|
Fransa en üst düzeyde,
'Türk düşmanlığını bir kez daha tescil etti. Ermeni tasarısı cezaya
dönüştürüldü. Bu beklenmedik bir düşmanlık değil. Biz kendimize dönüp,
kendi hainliğimizi ve kanı bozuklarımızın icraatlarına bir bakalım.
Şer tasarı geçtikten sonra, Fransa'yı astık ve kestik. Bunu da en üst
seviyede yaptık değil mi?
Gelin görün ki; Tasarı sonrası Fransa'yı cezalandırmak şöyle dursun,
adeta eskisinden daha çok ödüllendirdik. İki yüzlü AKP hükümeti, Güney
Akım Projesinde, Fransa'yı ödüllendirmekle kalmayıp, Pasaport ihalesini
Sarkozy'nin şirketine verdi. Daha gerisi de gelecek. Değerli
okuyucularım, daha öncesi Müslüman Türk Milleti nasıl mışıl mışıl
uyutuldu, bir aktarayım:
Belki bin kez yazdım; Almanya, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya iltica
eden soysuz bölücüler gerekçelerinde:”Ben iki Türk askerini öldürdüm,
PKK’lıyım ve falanca tarihte Türk askeriyle çatışmaya girdim, bu yüzden
ülkenize sığındım beni vatandaşlığınıza alınız”
Zilzurna sarhoş Bektaşi cenaze namazını kıldırdıktan sonra, mevtanın
başucuna geçip bir şeyler fısıldadıktan sonra, mevta sahiplerine;
“Götürün gömün” der. Defin işlemleri bittikten sonra, bir mevta sahibi
yanına gelerek sorar; “Ya Eren!, sen bizim rahmetlinin kulağına ne
söyledin, fısıldadın?” Ayakta duramayacak kadar matiz olan Bektaşi şöyle
cevap verir; “Sen şimdi öteki dünyaya gidiyorsun. Meraklı melekler sana
bu dünyada ‘ne var, ne yok’ diye soracaklar. Sen de onlara; ‘Zilzurna
Bektaşi imam oldu, gerisini siz hesap edin’ de emi!” Bugün ülkemiz
imamlık yapan ayyaş Bektaşilerin elinde mi kaldı, belli değil... Kim
vatan cûda, kim vatan haini o da belli değil!..
57. Hükümet zamanında, Avrupa meselesi hakkında; TBMM, o meşhur!
heyetleri Fransa’ya göndermeye başlamıştı. İlk heyet Kamer Genç
başkanlığında, Fransız parlamenterleriyle görüşmeler yapmak üzere,
parlamentonun tatil olduğu bir zamanda gelmiş, buna da tüm Fransız
basını gerisiyle gülmüştü!..
Heyetin zamanlaması konusunda, ben Paris Büyükelçiliğimizi kusurlu
görüyordum. Büyükelçimizin yokluğunda görev yapan Maslahatgüzar,
Müsteşar Kaya Türkmen’e sordum: “Fransız parlamentosunun tatil olduğu
bir günde neden TBMM’mizin heyetini buraya çağırıp ülkemizin ve Yüce
Meclisimizin itibarını zedeliyorsunuz?” dedim. Kaya Türkmen Bey acı bir
gülümsemeyle: “Bize TBMM heyetinin geleceği daha önceden haber
verilmedi. Uçağa atladıkları gibi gelmişler. Koordinasyonsuzluk
nedeniyle oldu” dedi. Daha sonra tekrar sordum: “Koskoca TBMM’de Kamer
Genç’ten başka akıllı Milletvekilimiz yok muydu?” dedim. Teyp açık
olduğu için cevabı diplomatik bir şekilde, ustaca üstü kapalı geçti.
Röportaj bittikten, teyp kapatıldıktan sonra Kaya Bey tekrar acı, acı
gülümseyerek: “Biliyorsunuz bu sorunun cevabını vermem, TBMM’de Kamer
Genç’ten daha akıllı olup olmadığını bir devlet memuru olarak benim
söylemem mümkün değil, bir gazeteci olarak siz ilgililerden
sorabilirsiniz" dedi.
Aradan kısa bir süre geçmeden 8 kişilik ikinci bir TBMM heyeti Paris’e
çıkarma yaptı!.. Bu kez hayatımın röportajını yapmak için geceden
hazırlık yaptım, röportaj çantamı ve sorularımı hazırladım. Heyet otele
yerleşir, yerleşmez randevuyu aldık. Vakit kaybetmeden otele ulaştık.
