Yaşşa be Sarkozy
 

 

Hakkı DEDELER
 

Fransa en üst düzeyde, 'Türk düşmanlığını bir kez daha tescil etti. Ermeni tasarısı cezaya dönüştürüldü. Bu beklenmedik bir düşmanlık değil. Biz kendimize dönüp, kendi hainliğimizi ve kanı bozuklarımızın icraatlarına bir bakalım.
Şer tasarı geçtikten sonra, Fransa'yı astık ve kestik. Bunu da en üst seviyede yaptık değil mi?
Gelin görün ki; Tasarı sonrası Fransa'yı cezalandırmak şöyle dursun, adeta eskisinden daha çok ödüllendirdik. İki yüzlü AKP hükümeti, Güney Akım Projesinde, Fransa'yı ödüllendirmekle kalmayıp, Pasaport ihalesini Sarkozy'nin şirketine verdi. Daha gerisi de gelecek. Değerli okuyucularım, daha öncesi Müslüman Türk Milleti nasıl mışıl mışıl uyutuldu, bir aktarayım:

Fransa en üst düzeyde, 'Türk düşmanlığını bir kez daha tescil etti. Ermeni tasarısı cezaya dönüştürüldü. Bu beklenmedik bir düşmanlık değil. Biz kendimize dönüp, kendi hainliğimizi ve kanı bozuklarımızın icraatlarına bir bakalım.
Şer tasarı geçtikten sonra, Fransa'yı astık ve kestik. Bunu da en üst seviyede yaptık değil mi?
Gelin görün ki; Tasarı sonrası Fransa'yı cezalandırmak şöyle dursun, adeta eskisinden daha çok ödüllendirdik. İki yüzlü AKP hükümeti, Güney Akım Projesinde, Fransa'yı ödüllendirmekle kalmayıp, Pasaport ihalesini Sarkozy'nin şirketine verdi. Daha gerisi de gelecek. Değerli okuyucularım, daha öncesi Müslüman Türk Milleti nasıl mışıl mışıl uyutuldu, bir aktarayım:
Belki bin kez yazdım; Almanya, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya iltica eden soysuz bölücüler gerekçelerinde:”Ben iki Türk askerini öldürdüm, PKK’lıyım ve falanca tarihte Türk askeriyle çatışmaya girdim, bu yüzden ülkenize sığındım beni vatandaşlığınıza alınız”
Zilzurna sarhoş Bektaşi cenaze namazını kıldırdıktan sonra, mevtanın başucuna geçip bir şeyler fısıldadıktan sonra, mevta sahiplerine; “Götürün gömün” der. Defin işlemleri bittikten sonra, bir mevta sahibi yanına gelerek sorar; “Ya Eren!, sen bizim rahmetlinin kulağına ne söyledin, fısıldadın?” Ayakta duramayacak kadar matiz olan Bektaşi şöyle cevap verir; “Sen şimdi öteki dünyaya gidiyorsun. Meraklı melekler sana bu dünyada ‘ne var, ne yok’ diye soracaklar. Sen de onlara; ‘Zilzurna Bektaşi imam oldu, gerisini siz hesap edin’ de emi!” Bugün ülkemiz imamlık yapan ayyaş Bektaşilerin elinde mi kaldı, belli değil... Kim vatan cûda, kim vatan haini o da belli değil!..
57. Hükümet zamanında, Avrupa meselesi hakkında; TBMM, o meşhur! heyetleri Fransa’ya göndermeye başlamıştı. İlk heyet Kamer Genç başkanlığında, Fransız parlamenterleriyle görüşmeler yapmak üzere, parlamentonun tatil olduğu bir zamanda gelmiş, buna da tüm Fransız basını gerisiyle gülmüştü!..
Heyetin zamanlaması konusunda, ben Paris Büyükelçiliğimizi kusurlu görüyordum. Büyükelçimizin yokluğunda görev yapan Maslahatgüzar, Müsteşar Kaya Türkmen’e sordum: “Fransız parlamentosunun tatil olduğu bir günde neden TBMM’mizin heyetini buraya çağırıp ülkemizin ve Yüce Meclisimizin itibarını zedeliyorsunuz?” dedim. Kaya Türkmen Bey acı bir gülümsemeyle: “Bize TBMM heyetinin geleceği daha önceden haber verilmedi. Uçağa atladıkları gibi gelmişler. Koordinasyonsuzluk nedeniyle oldu” dedi. Daha sonra tekrar sordum: “Koskoca TBMM’de Kamer Genç’ten başka akıllı Milletvekilimiz yok muydu?” dedim. Teyp açık olduğu için cevabı diplomatik bir şekilde, ustaca üstü kapalı geçti. Röportaj bittikten, teyp kapatıldıktan sonra Kaya Bey tekrar acı, acı gülümseyerek: “Biliyorsunuz bu sorunun cevabını vermem, TBMM’de Kamer Genç’ten daha akıllı olup olmadığını bir devlet memuru olarak benim söylemem mümkün değil, bir gazeteci olarak siz ilgililerden sorabilirsiniz" dedi.
