-
"ATSIZ" bir edebiyatçı, bir tarihçi
olmasının yanı sıra, Özellikle bir "FİKİR ADAMI"dır. Bütün hayatı
boyunca da, hiçbir zaman politik davranmadığı gibi, hiçbir yerden de
çıkar beklememiştir.
-
"Hayat", nihayetinde bir tercih
meselesidir. Kimi "kemik peşinde"dir, kimi "köpek sosyetesi"dir!...
Ama kimisi vardır ki, "mâziye, ırka, sancağadır iftiharı". Velhasıl,
"herkes bir özleyişle yaşar". Ancak, bir insan, "ben bu dünyanın
nesindeyim" diye sorabilendir. Yoksa, "zevke, eğlenceye hayvan da
koşar" ! ...
-
1 ) HAYATI
-
(l2 Ocak 1905-11 Aralık 1975)
-
Hüseyin Nihal ATSIZ Beyin babası,
Gümüşhane ilinin Torul ilçesinin Midi köyünden "Çiftçioğulları"
ailesine mensup (Deniz Makine Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağanın oğlu (Deniz
Güverte Binbaşısı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un
Kadıoğulları" ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Beyin kızı Fatma
Zehra Hanımdır."Atsız'ın dedesi Hüseyin Ağa ( 1832-1894), tahminen
1850-1852 yıllarında Deniz Eri olarak İstanbul'a gelir. Askerliğinin
sonunda teskere bırakarak Osmanlı Donanmasında kalır. Donanmada Makine
Önyüzbaşlığına (Çarkçı Kolağalığına) kadar terfi eder. Eşi Hayriye
Hanımdan, biri Nevber Hanım, diğeri Mehmed Nail Bey olmak üzere iki
çocuğu olur.
-
Atsız'ın babası Mehmed Nail Bey (
1877-l944)de Donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar
terfi eder. 1903 yılında Yüzbaşı iken, ilk eşi Fatma Zehra Hanım ile
evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihâl (ATSIZ), 1 Mayıs
1910'da Ahmed Nejdet (SANÇAR) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (ÇİFTÇİOĞLU)
olmak üzere üç çocuğu olur.
-
Atsız, ilkokula, altı yaşında,
Kadıköy`deki Fransız Okulunda başlar. Fakat çok geçmeden, çıkan bir
yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okuluna verilir(
l911 ). Bir süre sonra, Kızıldeniz`de bulunan Malatya gambotunun
süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı
çıkar ve gambotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine,
Atsız da birkaç ay, Süveyş'teki bir Fransız okuluna devam eder. Daha
sonra, dönme emri üzerine babası ile birlikte İstanbul'a döner ve
Kasımpaşa'daki Gazi Hasan Paşa Okuluna kaydedilir. Ailesinin Kadıköy'e
taşınması ile Haydarpaşa'daki Özel Osmanlı İttihat Okuluna verilir.
Fakat babasının Birinci Dünya Savaşına katılmasından sonra , Kadıköy
Sultanisinin rüştiye (ortaokul) kısmında öğrenim görür. Bilahare
İstanbul Sultanisi (lisesi)ne geçer ve burada 1922 yılında lise
öğrenimini tamamlar.
-
İstanbul Sultanisinin onuncu sınıfında
iken ( 1922), imtihanla Askerî Tıbbiyeye girer. Ancak o yıllarda
Tıbbiyede, komünistlik ve azınlık milliyetçiliği güden öğrenciler ile
bunlara karşı koyan Türk öğrencileri arasında sık sık tartışmalar ve
kavgalar çıkmakta idi. Bu tartışma ve kavgalara Atsız da
katılmaktaydı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı 26 Ekim l924
akşamı meydana gelen olaylarda, 3. sınıftaki Atsız, tekrar bir suç
işlemesi halinde okuldan çıkarılacağı yolunda ağır bir ceza alır. Bu
cezadan dört ay sonra, aralarında önceden de bir mesele geçen, Arap
asıllı Bağdatlı Mesud Süreyya Efendi adlı bir teğmenin, lüzumsuz bir
yerde ve kasıtlı olarak istediği selamı vermediği için, önceki ceza
gereğince, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiyeden çıkarılır.
-
Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesinde üç
ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahare Deniz Yolları'nın
"Mahmut Şevket Paşa" adlı vapurunda kâtip olarak çalışır ve birkaç
sefere de katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında
İstanbul Darülfünununa (üniversitesine) bağlı Edebiyat Fakültesinin
yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebine kaydolur.
-
Bir hafta sonra ise, askere çağrılır.
Tecil talebinde bulunursa da, tecil isteği kabul edilmez ve
askerliğini İstanbul Taşkışla'da 5.Piyade Alayında dokuz ay er olarak
yapar (28 Ekim I926-28 Temmuz I927)
-
Askerlikten sonra tekrar Yüksek Muallim
Mektebine devam eder ve bu arada Ahmet Naci adlı bir arkadaşı ile,
"Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri" adlı bir çalışma yapar ve bu
makale,Türkiyat Mecmuası'nın II. cildinde yayınlanır. Atsız bu çalışma
ile hocası Prof.Dr. M. Fuat Köprülü'nün dikkatini çeker. 1930 yılında
Edirneli Nazmi'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapar ve aynı
yılda da Edebiyat Fakültesinden mezun olur.
