|
AHISKA GÜRCİSTAN TOPRAĞI
HİÇ OLMADI
TARİH ASLA HAİNLERİ
AFFETMEYECEK
2011 YILINDA 40.000 KM2
TÜRK TOPRAĞI, 34 TÜRK VİLAYETİ GÜRCİSTAN’A VERİLECEK. AHISKA TÜRKLERİ
KENDİ TOPRAKLARINDA GÜRCİSTAN VATANDAŞI OLACAKLAR… HEM DE DAVUL ZURNA
ÇALACAĞIZ, ZAFER İLAN EDECEĞİZ.. KİMLERİN SAYESİNDE? TABİİ Kİ, İÇİMİZDEKİ
KANIBOZUKLARIN SAYESİNDE…
“Bu milletin tarihini
okumamış veya milli hislerden mahrum kalmış olası gelenlere ‘LANET’ OLSUN”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Yukarıda da zikrettiğimiz
Ahıska meselesi ve o topraklarımızda yaşamaktayken, mezalimlere,
sürgünlere, soykırımlara maruz kalan öz kardeşlerimiz Ahıska Türklerinin
önünde hiç bir gelecek kalmadı. İçimizdeki satılmış ve kanı bozuklar
sayesinde, 2011 yılında Ahıska Türk toprakları resmen Gürcistan toprağı
olarak tanınacak. Avrupa Şurası ve Gürcistan arasında devam eden
görüşmelere, Ahıska Türklerini temsil yetkisiyle kimin katıldığını
bilmiyoruz. Belki de biliyorum da bilmiyoruz. Bu kişi kuklamıdır yoksa
vatancüda’mıdır onu da biliyoruz da bilmiyor muyuz? İsim veremiyorum.
Verdiğim zaman yer gök titreyecek. Bilmeden veya bilerek fitne veya fesada
mahal vermiş olacağım. Hakkımda sayısız dava açılacak. Cumhuriyet
tarihinin en büyük 5 milyar dolarlık hırsızlık davasında hırsızlara
hakaret ettiğim gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkum edildim. Hırsızlara
ne mi oldu? Ellerini kollarını sallaya, sallaya dam üstünde fındık kırmaya
devam ediyorlar!. Adalete güvenim mi yok? Hadi canım sende, Valla, billa
güveniyoruz işte!...
Dönelim konumuza. Avrupa
Şurası Ahıska Türklerinin Gürcistan’a (!) geri dönebilmelerini temin
için, Gürcistan’a 2011 yılına kadar süre verdi. Bu süre zarfında, 2-3 bin
Ahıska Türkü, Gürcistan vatandaşı olarak kendi öz topraklarına
döndürülecekler. 40.000 km2’lik Ahıska ve diğer Türk toprakları resmen
2011 yılında Gürcistan toprağı sayılacak. Ahıska Türkleri de Gürcistan
vatandaşı olacaklar. Ve bunu başarabilmek için başta Gürcistan devlet
başkanı ve bakanları olmak üzere bir çok bürokratları Türkiye’yi üs olarak
seçtiler. İçimizdeki kanı bozukları satın almak için büyük bir gayret
gösteriyorlar. Başarılı da oldular sayılır?. Her türlü milli davamızda
olduğu gibi, sivil toplum kuruluşu, derneği veya federasyonu adını
verdiğimiz karanlık mihraklarda, aydınlık (!) davul ve zurnalar çalınacak…
Zafer işaretleri yapmamız istenecek. Niye davul zurna çalacağız, niye
zafer işaretleri vereceğiz, neden uluslar arası konferanslar düzenleyip bu
konferanslara katılacağız? Elbette ki kanı bozukların şu başarılarından
ötürü: “Ahıska Türkleri vatanlarına geri dönüyorlar. 2011 tarihinde,
40.000 km2’lik vatan topraklarımız artık Gürcistan toprağı sayılacak.
Ahıska Türkleri kendi ata vatanlarında Gürcistan vatandaşı kabul
edilecekler” daha ne istiyoruz ki? Allah’tan belamızı mı, yoksa bu kanı
bozukların kellesini gövdesinden ayırabilecek ilahi bir adaleti mi? Kararı
kari –okuyucularım- versin. H.D.
14
Temmuz 1918 yılında Kars, Ardahan ve Batum'da referandum yapılmış. Bu
referanduma katılmış olan
87.048 kişiden 85.129'u Türkiye'ye bağlanmak
taraftarı iken,
1.693'ü ise aleyhine oldu. Böylece üç vilayet
ve bunlara bağlı olan Akbaba, Şavşat, Nahcıvan. Posof,
Çıldır, Ahıska, Ahılkelek Osmanlı Devleti’ne bağlanmış. Kimin umurunda ki…
AHISKANIN
TARİHİ GEÇMİŞİ
İslam Öncesi
Devir ve Atabekler
Yukarıda da
belirttiğimiz gibi Ahıska Bölgesi, bugünkü Kars İli’nin Kür Irmağı Başlan
Bölgesi, çağımızdan yüzlerce yıl önceleri Kafkaslar Kuzeyinden
Kür-Aras-Çoruh ırmakları boylarına gelip yerleşen Saka (İskit) adlı göçebe
Türklerin "Gogar" Boyu’nun yurdudur.
Bu yüzden
küçük Arsaklılar sülalesinin "Kuzey-Başbuğları" sayılan "Gogorenli" Sor
oymağından Şamşoldeli İlbeyleri Sülalesi "Gogalet Koca Oğlu Şor-Şamsoldin"
adıyla anılıyor. 1177 yılında Kıpçak/Kuman Türkleri’nin kür boylarında
ordu başbuğluğunu ellerine alışlarına kadar 1800 yıl boyunca "Şamşoldeli
Orbeliler Hanedanı" "Sbarabed" (Sipeh-bed = Başbuğ) olarak, Kartlı-Kakhet
ve İmaret/Açıkbaş Gürcüleri’ne de hükmetmiş. Adlı - sanlı Oğuz İlbeyleri
olarak yaşadılar.
Sultan Alp
Arslan, Arsaklılar'ın Baş Vezirleri soyundan Ortodoks Bağratlılar ile
onları koruyan Bizanslılar’ın elinden 1068 güzünde bu bölgede bulunan
Ardahan ve çevresini fethederek, Selçuklu ülkesine kattı. Haziran 1080'de
Selçuklu Başbuğu ile Danişmendli Emir Ahmet, Son Bağratı – Bizans
Müttefikleri Ordusu’nu Posof’un Kol Kalesi altında yapılan meydan
savaşında yenince Çoruh Boyları Muş - Oğuz Türkmenlerin’in yerleşim yeri
oldu. Fakat Kafkaslar Kuzeyinden gelen Ortodoks Kıpçak/Kuman Türkleri,
mezhepdaşları Bağratlıları canlandırarak 40 bin atlı ve ondan daha çok
yaya asker ile 1123'de Tiflis ve 1124'te Ardahan ile Çoruh Selçuklular’a
bağlı İslam-Türk Beylikleri’nden aldılar ve uç bölgelerine ailelerini de
getirip koruyucu savaşçılar olarak yerleştiler. Bu yüzden bugüne kadar
Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Oltu-Tortum-Şavşat-Artvin yerli halkının
konuştuğu Türkçe, Kıpçak/Kuman ağzına dönmüş bulunuyor. Sarı saçlı, gök
gözlü, uzun boylu ve insan güzeli olan Kıpçaklar, bugünde kumral tipinde
olan halkı oluşturmaktadırlar.
İşte bu
Ortodoks-Kıpçak/Türkleri’nin Posof’la Çataldere'nin birleştiği yerdeki
Çak-su üzerinde bulunan ve eski merkez Çak Kalesi'nde ocaklı olarak
yaşayan Kıpçaklı T. Sargis, İlhanlılar'ın ilk çağı 1267/8 yılında,
Tebriz'de Abaka Handan "Gürcistan-Atabeki" unvanını alarak, Çoruh (Artvin)
ve Yukarı Kür (Ardahan-Ahıska-Ahılkelek) Bölgesi’nin "İlbeği"si oldu.
