NECİP TÜRK MİLLETİ

BU KAHPELİKLERİ

MUTLAKA OKU VE OKUT!...

 

 

Hakkı DEDELER

Türk sanayicisinin satılmış tavrını Fransa’da gören Haçlı deyyusları, aynı tavrı ABD’den sahneye koydular. Her şey tıkırında gidecek. Sahtekar sanayicimiz (%90’ı Türk değil) haykıracak: “Amerikan mallarını boykot edeceğiz, ticaret yapmayacağız ‘Vallahi yalan!” Arkadan Büyükelçi Ankara’ya çağrılacak. Tıpkı Paris’te olduğu gibi. Geri meri vallahi çağrılmadı! Başbakan birkaç erkeksi laflar edecek, Vallahi o da yalan!.. Ya sonra?

Fransızların Ermeni tasarısını geçirdiği günlerde, Paris’te Büyükelçilik Protokol Muhabiri olarak görev yapıyordum. O günlerde TBMM iki ayrı heyet göndermişti. Kamer Genç başkanlığında Paris’e gelen heyet, Fransız parlamentosunun tatilde olduğu o bir tek günde gelmişti. Heyet Fransız parlamenterleri ile  randevu ayarlanması konusunda Büyükelçimizi sıkıştırıyorlardı. Elbette o saatte Paris’e, Büyükelçiliğe bilgi vermeden uçağa atlayıp giden heyetin tek bir amacı olabilirdi o da; Necip Türk Milleti’nin gözünü boyamak. Daha sonra ikinci heyet geldi. Heyetten Tayyibe Gülek (DSP) İsmail Hakkı Cerrahoğlu (MHP Hüseyin Çelik (DYP Halen AKP Milli Eğt. Bakanı)  ve Derin Devletin kuklası Prof. Dr. Hasan Köni ile randevu alıp röportaja gitmiştim. Beni ve yanımda bulunan Fransa Türk Federasyonu Genel Sekreteri Hasan Asyalıoğlu’nu  (Merhum)  heyet kaldıkları motelin merdiven altı lobisinde kabul etti. Ben hemen röportaja girmedim. Zira; MHP Milletvekili İsmail Hakkı Cerrahoğlu Fransa Türk Federasyonu’nun eski genel başkanıydı. Fransız vatandaşıydı ve adı da Türkiye’de eskiden bu değildi. Merhum Asyalıoğlu ile derin bir sohbete dalmışlardı. Ben bu sohbeti bölmek istemiyordum. Hüseyin Çelik ağza alınmaz küfürleri o zamanki lideri Çiller için savuruyordu. Heyettekilerin tamamı Mesut Yılmaz’ı, Avrupa’ya teslim olduğu için kanı bozuklukla suçluyordu. Hasan Köni’de misyonuna uygun olarak sık sık ordunun rahatsızlıklarından söz ediyordu. Bir geyik muhabbetidir gidiyordu. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in edebiyatı çok düzgündür. Bu görüşmede yaptığı küfürler yazdığı 15 kitabı sollar geçerdi. Zira Çelik’in küfür edebiyatı da 10 üzerinden 10 alırdı!..

Bu sohbeti belgelemem gerekiyordu. Röportaj çantamdan ses kayıt cihazımı çıkartarak sehpanın üzerine koydum. O anda ateşli ateşli küfürler savuran ve benim kalbimdekileri okuyan Hasan Köni birden çark etti. Cümlesi daha bitmeden, kucağındaki poşette bulunan yaş üzümü bizlere ikram etmeye başladı. Konuşmasına şöyle lüzumsuz ve alakasız bir cümleyle devam etti: “Ben Paris’e bilhassa Arap manavlarının sattığı yaş üzümü yemeye gelirim” Heyette bulunan herkes dona kalmıştı. Durumu afallayarak fark eden MHP Zonguldak Milletvekili, İsmail Cerrahoğlu takma adlı Eski Federasyon Başkanı kurtardı. Bana işaret ederek ses kayıt cihazını kapatmamı söyledi. Tam bu noktada ben çantamı toplayarak röportaj yapmadan ve vedalaşmadan heyetten ayrıldım. Röportaj yapsam ne değişirdi ki? Nasılsa TBMM heyeti Paris’e Fransız parlamenterlerini iknaya değil, Arap manavların sattığı yaş üzümü ve naneyi yemeye gelmişti. (!)..