Aradan kısa bir süre geçmeden 8 kişilik ikinci bir TBMM heyeti Paris’e çıkarma yaptı!.. Bu kez hayatımın röportajını yapmak için geceden hazırlık yaptım, röportaj çantamı ve sorularımı hazırladım. Heyet otele yerleşir, yerleşmez randevuyu aldık. Vakit kaybetmeden otele ulaştık. Heyetteki MHP Milletvekili İsmail Cerrahoğlu, DSP Milletvekili Tayyibe Gülek, DYP Milletvekili (Milli Eğitim Bakanımız) Hüseyin Çelik ve Kolleston erkeği (Saçını, bıyıklarını ve kaşlarını boyadığı için sosyetede öyle tanınan) Prof. Dr. Hasan Köni, otelin daracık lobisinde, bir merdiven altında beni kabul ettiler. Mekan o kadar dardı ki; Köni ve Cerrahoğlu’nun oturduğu ikili bir kanepe sığacak büyüklükteydi. Çelik, ben, Tayyibe Hanım ayaktaydık. Ben o kadar doluydum ki; çantamdaki röportaj için gerekli fotoğraf makinelerini ve teybi hazırlıyordum. Tayyibe Hanım’la Hüseyin Çelik ince bir sohbete başladılar. Hüseyin Çelik, Genel Başkanı Tansu Çiller hakkında ağza gelmez sözler sarf ediyordu. Avrupa’ya ‘Girelim’ diye tutturanların yedi ceddine selam gönderiyordu!.. Tayyibe Hanım’da; TBMM’de Avrupa hayranı olduğu için tek vatan şeyi olarak Mesut Yılmaz’ı işaret ediyordu!.. Konuşmacıların verdiği mesajlara göre, Ordu kurmaylarımız Avrupa sevdalılarına karşı öfke besliyorlardı. Hasan Köni Hocamız Arap manavdan aldığı beyaz üzümleri bir taraftan yiyor bir taraftan da, memleketimizin ihanet çemberi arasına sıkışıp kaldığından bahsediyordu. O kadar güzel konuşuyordu ki, bu güzel tespitleri banda almalıydım. İnanır mısınız; Hoca 70 milyon Türk Milleti’nin kalbindeki kitabı okuyor gibiydi. Köni’nin konuşmasının en alevli yerinde, sehpanın üzerinde duran teybin kayıt düğmesine basıverdim. Hay basmaz olaydım!... Köni Hoca çok usta bir ‘U’ dönüşü yaparak kucağındaki üzüm dolu poşeti sehpanın üzerine koydu. Konuşmasına devam etti: “Ben Paris’e sadece bu tatlı Arap üzümünden yemek için gelirim!” Sanki Türkiye’mizde üzüm yokmuş gibi, 4 yaşındaki bir çocuğun panik mazereti gibi, Hoca ustaca ‘U’ dönüşünü yapıverdi. Usta politikacı, MHP Milletvekili, Fransız vatandaşı, Fransa Türk Federasyonu Kurucu eski Genel Başkanı İsmail Hakkı Cerrahoğlu beni uyardı: “O teybi kaldır ortadan” Bu kadar usta ve albörü (kızıl kurt) politikacı arasında benim yapacağım röportaj ekşimiş sirke kalitesindeki Arap üzümü kadar tatlı olacağı için, vazgeçip tasımı tarağımı toplayarak ‘Eyvallah’ bile demeden otelden ayrıldım. Bir röportajın asla iki yüzü olamazdı, mümkün değildi. Teypte kayıtlı olanlar, kayıtsız olanlar diyerek okuyucularımıza sunamazdım...
Fransa Parlamentosu Sözde Ermeni soykırım tasarısını, soytarı Deveciyan’ın isteği doğrultusunda kabul etmişti. Türkiye çalkalanıyordu. Güya iş adamlarımız Fransa’ya ambargo koyduklarını yarışırcasına ilan ediyorlardı. Gazetelerde çarşaf, çarşaf ‘Fransa’ya ambargo koyduk’ ilanları yayınlanıyordu. Milletimizin Fransa’ya duyduğu öfke sel olup akıyordu. Aaaa! O da nesi, daha bir hafta geçmeden, TÜSİAD Başkanı Tucay Özilhan ve o meşhur yönetim kurulu üyeleri, Fransa’nın en büyük İşveren Sendikaları Birliği (MEDEF) ile Büyükelçiliğimiz marifetiyle bir toplantı tertip ediverdi. Büyükelçiliğimiz protokol muhabiri olarak ben de o toplantıya katıldım. O kadar kızmıştım ki, ayağa fırlayarak