-
Atsız fakülteden mezun olduktan sonra,
hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve
sekiz yıllık mecburi hizmetini affettirerek, kendi yanına asistan
olarak alır (25 Ocak 1931 ).
-
Ocak 1931'de, Felsefe bölümünden mezun
(ilk eşi) Mehpare Hanım ile evlenir, fakat 1933 yılından sonra ayrı
yaşar ve l935 yılında da boşanır.
-
15 Mayıs 1931'de "ATSIZ MECMUA"yı
çıkarmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan,
Abdülkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu, bu "Türkçü
ve Köycü" dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük
bakımından yeni bir çığır açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17
sayı çıkar.
-
Ancak yazıları ve sert çıkışları
nedeniyle Atsız'ın asistanlığı da uzun sürmeyecektir. Türk Tarihi
Tetkik Cemiyeti tarafından, Ankara'da 1932 Temmuzunda "Birinci Türk
Tarih Kongresi" düzenlenir. Cemiyetin, Orta Asya'daki kuraklık
nedeniyle Türklerin tüm dünyaya yayılarak her yere medeniyet götürdüğü
ve Anadolu'nun eski halklarının da Türk olduğu tarzındaki tarih tezine
karşı Kongreden önce de aksi yönde mütalaâ bildirmiş olan Zeki Velidi
Togan'ın, 3 Temmuz 1932 günlü toplantıda da bu tezin kabul
edilemeyeceğini belirtmesi üzerine; Dr. Reşid Galip, Togan'a karşı çok
sert bir ifade ile, "Arkadaşlar, esefle ifade edeyim ki Zeki Velidi
Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok
şükrediyorum... Darülfünun kürsüsü bu kadar hafif malûmat ve bu kadar
sakil metotlarla işgal edilecek bir kıymetsiz mevki değildir" diye
talihsiz bir konuşma yapar. Söz alan, Sadri Maksudi Arsal, M.
Şemseddin Günaltay da, Reşit Galib'i destekleyici konuşma yaparlar.
Kongrede Togan ile birlikte Köprülü'den de ilmî eleştiriler
beklenmesine rağmen, o bu konuya hiç değinmeyerek dikkatli bir siyaset
izler.
-
İşte Kongrede Reşid Galib'in, Zeki
Velidi Togan'a karşı ilmî olmayan ve akademik terbiye sınırlarını aşan
hücûmu üzerine Atsız, (ileride ikinci eşi olacak) Bedriye Hanım ile
(sınıf arkadaşı) Pertev Naili Boratav'ın da dahil olduğu sekiz
arkadaşı ile birlikte Reşid Galib'e "Biz aksine Zeki Velidi'nin
talebesi olmakla iftihar ederiz" diye bir telgraf çeker.
-
Bir süre sonra,19 Eylül 1932'de Reşid
Galip Maarif Vekili olur. Bütün okullar Bakanlığın gözetiminde
bulunduğundan, Reşid Galip yaptırdığı araştırma sonucunda telgraf
işinde Hüseyin Nihâl'in elebaşı olduğunu öğrenir. Galib'in Bakan
olmasından sonra, Edebiyat Fakültesi'nin Dekanlığına da Ali Muzaffer
Bey tayin olunur.
-
Bu arada Atsız, "Atsız Mecmua"nın 25
Eylül 1932 tarihli 17. sayısında, "Darülfünunun kara, daha doğru bir
tabirle, yüz kızartacak listesi" başlıklı bir makale yayınlar.
Makalede, Üniversitedeki hocaların doğru dürüst bir kitap dahi
yazmadıklarını, hele yedi yıllık hocası olan Ali Muzaffer Beyin
eserlerinin adedinin ise "OOO" (yani, sıfır) olduğunu yazar. Bunun
üzerine Reşid Galip bu makaleyi de bahane ettirerek, yeni Dekan Ali
Muzaffer Bey marifetiyle 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın asistanlığına
son verdirir. Birkaç gün sonra Atsız, Dekan Ali Muzaffer Beyi
Tokatlıyan'daki bir çayda yakalar ve oradakilerin gözü önünde onu
tokatlar. Fakat bu hareketinden dolayı Atsız'a hiçbir tepki
gösterilmez.
-
Asistanlıktan çıkarıldığı ay içerisinde
(Mart 1933'de) Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin
edilir, bu arada Atsız Mecmuanın yayını da durur. Malatya'da 1 Temmuz
1933'e kadar görev yapan Atsız, buradan Edirne Lisesi'ne Edebiyat
öğretmeni olarak tayin edilir.
-
Edirne'de öğretmenliğe devam ederken,
"ORHUN" dergisini çıkarmaya başlar, derginin ilk sayısı 1933 Kasımında
çıkar. Ancak bir süre sonra dergide, Türk Tarih Kurumu tarafından
çıkarılan ve liselerde de ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik
tarih kitabındaki yanlışları eleştirmesi üzerine, Aralık l933'de
Bakanlık emrine alınır. Orhun dergisi de, 9. sayısında Bakanlar Kurulu
kararı ile kapatılır.