Sonra Fransız Parlamentosu tasarıyı Türkiye aleyhine geçirdi. Ben o sıralarda Paris’te yayınlanan Sıla gazetesinde Dedem Merhum Hatıbın Omar’ın Sis bölgesinde (sözde katliam bölgesi) askerlik yaparken anlattığı Ermenilerin katliamlarıyla ilgili yazı dizisi yayınlıyordum. Bu yazı dizimi bu yasa men ediyordu. Eğer yazmaya devam edersem ağır ceza alacaktım. Bulunduğum ülkenin kanunlarına ters düşemezdim. Sözlü ikaz bana yetmişti.

Tasarı geçtikten sonra, Büyükelçimiz bu günkü gibi Ankara’ya çağrılmıştı. Yokluğunda Maslahatgüzar Kaya Türkmen görev yapıyordu. (Dışişleri Bakanlık Müsteşarı, daha sonra Paris Büyükelçisi oldu) Ben randevu alarak yanına gittim. Aynı sitemi Sayın Türkmen’de yaptı. TBMM’nin heyet göndermeden önce kendilerini araması gerektiğini vurguladı. Tatilde olan Fransız parlamentosunda, kimi bulup görüşme yapılabilirdi ki?

Aradan bir hafta daha geçti. Türk sanayicisi asıp, kesiyordu. Fransa’ya ambargo uygulandığı yaygarası almış başını gidiyordu. Türk işadamları bedava reklam alanı bulmuşlardı. Televizyonlara çıkıp Fransa aleyhine ambargo uyguladıkları yalanını ballandıra, ballandıra anlatıyorlardı. Neyse, Fransa’nın en büyük işveren sendikası olan MEDEF ile TÜSİAD başka bir konuda işbirliği yapmak için MEDEF salonlarında bir basın toplantısı yapıyorlardı. Benim haricimde Aydın Doğan medyasında çalışan 6 protokol muhabiri daha vardı. Bu Aydın Doğan muhabirleri, hiç Fransa Türkiye ilişkilerine girmeden, oturdukları yerden daha önce dikte edilmişçesine  tıkır, tıkır sorularını oturdukları yerden sorup, basmakalıp cevaplarını da tıkır, tıkır aldılar. Bu Türk muhabirlerin yarısı Ermeni asıllı idi. Ben söz aldım ve diğerlerinin aksine, ayağa kalkarak TÜSİAD başkanı Tuncay Özilhan’a ve eski başkan Büyüka’ya hitaben şu soruyu sordum: “Tasarı geçeli henüz hayta olmadan ne çabuk ambargo orucunuzu bozdunuz? Hani Fransa’ya Türk iş adamları olarak ambargo koymuştunuz? Paranız mı bitti, hammaddeniz mi bitti? Salonda bulunan Büyükelçilik Basın Müşaviri bayan başta olmak üzere herkes donup kalmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra bana Tuncay Özilhan hangi gazeteyi temsil ettiğimi sordu. Halbuki ben sorumu sormadan önce görevlerimi bir bir söylemiştim. Tekrar ayağa kalkarak; “Türkiye Gazetesi Paris Temsilcisi, Fransa Türk Federasyonu Basın Müşaviri ve Sıla Gazetesi Ordinatörüyüm” dedim. Özilhan gayet soğukkanlı bir biçimde: “Fransa’nın 402 milyar dolarlık bir ticaret hacmi bulunduğunu, bu ticaretin sadece 2 milyar dolarının Türkiye ile yapıldığını, bu 2 milyar dolarlık ticaretin Türk sanayicisi için hayatiyet taşıdığını, buna mukabil konacak bir ambargonun Fransa’yı hiç etkilemeyeceğini, Türk sanayicisinin Fransa’ya ambargo koyamayacağını” vurguladı. Özilhan şöyle devam etti: “Türk halkının öfkesini yatıştırmak için bu tür lafların söylenmesi doğaldır. İcraatta Türk sanayicisi asla Fransızlara ambargo uygulayamaz”