diğer 7-8 meslektaşımın garip bakışları arasında Tuncay Bey’e soruverdim: “Hani Türk işadamları Fransa’ya ambargo, mambargo!..” Tuncay Özilhan gayet sakin bir şekilde: “Fransa’nın toplan ihracat gelirleri 402 milyar dolardır. Bunun 2 milyar doları Türkiye ile yapılıyor. Türkiye Fransa’ya ambargo koyarsa batar, ama Fransa’nın önemli bir kaybı olmaz. Bu yüzden biz Türk iş adamları! Fransa’ya ambargo koymayı asla göze alamayız. Bu tür ‘Ambargo koyduk’ beyanatları milletin galeyanını yatıştırmaya yöneliktir”
Hakikaten de dobra, dobra konuştu Özilhan. Millî gururumuz, Ülkemizin prestijleri, Necip Milletimizin onuru böyle böyle, iri iri afyonlar yutturularak al aşağı edilebiliyordu. Eksik olsun sizin kazandığınız paraya da, yaptığınız ticarete de. Bari delikli bir tek kuruşu şu vatana hizmet için çakılan bir tek çiviye gitse gam yemeyeceğiz.
Belki bin kez yazdım; Almanya, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya iltica eden soysuz bölücüler gerekçelerinde:”Ben iki Türk askerini öldürdüm, PKK’lıyım ve falanca tarihte Türk askeriyle çatışmaya girdim, bu yüzden ülkenize sığındım beni vatandaşlığınıza alınız”
İster inanın, ister inanmayın, bu ülkelerin mahkemeleri bu ifadeleri teyit etmek için MİT’i arıyor ve soruyor: “Falanca şahıs, falanca tarihte, falanca yerde iki Türk askerini öldürdü mü?” Milli kurumumuz MİT ivedi cevap veriyor: “Evet, o şahıs PKK’lı ve iki askerimizi şehit etmiştir”
Bu cevabı alan; dost saydığımız ve girmek için çırpındığımız AB ülkelerinin insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden, dünün giyotin celladı mahkemeleri bu bebek katili, Gazi Paşamızın kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Muzaffer ordusuna ait bir veya iki Mehmetçiğini şehit eden bu hain sürülerine derhal ülkelerinin kimliklerini verip vatandaşlığa alıyorlar. Daha sonra da değişik platformlarda ‘Üstün Hizmet Madalyaları ve ödülleri’ veriyorlar. Liberation ve Le Monde gibi büyük tirajlı gazeteler on yıl önceden Kürdistan’ı kurdu bile!.. Ülkemizle ilgili her haberde, tarihin çöp sepetine attığımızı sandığımız Sevres haritalarını yayınlıyorlar. Bir Allah’ın kulu bürokratımız, Büyükelçimiz çıkıp bu ülkelere NOTA veremiyor. Bebek katili Bölücü Başı Apo’yu kırk bin kez, kırk bin davadan yargılayıp, kırk bin kez idam cezasına çarptırılmasını talep etmesi gerekirken, tek davadan yargılayıp, tek davadan serbest kalmasının yollarını tıkadığını! iddia eden Yargıtay Onursal Başkanı Vural Savaş kitap yazıyor; “Türkiye Cumhuriyeti Çökerken” Kitabın kapağı daha da ilginç, çökertenlerin resimleri var: ‘Bir sarıklı imam, eli silahlı bir Hizbullah mensubu ve bir de ABD provokatörü!..’ Vah be!, vah ki ne vah!.. 456 sayfalık kitap İslâm dinî aşağı, İslâm dini yukarı devam edip gidiyor. Bir zamanlar Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi fetva vermiş: “Kızılbaşların katli vaciptir” diye. Ben araştırmadım, böyle bir fetva var mı, yok mu diye. Ama, Vural Bey’in bu fetvayı veren Zat-ı Muhteremin öcünü bugün kimden almak istediğini merak ediyorum doğrusu. Tam da türban konusunun temcit pilavı gibi önümüze konduğu bu günlerde. Bilmediğimiz sunî; Sünnî- Kızılbaş sürtüşmesi mi yaşıyoruz belli değil!.. Türkiye Cumhuriyeti çökmez ama, çökse bile, kim sorumlu bir türlü bulamayacağız!. Hiç kimsenin yakasını tutup, “Ulan! sen çökerttin!” diyemeyeceğiz!..
Özdemir Sabancı’nın katledilmesi davasında hangi yollarla Belçika’ya gittiği bilinmeyen (!) Fehriye Erdal’ı Belçika mahkemesi iade etmediği gibi, yargılamıyor da.