-
Bakanlık emrinde dokuz ay kaldıktan
sonra Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okuluna (9 Eylül 1934'de)
Türkçe öğretmeni olarak tayin edilir. Bu görevinde iken, 27 Şubat l936
tarihinde ikinci eşi Bedriye Hanım ile evlenir. 1 Aralık l913'de
İzmir`de doğmuş olan Bedriye Hanım, Kafkas cephesinde şehit düşen
Osman Sabit Beyin üç kızından ikincisidir. Ablası Bedia Hanım, küçük
kız kardeşi ise Prof. Dr. Mehmet Kaplan'ın eşi olan Behice Hanımdır.
Atsız'ın bu evliliğinden, 4 Kasım 1939'da Yağmur ve 14 Temmuz I946'da
da Buğra adlı iki oğlu olur. 1960'lardan itibaren ayrı yaşamaya
başladığı bu eşinden ise 1975 Mart ayında boşanır.
-
Atsız'ın öğretmenlik yaptığı Hazırlama
Okulunun Yönetmeliğine göre, Türk olmayanlar okula öğrenci olarak
alınamazdı. Alınacak öğrencileri imtihan eden komisyonda görevli olan
Atsız, adaylara sorduğu sorular ile Türk asıllı olmayanları tespit
ediyor ve tabii bunlar da okula alınmıyordu. Okulun 1937 - 1938
dönemindeki Arnavut asıllı müdürü, Atsız'ı komisyondan çıkarır, bunun
üzerine de Atsız müdüre selam vermez. Bunu fırsat bilen müdür ise,
Milli Savunma Bakanlığına bir şikayet yazısı gönderir ve Atsız,
1Temmuz 1938 tarihinde okuldaki öğretmenlik görevinden ihraç edilir.
-
Atsız bundan sonra, Özel Yüce Ülkü
Lisesinde edebiyat öğretmenliğine başlar ve bu okulda 1939 Haziranına
kadar görevine devam eder. 19 Mayıs 1939'dan 7 Nisan 1944 tarihine
kadar da Özel Boğaziçi Lisesinde Edebiyat öğretmenliği yapar.
-
1941 yılında, "Dalkavuklar Gecesi" adlı
hiciv tarzındaki romanı yayınlanır. 1 Ekim 1943 tarihinden itibaren de
(daha önce kapatılmış olan) "ORHUN" dergisini 10. sayıdan tekrar
çıkarmaya başlar.
-
Atsız, ORHUN dergisinin l Mart 1944
tarihli l5. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubatında
Halkevinde verdiği konferanstaki komünistlerin küstah hareketleri ve
sözleri nedeniyle. devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir
"Açık Mektup" yayınlar. Başbakanın iki yıl önceki Türkçü sözlerini
hatırlatarak, "solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak
sinsi sinsi ilerlediğini açıklar. Bu yazıyı müteakip Orhun'un l Nisan
1944 tarihli l6. sayısında "Başvekil Saraçoğlu Şükrü'ye İkinci Açık
mektup" başlığı ile bir yazı daha yayınlar ve bu ikinci mektupta,
Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celâl, Ahmet Cevat'ın
komünist faaliyetlerini açıklayarak, devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan
Ali Yücel'i de istifaya davet eder. Bu kişilerden P. N. Boratav,
yıllar önce Atsız ile birlikte Reşid Galib'e Telgraf çeken sekiz
kişiden birisidir.
-
Yurdun her yerinden ilgi gören açık
mektuplar, kısa bir zamanda ülkenin gündemini işgal etmeye başlar ve
bu durumdan tedirgin olan (zihniyet efradını temsilen) Hasan Ali
Yücel, Atsız'ın Boğaziçi Lisesindeki edebiyat öğretmenliği görevine 7
Nisan 1944 tarihinde son verir. ORHUN dergisi de Bakanlar Kurulu
kararı ile tekrar kapatılır.
-
Atsız, ikinci açık mektupta adını
verdiği kişilerin faaliyetlerini açıklarken, Sabahattin Ali hakkında
da "vatan haini" dediği için, diğerlerinin ve özellikle Hasan Ali
Yücel ile Falih Rıfkı Atay'ın teşvikiyle Sabahattin Ali'ye Atsız
hakkında hakaret davası açtırılır.
-
Davanın duruşması Ankara Asliye 3. Ceza
Mahkemesi'nde 26 Nisan 1944 günü sabahı başlar. Ancak duruşma salonu
milliyetçi gençler tarafından doldurulmuş bulunduğundan, duruşma
öğleden sonraya ertelenir. Öğleden sonra iddianamenin okunmasını
müteakip taraflara söz verilir. Atsız, o günden bu yana hiç
değişmeyecek tarihi tespiti ile savunmasına başlar: "Bir vatanperver
olmak sıfatıyla Türkiye'nin inkıraz uçurumuna doğru sürüklendiğini
görüyorum. Komünistler ve memleketi batırmak isteyenler birbirlerine
destek olarak memleketin en yüksek mevkilerine çıkarlarken,
memleketseverler her türlü darbe ile saf dışı edilmek istenmektedir."
Avukatların da savunmalarından sonra, dava 3 Mayıs 1944 tarihine
ertelenir.