Böylece ATABEKLER sülalesini kurmuş oldu. Anadilleri; Kıpçak Türkçesi
olduğundan, bugün Artvin ili ve Kars'ın Kür Boyu’ndaki 5 ilçesinin "Gogaren/Gogarlı
ve Çin-Çavat" (Çin/Kaşgar ilinden gelme Çavaklar) diye anılan en eski
halkı da, Kuman-Kıpçak ağzı ile konuşurlar.
Atabekler -
Osmanlı Bağlantıları
Ahıska-Ardahan-Artvin
kesimlerinin İlbeğleri olan Kıpçaklı-Atabekler (1268-1578), 310 yıl
Ortodoks olarak buraları idare ettiler ve İlhanlı-Çelayirli-Karakoyunlu-Akkoyunlu
gibi Müslüman Türk Hükümetlerine bağlı yaşayarak hep Gürcistan
Bağdatlıları ve İmaret (Kutayıs) İber (Tiflis) Gürcüleri aleyhine
çalıştılar.
Gürcülere
düşman olan Kıpçaklı-Atabekler'den II. Beka (1364-1391) ile oğlu Akboğa
(1391-1451) Beyler, Timur’a tabi oldular. Ahıska’yı başkent edinen Akboğa
Bey'in "Akboğa Yasası" adıyla yaptığı kanun, gerçek bir Türk yasa ve
tüzüğüdür. Çıldır’da ki "Sabadur" ( = Bodur Yurdu) köyünde adı bugün de
yaşayan Atabek Badur (Bahadır) (1466-1475) Akkoyunlu Başbuğu Uzun Hasan'a
tabi olarak, Tiflis (Kartil) ile Kutayıs (Açıkbaş) Gürcüleri ile
savaşmıştır. Bu sırada Şeyh Safı evladından, İran toprağı Şahı Şah İsmail
Ahıska Bölgesi’ni ele geçirdi. Şah İsmail Ahıska'yı yaylak edinerek bütün
Gürcistan halkını kendine boyun eğdirdi. Yıldırım Beyazid Han zamanında,
Osmanoğulları Vilayetini harap ederek Arpa-Çukuru denilen Sivas'a
gelinceye kadar yedi eyaleti eline geçirdi. O sırada Birinci Selim (Yavuz)
Trabzon Valisi idi. Selim Padişah olunca evvela (niyet ettim gazaya)
diyerek Şah İsmail'in üzerine deniz gibi askerle yürüdü. Çıldır düzünde
Şah İsmail'in yüz bin Acem askerini kılıçtan geçirerek bölgeye hakim oldu.
Selim Han bu muharebeden sonra bütün Gürcistan'ı emrine itaat ettirmiştir.
Ardanuç'ta
oturan Atabek-Mirza-Çabuk (1506-1516) Trabzon Sancakbeyi Şehzade Sultan
Selim’e öncülük ederek, Osmanlı akıncılarını 1509'da Acara-Gürel yolundan
Açıkbaş merkezi Kutayıs üzerine yönlendirerek oranın Osmanlılara
bağlanmasını sağlamıştır. 1514 yılında yine Atabek Mırza-Çabuk Çaldıran
Seferi’ne gidiş ve dönüşünde Osmanlı Ordusu’na sürülerle etlik koyun,
yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek azık yetiştirmiş, İmparatorluk
ordularının geri hizmetlerini yürütmüştür. Çıldır-Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Livana
(Artvin-Yusufeli)-Tortum, Oltu kesimlerini içine alan "Atabek-Yurdu" nun
hakimi Mırza-Çabuk'un ölümünden sonra yerine geçen kardeşi IV. Gorgora
(15169, Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517) sırasında Şah İsmail'in
baskısıyla İranlılara tabi olmuş, Osmanlılara karşı İspir ve
Bayburt bölgelerine akın
etmiştir. Bu yüzden daha sonra KANUNİ, 1536-37'de onun elinden Narman,
Oltu ve Livana bölgelerini aldırmış, oğlu II. Keyhusrev'i (1545-1573) Şah
Tahmasb'a hizmet ettiği için cezalandırarak, 1548-1549'da Tortum, Kâmkhıs
bölgelerini de fethettirip Erzurum'a bağlamıştır.
Van'dan
Erzurum Beylerbeyliği’ne tayin edilen İskender Paşa (1551) bu eyaletteki
sancakbeyleri ve çerileriyle Atabekler'in elinde kalan son Çoruh boyu
topraklarına yürümüş ve kuşatmasının otuz üçüncü Cuma günü (13 Mayıs 1551)
Ardanuç Kalesi’ni fethetti. Sonra buradan doğuya yürüyerek, Kür Boyunda
Kinzo-Damal ile Ardahan Bölgeleri’ni de zabteyledi.
1551-52
yıllarında Gürcistan Beyleri. Acem Serdarı’na haraç veriyorlardı. 1551'in
yazında Şah Tahmâsb Seki Ülkesi’ni alıp buraya düzen vermekte iken,
Atabekli Gorgora oğlu II. Keyhusrev Şah Tahmasb'a bir kaç elçisini
göndererek: Gürcü Vakhuş ile Şer-Mezan ve Kartil Kralı Luvarsab'ın, kendi
ülkesinden bir takım yerleri aldıkları ve aynı zamanda İskender Paşa'nın
Ardanuç Kalesi’ni kuşattığı için yardım talebinde bulundu. Keyhusrev,
Şahın haraç veren tâbilerinden olduğu için, Şeki'de olan Şah Tahmâsb
Keyhusrev'in yardımına geldi. Şah kendi ordusuyla beraber dağ yoluyla
ilerleyip Malinkâp, Arkanı, Derzebâd ve buradaki çok süslü olan kiliseyi
zapteyledi. Artık tutarı ve sığınıkları kalmayan Gürcü Beyleri’nden: Amvan
Bey, Şer-Mezan oğlu Luvarsab ile Vakhuş gelerek Tahmasb'a itaatlerini arz
eylediler. Bu sırada Gorgora oğlu Keygusrev de, pek çok armağanlarla Şahın
huzuruna gelince, onun yurduna saldırmış olan Gürcü Vakhuş ile Şer-Mezan
oğlu idam edilerek; onların yurdu Tümük Kalesi ile Akşehir (Ahılkelek) ve
çevresi ona ihsan eyledi. Böylece, Atabekli II. Keyhusrev'e Osmanlılar
eline geçen Ardanuç ve Ardahan Bölgeleri’ne karşılık Şah, eskiden de
Atabekler'in olan Akşehir/Ahılklelek ve Tümük Bölgeleri’ni vererek,
Atabekliler'in Adıgen, Ahıska ve Azgur Bölgeleri’ne eklemiş ve Safevilere
bağlılıklarının devamını sağlamış oluyordu.
1552 yılının
baharında 59 yaşında olan Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın on
birinci seferinden sonra artık sefere çıkmayıp Macaristan üzerine yine bir
vezirini göndermesi, İstanbul'dan casusları eksik olmayan Şah Tahmâsb'ın
tecavüz cesaretini artırdığı anlaşılıyor. Çünkü Şah Tasmâsb Osmanlı
Padişahı’na dostça bir mektup yazarak, Tanrı kullarının refahını sağlamak
için çalışmakta olduğunu bildirdi ve Şems-i Felek-i Devvar diye tanınmış
olan Velikhan'lı Mir (Seyyid) Şems ile gönderdi. Bu mektubunda Tahmâsb "müfsid
ve fitneci bir kişi olan İskender Paşa'nın haddini aşan işlere
giriştiğini" söylüyordu. Bunun üzerine Sultan Süleyman, Şah Tahmâsb'ın
gönderdiği mektuba cevap göndererek, İskender Paşa'nın tahrikiyle tehditte
bulunup, kendisinin Acem ülkesine geleceğini bildiriyordu.
İşte bu
mektup üzerine, Tahmâsb bütün ordunun toplanmasını buyurdu. Az zamanda
Kızılbaş bölükleri, Şah Ordusu’nun bulunduğu Gökçegöl'ün güneyindeki 3570
m. yüce ve yaylakları meşhur olan Akmangan Yaylağı’nda toplandılar. Şah
Tahmâsb, Osmanlı Orduları’ndan önce harekete geçmek isteğindeydi.
959 (1552)
yazında Şah Tahmâsb toplanan sayısız ordusunu: 1) Erciş ile Bargiri
(Muradiye) üzerine; 2) Pasan'a 3) Irak'ı -Arabi yağmalamaya; 4)
Dav-Eli/Atabek Yurdu kesimlerini vurmaya memur ederek dört kola ayrıldı.