2001 yılında İskenderun’dan 980 kaçak! Yolcuyla kalkan gemi Fransa sahillerinde karaya oturmuştu! Bu konuda değerli Maslahatgüzarımız Kaya Türkmen’in bilgilerine başvurmuştum. Bana: “O gemi İskenderun limanından kalktığı andan itibaren uydular tarafından izlenmiştir. Fransız donanmasının istihbarat sürveyansının en sık olduğu bir yerde Fransız kıyılarına kadar 980 kişiyi taşıyan bir geminin gelmesine, karaya oturmasına kim inanır?” demişti. Ben bugün içimden şöyle geçiriyorum: “Acaba İskenderun Limanından özgürce kalkan o geminin içinde kaç tane Fehriye Erdal-Kaç tane vatan haini soysuz vardı?”
Şimdi ben soruyorum: “Fehriye Erdal’a Belçika vatandaşlık kimliği verdi. Gizli kapılar ardından ‘Üstün Hizmet Madalyasını’ da verdi.” Şimdi siz bekliyorsunuz: “Belçika dost bir Avrupa ülkesidir! İade anlaşmalarımız var. Mahkeme kesinlikle bize iade eder!” ‘Anlat kızım Melahat, berat oğlum Murat!..’ , “Ben derim İlm-i Hikmet’ten, Siz dersiniz: Kilimi kim çaldı mektepten!”
Eski Ege Ordu Komutanıyken 1. Ordu Komutanımız Sayın Ahmet Hurşit Tolon Paşa şöyle demişti: “Bu memleket artık vatan hainleri de yetiştirmeye başladı” Ah Paşam Ah!... Keşke bu vatan hainlerinin kimler olduğunu bir açıklasanız da bizler de tanışma! Şerefine nail olabilsek!..
Günün birinde adamın birisi kervana takılıp hacca gidiyormuş. Yanına birisi sokulup; “Bu kervanda onbir tane evliya var” demiş. Adamcağız merak içinde, kervandakileri süzmeye başlamış. Süzdüğü kişiler kulağına eğilip; ‘senin aradığın onbirin içinde ben yokum’ demiş. Paşamızın sözü de oraya gitti. Kimi süzdüysek, kulağımıza eğilip; “Paşanın söylediği vatan haini ben değilim” diyor.
Memleket dönmelerde doldu, taştı; Dinînden dönenler, Fikrinden dönenler, Cincinden dönenler, Cibiliyetinden dönenler, Cinsiyetinden dönenler... Darvin haklımı ne! (!) Her kulağımıza eğilen; “Ben evrim geçirdim, döndüm, gömleğimi çıkardım” diyor. Gel sen Komiser Kolombo ol da; Sayın Ahmet Hurşit Tolon’un bahsettiği ‘Vatan Haini’ni bul, bulabilirsen!..
Son olarak; Türk Basını! Hala İsveç makamları tarafından İran’a teslim edildiği zaman idam edilecek olan Müslüman Türk Gazetecisi Güney Azerbaycanlı değerli meslektaşımız Muhammedrıza Agapur’a destek vermedi. Sanki, bir tek basın masası kurulmuşçasına, ağız birliği yapılmışçasına susuyorlar. Tıpkı TC vatandaşlığına son 15 yılda kaç kişinin alındığını ört bas ettikleri gibi, Agapur olayını da ele almıyorlar. Gün ola, harman ola. Bir gün biz de kimin Mason, kimin Marksist, kimin kanı bozuk olduğunu alenen ifşa ederiz olur biter. “Ben Müslüman’ım, ben Türk oğlu Türk’üm” diyerek yazılar kaleme alan, yazılarında ve kitaplarında Gazi Paşamız Mustafa Kemal Atatürk’ten övgüyle bahseden Agapur’un hakkını aramayanların, belki de şu anda İran Rejiminin infaz ederek öldürdüğü Agapur’a sahip çıkmayanların, bir gün ecnebi tohumu bir gazeteci için yırtındıklarını bu Necip Millet elbette görecektir. 1989’da KGB, Fergana’da Ahıska Türkleri ile Özbek Türklerini karşı karşıya getirip, birbirlerine düşman edip kırdırıyor. Bakalım “Ben öz-be öz Türk Oğluyum” diyen, eline hayatında hiç silah almamış, kalemden başka mermisi olmayan, Türk olduğu için İran mollaları tarafından idama mahkum edilen Agapur’a bizim Siyonist güdümlü bir takım medyamız ne kulp takacak, göreceğiz. Gün ola, harman ola, beri gele...

 

  

Google

Copyrights (c) 2004  karunpc İzmir

www.karunpc.org