadar evrende çeşitli tabiî olaylar
olmuş, birçok canlı türleri gelmiş geçmiş ve tam insanın
yaşayabileceği bir ortam oluşturulduktan sonra Hz. Âdem yaratılmıştır.
Hz. Muhammed(S.A.V)
'in bedenen gelişi de gene insanların belli bir olgunluk düzeyinden
sonradır. İnsandan önceki varlık evrenin gayesi, insanın özünü
taşıyacak olan bir bedenin hazırlanması idi. İnsanlığın gayesi olan
bu İnsan-ı Kamil (
Yani Hakk'ın Zahir yönünün aldığı isim ) beden
peygamberimiz Hz.
Muhammed (S.A.V)
dir. İnsanın yaratılmasına gelince, bu hem
ilk insanın hem de daha sonraki tek tek
her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer
küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre
ayrılmıştır. "Asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden
hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). Hayvanlar içinde
birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak
bunlardan seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem'de
böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir.("Hiçbir
şeyden haberi olmayan cansızlardan gelişip boy atan bitkiye, bitkiden
yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra da güzelim
akıl,fikir, ayırt ediş varlığına geldin"
Hz.Mevlana).
Yeryüzündeki
insan, "Allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (Kur'ân-ı
Kerim 2/30). Allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı
ve hayırlı yaratmalarına onu temsilen
vesile olmak demektir ki bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması
melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama
Allah, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın önemini
göstermiştir. Varlık evreninin gayesinin insanı yaratmak olduğunu Yüce
Allah,peygamberimiz vasıtasıyla bir Hadis-i
Kutsi ile bildirmiştir.”Ben
gizli bir hazine idim,bilinmek istedim. Sevdim
ve bütün cevherlerimi bu alemlere saçtım.(Ademi yarattım)”
.Bu hadisle Allah
tüm evren ve alemleri bilinmek için yarattığını ifade etmektedir. Bu
sözle varoluş şekli açıklanırken,
gizli olanın
evrensellik ve
adem
adı altında zahir olduğu
da anlatılmaktadır. Evren yaratıldıktan sonra ise sıra kendisini
bilebilecek özellikte bir varlığın yaratılmasındaydı. Sıradan bir
varlık onu bilemeyeceğine göre ,Bu çok
üstün bir varlık olmalıydı.Ve kendi özelliklerini taşıyan
(Yeryüzündeki halifesi) bir varlık olarak insanı yarattı (“İnnallahe
halake Ademe ala
suretihi” – Allah Ademi kendi suretinde yarattı.)
Tabii buradaki insan ile Insan-ı Kamil
kastedilmektedir.
Kişiliği yönü ile İnsan-ı Kâmil, hayatiyeti ile
Ruhu Azam adını alan bu muhteşem varlık,
Hazreti Muhammed(sav)’in
hakikatidir.
O zat, genel anlamda
Rasullerinin tümünü temsil eder.
O zat, tüm rasullerin temsil ettiği yüce
değerlerin en üst seviyede kendisinde toplandığı, insan için zirve
olan ve insanın yaratılış GAYESİNİ temsil eden bir büyük yaratılıştır.
Onun hakikati, tam manası ile, “Allah için”
olan, Allahtan ve Allahın olan bir Gaye ve Ruh-Rasuldür.
|
Canım kurban
olsun senin yoluna
Adı güzel
kendi güzel Muhammed
Şefaat eyle
bu kemter kuluna
Adı güzel
kendi güzel Muhammed
Dört
caryar anun
gökçek yaridur
Anı seven
günahlardan beridur
On sekiz bin
alemin sultanıdur
Adı güzel kendi
güzel Muhammed
|
Aşık
Yunus nider dünyayı sensiz
Sen hak
Peygambersin şeksiz şüphesiz
Sana uymayanlar
gider imansız
Adı güzel kendi
güzel Muhammed
Hak yarattı
alemi,aşkına Muhammed'in
Ay ü günü yarattı,şevkine Muhammed'in
Ol! dedi oldu alem,yazıldı
levh ü kalem
Okundu hatm-i kelam,şanına Muhammed'in |
Ferişteler
geldiler,saf saf olup durdular
Beş vakt namaz kıldılar,aşkına
Muhammed'in
Havada uçan kuşlar,yaşarıp dağ ü taşlar
Yemiş verir ağaçlar,aşkına Muhammed'in
İmansızlar
geldiler,andan iman aldılar
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına
Muhammed'in
Yunus kim ede methi, över Kur'an ayeti
An! vergil
salavatı, aşkına Muhammed'in |
Tüm
rasullerin özelliği, onda toplanan
özelliklerden birinin temsili ve ifadesidir.