Atabek Yurdu’nu işgale Kaçarlu Bayram Bey, Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey
ve Gürcistan Valisi Atabek II. Keyhusrev tayin edilmişti. Bundan sonra her
kol, Şah'ın buyruğuna göre kendilerine ayrılan bölgeler üzerine
durmaksızın ilerledi.
28 Ağustos
Salı günü Akmangan'dan kalkan Tahmâsb, Araş kıyısında konaklamış ve sonra
Eleşgrit'e gelmişti. Eleşgrit'ten sonra Eylül ayında, Pasın ile Van gölü
kuzeyinden dönen kollarla birlikte Ahlak Bölgesi’ne gelen Şah, 1553 Mart
-17- dek Van Gölü çevresini yakıp yıkmak ve Erciş ile Bargiri Kalelerini
kuşatıp almakla uğraştı.
Tahmâsb Ahlat'ta bulunduğu sırada, Atabek Yurdunu
kurtarmaya varan akıncı kolundan; Kaçarlu Bayram Bey ile Atabek
Keyhusrev'in birlikte yürüyerek iki-üç kaleyi aldıkları sırada,
Erzurum'dan İskender Paşa'nın çokluk ordu ile gelip ansızın yetiştiği;
Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey ve yüzbaşı Bedir Bey'in de bulunduğu
Kızılbaş Ordusu’yla yapılan savaşı, Osmanlılar’ın kazandığı ve üç yüze
yakın ölü veren Kızılbaşlar ile Gürcülerin bozulup kaçtığı haberi geldi.
Bunun üzerine Şah Tahmâsb, oğlu İsmail Mirza başbuğluğundaki orduyu
Erzurum'a gönderdi. Bu sırada İskender Paşa ve ordusu Erzurum kalesinde
idi. İsmail Mirza bundan haberdar olduğundan Erzurum'a vardıklarında ileri
bir miktar asker gönderip, ana orduyu arkalarda gizledi. İskender Paşa
düşmanın çokluğunu bilmeden, köyleri yakıp yıkarak gelen görünürdeki
Kızılbaşlar üzerine Erzurum Kalesi'nden dışarı çıktı ve karşılaştığı
düşmanıyla vuruştu. Onlar da geri, geri çekilerek, İskender Paşa'yı,
pusudaki ordunun üzerine getirince, on binlerce Kızılbaş dört yandan
hücuma geçti. Şehirden yarım fersah dışarı çıktığı söylenen Erzurum
çerisinin 2,5 km. doğudaki tepelerin ardında İsmail Mirza ordusuyla cenge
tutuştuğu anlaşılıyor. İki tarafın
sayıca nispetsizliği, Osmanlı kolunun bozulmasına ve
Sancak Beyleri’nden bir çoğunun ölümüne sebep oldu. Böyle iken İskender
Paşa, yaralanarak erlikte döğüşe, döğüşe kaleye çekildi. Bundan sonra Şah
Tahmâsb'ın ordusu 1552 Eylül'ünde Ahlat Kalesi’ni, 1553. yılın dördüncü
ayında Erciş Kalesi’ni teslim aldılar. Daha sonra 1553 17 Mart - 17 Nisan
arasında Kızılbaşlar (Şah Tahmâsb'ın ordusu) toptan geri dönerek Nahçıvan
şehrine vardılar. Şah Tahmâsb'ın böylece sekiz ay süren korkunç yıkımı ve
yağmalaması sona erdi.
Yukarıda
bahsettiğimiz gibi, Kafkaslar Bölgesi’ne hakimiyet hakkında, Osmanlılar -
Safeviler arasında yaşanan uzun mücadele döneminden sonra Osmanlılar ile
İranlılar arasında ilk defa 29 Mayıs 1555 de Amasya Barış Antlaşması
imzalandı. Bu Antlaşmadan Atabekler'in Çoruh boyundaki bütün ve Kür
başlarındaki göle, Ardahan, Meşe - Ardahan kesimindeki eski yurtlarının
Osmanlılarda, buranın Kuzey Doğusundaki Varaz-Oğluna kalan yerlerin de
İranlılar’a bağlı kalması uygun görüldü. Bu yüzden küçük Ardahan (Göle)
ile Büyük Ardahan (Ardahan ve Hanak) adıyla kür boyunda iki yeni Sancak
kurduran Kanuni; Yeniçeri ve top yerleştirdiği Ardahan Kalesi’nin yeniden
ve sağlam bir şekilde yapılmasını emretmiştir.
Atabeklerin
Osmanlılara Tabi Oluşu
III. Murat
zamanında Serdar Lala Mustafa Paşa Başbuğluğunda gelen 100 bin kişilik
Osmanlı Ordusu, 9 Ağustos 1578 Cumartesi günü Purut ile Zurzuna Köyleri
arasındaki düzlükte “ÇILDIR ZAFERİ” İran Ordusu’nu yenerken, şimdiki
Çıldır İlçesi bölgesi de Osmanlılar’ın eline geçmiş oldu. 8 Ağustos akşamı
kendi sancak askeri ile Ulgur Dağı’nı aşan Ardahan Sancakbeyi Abdurrahman
Bey de; 9 Ağustos 1578 akşamına kadar bütün Posof Deresi köyleri ile Vale
Kalesi ve Ahıska'yı işgal
etti. Diğer taraftan bilindiği gibi İslam'ın doğduğu ilk
asırlarda Hz. Osman'ın hilafeti dönemi İslam fetihleri sırasında Şam
Valisi Muaviye'nin komutanlarından Habib b. Mesleme tarafından fethedilen
Ahıska (642) Bölgesi halkı bu zamana kadar büyük bir kısmı Müslüman olmuş
gözükmektedir ki; yine o gün 9 Ağustos 1578 günü, Altunkale'de oturan son
Türk-Ortodoks Atabekli II. Keyhusrev'in oğulları Menuçehr ile Gorgora
kardeşler, 5-6 bin atlıları ile Çıldır'a gelerek 10 Ağustos günü Lala
Paşa'ya törenle itaatlerini sunup, Osmanlılara tabi oldular.
Bu tâbiyeti
takiben Menuçehr Bek de, Sardar'ın adıyla "Mustafa Paşa" olarak anılıp
İslam dinine girdi. Tiflis ve Şirvan’ın fethinden Erzurum'da kışlamaya
dönen Serdar Lala Mustafa Paşa, 1578 yazında fethedilen Yukarı Kür
Bölgesi’ndeki eski Atabek Yurdu kesimlerini birleştirip, güzün "Çıldır
Eyaleti" adıyla ve merkezi Ahıska olarak büyük bir Beylerbeylik yapmıştır.
Şark Serdarı
Lala Mustafa Paşa'nın 1578'de "Çıldır Eyaleti"nin merkezi yaptığı Ahıska,
250 yıl boyunca Anadolu'nun kuzey-doğu bölgesi olarak "Paşalık" devrine
başlamıştır. 1628 yılında Ahıska Paşalığı veya Çıldır Beylerbeyliği’ne
Sefer Paşa hükmetmiştir.
Osmanlılar’ın
1536-1578 arasında Atabekler elinden fethederek Anadolu Birliği’ne
kattıkları Çoruh ve Yukarı Kür Boyları’ndaki Artvin, Ardahan ve Ahıska
Bölgeleri’ne az sayıda Türkmen ve göçebelerden başka, Anadolu'dan veya
Azerbaycan'dan Türk halkını yerleştirdikleri halde, öteden beri ATABEKLER
YURDU'ndaki halkın çok güzel Kıpçak/Kuman ağzıyla Türkçe konuşmaları ve
Türk folkloru ile etnografyasını en köklü biçimde yaşatagelmeleri Ahıska
Türkleri’nin ezeli Türklüğünü ispat etmektedir.
1828 Rus- Türk Savaşı
ve Ahıska topraklarının Ruslar’ın hakimiyetine terk edilmesi
1801’de Rus Ordusu
“Hıristiyan Gürcistan’a yardım etmek” yaygarasıyla gelip, Tiflis’e
yerleştiler. Kısa zamanda dini farklılık nedeniyle, Ortodoks Gürcüleri ile
ihtilafa düştüler. Ruslar,
1807-1812 yılları arasında yapılan Türk-Rus Savaşı’nda ilk defa, 16 Kasım
1810 General Tormasov'un 12 grup ve 3000
atlıdan ibaret ordusu Ahıska'yı
muhasaraya aldı, fakat Şerif Paşa'nın Türk
Ordusu kaleyi korumayı başararak düşman eline teslim
etmedi.