-
Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle
Ankara'ya gider ve 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü sabahı Ankara Garı'na
varır. Gar, gençler tarafından doldurulmuş bulunmaktadır. Gençler aynı
kalabalık ile Atsız'ı önce otele, oradan da adliyeye götürürler. Bu
arada adliyenin önü de milliyetçi gençler tarafından doldurulmuştur.
Fakat gençler, duruşma salonuna alınmazlar ve dışarıda polis ile
tartışma başlar. Bu olaylarda birçok genç gözaltına alınır. Duruşma
ise, 9 Mayıs 1944 tarihine ertelenir. Ertesi gün de tutuklamalar devam
eder.
-
Daha sonraki günlerde ise, başında
Falih Rıfkı Atay'ın bulunduğu Ulus gazetesi ile Sertel'lerin yönettiği
Tan gazetesinin Atsız aleyhindeki yayınları sonucunda, Atsız'ın üç
avukatından biri olan Hamit Şevket İnce, 8 Mayıs 1944'de Ulus
gazetesine yaptığı bir açıklama ile Atsız'ın avukatlığından
çekildiğini bildirir.
-
9 Mayıs 1944 günlü duruşmada yargılama
biter ve Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezası ile 66 lira 6o kuruş ağır
para cezasına mahkum ederse de, daha önce mahkûmiyeti olmadığı ve iyi
hali gözetilerek, cezaların teciline karar verir.
-
Ancak Hükümet, Türkçülere karşı
topyekûn bir davaya başlamak üzere, önce 10 Mayıs 1944 tarihinde (yani
beraatla biten davanın ertesi günü) Atsız, kalmakta olduğu otelde
tutuklanır. Müteakip günlerde tutuklamalar ve ev aramalar devam eder,
birçok ilim adamı, subay ve Hatta Harbiyeli öğrenciler göz altına
alınırlar. Kısacası Hükümet açıkça saldırıya geçer. Bu arada, 18 Mayıs
1944'de bir de resmi tebliğ yayınlanır ve tebliğde Atsız ve
arkadaşlarının "Irkçılık-Turancılık" gayesi güderek kurulu düzeni
yıkmak istedikleri belirtilir.
-
Ne için yayınlandığı ertesi gün belli
olan bu tebliği müteakip, 19 Mayıs 1944 Gençlik Bayramı münasebetiyle
devrin Cumhurbaşkanı "Millî Şef" İsmet İnönü, tarihe 19 Mayıs 1944
Nutku olarak geçen konuşmasında; Türkçülere karşı yapılan son
hareketleri tasvip eder ve sonunda da, "vatanımızı bu yeni fesatlara
karşı da kudretle müdafaa edeceğiz" diyerek, Türkçüler hakkındaki
hükmü verir.
-
Tutuklamalar ile birlikte Türkçülere,
"tabutluk" denilen hücrelerde işkenceler başlar ve işkenceler 1944
Haziran ve Temmuz aylarında devam eder. Tabutluklar, gerçekten, dikine
konulmuş tabut boyutlarında beton oyuklardır. Tepelerinde üç adet
beşer yüz mumluk lambalar yakılır, tutuklulardan çoğu ihtiyaçları için
bile dışarı çıkartılmazlar. Bu işkence çukurları bilahare Atsız'ın
şiirlerinde de zikredilir.
-
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün adeta bir
"iddianame" mahiyetindeki nutku ve işkenceleri müteakip, nihayet 7
Eylül 1944 perşembe günü, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim
Mahkemesinde, Türkçülere karşı gizli cemiyet kurmak, düzen düşmanlığı
yapmak, hükümeti devirmek vs. isnatları ile "Irkçılık- Turancılık"
davası başlatılır. Halbuki bu tarihten yirmi yedi yıl sonra, aynı
devlet Atsız'ın yargılanmasına sebep olan uyarılarında belirttiği
tehlikeler ile başa çıkamayacak ve Ordunun muhtırası gelecektir!
-
Kısacası, Hükümet bir yandan Sabahattin
Ali'ye vatan haini denmesinin acısını çıkartıyor, diğer yandan
da(İkinci Dünya Savaşının da sonucuna bağlı olarak) Stalin'e şirin
görünmeye çalışıyordu. Bu arada basında ise sürekli olarak, İnönü ile
Stalin'in birlikte çekilmiş bir fotoğrafı yayınlanıyordu. Falih Rıfkı
Atay'ın 16 Aralık 1944 günlü Ulus gazetesinde yayınlanan "Bir
Dostluğun Sağlam Temelleri" başlıklı yazısı da bu şirin görünme
politikasını doğrulamaktadır.
-
"Irkçılık - Turancılık" davası, 7 Eylül
1944'den itibaren haftada üç gün olmak üzere 65 oturum devam eder ve
29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla, arkadaşları da
muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzerine Askeri Yargıtay
kararı esastan bozar. Atsız bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan
sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.
-
Atsız, arkadaşları ile birlikte bir
süre sonra kendini yeni bir davanın daha içinde bulur. "Kenan
Öner-Hasan Ali Yücel Davası" olarak bilinen bu dava 5 Ağustos 1946'da
2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde başlar. Yargılama tutuksuz yapılır
ve 29 oturum devam ettikten sonra 31 Mart 1947 tarihinde bütün
sanıkların beraatine karar verilir. Bu dava devam ederken, Atsız'ın "Bozkurtların
Ölümü" adlı romanı yayınlanır.