Heyetteki MHP Milletvekili İsmail Cerrahoğlu, DSP Milletvekili Tayyibe
Gülek, DYP Milletvekili (Milli Eğitim Bakanımız) Hüseyin Çelik ve
Kolleston erkeği (Saçını, bıyıklarını ve kaşlarını boyadığı için
sosyetede öyle tanınan) Prof. Dr. Hasan Köni, otelin daracık lobisinde,
bir merdiven altında beni kabul ettiler. Mekan o kadar dardı ki; Köni ve
Cerrahoğlu’nun oturduğu ikili bir kanepe sığacak büyüklükteydi. Çelik,
ben, Tayyibe Hanım ayaktaydık. Ben o kadar doluydum ki; çantamdaki
röportaj için gerekli fotoğraf makinelerini ve teybi hazırlıyordum.
Tayyibe Hanım’la Hüseyin Çelik ince bir sohbete başladılar. Hüseyin
Çelik, Genel Başkanı Tansu Çiller hakkında ağza gelmez sözler sarf
ediyordu. Avrupa’ya ‘Girelim’ diye tutturanların yedi ceddine selam
gönderiyordu!.. Tayyibe Hanım’da; TBMM’de Avrupa hayranı olduğu için tek
vatan şeyi olarak Mesut Yılmaz’ı işaret ediyordu!.. Konuşmacıların
verdiği mesajlara göre, Ordu kurmaylarımız Avrupa sevdalılarına karşı
öfke besliyorlardı. Hasan Köni Hocamız Arap manavdan aldığı beyaz
üzümleri bir taraftan yiyor bir taraftan da, memleketimizin ihanet
çemberi arasına sıkışıp kaldığından bahsediyordu. O kadar güzel
konuşuyordu ki, bu güzel tespitleri banda almalıydım. İnanır mısınız;
Hoca 70 milyon Türk Milleti’nin kalbindeki kitabı okuyor gibiydi.
Köni’nin konuşmasının en alevli yerinde, sehpanın üzerinde duran teybin
kayıt düğmesine basıverdim. Hay basmaz olaydım!... Köni Hoca çok usta
bir ‘U’ dönüşü yaparak kucağındaki üzüm dolu poşeti sehpanın üzerine
koydu. Konuşmasına devam etti: “Ben Paris’e sadece bu tatlı Arap
üzümünden yemek için gelirim!” Sanki Türkiye’mizde üzüm yokmuş gibi, 4
yaşındaki bir çocuğun panik mazereti gibi, Hoca ustaca ‘U’ dönüşünü
yapıverdi. Usta politikacı, MHP Milletvekili, Fransız vatandaşı, Fransa
Türk Federasyonu Kurucu eski Genel Başkanı İsmail Hakkı Cerrahoğlu beni
uyardı: “O teybi kaldır ortadan” Bu kadar usta ve albörü (kızıl kurt)
politikacı arasında benim yapacağım röportaj ekşimiş sirke kalitesindeki
Arap üzümü kadar tatlı olacağı için, vazgeçip tasımı tarağımı toplayarak
‘Eyvallah’ bile demeden otelden ayrıldım. Bir röportajın asla iki yüzü
olamazdı, mümkün değildi. Teypte kayıtlı olanlar, kayıtsız olanlar
diyerek okuyucularımıza sunamazdım...
Fransa Parlamentosu Sözde Ermeni soykırım tasarısını, soytarı
Deveciyan’ın isteği doğrultusunda kabul etmişti. Türkiye çalkalanıyordu.
Güya iş adamlarımız Fransa’ya ambargo koyduklarını yarışırcasına ilan
ediyorlardı. Gazetelerde çarşaf, çarşaf ‘Fransa’ya ambargo koyduk’
ilanları yayınlanıyordu. Milletimizin Fransa’ya duyduğu öfke sel olup
akıyordu. Aaaa! O da nesi, daha bir hafta geçmeden, TÜSİAD Başkanı Tucay
Özilhan ve o meşhur yönetim kurulu üyeleri, Fransa’nın en büyük İşveren
Sendikaları Birliği (MEDEF) ile Büyükelçiliğimiz marifetiyle bir
toplantı tertip ediverdi. Büyükelçiliğimiz protokol muhabiri olarak ben
de o toplantıya katıldım. O kadar kızmıştım ki, ayağa fırlayarak diğer
7-8 meslektaşımın garip bakışları arasında Tuncay Bey’e soruverdim:
“Hani Türk işadamları Fransa’ya ambargo, mambargo!..” Tuncay Özilhan
gayet sakin bir şekilde: “Fransa’nın toplan ihracat gelirleri 402 milyar
dolardır. Bunun 2 milyar doları Türkiye ile yapılıyor. Türkiye Fransa’ya
ambargo koyarsa batar, ama Fransa’nın önemli bir kaybı olmaz. Bu yüzden
biz Türk iş adamları! Fransa’ya ambargo koymayı asla göze alamayız. Bu
tür ‘Ambargo koyduk’ beyanatları milletin galeyanını yatıştırmaya
yöneliktir”
Hakikaten de dobra, dobra konuştu Özilhan. Millî gururumuz, Ülkemizin
prestijleri, Necip Milletimizin onuru böyle böyle, iri iri afyonlar
yutturularak al aşağı edilebiliyordu. Eksik olsun sizin kazandığınız
paraya da, yaptığınız ticarete de. Bari delikli bir tek kuruşu şu vatana
hizmet için çakılan bir tek çiviye gitse gam yemeyeceğiz.