1828 yılının
Nisan'ında İmparator Nikolay Osmanlı’ya
savaş ilan etti. 1828 Temmuz'unda
Tiflis'ten saldıran Ruslar, Arpaçay'ı
geçerek Kars'ı muhasaraya aldılar. General Kont Paskeviç ordusuyla
beraber Kars etrafında kanlı savaşlar
yaptı ama bir sonuç alamadı. Daha sonra şehirde bulunan Ermeniler
tarafından Rus Ordusu’na yardım
edilerek Kars işgal edildi. Kars işgal edildikten bir kaç saat sonra Köse
Mehmet Paşa'nın 20 bin kişilik
ordusu Erzurum'dan Kars'ın
yardımına geliyor, ama artık şehir Rus
Ordusu’nun elinde idi. Kars'ın
yardımına gelen Türk Ordusu Ahıska'nın yardımına yöneldi. Daha sonra Kars'ın fethinden
sonra, Paskeviç'in ordusu geri dönüp
Ahılkelek’i muhasaraya aldı. Güçlü top ateşi ile
Ahılkelek Kalesi'ni ele geçirerek,
Paskeviç'in Ordusu l Ağustos'ta Ahıska'yı kuşattı. O zaman şehirde 50 bin
Türk vardı ve anıtları, han ve çarşıları ile burası çok
mutlu ve bayındır bir Osmanlı/Anadolu
beldesiydi; Ahıskalılar, kadınlı-erkekli Ruslara karşı, destanlar
yazarak boğaz boğaza vuruştular, ateşler
içinde yanarak ve temiz
kanlarını dökerek şehit oldular. 28 Ağustos 1828'de Ruslar, yüzkarası bir
zaferle çoluk - çocuk 40 bin
ahalinin şehit düştüğü Ahıska'yı ele
geçirdi. Aynı zamanda Erzurum'dan
gelmiş olan Köse Mehmet Paşa'nın
Ordusu da Ruslar tarafından dağıtılarak diğer köyler ve kaleler, o
cümleden Azgur Kalesi, Zanav Kalesi,
Artun Kalesi ve diğer bölgeler ele
geçirildi.
Osmanlı Sultanları Ahıska'yı geri almak için bir
kaç defa çaba gösterdiler. 1829 yılının Şubat'ında
Acar Beylerbeyi Ahmed Bey’in ordusu,
1853 yılının Ekim'inde Ali
Paşa'nın ordusu Ahıska'ya hücum
ediyor, fakat şehri almak mümkün olmuyor. 29 Eylül
1829'de Osmanlı ile Rusya arasında
bağlanan Edirne Muahedenamesiyle, Ahıska/Çıldır Eyaleti'nin Kuzey kısmı;
Ahılkelek, Hırtıs, Azgur, Bedre,
Çeçerek, Ahıska, Kobliyan adlı 7
sancak "savaş tazminatı" yerine
Moskoflara bırakılarak, Erzurum, Muş, Kars, Bayazit,
Ardahan kesimleri işgalden kurtarıldı.
Böylece Ahıska'da paşalık
dönemi tarihe damgasını koyarak
yerini yeni bir tarihi
döneme bıraktı.
Türk Halkının
geleceği ile oynayan Paskeviç'in emri
ile ilk
önce 30 bin, 1828-29 yıllarında ise 100
binden çok Ermeni Ahıska'ya
yerleştirildi. Ruslar Türk köy ve mahallerine Ermeni ve Gürcüleri
yerleştirerek, Türkleri
azınlığa düşürmeye çalışıyordu. Bu zor şartlar
altında yaşayan Türkler arasında yeniden bir uyanış
başladı. Ahıska Bölgesi’nde hürriyet
hareketleri güçlenerek çeşitli
cemiyet ve dernekler kuruldu,
1905'de Posoflu Yusuf Zülalı Efendi cemiyet kurarak,
Kars, Batum ve Ahıska'da halka hitap
etti. 1913'de Kars'da "Hilal-i
Ahmer" Cemiyeti kuruldu. Daha sonra bu cemiyetlerin başındaki şahıslar,
Ruslar tarafından takip edilerek,
1914 Birinci Dünya Savaşı
başlangıcında Türklere öncülük eden 150'den çok vatanperver
Rusya'nın içlerine sürüldü.
1914'ün Kasım'ında Türkiye ile Rusya arasında
yeniden savaş başlayınca, Türklere karşı zulüm
daha da
şiddetlendi. 1915 yılının Ocak'ında Ardahan'ı almış Rus
alayı üç ay içinde, Kars-Ardahan'da 40
bine yakın Türkü katletti. Rusya'da hakimiyeti ele geçirmiş olan
Bolşeviklerin 1918 yılının Mart'ında
imzaladığı Brest Litovsk Muahedesi'ne göre Sovyet
Ordusu Kars, Batum, Ardahan
Bölgeleri’nde emniyeti sağlamalı
ve buraları boşaltmalı idi. Fakat Sovyet
Orduları’nın gözü önünde 1918 yılında
zalim Andranikin, Kantarciyev, Aganikin, Areşevun, Pyotr ve
Muraba Sivili’nin
grupları Kars-Ahıska Bölgesi’nde on binlerce Türkü acımasızca
katletmişlerdir.
Türk Orduları bu zulüm karşısında seyirci
kalamazdı.
1918 yılının Şubat'ında Türk Ordusu’nun Şark
yürüyüşü başladı. Mart-Nisan aylarında
Erzurum, Sarıkamış ve Kars
Ermenilerden kurtarıldı. Ahıska-Ahılkelek
Türkleri, Ermeni ve Gürcü gruplarının
zulmünden kurtulmak için 13 Nisan
1918'de Türkiye'ye müracaatında
bulundular. Bunun üzerine 14 Temmuz 1918 yılında Kars, Ardahan ve Batum'da referandum yapıldı. Bu
referanduma katılmış olan 87.048
kişiden 85.129'u Türkiye'ye bağlanmak
taraftarı iken, 1.693'ü ise aleyhine
oldu. Böylece üç vilayet ve
bunlara bağlı olan Akbaba, Şavşat, Nahcıvan. Posof,
Çıldır, Ahıska,
Ahılkelek Osmanlı Devleti’ne bağlandı.
14 Temmuz
1918'de yapılan referandumu hoş
karşılamayan Ermeni, Gürcü ve Sovyetler bundan sonra
Türk halkına karşı zulümü
şiddetlendirdiler. Sovyet Devleti, Türkiye ile dost olduğu
görünümündeyse de, 20 Ağustos 1918 yılında Almanya
ile Türkiye'ye karşı gizli antlaşma
yaptı. Türkiye meydanda yalnız
kalınca, İngiliz Orduları da İstanbul'u
tehdit etmeye başladı. Bütün bu zor
şartlar sonucunda 30 Ekim 1918
yılında Türkiye "Mondros Mütarekesini"
imzalamaya mecbur kaldı ve Cenub-Garb
Kafkas'tan ordusunu çıkarmaya
mecbur kaldı. Kars, Ardahan,
Batum, Nahcıvan, Ahıska, Ahılkelek, Goyçe, Akbaba
ve Borçalı Türkleri düşman karşısında
tek başına
kaldılar.
Bu ölüm-kalım kargaşasında yerli Türk ahalisi, "Demokrasi"
uğrunda çalışmaları güçlendirerek siyasi
tedbirler aldılar. Bu amaçla "Ahıska
Hükümeti", "Araz Türk Hükümeti" ve "Cenub-Garb Kafkas Hükümeti"
adlarını alan Türk Devletleri kuruldu. Hükümet reisi
Türk
Dünyasının tanınmış şahıslarından olan Ömer
Faruk Numanzâde seçildi. 30 Kasım 1918'de,
merkezi
Kars'da olan, Nahcıvan'dan Batum'a kadar Türk
halkını Ermeni-Gürcü işgaline karşı birleştirmek amacı
ile kurulmuş olan "Milli Şura Hükümeti"ne bağlandı.
