|
Fransızların Ermeni tasarısını geçirdiği günlerde, Paris’te
Büyükelçilik Protokol Muhabiri olarak görev yapıyordum. O
günlerde TBMM iki ayrı heyet göndermişti. Kamer Genç
başkanlığında Paris’e gelen heyet, Fransız parlamentosunun
tatilde olduğu o bir tek günde gelmişti. Heyet Fransız
parlamenterleri ile randevu ayarlanması konusunda
Büyükelçimizi sıkıştırıyorlardı. Elbette o saatte Paris’e,
Büyükelçiliğe bilgi vermeden uçağa atlayıp giden heyetin tek
bir amacı olabilirdi o da; Necip Türk Milleti’nin gözünü
boyamak. Daha sonra ikinci heyet geldi. Heyetten Tayyibe
Gülek (DSP) İsmail Hakkı Cerrahoğlu (MHP Hüseyin Çelik (DYP
Halen AKP Milli Eğt. Bakanı) ve Derin Devletin kuklası
Prof. Dr. Hasan Köni ile randevu alıp röportaja gitmiştim.
Beni ve yanımda bulunan Fransa Türk Federasyonu Genel
Sekreteri Hasan Asyalıoğlu’nu (Merhum) heyet kaldıkları
motelin merdiven altı lobisinde kabul etti. Ben hemen
röportaja girmedim. Zira; MHP Milletvekili İsmail Hakkı
Cerrahoğlu Fransa Türk Federasyonu’nun eski genel
başkanıydı. Fransız vatandaşıydı ve adı da Türkiye’de
eskiden bu değildi. Merhum Asyalıoğlu ile derin bir sohbete
dalmışlardı. Ben bu sohbeti bölmek istemiyordum. Hüseyin
Çelik ağza alınmaz küfürleri o zamanki lideri Çiller için
savuruyordu. Heyettekilerin tamamı Mesut Yılmaz’ı, Avrupa’ya
teslim olduğu için kanı bozuklukla suçluyordu. Hasan Köni’de
misyonuna uygun olarak sık sık ordunun rahatsızlıklarından
söz ediyordu. Bir geyik muhabbetidir gidiyordu. Milli Eğitim
Bakanı Hüseyin Çelik’in edebiyatı çok düzgündür. Bu
görüşmede yaptığı küfürler yazdığı 15 kitabı sollar geçerdi.
Zira Çelik’in küfür edebiyatı da 10 üzerinden 10 alırdı!..
Bu sohbeti
belgelemem gerekiyordu. Röportaj çantamdan ses kayıt
cihazımı çıkartarak sehpanın üzerine koydum. O anda ateşli
ateşli küfürler savuran ve benim kalbimdekileri okuyan Hasan
Köni birden çark etti. Cümlesi daha bitmeden, kucağındaki
poşette bulunan yaş üzümü bizlere ikram etmeye başladı.
Konuşmasına şöyle lüzumsuz ve alakasız bir cümleyle devam
etti: “Ben Paris’e bilhassa Arap manavlarının sattığı yaş
üzümü yemeye gelirim” Heyette bulunan herkes dona kalmıştı.
Durumu afallayarak fark eden MHP Zonguldak Milletvekili,
İsmail Cerrahoğlu takma adlı Eski Federasyon Başkanı
kurtardı. Bana işaret ederek ses kayıt cihazını kapatmamı
söyledi. Tam bu noktada ben çantamı toplayarak röportaj
yapmadan ve vedalaşmadan heyetten ayrıldım. Röportaj yapsam
ne değişirdi ki? Nasılsa TBMM heyeti Paris’e Fransız
parlamenterlerini iknaya değil, Arap manavların sattığı yaş
üzümü ve naneyi yemeye gelmişti. (!)..