O zulümsüz, bütün bir nur ve mana olan asli gayedir.
O, tüm mevcudatın Rasulü,
sebebi, mevcudatın ve mevcudatın bir özü olan
ademin yaratılış gayesidir. O, güzelin mazharı ve “Allah için”
olan SEVGİLİDİR. Allah ona, “seni yaratmasaydım eflaki yaratmazdım”
demiştir. Et-Tin Sûresinde, “Ahsen-i
Takvim” olarak belirtilen O’dur.
Yeryüzü İnsan-ı Kâmilleri ise, O’nun vekilleridir.
Ve insanlara bu ozelliğe
erişme yeteneği verilmiştir. Tasavvufi eğitim işte bu yeteneği
geliştirerek talipleri,kendi yetenekleri
ölçüsünde İnsan-ı Kamil yapma eğitimidir.
Böylece bütün evrenin, Allah isimlerinin
manaları olduğunu anlayan bir mutasavvıf için, cana yönelerek Allah'ı
kendi içinde bulmak, en doğru yoldur.Yunus,
"İstediğimi buldum eşkere
can içinde
Taşra isteyen kendi, kendi nihân içinde."
diye başlayan şiirinde,
özümüzde Allah'ın bulunduğunu şöyle ifade ediyor:
"Sayrı olmuş iniler, Kur'ân
ününü dinler
Kur'ân okuyan kendi, kendi
Kur'ân içinde.
Baştan ayağa değin Hakk'tır ki seni tutmuş
Hakk'tan ayrı ne vardır, kalma
gümân içinde
Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrına
Aşk ile gider iken iz buldum cân içinde."
İnsanın kendi benliğindeki Allah'a ulaşabilmesi
için kendi benliğinde "seyretmesi" gerekir. Bu, çok güzel bir
yoldur . İnsana da şah damarından daha
yakın, ruhunun, canının tâ içindedir.
"İstemegil Hakk'ı ırak, gönüldedir Hakk'a
durak
Sen senliği elden bırak, tenden içeri candadır."
"Yunus sen diler isen, dostu
görem der isen
Aynadır görenlere ol gönüller içinde."
Yunus Emre, gizli ve örtülü olanın Allah değil
insan olduğunu şöyle ifade ediyor:
"Yunus'tur eşkere nihan,
Hakk doludur iki cihan
Gelsin beri dosta giden; hûr-u kusur Burak
nedir?"
"Bende baktım bende gördüm benim ile bir olanı
Sûretime cân olanı
kimdurur (ben) bildim ahi.
...
İsteyüben bulımazam,
ol benisem ya ben hani
Seçmedin ondan beni, bir kezden ol oldum
ahi.
...
Ma'şuk bizimledir bile, ayrı değil kıldan
kıla
Irak sefer bizden kala, dostu yakın buldum ahi.
Nitekim ben beni buldum, bu oldu kim Hakk'ı
buldum
Korkum onu buluncaydı, korkudan kurtuldum ahi.
...
Yunus kim öldürür seni, veren alır gene cânı
Bu canlara hükm'edenin, kim
idiğim bildim ahi"
Kişinin gönlünde HAK'kı
görebilmesi için cezbe, muhabbet, sırr-ı
ilahi denen üç ilke vardır. Bunlardan birincisi bütün varlıklardan yüz
çevirip Allah a yönelme, İkincisi Allah'dan
başka bir varlığı sevmeme, Allah ın ancak
sevgiyle bilinebileceğine inanmaktır. Üçüncüsü de Allah gerçeği
sırrına varmadır. Bunun da üç kuralı vardır.
a) Bütün eylemleri yok sayarak yalnız Allah ı
düşünmek, bütün eylemlerde Allah dan başka
bir varlık olmadığına inanmak.
b) Bütün niteliklerin Allah
dan geldiğini kavramak, Allah dışında bir niteliğin
bulunamayacağı kanısına ulaşmak.
c) Allah özünden başka bir öz bulunmadığı
sonucuna vararak kendi varlığının yokluk olduğunu bilmek.