Daha sonra 3 Kasım 1918'de "Araz-Türk
Hükümeti" kurulup, hükümet
reisi Emir bey Ekberzade
seçilerek, "Milli Şura Hükümeti"ne bağlandı. Ermeni
ve Gürcülerin tecavüzüne karşı namus ve
hayatlarını korumak için Kars Türkleri de 5 Kasım 1918'de "Kars İslam
Şurası" adıyla müstakil bir hükümet kurdular. Bu
hükümetin ilk reisi
Borçalı’dan Kepenekçili Emin Ağa, yardımcısı ise Piroğlu Fahreddin Bey
seçildi.
30 Kasım 1918'de Kars İslam Şura'sının daveti
ile Ordubad, Nahcıvan, Kemerli, Iğdır,
Akbaba,
Serdarbad, Süregel, Şavşat, Çıldır, Ahıska ve Ahılkelek
Bölgeleri’nden 60'tan çok milletvekili Kars'da yapılan
kongrede toplandılar. Kongre, halkı
silahlı savunmaya hazırlamak,
dış münasebetleri genişletmek kararını aldı.
Hükümet reisliğine ise Cihangiroğlu İbrahim Bey,
Yardımcısı Kepenekçi Emin Ağa seçildi.
Bu ara Ermeni ve Gürcü
fitnelerinin arttığı zamandır. Tecavüz ve fitnelerin şiddetlenmesi
sonucu 1918 sonu 1919 başlarında Ahıska-Ahılkelek
ve özellikle Borçalı’da
Ermenistan-Gürcistan Savaşı başladı,
1918 yılının Aralık ayında Türk Orduları
uluslararası anlaşmalara göre Ahıska ve
Ahılkelek'den çekildi. Aynı ayın
4-5’inde Gürcüler Ahıska'yı, Ermeniler Ahılkelek'i işgal ettiler.
Aralık ayının 8'inde ise İngilizler Batum’u ele geçirdiler. Türk vatanperverleri
İngilizlerin ortaya attığı Mondros
Antlaşması'nın bu ağır
neticelerine tahammül edemeyerek , 1919 yılının
Ocak ayında, I. ve II. Ardahan
Kongreleri’nde bir araya geldiler. Erzurum'da vatanın kurtuluşu için "İstilası
Vatan Cemiyeti" kuruldu. Ocak ayının 7
ile 9'u arasında yapılan Ardahan
Kongresi’nde Ahıska'yı Osman
Server Bey, Ahılkeleği Muhammed Ali Bey ve
Afzal Bey, Akbaba'yı Hacıabbasoğlu,
Kerbela'yı Muhammet Bey temsil ettiler.
Ermeni, Gürcü
ve İngiliz grupları Türklerin uyanışını
ve devlet kuruluşunu yıkmak için planlar
hazırladılar. 13 Ocak 1919 yılında
İngiliz Nunayendeleri
Ermenilerden oluşan 60 kişilik hükümet
heyeti (elçisi) ile Kars'a gelip, Ermeni
Korganov'u Kars valisi tayin etmek istediler. Milli İslam Şurası
buna karşı çıkıp ve göz göre, göre
Türkleri, Ermenilere teslim
etmeyeceğini belirtti. İngilizler Ermeni heyetini
geri götürmeye mecbur oldu, ama bundan
sonra Ermeni terörü daha da şiddetlenerek 100 binden çok Türk
katledildi.
17-18 Ocak 1919'da Doktor Esat Oktay Bey'in
idareciliği ile Kars'ta toplanan büyük
kongrede
merkezi Kars olmakla Cenub-Gerb Kafkas
Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi.
Yine bu
kongrede:
1)
Hükümet
reisi Cihangiroğlu İbrahim Bey
seçildi
2) 18
maddelik Anayasa kabul edildi.
3) Türk
Dili Devlet Dili ilan edildi.
4) Üç
renkli -beyaz, yeşil, siyah - zemin üzerinde ay-yıldız olan
devlet bayrağı
seçildi.
Kısa bir zamanda 8.000
kişilik ordu oluşturulup,
yeterli derecede silahı
olmamasına rağmen, bu
kahraman ordu halkı katliamlardan
kurtarmayı başardı.
Böylece, Ordubad'dan Batum'a, Ağrı Dağı’ndan
Ahıska'ya kadar 40.000 km2 bir
arazide yerleşen,
toplam 34 vilayet ve kazalı 1.763.148 ahalisi
olan müstakil Türk Devleti kuruldu. Ancak bu devletin ömrü
6 ay sürebildi.
Zira kurulduğu zamandan itibaren bu devletin
yıkılması için Ermeni ve Gürcüler bütün
fıtnekârlıklarını ortaya koydular. Hiç bir yerden yardım
alamayan Kars, İngilizlerin eline geçti.
İngiliz
askerleri ile Milli Meclisi koruyan Türk polisleri karşı
karşıya
gelerek yapılan bu mücadelede yüzlerce Türk Polisleri
şehit oldular. Cumhurbaşkanı
Cihangirzade İbrahim Bey ve 11
nazir (Bakan ve milletvekili) Tiflis'e,
oradan da Batum yolu ile İstanbul'a götürülerek Malta'ya
sürüldüler. Böylece 12 Nisan 1919
yılında "Cenubu-Garbi Kafkas
Cumhuriyeti" İngilizler tarafından
dağıtılmış oldu. Daha sonra buralara 30 Nisan'da
Ermeniler
yerleştirildi.
Bu arada Türkiye'nin milli mücadelesi için
Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türk
toprakları teker
teker esaretten kurtuluyordu. 7 Mart 1921'de Ahıska,
11
Mart'ta Batum, 14 Mart'ta Ahılkelek Türk Ordusu
tarafından düşman elinden kurtarıldı.
Fakat ne yazık ki; siyasi anlaşmalar sonucunda Türkiye 16 Mart
1921'de Moskova Antlaşması’nı imzaladı.
Bu antlaşmaya göre, Batum,
Ahıska, Ahılkelek, Acar Bölgeleri Rusya'ya bırakılarak Gürcistan
S.S.C.B’nin Tiflis vilayetine
bağlandı.
Ahıska’nın Rusların eline geçmesinden sonra Şâir Gülali’nin
şöyle âh etmesi çok mânalıdır:
Ahıska gül idi gitti,
Bir ehli dil idi gitti,
Söyleyin Sultan Mahmut’a;
İstanbul kilidi gitti.
Ahıska’nın düşüşünden sonra Rusların hemen, hemen hiçbir
direnme ile karşılaşmadan, Osmanlı topraklarından İstanbul’a doğru, çok
kısa zamanda yol kat etmeleri de Ahıska’nın bir “kilit” olduğunu ortaya
koymuştur.
AHISKA
FELAKETİ
Böylece tarih
kaynaklarında yer alan bilgiler: Osmanlı Devleti'nin durumu savaşa
elverişli olmasa da, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne açtığı savaşa (26
Nisan 1828) karşılık olarak, Osmanlı Devleti "de Rusya'ya savaş ilan etmek
zorunda kaldı.(20 Mayıs 1828)
Bu ortamda
başlayan savaş Balkanlar'da ve Kafkasya'da Osmanlı Devleti'nin ağır
yenilgisiyle sonuçlandı. Osmanlı Devleti Rusya'dan ateşkes istemek
zorunda kaldı. Türk ve Rus delegeleri arasındaki barış görüşmelerine
Edirne'de başlandı. (25 Ağustos 1829)
Bir ay kadar
süren görüşmelerden sonra Rusların önceden hazırladıkları barış
şartlarını, Osmanlı heyetinin itirazsız kabul etmesi üzerine, Edirne
Antlaşması imzalandı (14 Eylül 1829).
16 Maddelik
bu antlaşmanın başlıca hükümleri içinde şunlar da vardı: Doğuda sınır
AHISKA, Poti, Anapa Kaleleri Rusya'da kalmak üzere düzenlenecek; Osmanlı
Devleti savaş tazminatı olarak Rusya'ya on bir buçuk milyon dukalık altın
ödeyecek vs.