-
Bu davadan sonra, 1949 Temmuzuna kadar
Atsız'a hiçbir iş verilmez. Bu arada bir süre Türkiye Yayınevinde
çalışır. Fakat maddî yönden çok sıkıntı çeker. Buna rağmen,
Altın-Işık,Kür Şad, Kızılelma, Özleyiş adlı dergilerde yazılar
yayınlamaya da devam eder.
-
Sınıf arkadaşı olan Prof. Dr. Tahsin
Banguoğlu'nun Millî Eğitim Bakanı olması üzerine, Atsız, 25 Temmuz
1949'da, Süleymaniye Kütüphanesi'ne "Uzman" olara' tayin edilir. 21
Eylül I950 tarihine kadar bu görevde çalışır ve Demokrat Partinin
iktidara gelmesinden sonra Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine
tayin olunur. Bu arada, 1950 yılında "ORKUN" dergisini çıkarmaya
başlar.
-
4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara
Lisesi'nde verdiği "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans
nedeniyle Cumhuriyet gazetesinin, aleyhine yaptığı gerçeğe aykırı
yayınlar üzerine, Bakanlık tarafından hakkında soruşturma açılır.
Soruşturmada konuşmasının "ilmî" olduğu sonucuna varılırsa da, 13
Mayıs 1952 tarihinde öğretmenlik görevinden muvakkat kaydı ile alınır
ve tekrar Süleymaniye Kütüphanesindeki görevine tayin edilir. Bu
görev, Atsız'ın artık son görevi olur ve emekliliğini isteyeceği 1
Nisan 1969 tarihine kadar bu görevde çalışır. Bu arada, 1964 yılında "ÖTÜKEN"
dergisini çıkarmaya başlar.
-
1967'de devrin Cumhurbaşkanı Cevdet
Sunay'ın Gaziantep yolculuğu sırasında, bir işçinin "İdareciler
Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar" sözüne karşılık
Sunay'ın "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk'tür" demesi üzerine
ve Doğuda sol destekli, yabancı himayeli Kürtçülük faaliyetinin de
gitgide artması nedeniyle Atsız, Ötüken dergisinin Nisan l967 tarihli
40. sayısından başlayarak seri makaleler yayınlamaya başlar. Bu
yazılar üzerine Savcılık tarafından soruşturma başlatılır, ancak
yapılan ilk soruşturmada Atsız'a suç isnat edilmez ise de, Ankara'da
bölücü kuruluşların dağıttıkları bildiriler ve 23 yıl önceki gibi
yaygaralar ile Adalet Partisi'nin bir Diyarbakır Senatörünün de
muhalif konuşması üzerine, Bakanlık tarafından Atsız hakkında
soruşturma başlatılır ve akabinde de mahkemeye verilir.
-
Bu dava 6 yıl devam eder ve nihayet
1973 yılında Atsız ve derginin sorumlusu Mustafa Kayabek, Mahkeme
Heyetinin çoğunlukla almış olduğu kararla 15'er ay hapse mahkum
edilirler. Temyiz üzerine Yargıtay kararı bozar. fakat mahkemenin
kararda direnmesi üzerine tekrar temyiz sonucunda karar onanır ve
kesinleşir.
-
Atsız'ın gerçekten rahatsızlığı
nedeniyle Haydarpaşa Hastanesinin düzenlediği ve cezaevine
konulamayacağına dair raporu dört ay sonra kabul edilemez bulan Adli
Tıp, "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde rapor verir. Bunun
üzerine de Atsız, 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı cezasının infazı
için evinden alınır ve Toptaşı Cezaevine sevk edilir. Burada kırk
kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir süre sonra reviri
olan Sağmalcılar Cezaevine nakledilir.
-
Bunun üzerine birçok ilim adamı,
üniversite mensubu ile çeşitli dernekler tarafından devrin
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e başvurularak, Atsız'ın affedilmesi
istenir. Atsız, suç işlememiş olduğunu belirtip af talebinde bulunmasa
da, Fahri Korutürk yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affeder.
Böylece Atsız, cezaevinde yaklaşık 2.5 ay kaldıktan sonra 22 Ocak 1974
Salı günü akşama doğru saat 17'de tahliye edilir.
-
10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı
geçirdiği bir kalp krizinden sonra, 11 Aralık 1975 Perşembe günü
akşamı yeniden bir kriz geçirir ve yetmiş yıllık bir hayattan sonra
Atsız ebediyete intikal eder.
-
13 Aralık 1975 Cumartesi günü, onun
fikirleriyle yetişmiş bir insan seli ile ikindi namazını müteakip
Kadıköy'deki Osmanağa Camiinden alınan naaşı Karacaahmet Mezarlığına
kadar omuzlarda taşınır ve Karacaahmet'de kardeşi Nejdet Sançar'ın
yanında toprağa verilir...
-
Kardeşi Sançar'ın ölümü üzerine Ötüken
dergisinde çıkan yazısının sonunda, Sançar'ın 1944 davasında yapmış
olduğu savunmanın son cümlesini tekrar eder, ki "ATSIZ HOCA" için de
söylenebilecek söz herhalde budur:
-
"Türk ırkı sağ olsun..."
