|
Yeni evli, kınası
kurumamış gelinler kocalarına baskı yapıyordu: “İş
Bulma Kurumu'na gittin mi? Alamanya kayıt kâğıdı
aldın mı?...” Kadınlar her yemekten sonra kocalarına
hep aynı konuyu açıyordu. Uyurken hep, Alamanya ve
zenginlik rüyaları görüyordu...
1960'lı yılların başıydı. 30 yaşını geçmemiş, sağlık
sorunu bulunmayan gençler için bir kapı açıldı:
“Alamanya” İş ve İşçi Bulma Kurumu'nun önünde uzun
kuyruklar vardı. Müracaat için formlar alınıyor,
sağlık kontrolünden geçtikten sonra haftalarca kabul
cevabının gelmesi bekleniyordu. Hayaller
kuruluyordu; “Bir traktör parası, bir başını sokacak
ev veya mesleğini icra edebileceği bir mekân” için
gerekli para... Sonra geriye dönmek. Evet, evet
geriye dönmek...
Kabul edildiler Sirkeci'den trene binip gittiler
Alamanya'ya... (1.Nesil) Önceleri hasret başladı.
Haftada bir mektup attılar sevdiklerine... Daha
sonra ayda bir, üç ayda bir, bazan da unuttular
geride bıraktıklarını...
Bazıları bir iki yıl sonra izine gelmeye başladılar.
Başlarında; tavuk telekli foter, omuzlarında
fotoğraf makinesi, boyunlarında Grundig çantalı,
orta dalgalı, kısa dalgalı radyo, lame iskarpil ve,
ve kırmızı Mercedes araba... Ceplerinde yeşil yeşil
Marklar...
Alamancılar izine gelmeden; tarla, bağ, bahçe,
müstakil ev, daire ve dükkan fiyatları artmaya
başlardı. Satıcılar hep onların yollarını
gözlerdi... Her şey güllük gülüstanlık. Alamanya
paraları sadece Türkiye'deki eşi dostu değil,
memleket ekonomisini de kalkındırıyordu.
Bir çoğu karılarını, çoluk çocuklarını da
Alamanya'ya götürmeye başladılar. Bir yarine iki, üç
maaş alıyorlardı. Deste, deste kazanılan Marklar,
geleceğe yapılan yatırımlar...
Tatlı hayat, lüküs hayat yan gel de yat.
Kedinin önüne kanlı bir törpü konunca, yalamaya
başlar. Yalar, yalar sonra; kendi kanını yalamaya
başlar canı yandığı halde kendi kanını yaladığını
fark etmez. Alamancılar için, bir anda işler ters
gitmeye başladı. Türkiye'deki kiracıları kiraları
ödemediği gibi, evi, dükkanı harabeye çevirdiler.
Türkiye'deki mallarını ve mülklerini satarak
Alamanya'ya geri götürdüler. Bir çoğu sarışın,
renkli gözlü, kıvırcık saçlı Alaman karılarına
tutuldular. Türkiye'deki karılarını boşayıp
yabancılarla evlenmeye başladılar. Alaman vatandaşı
olabilmek için beyaz evliliklerin (Anlaşmalı paralı
nikah) sayısı artmaya başladı. Ailenin yaşlılarını
ikna edebilmek için Alaman yengeye bir de vaktiz
töreni yapılıyordu. Bu törenden sonra beyaz evlilik
yapan Helga beyaz Müslüman (!) oluveriyordu.
Helga'nın çocukları oldu Memet'den... Çocuklar
(2.Nesil) beş- altı yaşına gelince Helga giydirip,
pazar günleri kilise'ye götürmeye başladı. Memet
akşamları yavrularını alıp dualar öğretti. Türk'ün
şanından, şerefinden, kahramanlıklarından bahsetti.
Helga, elinde yıldız sopası olan azize meleklerden
bahsetti. Memet de meleklerden bahsetti amma; can
alan Azrail (As), kabirde sual soran, azap eden
Münker (As) den ve Nekir (As) den...
Çocuk okula başladı, Ermeni öğretmenleri tarih
derslerinde Türkler’in barbarlığından (!) konular
işlediler. Çocuklar tek başlarına kaldıklarında,
anneleri babaları yanlarında yokken ağladılar,
ağladılar... Ağlaya, ağlaya büyüdüler, evlendiler ve
çocukları oldu. Çocuklar (3.Nesil) yine Alman,
Fransız, İngiliz olarak yetiştiler. Alaman anne
kilise'ye babalar da bayramdan bayrama camiye
götürdüler. Yine aynı melekleri öğrendiler; Tatlı
cadı melekler, can alan melekler, kabirde azap eden
melekler. Öğretmenler aynı akord'ta...
Ne Alaman ne de Türk, ne Müslüman ne de Hıristiyan
olabildiler.
Baba Ali ağlıyor, dede Memet'de ağlıyor; evlenecek
kızım, torunum “boy abdesti almayı bilmiyor” diye.
Anne ağlıyor: “Çocuğum uyuşturucu kullanıyor” diye.
Henüz reşit olmamış 15 - 16 yaşındaki kız çocukları
zencilerle kaçıyor. Uyuşturucu ve fuhuş batağında
yakalanıp ailelerine teslim ediliyorlar. Baba tokadı
patlatınca polisler babayı hapse atıyor, çocuğu da
elinden alıyor.
Günümüzde kanun kaçakları akın, akın Avrupa'ya
gitmeye başladılar. Mafyaların, çapulcuların
yardımlarıyla(!) Avrupa'ya girmeyi başarıyorlar.
Beyaz evliliğe para bulamadıkları için “iltica”
istiyorlar.
Fransa'ya sığınmak isteyenler hep aynı savunmayı
yapıyorlar: “İki Türk askerini öldürdüm, devleti
dolandırdım, cinayet işledim, PKK'lıyım vb”
Fransız mahkemeleri bu soysuz Türk düşmanlarına,
Türkiye düşmanlarına, Fransız vatandaşlık kimliğini
derhal veriyorlar.
Yaşasın(!) “Fransa Türkiye dostluğu”, “yaşasın bizi
Avrupa'ya alacaklar(!)”, “ver gitsin” neyi?:
“Kıbrıs'ı, şerefi, şanı, karıyı, çoluk çocuğu,
aileyi, kısaca her şeyi”.
İdare nerede?
Peki, millet nerede?
Ne dönen tek bir insan ne de ülkeme giren bir tek
yeşil mark yok... Hala gidiyorlar, hala törpüyü
yalıyorlar. Şimdi onlar Alamancı değil, tıpkı
Ahıska'da, Balkanlar'da, Kosava'da, Kıbrıs'ta,
Suriye'de, Irak'ta, İran'da kısaca dünyanın dört
bucağında insanlık dışı zulüm, işkence, şiddet ve
asimilasyona uğrayan “DIŞ TÜRK” oldular.
Bir çoğu Türk ve Müslüman kalmayı başarmış; burnunda
buram buram vatan hasreti tütüyor. İzine
geldiklerinde havaalanlarında eğilip toprağı
öpüyorlar. ParisSG - Galatasaray maçında trübünün
Fransızlar tarafında Türk bayrağını açıp bir ton
dayak yiyorlar. Halbuki bu çocuklar hiç Türkiye'yi
görmemişler. Türkiye sevdasıyla yanıp kavruluyorlar.
Ama çoğu... Halâ kanlı törpüyü yalıyor...
|