Bu antlaşmayı
değerlendiren Prof. Dr. Yaşar Yücel ve Prof. Dr. Ali Sevim şunu
belirtiyor; "Kazandığı bu başarılara rağmen Çar 1. Nikola, ülkesinde
(Rusya'da) görülen huzursuzluk, karışıklık ve buhran nedeniyle son derece
sıkışık ve güç durumda bulunuyordu. Fakat bundan faydalanacak bir
durumda bulunamayan Osmanlı Devleti Rusya'dan barış isteğinde bulunmak
zorunda kaldı..."
Yazarlar
antlaşmanın neticesini anlatırken de şu önemli noktanın altını çiziyor:
"Edirne Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nun imzaladığı, maddi, manevi
en ağır antlaşmadır... Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş ve dağılmasının
başlangıcı sayılmalıdır..."
Böylece
Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya savaş tazminatı olarak ödeyeceği meblağın
yanı sıra, terk edilmesi öngörülen Ahıska Bölgesi de içindeki Türk nüfus
ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya'daki en stratejik bölgesi idi.
Uğursuz 1828
savasında Osmanlı Ordusu ile birlikte Ruslara karşı omuz omuza din ve
Türklük adına savaşan ve çok sayıda şehit veren Ahıskalılar, bütün mal ve
mülklerini bırakarak Türkiye'ye göç etmeğe mecbur kaldılar. Türkiye'ye
göç eden Ahıskalılar’ın yerine 100 bin civarında Ermeni iskan edildi.
Ayrıca buralara Rus, Gürcü ve Yahudiler de yerleştirildi
Ahıska
Bölgesi’nin başlıca köylerinde kalan Türklere, Rus, Gürcü ve Ermeni
ittifaklı zulümler uygulandı.
1853-1854 Rus
savaşında Bolşeviklerin Çarlık Rusya'sını yenmesi ve 1917 güzünde Çar
ordusunun Ahıska Bölgesi’nden çekilişi Ahıskalılar’ın ümidini bitirdi.
1917-1921 yıllarında Ermeni ve Gürcüler ile yaptığı savaşlarda ki;
erlikleri de Ahıska Bölgesi’ne, Türkiye'ye tekrar kavuşma şansını
vermedi.
Ahıska'yı
Türkiye'ye dahil etmek uğrundaki tarihi şanssız gelişmelerden bazı
örnekler: *
Örnek 1:
S.Kafkasya Tümeni Komutanı Halit Paşa, 4 Nisan 1918'de İngilizlerin
desteği ile Ahıska'ya dayanan Ermenileri Ahıskalıların Milli kahramanı
Osman Servet Atabek ile birlikte yenip şehri teslim aldı. Altı buçuk ay
sonra 30 Ekim 1918'de Yunanistan'ın Mondros Limanı’nda İngilizlere ait
Agamemnon Zırhlısı’nda İtilaf Devletleri (Fransa, Büyük Britanya ve Rusya)
temsilcileri, İngiliz Amirali Galthorpe başkanlığında Türkiye delegesi ile
bir araya geldi. Beş oturum süren görüşmeler sonunda İngiliz çıkarlarını
öne alan ve İngilizler tarafından hazırlanmış, Mondros Mütarekesi aynen
imzalandı. Anlaşmayla, Türk Ordusu Ahıska'yı boşaltarak 1914 sınırları
gerisine çekildi.
Örnek 2:
XV. Kolordu
Komutanı Kazım Karabekir Paşa, aldığı emir üzerine İngilizlerin
himayesindeki ve Gürcülerin elinde olan Ahıska'yı yerli milislerin desteği
ile 19 Mart 1921'de işgal etti. Ama Ahıskalılar’ın sevinci uzun sürmedi.
Türk Ordusu’nun 6-10 Ocak 1921'de Eskişehir'in batısında Yunan
kuvvetlerine karsı kazandığı büyük zaferden sonra Sovyetler Birliği TBMM
Hükümeti ile iyi ilişkiler kurma gereği duydu. Çünkü Anadolu'nun itilaf
Devletleri tarafından işgal edilmesi, Sovyetler Birliği'nin güney
sınırlarını tehlikeye sokuyordu.
Bunun üzerine
Sovyetler Birliği ile TBMM Hükümeti orasında 16 Mart 1921'de Moskova
Antlaşması yapıldı. Kazım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu bu antlaşma
gereğince Ahıska'dan geri çekildi. Özgün dostluk adıyla hem de Rusya'nın
isteği üzerine Türkiye-Rusya muahede ahitnamesi olarak bilinen 16
maddelik antlaşma Türkiye adına Yusuf Kemal (Tengişenk), Dr. Rıza Nur ve
Ali Fuat Paşa (Cebesoy); Sovyetler Birliği adına da Çiçerin ve Celal
Korkmazov tarafından imzalanmıştır. Antlaşmanın birinci maddesine göre
SSCB, 28 Kasım 1920 günü İstanbul'da toplanan Meclis-i Mebusan'ın kabul
ettiği Misak-ı Milli sınırlarını tanıyor, taraflardan birine zorla kabul
ettirilmek istenen bir barış antlaşması ya da uluslararası bağlayıcı bir
başka belgeyi tanımama ilkesini getiriyordu. Antlaşma; “bağıtlı
taraflardan birine zorla kabul ettirilemez” ilkesini taşımasına rağmen
Ahıska Sovyetler Birliği’ne verildi.
Bu antlaşmayı
Türkiye adına imzalayıp trenle Kars'a gelen murahhaslarımıza
"Gürcistan'la yapılan 1918 Batum Muahedesi’yle Türkiye'ye katılan Ahıska
sancağı neden ihmal edildi?" diye sitem edenlere, Dr. Rıza Nur şu
karşılığı vermiştir: "Ahıska'da böyle yüzlerce Türk köyü olduğunu
maalesef bilmiyorduk! Elimizde neşredilmiş bir vesika bile yoktu. Keşke
daha önce bu hususta bilgi sahibi olsaydık!..."
Böylece
Moskova Antlaşması’nın zeminini iyi hazırlamadan, otorite sahibi bir
bilgin olmadan Türk diplomasisini Moskova'da temsil edenlerin yüzünden,
Edirne Antlaşması’yla Ahıska Türkleri'nin kara günlerinin temeli de
atılmış oldu. Ahıskalılar için bu sefer "beton duvarlı esaret kampı
kuruldu".
Asırlarca
Türkiye'nin bölünmez bir parçası, verimli topraklara, zengin doğaya sahip
ve yüzölçümü 6.260 km kare olan Ahıska Bölgesi'nin hiçbir talep veya
dayatma olmadan veya hesabın yanlış yapıldığının farkında olunmadan, o
dönemde iç savaş ve mütteliklere karşı kendini zor savunan, dolayısıyla
da güçlükle ayakta duran Bolşevik Rusya'nın bir kağıt üzerine yazılmış
"Dostluk Antlaşması " kelimesi uğruna verilmesi, diğer taraftan
Ahıskanın Türkiye'ye bağlı kalması uğrunda düşmanlarla mertçe savaşarak
şehit düşenleri hiçe saymak kabul edilemez.
Bu antlaşma
Türkiye'nin milli menfaatleri açısından muazzam kayıp ve dolayısıyla da
affedilmez siyasi bir hatadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nca ilköğretim
okullarında ders kitabı olarak onaylanan "Sosyal Bilgiler" kitabında
Türkiye ile Rusya arasında 16 Mart 1921'de Moskova'da imzalanan bu
antlaşma hakkında: "Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği yeni Türk
Devleti'ni tanıdı" denilerek bu antlaşma Türkiye için çok önemliymiş gibi
sunuluyor. Fakat milyonlarca öğrenci antlaşmanın perde arkasını yeterince
bilmiyor. Doğru, aynı antlaşmanın öteki maddeleriyle Türkiye, Çarlık
dönemi Hükümleriyle yapılmış olan sözleşmelerden doğan bazı mali
yükümlülüklerden kurtuluyordu ama bu mali yükümlülüklerin maliyeti
Ahıska'nın acı kaybına nispeten cüzi bir miktardır.
Bugün
Türkiye'de bulunan ve 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması hakkında bilgi
alınabilecek tarihi kaynaklardan anlaşılıyor ki; 1921'de Bolşevik
Rusyası’nın durumu, Ahıska'yı Ruslara vermemek için çok münasip idi. Fakat
TBMM Hükümeti tarafından Türkiye adına yetkilendirilip Moskova'ya
gönderilen heyet diplomatik olarak bundan faydalanamadı. Sonuçta eşi
görülmemiş ölçüde bir hataya yol açıldı ve bunun ağır faturasını 60 yılı
aşkın bir süredir sürgünün pençesindeki Ahıska Türkleri ödüyor.