-
Atsız Hoca, bütün ömrü boyunca
inancının ve inandığı değerlerin mücadelesını vermiş, bu yüzden
yargılanmış, defalarca işinden çıkarılmış, fakat hiçbir zaman yılmamış
ve hiçbir zorluk karşısında politik davranmamıştır. Onu bir zamanlar
"aşırılıkla" suçlayanlar, yakın zamanda binlerce gencin ölümüne sebep
olmuşlar, şimdi de yeni Sevr taslakları ile karşı karşıya
kalmışlardır. Ülkenin maddi ve manevi hali ise yürekler acısıdır.
-
Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, 1978
tarihli bir yazısında Atsız hakkında aynen şöyle diyor:
-
"Büyük ilim ve fikir adamları, yalnız
sağlam ilmî eserler verenler değil, aynı zamanda 40-50 yıl sonra
olacak hadiseleri önceden görerek, fikir mücadelesine girişenlerdir:
Nihâl Atsız'ın, milliyetçilik çizgisinden sapan birkaç kişiyi zamanın
başbakanına açık mektuplar yazacak kadar önemli saymasını, bizim de
dahil bulunduğumuz, bazı kimseler ve çevreler kavrayamamışlardı ve
aşırı gayretkeşlik, şovenlik saymışlardı. Aradan 35 yıl geçtikten
sonra birkaç kişinin ektiği tohumların yeşererek bütün memleketin
varlığını açıktan açığa tehdit edecek derecelere geldiğini görenler, o
mücadelelerinde Nihal Atsız'ın ne kadar haklı olduğunu kabul etmek
zorunda kalacaklardır."
-
2) ESERLERİ
-
Atsız, yukarıda da belirttiğimiz gibi,
sadece bir yazar değil; bir edebiyatçı, bir tarihçi ve özellikle bir
fikir adamıdır. Fakat asıl yaşadığı hayat başlıbaşına bir eserdir.
Atsız, bütün ömrü boyunca, inandığı ve mücadelesini verdiği Türklük
için düşünmüş, Türklük için araştırmış ve Türklük için yazmıştır: 5
hikâye, 6 roman, 38 şiir, muhtelif konulu 30 kitap, 400 civarında
makale, Türk Ansiklopedisi'nde 40 madde ve bir kitap hacmindeki 1944
davasına dair seri yazılar! Fakat bunlar, yayınlanmış olanlardır.
Bunların dışında esas olarak ve belki de yayınlandığında ülkemizdeki
kısır ve Anadolucu tarzdaki tarih anlayışını temelinden sarsacak olan
bir eseri daha vardır ki, o da "Türk Tarihi"dir. Bu eserin
müsveddeleri bugüne kadar her nedense ortaya çıkmasa da, yazılmış
olduğu ve tekrar gözden geçirildiği, bizzat kendi ifadesi ile
sabittir. Çünkü, Adile Ayda Hanıma yazdığı 20 Şubat 1975 tarihli
mektupta diyor ki:
-
".... Türkçü bakışla Türk Tarihini
bitirmeden bitmemeliyim. Kaldı ki, benimki ilmî iddiası olmayan, sırf
gençlik ve millet için yazılacak olan, fakat yeni bir görüş getiren
tarih olacak. Yeni evimin bir dolabından müsveddeleri bulup çıkardım.
1942'de başlamış ve üç defa yazmışım. Biri mufassal, biri orta, biri
muhtasar. Şimdi mufassalını ele alarak düzeltmeye başladım. Bakalım ne
olur."
-
Keza, daha sonraki mektuplarında da
aynı şeyi söyleyerek, "eksiğine gediğine bakmadan bitirmeye
uğraştığını" ifade etmiştir.
-
Biz Atsız'ın sözünü ettiği müsveddeleri
görmediğimizden, içinde neler bulunduğunu bilmiyoruz.
-
Fakat, öncelikle Türk Tarihi olmak
üzere bütün müsveddelerinin yayınlanmasını diliyoruz.
-
a) HİKAYELERİ:
-
Atsız'ın; "Dönüş" ( l 93 l ),
"Şehitlerin Duası" ( 1931 ) ,
-
"Erkek Kız" (1931), "İki Onbaşı,
Galiçya .. 1917.. ."(1931), "Her Çağın Masalı: Bozdoğanla Sarı Yılan"
~ 1966), olmak üzere beş hikayesi yayınlanmıştır.
-
Bu hikayelerinden, mesela; "İki Onbaşı,
Galiçya... 1917" adlı hikayesi, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bir
cepheden küçük bir kesiti canlandırmaktadır. Lehli bir Onbaşı ile bir
Türk Onbaşısının süngü süngüye çarpışmasından sonraki duygularını
yansıtır:
-
"Birinin gözlerinde sarışın Marya'nın
aksi, birinin gözlerinde ceylan bakışlı Ayşe'nin hayali var...
Birbirlerine hiçbir düşmanlıkları olmadığı halde böyle
süngüleşmelerinde büyük bir sebep olduğunu anlıyorlar... Ve sonra:
Sonsuz uyku..."