Türk aydınının ve Türk sanayicisinin içeride başka, dışarıda başka, mikrofon karşısında daha başka naneler yediklerini, Arap üzümü yemek için TBMM’ni temsilen yurtdışına görevli gittiklerini kısaca Necip Türk Milletine anlatmış oldum. Millet-i Necibe’nin bir parçası olan herkes kendisini dilediği bir yere erkekçe koysun ve sözlerimi değerlendirsin. Zira bu sözlerimin altında 5-10 kişi değil, binlerce kanı bozuğun adı gizli…

Şimdi Necip Türk Milleti 5-6 yıl içerisinde Paris – Ankara arasındaki cereyan eden kahpelikleri çok çabuk unuttu. Türk devletinin basiretsiz mevzuatının tutum ve davranışlarını, Türk sanayicisinin satılmış tavrını Fransa’da gören Haçlı deyyusları, aynı tavrı ABD’den sahneye koydular. Her şey tıkırında gidecek. Sahtekar sanayicimiz (%90’ı Türk değil) haykıracak: “Amerikan mallarını boykot edeceğiz, ticaret yapmayacağız ‘Vallahi yalan!” Arkadan Büyükelçi Ankara’ya çağrılacak. Tıpkı Paris’te olduğu gibi. Geri meri vallahi çağrılmadı! Başbakan birkaç erkeksi laflar edecek, Vallahi o da yalan!.. Ya sonra?
Necip Türk Milleti tren raylarına arkadan elleri bağlanarak yatırılmış Ara sıra birileri ağzına su damlatıyor. Tren gelmeden ölmesin diye.. Trenin geldiğini toprağın titremesinden hissediyor, daha sonra da treni bizzat uzaklardan görebiliyor, seçebiliyor.. Türk Milleti’nin hala elleri ve ayakları bağlı, şu andan; biraz sonrası daha kötü.. Biraz sonra ağzına su verenler de kaybolacak.. Daha sonra acı bir düdük trenden yayılacak ve her taraf kan ve revan!..

Irak’ı işgal eden ABD, istese PKK çapulcularını Türkiye sınırına yaklaştırmaz. Örneği  var: 967 PKK’lı taşıyan bir gemi, İskenderun Limanından gizlice (!) kalkarak, Fransa’nın askeri sürveyansının en yüksek olduğu  karasularına kadar sokularak karaya oturuyor!!!... Bu konuda da Maslahatgüzar Kaya Türkmen şöyle demişti: “O gemi İskenderun limanından kalktığı andan, Fransız karasularına girdiği ana kadar uydudan takip edilmiştir. Aksi mümkün değildir” Yani, taharetlenmeyi bilmeyen PKK’lının ağır silahlarla Şırnak’ta Türk ordusunun bir birliğini basması mümkün değildir. ABD o PKK’lının zifiri karanlıkta dahi başındaki sineği görebiliyordu. Peki bunca yenilen, yutulan nane de ne oluyor?

Yine, eğer Türkiye ile dost ve müttefik ise Amerika şu güvenceyi bize ve Birleşmiş Milletlere verebilir, diyebilir ki; Biz Türkiye ile dost ve müttefikiz. Türkiye’nin toprak bütünlüğü bizim güvencemiz altındadır” Bunu da demediğine göre: ben şahsen hiçbir makamda ve mevkide görev yapan bürokratımıza ve siyasimize güvenmiyorum. Bırakın ağzımıza su akıtmayı, nasılsa bizi tren raylarına zincirlemediniz mi? Bırakın ölürsek mertçe ölelim. “Türkiye Cumhuriyeti Batarken” diye edebiyat yapıp, kahpelik etmeyin bu necip millete.. Bırakın, Gazi’den aldığımız güçle Ortadoğu’nun ortasına gömelim şu kara treni!...

  

 

 

  

  

  

Google

Copyrights (c) 2004  karun@karunpc.com   

www.karunpc.com