Sonra
Fransız Parlamentosu tasarıyı Türkiye aleyhine geçirdi. Ben
o sıralarda Paris’te yayınlanan Sıla gazetesinde Dedem
Merhum Hatıbın Omar’ın Sis bölgesinde (sözde katliam
bölgesi) askerlik yaparken anlattığı Ermenilerin
katliamlarıyla ilgili yazı dizisi yayınlıyordum. Bu yazı
dizimi bu yasa men ediyordu. Eğer yazmaya devam edersem ağır
ceza alacaktım. Bulunduğum ülkenin kanunlarına ters
düşemezdim. Sözlü ikaz bana yetmişti.
Tasarı
geçtikten sonra, Büyükelçimiz bu günkü gibi Ankara’ya
çağrılmıştı. Yokluğunda Maslahatgüzar Kaya Türkmen görev
yapıyordu. (Dışişleri Bakanlık Müsteşarı, daha sonra Paris
Büyükelçisi oldu) Ben randevu alarak yanına gittim. Aynı
sitemi Sayın Türkmen’de yaptı. TBMM’nin heyet göndermeden
önce kendilerini araması gerektiğini vurguladı. Tatilde olan
Fransız parlamentosunda, kimi bulup görüşme yapılabilirdi
ki?
Aradan bir
hafta daha geçti. Türk sanayicisi asıp, kesiyordu. Fransa’ya
ambargo uygulandığı yaygarası almış başını gidiyordu. Türk
işadamları bedava reklam alanı bulmuşlardı. Televizyonlara
çıkıp Fransa aleyhine ambargo uyguladıkları yalanını
ballandıra, ballandıra anlatıyorlardı. Neyse, Fransa’nın en
büyük işveren sendikası olan MEDEF ile TÜSİAD başka bir
konuda işbirliği yapmak için MEDEF salonlarında bir basın
toplantısı yapıyorlardı. Benim haricimde Aydın Doğan
medyasında çalışan 6 protokol muhabiri daha vardı. Bu Aydın
Doğan muhabirleri, hiç Fransa Türkiye ilişkilerine girmeden,
oturdukları yerden daha önce dikte edilmişçesine tıkır,
tıkır sorularını oturdukları yerden sorup, basmakalıp
cevaplarını da tıkır, tıkır aldılar. Bu Türk muhabirlerin
yarısı Ermeni asıllı idi. Ben söz aldım ve diğerlerinin
aksine, ayağa kalkarak TÜSİAD başkanı Tuncay Özilhan’a ve
eski başkan Büyüka’ya hitaben şu soruyu sordum: “Tasarı
geçeli henüz hayta olmadan ne çabuk ambargo orucunuzu
bozdunuz? Hani Fransa’ya Türk iş adamları olarak ambargo
koymuştunuz? Paranız mı bitti, hammaddeniz mi bitti? Salonda
bulunan Büyükelçilik Basın Müşaviri bayan başta olmak üzere
herkes donup kalmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra bana
Tuncay Özilhan hangi gazeteyi temsil ettiğimi sordu. Halbuki
ben sorumu sormadan önce görevlerimi bir bir söylemiştim.
Tekrar ayağa kalkarak; “Türkiye Gazetesi Paris Temsilcisi,
Fransa Türk Federasyonu Basın Müşaviri ve Sıla Gazetesi
Ordinatörüyüm” dedim. Özilhan gayet soğukkanlı bir biçimde:
“Fransa’nın 402 milyar dolarlık bir ticaret hacmi
bulunduğunu, bu ticaretin sadece 2 milyar dolarının Türkiye
ile yapıldığını, bu 2 milyar dolarlık ticaretin Türk
sanayicisi için hayatiyet taşıdığını, buna mukabil konacak
bir ambargonun Fransa’yı hiç etkilemeyeceğini, Türk
sanayicisinin Fransa’ya ambargo koyamayacağını” vurguladı.
Özilhan şöyle devam etti: “Türk halkının öfkesini
yatıştırmak için bu tür lafların söylenmesi doğaldır.