-
Diğer bir hikayesi olan, "Her Çağın
Masalı: Bozdoğanla Sarı Yılan" ise, tam adının ifadesine uygun olup;
kemik peşindekiler ile kahramanları kıyaslayarak, esasen hayatın bir
savaş üzerine kurulu olduğunu sembolize eder. Hikayede, Bozdoğan'ın
saldırışına karşı deliğinden çıkmayan yılana Bozdoğan şöyle haykırır:
-
"Sen de bütün korkaklar gibi dövüşe
budalalık diyorsun. Çünkü mayan kancılıkla yoğrulmuştur. Yerde
sürünmeye alışıksın. Düşmanlarını gizlice zehirlersin. Kuvvetlilerle
çarpışmak için yüreğin yoktur. Yalnız menfaat için kıpırdarsın. Şeref
için savaşmanın ne olduğunu bilmezsin." Atsız'ın bütün ömrü de zaten
bu "sarı yılan" gibi zihniyetlere karşı mücadele etmekle geçmemiş
midir? Yalnız menfaat için kıpırdamak!" En ilkel bir kabilede bile bir
kabile şuuru söz konusudur. Bozdoğan'ın sözlerini okuyunca insanın
aklına hep, onun da sık sık tekrarladığı Cenap Şehabettin'e ait şu
özdeyiş takılıyor:
-
"Yüksek tepelere kartal da çıkar, bazen
yılan da çıkar ama kartal yükselerek, yılan sürünerek çıkar."'
-
b) ROMANLARI:
-
Atsız'ın; "Dalkavuklar Gecesi " ( 1941
), "Bozkurtların Ölümü" ( 1946), "Bozkurtlar Diriliyor" ( 1949), "Deli
Kurt" ( 1958). "Z Vitamini" ( 1959), "Ruh Adam" ( 1972) olmak üzere
altı romanı yayınlanmıştır. Bu romanlardan özellikle "Bozkurtlar" (ki
bu adla anılarak) bir arada veya ayrı ayrı defalarca basılmıştır.
Atsız, Bozkurtlar ile Ruh Adam'ın devamını da yazacağını belirtmiş ise
de bunun sadece bir niyet mi olduğunu veya yazılmaya mı başlandığını
bilemiyoruz. Ancak dediğimiz gibi, müsveddelerin tamamı ortaya
çıkarıldığında bunlar anlaşılacaktır.
-
-"Dalkavuklar Gecesi ":
-
Atsız'ın bu romanı, dalkavukluğun,
yalakalığın, bir iktidarı ve de giderek bir toplumu ne hale
getirdiğini gösteren kısa bir "hiciv" romanıdır. Olaylar, Lidyalılara
ve Asurlulara komşu olan "Hatti" ülkesinde geçer. Sarayın mahzeninde
zehirli su diye bilinen şaraplar vardır. Kral Subbiluliyuma'nın yeni
doğan oğlu için yapılan bir kutlama sırasında, Hantilyas adlı kadın
gözden kaybolur ve bu zehirli sudan içerek, sarhoş bir durumda geri
döner. Kral, kadının neden ölmediğini vezirlerine, hekimbaşına sorar
ise de hiçbiri cevap veremez ve yeri olmadığı halde Kırala övgü
düzerler. Fakat o sudan içmeyi denemeye cesaret eden de çıkmaz. Bunun
üzerine Kral, komşu ülkelerden de bilginler çağrılarak bir kurultay
toplanmasını ve her bilgine de biner gümüş şekel (=para) verilmesini
emreder. Nihayet yerli ve yabancı bilginler ile Kurultay toplanır.
Bilginlerin hemen hepsi sadece Kırala övgüler düzerler ve dalkavukluğu
had safhaya çıkararak, zehirli suyun Krala Tanrılar tarafından
gönderilmiş olduğunu, tılsımlı olduğunu belirtirler. Bu arada
Kargamışlı bilgin İkeznini, elinde tabletlerle ayağa kalkar ve bu
hususu diğer ülkelerin kütüphanelerindeki tabletlerden de
araştırdığını, 400 yıl önce Lidyalıların üzüm vergisi vermeyi kabul
etmeleri nedeniyle ve bu verginin 1/10 olmasından dolayı bir yıl
Lidya'da çok üzüm olduğundan, bunun onda birini verince sarayın tüm
mahzeninin üzüm dolduğunu, herkesin bolluk nedeniyle ölürcesine üzüm
yediğini, çok yemekten nihayet Kralın karısının ölmesi üzerine, Kralın
üzüın yemeyi yasakladığını ve yiyeni zehirlesin diye de Baş Rahibe dua
ettirdiğini, salak Başrahibin ise, Kralın gözüne girmek için
fıçılardaki üzümleri bir de sopayla dövdürdüğünü, böylece suyu çıkan
üzümlerin şarap olduğunu anlatır ve "fıçılardakiler şaraptır" der.