Belki bin kez yazdım; Almanya, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya iltica
eden soysuz bölücüler gerekçelerinde:”Ben iki Türk askerini öldürdüm,
PKK’lıyım ve falanca tarihte Türk askeriyle çatışmaya girdim, bu yüzden
ülkenize sığındım beni vatandaşlığınıza alınız”
İster inanın, ister inanmayın, bu ülkelerin mahkemeleri bu ifadeleri
teyit etmek için MİT’i arıyor ve soruyor: “Falanca şahıs, falanca
tarihte, falanca yerde iki Türk askerini öldürdü mü?” Milli kurumumuz
MİT ivedi cevap veriyor: “Evet, o şahıs PKK’lı ve iki askerimizi şehit
etmiştir”
Bu cevabı alan; dost saydığımız ve girmek için çırpındığımız AB
ülkelerinin insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden, dünün giyotin
celladı mahkemeleri bu bebek katili, Gazi Paşamızın kurduğu Türkiye
Cumhuriyeti’nin Muzaffer ordusuna ait bir veya iki Mehmetçiğini şehit
eden bu hain sürülerine derhal ülkelerinin kimliklerini verip
vatandaşlığa alıyorlar. Daha sonra da değişik platformlarda ‘Üstün
Hizmet Madalyaları ve ödülleri’ veriyorlar. Liberation ve Le Monde gibi
büyük tirajlı gazeteler on yıl önceden Kürdistan’ı kurdu bile!..
Ülkemizle ilgili her haberde, tarihin çöp sepetine attığımızı sandığımız
Sevres haritalarını yayınlıyorlar. Bir Allah’ın kulu bürokratımız,
Büyükelçimiz çıkıp bu ülkelere NOTA veremiyor. Bebek katili Bölücü Başı
Apo’yu kırk bin kez, kırk bin davadan yargılayıp, kırk bin kez idam
cezasına çarptırılmasını talep etmesi gerekirken, tek davadan
yargılayıp, tek davadan serbest kalmasının yollarını tıkadığını! iddia
eden Yargıtay Onursal Başkanı Vural Savaş kitap yazıyor; “Türkiye
Cumhuriyeti Çökerken” Kitabın kapağı daha da ilginç, çökertenlerin
resimleri var: ‘Bir sarıklı imam, eli silahlı bir Hizbullah mensubu ve
bir de ABD provokatörü!..’ Vah be!, vah ki ne vah!.. 456 sayfalık kitap
İslâm dinî aşağı, İslâm dini yukarı devam edip gidiyor. Bir zamanlar
Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi fetva vermiş: “Kızılbaşların katli vaciptir”
diye. Ben araştırmadım, böyle bir fetva var mı, yok mu diye. Ama, Vural
Bey’in bu fetvayı veren Zat-ı Muhteremin öcünü bugün kimden almak
istediğini merak ediyorum doğrusu. Tam da türban konusunun temcit pilavı
gibi önümüze konduğu bu günlerde. Bilmediğimiz sunî; Sünnî- Kızılbaş
sürtüşmesi mi yaşıyoruz belli değil!.. Türkiye Cumhuriyeti çökmez ama,
çökse bile, kim sorumlu bir türlü bulamayacağız!. Hiç kimsenin yakasını
tutup, “Ulan! sen çökerttin!” diyemeyeceğiz!..
Özdemir Sabancı’nın katledilmesi davasında hangi yollarla Belçika’ya
gittiği bilinmeyen (!) Fehriye Erdal’ı Belçika mahkemesi iade etmediği
gibi, yargılamıyor da.