Günümüzde de
öyle anlaşılıyor ki Türkiye'yi yöneten liderler, siyasetçiler hala
yapılmış bu hatanın, acı gerçeğin farkına varmamışlar.
Meclis-i
Mebusan'ın 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda kabul edilen Misaki Milli
Beyannamesi Türkiye'nin kabul edebileceği barış koşullarını saptayarak
özetle şu hükümleri içeriyordu: "Mondros Mütarekesi sınırları içinde
Osmanlı-İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü, gerçekte
ya da hükmen hiçbir nedenle birbirinden ayrılmayacak bir bütündür...
Bölgelerin geleceği, halkın serbest oyu ile belirlenecektir..."
O dönem
Ahıska Bölge ahalisinin ekseriyetini (%72) Türkler teşkil etmekte idi ve
Misak-ı Milli sınırları içinde bulunuyordu. 4 Nisan 1918'de Türk Ordusu
İngilizler’in desteği ile Ahıska'ya dayanan Ermenileri püskürterek
Ahıska'yı kurtarmış ve Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihten (30 Ekim
1918) önce Ahıska ve Ahılkelek halkı delegeleri Batum Konferansı'nda 13-26
Nisan 1918 tarihinde Türkiye'ye katılmak istediklerini bildirmiştiler. 11
Mayıs 1918'de toplanan Batum Konferansı'nda, Osmanlı tarafı, bölge
halkının isteği doğrultusunda, Ahıska ve çevresinin Türkiye'ye terk
edilmesini talep etti. 15 Mayıs 1918'de Gürcistan bu talebi kabul etmek
zorunda kaldı.
AHISKA
ÖZERKLİĞİNİ İLAN EDİYOR
Osman Servet
Atabek tarafından kurulan Güneybatı Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma
Merkezi (Ahıska Ahılkelek Müslümanları Milli Şurası), 25 Aralık 1919
tarihinde Gürcistan içinde Ahıska Bölgesi’nin Özerkliği'ni ilan etti.
18 Temmuz
1920'de Ankara'da Atatürk ile birlikte TBMM üyeleri de, Milli Misak
üzerine ant içtiler, İngilizlerin Batum'dan çekilirken, burayı ve Artvin'i
Gürcistan'ın işgaline bırakmasını, 25 Temmuz 1920'de Türkiye Hükümeti
adına Atatürk resmen protesto etti. Kazım Karabekir Paşa Kumandasındaki
XV. Türk Kolordusu Ankara'dan aldığı emirle 30 Ekim 1920'de Kars'ı
Ermenilerden kurtardı. Sıra, Gürcü kuvvetleri işgalindeki yerlerimize
gelmişti. Türk Ordusu Ardahan ile Artvin'i işgal etmek için hazırlık
yaparken, TBMM Hükümeti bu bölgelerdeki tarihi ve etnik haklarını
belirten ültimatomu 22 Şubat 1921'de Gürcistan'a verdi.
Türkiye
Hükümeti Gürcistan'dan ültimatoma 18 saat içinde müspet cevap aldı.
Böylece diplomasi yolu ile Ardahan ve Artvin Türkiye'ye geri verildi.
Yukarıda anlatıldığı gibi, Kazım Karabekir Paşa'nın ordusu 9 Mart 1921'de
Ahıska'yı da işgal etti. Ama ne yazık ki 6 gün sonra 16 Mart 1921'de
Moskova görüşmelerinde başarısızlığa uğrayan Türk diplomasisi yüzünden bu
sefer Ahıska'yı Kazım Karabekir Paşa kendi eliyle Gürcülere teslim etmek
mecburiyetinde kaldı ve Mart sonunda Ahıska'dan geri çekildi.
Belki o
dönemde kamuoyuna gizli gelişme, düşünce ve kuşkular nedeniyle Ahıska'yı
vermek gibi hayli riskli bir adım atılmıştır.
Bunun aksini
iddia etmek şüpheli ve düşündürücü, çünkü bir taraftan 18 Temmuz 1920'de
Atatürk ile birlikte TBMM üyeleri Misak-ı Milli sınırları üzerine ant
içiyorlar; Ankara'nın emri ile 9 Mart 1921'de Kazım Karabekir Paşa
Ahıska'yı esaretten kurtarıyor. Öte yandan Ahıska'nın kurtuluşundan tam 6
gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova'dan hiçbir baskı, zaruret olmadan
Ahıska'yı Ruslara geri veriyorlar. Daha sonra Moskova'dan Türkiye'ye
dönen murahhaslarımız Ahıska'yı Ruslara verdiklerinden dolayı pişmanlık
duyuyorlar.
Ardından 13
Ekim 1921'de Kars Antlaşması ile tekrar Moskova Antlaşması’ndan pek
farkı olmayan bir antlaşma daha TBMM Hükümeti ile Sovyetler Birliği'nin o
zamanki anayasasına göre birer federal Cumhuriyet olan Ermenistan,
Azerbaycan ve Gürcistan arasında imzalanıyor. Bu antlaşmanın amacı
Moskova Antlaşması hükümlerinin adları geçen Kafkas Cumhuriyetleri
tarafından da tanınmasını garanti altına almaktı. Bu antlaşma Türkiye'nin
son Ahıska pazarlığı idi. Yani verdik gitti, sonsuza dek Ahıska'nın
Türkiye'ye geri katılması söz konusu olamaz anlamına geliyor.
1921 –
1944 yılları arasında Ahıska Türkleri:
16 Mart 1921
yılında Ahıska'nın Sovyet topraklarına bağlanması ile Ahıskalılar için
kara günler yeniden başladı. 1956 yılındaki verilere göre bu yerlerdeki
Türk nüfusu 138.000 kadardır. Sovyet yönetimi, zorla Gürcistan sınırları
içerisinde bıraktıkları Abhaz, Asetin ve Acarlılara, Özerk Cumhuriyet
kurma hakkı tanırken, Ahıska Türkleri yokmuş gibi farz edilerek, göz ardı
edildiler. Bu yıllarda Ahıskalılar, okullarda önce Arap, sonra Latin ve
daha sonra da Kiril alfabesi ile eğitim gördüler.
Ahıska'da
kolhozlar 1927 yılında kurulmaya başladı. 1921'den 1927'ye kadar bu geçen
6 yıllık süre içerisinde Ahıskalıların ileri gelenleri Sovyet yönetimi
tarafından hapishanelere atıldı. 1930'lu yıllarda başlatılan baskı ve
şiddet (Represiya) döneminde binlerce aydın ve din adamı "Kemalist ve
Pantürkist" suçlaması ile evlerinden toplanarak cezaevlerine atıldılar. Bu
insanlardan bir daha hiç bir haber alınamadı. Daha sonra Stalin'in de
desteği ile Gürcü şovenizmi güçlenerek, Ahıska Türkleri’nin büyük
bölümünün soyadlarını Gürcüce’ye çevirdiler. 1938 yılında Sovyet
Anayasa'sının kabulünden sonra, Ahıskalılar kayıtlara Azerbaycan milleti,
dilleri ise; Azerice olarak geçti. Fakat bu durumda, Rusların kendi
amaçları ve politikaları açısından pek fayda getirmeyeceği anlaşılınca
bundan da vazgeçilip, 1940'da Ahıskalıların resmi dili Gürcüce’ye
çevrildi. Bu uygulamadan anlaşılan Ahıskalılar, bağlı bulundukları Türk
kimliğinden tamamen koparılmak istenmiştir.
Diğer
taraftan bu yıllarda, İkinci Dünya harbinin patlak vermesi, bu harbe
Rusya'nın dahil olmasıyla birlikte 1938-40 yıllarında Ahıska ve çevresine,
Türkiye'ye mücavir sınırın korunması adı altında, on binlerce Sovyet
askeri yerleştirildi. 1940 yılına kadar hiç askere alınmayan
Ahıskalılar’dan birden bire 40 bin civarında kişi Alman cephesine sevk
edildi. Askere sevk edilenlerin kız, gelin ve çocukları Borcom'a demiryolu
inşaatında çalıştırdılar. 1944 yılında Borcom'dan Vale'ye döşenen 70
kilometrelik demiryolu yapımında binlerce Ahıska Türkü kötü koşullar
sebebiyle hayatını kaybetti.