İcraatta Türk sanayicisi asla Fransızlara ambargo
uygulayamaz”
Türk
aydınının ve Türk sanayicisinin içeride başka, dışarıda
başka, mikrofon karşısında daha başka naneler yediklerini,
Arap üzümü yemek için TBMM’ni temsilen yurtdışına görevli
gittiklerini kısaca Necip Türk Milletine anlatmış oldum.
Millet-i Necibe’nin bir parçası olan herkes kendisini
dilediği bir yere erkekçe koysun ve sözlerimi
değerlendirsin. Zira bu sözlerimin altında 5-10 kişi değil,
binlerce kanı bozuğun adı gizli…
Şimdi Necip
Türk Milleti 5-6 yıl içerisinde Paris – Ankara arasındaki
cereyan eden kahpelikleri çok çabuk unuttu. Türk devletinin
basiretsiz mevzuatının tutum ve davranışlarını, Türk
sanayicisinin satılmış tavrını Fransa’da gören Haçlı
deyyusları, aynı tavrı ABD’den sahneye koydular. Her şey
tıkırında gidecek. Sahtekar sanayicimiz (%90’ı Türk değil)
haykıracak: “Amerikan mallarını boykot edeceğiz, ticaret
yapmayacağız ‘Vallahi yalan!” Arkadan Büyükelçi Ankara’ya
çağrılacak. Tıpkı Paris’te olduğu gibi. Geri meri vallahi
çağrılmadı! Başbakan birkaç erkeksi laflar edecek, Vallahi o
da yalan!.. Ya sonra?
Necip Türk Milleti tren raylarına arkadan elleri bağlanarak
yatırılmış Ara sıra birileri ağzına su damlatıyor. Tren
gelmeden ölmesin diye.. Trenin geldiğini toprağın
titremesinden hissediyor, daha sonra da treni bizzat
uzaklardan görebiliyor, seçebiliyor.. Türk Milleti’nin hala
elleri ve ayakları bağlı, şu andan; biraz sonrası daha
kötü.. Biraz sonra ağzına su verenler de kaybolacak.. Daha
sonra acı bir düdük trenden yayılacak ve her taraf kan ve
revan!..
Irak’ı
işgal eden ABD, istese PKK çapulcularını Türkiye sınırına
yaklaştırmaz. Örneği var: 967 PKK’lı taşıyan bir gemi,
İskenderun Limanından gizlice (!) kalkarak, Fransa’nın
askeri sürveyansının en yüksek olduğu karasularına kadar
sokularak karaya oturuyor!!!... Bu konuda da Maslahatgüzar
Kaya Türkmen şöyle demişti: “O gemi İskenderun limanından
kalktığı andan, Fransız karasularına girdiği ana kadar
uydudan takip edilmiştir. Aksi mümkün değildir” Yani,
taharetlenmeyi bilmeyen PKK’lının ağır silahlarla Şırnak’ta
Türk ordusunun bir birliğini basması mümkün değildir. ABD o
PKK’lının zifiri karanlıkta dahi başındaki sineği
görebiliyordu. Peki bunca yenilen, yutulan nane de ne
oluyor?
Yine, eğer
Türkiye ile dost ve müttefik ise Amerika şu güvenceyi bize
ve Birleşmiş Milletlere verebilir, diyebilir ki; Biz Türkiye
ile dost ve müttefikiz. Türkiye’nin toprak bütünlüğü bizim
güvencemiz altındadır” Bunu da demediğine göre: ben şahsen
hiçbir makamda ve mevkide görev yapan bürokratımıza ve
siyasimize güvenmiyorum. Bırakın ağzımıza su akıtmayı,
nasılsa bizi tren raylarına zincirlemediniz mi? Bırakın
ölürsek mertçe ölelim. “Türkiye Cumhuriyeti Batarken” diye
edebiyat yapıp, kahpelik etmeyin bu necip millete.. Bırakın,
Gazi’den aldığımız güçle Ortadoğu’nun ortasına gömelim şu
kara treni!... |