2001 yılında İskenderun’dan 980 kaçak! Yolcuyla kalkan gemi Fransa
sahillerinde karaya oturmuştu! Bu konuda değerli Maslahatgüzarımız Kaya
Türkmen’in bilgilerine başvurmuştum. Bana: “O gemi İskenderun limanından
kalktığı andan itibaren uydular tarafından izlenmiştir. Fransız
donanmasının istihbarat sürveyansının en sık olduğu bir yerde Fransız
kıyılarına kadar 980 kişiyi taşıyan bir geminin gelmesine, karaya
oturmasına kim inanır?” demişti. Ben bugün içimden şöyle geçiriyorum:
“Acaba İskenderun Limanından özgürce kalkan o geminin içinde kaç tane
Fehriye Erdal-Kaç tane vatan haini soysuz vardı?”
Şimdi ben soruyorum: “Fehriye Erdal’a Belçika vatandaşlık kimliği verdi.
Gizli kapılar ardından ‘Üstün Hizmet Madalyasını’ da verdi.” Şimdi siz
bekliyorsunuz: “Belçika dost bir Avrupa ülkesidir! İade anlaşmalarımız
var. Mahkeme kesinlikle bize iade eder!” ‘Anlat kızım Melahat, berat
oğlum Murat!..’ , “Ben derim İlm-i Hikmet’ten, Siz dersiniz: Kilimi kim
çaldı mektepten!”
Eski Ege Ordu Komutanıyken 1. Ordu Komutanımız Sayın Ahmet Hurşit Tolon
Paşa şöyle demişti: “Bu memleket artık vatan hainleri de yetiştirmeye
başladı” Ah Paşam Ah!... Keşke bu vatan hainlerinin kimler olduğunu bir
açıklasanız da bizler de tanışma! Şerefine nail olabilsek!..
Günün birinde adamın birisi kervana takılıp hacca gidiyormuş. Yanına
birisi sokulup; “Bu kervanda onbir tane evliya var” demiş. Adamcağız
merak içinde, kervandakileri süzmeye başlamış. Süzdüğü kişiler kulağına
eğilip; ‘senin aradığın onbirin içinde ben yokum’ demiş. Paşamızın sözü
de oraya gitti. Kimi süzdüysek, kulağımıza eğilip; “Paşanın söylediği
vatan haini ben değilim” diyor.
Memleket dönmelerde doldu, taştı; Dinînden dönenler, Fikrinden dönenler,
Cincinden dönenler, Cibiliyetinden dönenler, Cinsiyetinden dönenler...
Darvin haklımı ne! (!) Her kulağımıza eğilen; “Ben evrim geçirdim,
döndüm, gömleğimi çıkardım” diyor. Gel sen Komiser Kolombo ol da; Sayın
Ahmet Hurşit Tolon’un bahsettiği ‘Vatan Haini’ni bul, bulabilirsen!..
Son olarak; Türk Basını! Hala İsveç makamları tarafından İran’a teslim
edildiği zaman idam edilecek olan Müslüman Türk Gazetecisi Güney
Azerbaycanlı değerli meslektaşımız Muhammedrıza Agapur’a destek vermedi.
Sanki, bir tek basın masası kurulmuşçasına, ağız birliği yapılmışçasına
susuyorlar. Tıpkı TC vatandaşlığına son 15 yılda kaç kişinin alındığını
ört bas ettikleri gibi, Agapur olayını da ele almıyorlar. Gün ola,
harman ola. Bir gün biz de kimin Mason, kimin Marksist, kimin kanı bozuk
olduğunu alenen ifşa ederiz olur biter. “Ben Müslüman’ım, ben Türk oğlu
Türk’üm” diyerek yazılar kaleme alan, yazılarında ve kitaplarında Gazi
Paşamız Mustafa Kemal Atatürk’ten övgüyle bahseden Agapur’un hakkını
aramayanların, belki de şu anda İran Rejiminin infaz ederek öldürdüğü
Agapur’a sahip çıkmayanların, bir gün ecnebi tohumu bir gazeteci için
yırtındıklarını bu Necip Millet elbette görecektir. 1989’da KGB,
Fergana’da Ahıska Türkleri ile Özbek Türklerini karşı karşıya getirip,
birbirlerine düşman edip kırdırıyor. Bakalım “Ben öz-be öz Türk Oğluyum”
diyen, eline hayatında hiç silah almamış, kalemden başka mermisi
olmayan, Türk olduğu için İran mollaları tarafından idama mahkum edilen
Agapur’a bizim Siyonist güdümlü bir takım medyamız ne kulp takacak,
göreceğiz. Gün ola, harman ola, beri gele... |