Kaynaklardan
öğrendiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki; Ahıska Türkleri’nin sürgün edilme
düşüncesi Rus yöneticileri tarafından 10-15 yıl öncesinden planlanmaya
başlanmıştır. Çünkü 1921 yılından sonra komünist Sovyet yönetimin, Abhaz,
Asetin ve Acarlara Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken; Ahıska
Türklerine bu hakkı tanımaması; 1930'lu yıllarda halkın lideri durumunda
olan binlerce aydın ve din adamının hapse atılması; 1940 yılına kadar
diğer özerk Cumhuriyetlerden askere adam alındığı halde, Ahıskalılar’dan
askere alınmayıp, ancak Rus-Alman Harbi’nde 40 bin civarında kişinin Alman
cephesine gönderilmesi ve geri kalan kadın ve ihtiyarlara da demiryolunun
yaptırılması gibi olay ve uygulamalar gösteriyor ki, sürgün olayını daha
önceden hazırlanmış bir planı tam istedikleri bir anda
gerçekleştirmişlerdir.
1944
Sürgünü ve Sürgününü Hazırlayan Koşullar
Bilindiği gibi 1944 yılı
Mayıs'ında hazırlanmış olan bir belgeye göre, önce Ahıska Türkleri’ni,
S.S.C.B. üyesi olan Gürcistan'ın Şark ilçelerine (Rayonlarına) nakletmek
kararı alınmış. Ancak daha sonra büyük ihtimal ki, bu karar halkın
kafasını karıştırmak ve meşgul etmek için hazırlanmış sahte bir belge
olduğu ortaya çıkmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, gerçek niyeti ve planı
gizlemek suretiyle; ortaya çıkacak tepkiyi ölçmek, gibi gayelerle aslı
olmayan bir dedikodu ortaya atılarak halkın zihni bulandırılmış ve
dikkatler başka tarafa çekilmeye çalışılmıştır. Daha sonra, aynı yılın
Temmuz'unda yeni plan tasdik olunuyor. Tasdik edilen bu yeni kararda,
ahaliyi Gürcistan Cumhuriyeti'nden dışarıya çıkarmak, Orta Asya ve
Kazakistan'a sürmek planı açıklanıp uygulamaya konuluyor.
Sürgünün
Uygulanması
Bu acımasız
Stalin rejimi, Devlet Savunma Komitesi kararına dayanarak sınır güvenliği
gerekçesiyle 110 bini aşkın Türkü, Ahıska'nın 209 köyünden alarak kargo
trenleriyle Orta Asya'ya sürmüştür.
Şimdiye kadar
gizli olan belgelerin açıklanmasından sonra sürgün olayını kısaca
özetlersek Stalin rejiminin biraz daha iç yüzünü görmüş olacağız.
13 Kasım 1944
yılında "Komünist İmecesi" uygulamasıyla yollar, köprüler v.s. gibi
tesisler, daha başlarına geleceklerinden haberi olmayan halka tamir
ettirildi. 14 Kasım 1944 günü, gece saat 12.00'de, daha önce sınıra
takviye amacıyla yerleştirilmiş olan on binlerce Rus askeri, silahlarıyla
Türklerin evlerine girdiler. Dört saat içerisinde kamyonlara doldurulan
mazlum ve çaresiz Türk insanı demir yoluna getirildiler. Diğer taraftan bu
sırada yüzlerce Ahıskalı aile ise, her türlü riski göze alarak, Rus
askerleriyle çarpışarak, onlarca şehit verme pahasına Türkiye'ye geçmeyi
başardı. Bu aileler halen Ağrı, Muş, Kırıkhan, İnegöl, Bursa, Ankara,
İstanbul ve diğer yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar.
Türkiye
sınırına yakın köylerdeki insanlarımızın toplanması için 15 dakika izin
verildi. Babaları, kocaları, kardeşleri Alman Cephesi’nde bulunan bu
kimsesizleri ve ihtiyarları kim, hangi sebeple, nereye sürüyordu?
belirsizdi.
Böylece
100-120 bin civarındaki Ahıska Türkü, kara kış gününde yük vagonlarına
8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak kapılar kilitleniyordu. Yer
gök Allah-Allah haykırışlarıyla inliyor, ağlama, sızlama ve hıçkırık
sesleri kulakları sağır ediyordu. Halbuki bu yakarışları işitecek vicdana
sahip kimse yoktu. Vagonlar Hazar Denizi'ne yaklaşmaya başlayınca, bu
insanlar kendilerinin denize döküleceklerini sandılar. Bu olay karşısında
Azerbaycan'ın o dönemdeki yöneticileri, Ahıskalıları Azerbaycan'da iskan
etmek istediler. Ancak Stalin'in kararı kesindi. Azerbaycan yöneticilerini
kurşuna dizmekle tehdit etti. Azerbaycan Türkleri’nin gayretleri de netice
vermedi. Üç gün sonra vagonlar tekrar Urallar Bölgesi’ne hareket etmeye
başladı. Ural Dağları’nın soğuk havası bir çok insanın hayatına mâl oldu.
Onlara kefen ve mezar bile nasip olmadı. Kefenleri Sibirya'nın bembeyaz
karıydı. Bir buçuk ay süren yolculuk sonunda bu talihsiz insanlar
Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a dağıtıldılar.
Ahıska Türkleri
sürülürken: Onlara; “Sizleri Alman tehlikesinden korumak için başka
yerlere geçici olarak göç ettiriyoruz, en kısa zamanda topraklarınıza geri
döneceksiniz” diye yalan söylediler. Sürgün yaşamış 100’den fazla
insanın anılarını çok kısa olarak şöyle ifade edebiliriz: ”Gece Rus
askerleri köyümüzün evlerini kontrol altına aldılar ve iki saat içinde
toplanmamızı emrettiler. Sonra da silah zoruyla tren istasyonunda
topladılar. 220’ye yakın Ahıska köyünün Türk ve Müslüman nüfusunun
kırk-elli kişi bir hayvan vagonuna dolduruldu. Vagonlar hayvan vagonları
olduğu için ısıtma sistemi yoktu. Tuvaletsiz, susuz, dışarıda -15, -20
derece soğukta, bir buçuk ay bir yolculuk yapıldı. Rus askerleri her
istasyonda vagonları açarak: açlıktan, soğuktan ve hastalıktan ölenleri
trenlerden dışarı atıyorlardı. Tren kapıları günde bir kez açılıyordu.
Erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet ihtiyaçlarını yapamayan
kadınların idrar keseleri patlayarak ölenler vardı” Onları bu insanlık
ayıbına düşürenler neden utanmadılar? Bu
insanların suçu neydi?, Türk ve Müslüman olmak mı, nerde bu insanların
cesetleri? Kim bu insanlık ayıbını üstlenecek? Altmış yıl içinde kimse
üstlenmemişse, bundan sonra birilerinin üstlenmesi zor olur.
Yine, o günlerde Türkiye sınırında görev yapan bir sivil memurumuz şunları
söyledi: “Sınırımıza yığılan ve kurşuna dizilmekten kurtulmaya çalışan
binlerce aç ve susuz insan vardı. Bir kısmı sınırımızı aşmayı başarmıştı.
Bu insanlar öz vatanı bildikleri Türkiye’ye geliyorlardı. Türkiye’ye
adımlarını attıkları anda, kurtulduklarını sanarak secdeye kapanıp,
toprağı öpüyorlardı. Bizim kanı bozuk sınır görevlilerimiz onları bir
kampta topladılar. Kanı bozuk yöneticimiz bu kardeşlerimizi geri verme
kararı aldı. Bu kardeşlerimiz geri verildiği takdirde derhal kurşuna
dizileceklerini biliyorlardı. Ahıskalı 70 yaşlarındaki bir kadın elinde
iki bileziğiyle bize seslendi: ‘Bu bilezikleri alın, bizi biraz sonra
kurşuna dizecekler. Bari alçakların eline geçeceğine siz kardeşlerimizde
kalsın’ dedi. Ve biz de, ‘emir demiri keser’ misali çaresizlik içinde o
kardeşlerimizi gavurlara teslim ettik. Ve onlar da kurşuna dizdiler |