Benim canım uyanıktır dost yüzüne
bakan benem
Hem denize karışmağa ırmak olup
akan benem
***
Ben hazrete tutum yüzüm ol aşk eri
açtı gözüm
Gösterdi bana
kendozum ayet-i kul denen benem
***
Şah didarın gördüm ayan hiç
gumansuz belli beyan
Kafir
ola inanmayan ol didara bakan benem
***
Bu cümle canda oynayan damarlarımda
kaynayan
Kulli
dillerde söyleyen kulli dili diyen
benem
Yunus, evrenle kaynaşmıştır, her nereye baksa
orada Hak'kı müşahade
eder. Orada son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O
oluşa katılma, Allah'ın tecellilerini bir başka gözle
görmektir.Evrende asıl olan aşktır,
sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün
evrenlere yayılmıştır. Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık
ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir.
Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve
Allah gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru gidilmelidir. "Fenâ
mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede kendisini Allah'ın
halifesi gibi görüp bütün oluşa, Allah'ın bu evren ve evrendeki
varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, ama bütün zaman ve mekânlarda,
bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet , "sonun
başlangıçla birleştiği safha" ya geçilir.
"Beli" kavlin dedik evvelki demde
Henuz
bir demdir, ol vakt u bu saat
**
O Makam zaman ve mekanın olmadığı
hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece
Allah vardır.
Benden benliğim gitti hep mülkümü
dost yuttu
La-mekana
kavm oldum mekanım yağma olsun
Anlaşılır ki bilinen tüm
mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir "An" varmış.
“Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte
bu an da o andır” Hz Ali.
ÖZETLERSEK;
Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle
varlık hâline getirmeye karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi
ve mânâsıyla var oldu. Mekânın
yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâzıları
buna
genesis,
bâzıları yaratılış, bâzıları da
Big
Bang
der. Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân
yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu
sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için zihnimizi
zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak;
Big
Bang
aslâ bitmedi, bitmeyecek, tâ ki
yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye
kadar. Bâzıları bu farklılıkların azalması,
her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıâsına
entropi
der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla, izafiyetle mümkün ve
farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân.
Bâzıları bu mukadder hadiseye kıyamet der;
ne zaman kopacağı sorulduğunda "ölçülemeyecek kadar uzun bir süre
sonra" cevabını verirler çünkü o olduğunda ölçülecek zaman
kalmayacaktır. Üstelik
Big
Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün
madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup
varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de
mâzî,
hâl ve âtî hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey zâten O'nda.
Bâzıları "yaratılışa ne gerek vardı, O'nun
ihtiyacı mı vardı" diye sordular zaman zaman;
halbuki yaratılış kaçınılmazdı çünkü bütün bu olup bitenler
akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu
O'nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece;
hakikatte ne yaratılış var, ne de yaratılmış.
Zâten her şey O! Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden
Hallâc-ı
Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının
kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dini-dar olanlar yaktılar.
O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi
ve bilgi ile yönetti. Big
Bang'den sonra her şey sonsuzca dağılıp
yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu.
Zâten madde ile enerji denen yaratıklar
aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün
evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı.
Bâzıları buna
gravite,
zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar;
Einstein diye
birisi hepsinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı,
hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters
gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri,
yıldızlar, gezegenler oluştu. Bâzıları
bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.
En azından bir tânesinin
varlığından emin olduğumuz bâzı gezegenlerde oksijen, karbon ve azot
denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik
moleküller teşekkül etti, sonradan bunlar bâzılarının
kozervat
dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler. Daha sonra
bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.
Bâzıları buna ruh, bâzıları
soul,
bâzıları
spirit,
bâzıları başka isimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk,
rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu,
ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşünüldü. Can,
O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta
ama, evrimin kaçınılmaz özelliği olarak,
canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi.
Bâzılarının virüs,
prion gibi
isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar.
Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık
sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye
karşı çıkarken (negentropi
yaparken) çevredeki entropiyi
arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı
ama ekserîsi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi
ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse,
reaktiviteyse, malzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde
kullanıp artıkları atmaksa ve eninde sonunda gene
entropiye mağlûp düşüp
dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara
en mükemmel şekilde uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi.
Yâni
can her yerdeydi, ruh her şeydeydi.
Canın ne olduğu, mâhiyeti
gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti.
Halbuki can, mutlak hakikât olan O’ndan,
sâdece ve sâdece O’ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin
kavraması mümkün olmadığı için, gönderdiği kutsal kitaplarda değişik
isimlerle candan bahsetti ama ne olduğu |