İkeznini'nin açıklamalarına bütün bilginler ve Kralın gözdesi karşı
çıkarlar, çokluğun sözünün doğru olduğunu iddia ederler. İkeznini
cevap verirse de, herkes üzerine çullanır ve tabletleri kırılarak,
tartaklanır. Kurultayın sonunda, ülkeye Kralın fermanı duyurulur;
mahzendeki sular, "Tanrının Krala gönderdiği "tılsımlı su"dur ve
bundan böyle bu adla anılacak ve kimse şarap demiyecektir. Fakat bir
gün, Kahin Şilka adlı ve kendi halinde yaşayan kişinin (ki her şeyin
doğrusunu oğluna öğretip, Kral dedi diye hiçbir şeyin başka bir şey
olmayacağını oğluna öğretmiştir) oğlunun "şarap" kelimesini kullanması
ve bunu da yaverlerden birinin duyması üzerine Kahin Şilka, Kralın
buyruğuna karşı geldiği suçlamasıyla mahkemeye çıkarılır. Yargılaması
sırasında Başhakimin bir ara Şilka'ya "vatan haini" demesi üzerine,
Şilka çok sert bir şekilde cevap verir:
-
"Eski kralların saraylarında bile senin
kadar gülünç bir dalkavuk bulunamazdı. Bana vatan haini diyen sen
kimsin`? Baban Lidyalı bir lağımcı, anan Mısırlı bir esirdi. Ananın
anası da Amurru'dan gelmiş bir fahişe idi. Yüzde yüz yabancı bir adam
olduğun halde benim gibi su katılmamış bir Hatti'ye vatan haini
diyorsun. Hangi vatanın haini? Lidya'nın mı? Mısır'ın mı? Amurru'nun
mu? Bu vatanın sahibi benim. Sen burada sığıntı olduğun halde bana
vatan haini diyorsun. Sen vatanın ne olduğunu biliyor musun'? Vatan
suçlulardan alınan rüşvet değildir. Vatan ataların kılıcıyla alınan ve
kanla korunan topraklardır. Senin atalarından bu toprak için ölmüş
kimse var mı? Ben sana cevap vermeye mecbur değilim. Beni sorguya
çekmek için Hatti kanı taşıyan bir Hakim gelsin."
-
Bu cevap üzerine, etraftan homurtular
başlar ve yegane ciddi adam olan Başkumandan Tutaşil, Başhakim ile
konuşur ve Şilka'yı idam etmeyi düşünen Başhakim onun beraatine karar
verir.
-
Bu arada, şaraba şarap denilmesini
yasaklamış olan Kral her gün içmekte ve sefahat alemleri yapmaktadır.
Bir süre sonra Kaskalar üzerine yürümeye karar verilir ve Tutaşil 7000
kadar askerle sefere çıkar. Savaşta Hatti askerlerinin bir kısmı
kaçar, bir kısmı bozulur, fakat savaşı kazanırlar ve Tutaşil 100
askerle ancak ülkeye dönebilir.
-
Zafer üzerine bir "kahramanlar gecesi"
yapılmasına karaır verilir. Ancak bu arada Kralın etrafındaki
dalkavuklar Tutaşil'i kıskandıklarından, askeri telef ettiğini ve
zaten Kralın yerinde gözü olduğunu söyleyerek, Kralı tahrik ederler ve
sonunda Tutaşil azledilir.
-
Nihayet, Kahramanlar Gecesinin
yapılacağı gün gelir ve bütün halk davetli olarak sarayın bahçesine
dolar, içerde de saray çevresi bulunmaktadır. Yenilir, içilir, sarhoş
olunur. Sarayda herkes Kırala övgü yarışına girer, gece yarısına kadar
övgüler düzülür. Evlere dağılmak için kalkılacaktır. Vezir Ziza
bahçeye çıktığında, bahçenin perişan edilmiş olduğunu görür ve yerdeki
sarhoşlara sert sözler etmeye kalkar ve tartışma çıkar. Ziza'nın
oradakilere, "Bu gecenin kahramanlar gecesi olduğunu unutuyorsunuz"
demesi üzerine bir sarhoş cevap verir:
-
"Hangi kahramanlar gecesi? Kahramanlar
savaşta öldüler. Bu gece dalkavuklar gecesidir. Bu şölene konmak için
sabaha kadar yaşasın diye bağırdık. Tabii siz de içerde şebek gibi
taklak attınız. Yaşasın Kral!.."
-
Ve roman, kısa bir iki konuşmadan sonra
biter.
-
Dalkavukluk, yönetim ahlakının en
büyük düşmanıdır ve yönetim bir defa dalkavukluğu benimsedikten sonra
artık bu duruma karşı çıkan kim olursa olsun, yaygaralar içerisinde
boğulmaya çalışılır. İnsanlar, tabiatları gereği pohpohlanmaktan
hoşlanırlar; fakat bir kral zaten kraldır ve onun pohpohlanmaya
ihtiyacı yoktur. Ama bir defa kanmaya görsün, adama şaraba bile
"Tanrının krala gönderdiği tılsımlı su" dedirtirler. Romanın ana
fikri, zaten adından belli olduğu gibi, yoğunlaştırılmış bir şekilde
yazılmış olduğundan, tahlili de kendindedir. Romanda dalkavukların
gerçeklere ve bilimsel bilgilere düşman olduklarına işaret
edilmektedir ki gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Öte yandan,
kahramanlık olgusu da Başkumandan Tutaşil'in şahsında işlemiştir.
Onun, gerçeği söyleyip orduyu "derme çatma" olarak eleştirmesi
dalkavuklar tarafından öfkeyle karşılanmıştır... Bu roman, tekrar
tekrar okunmalı ve düşünülmelidir!
-
Bir ülkedeki dalkavukluğun sonunu, yine
Atsız'dan okuyalım:
-
"Bir topluluktan (ortak ülküyü
kaldırın, insanların hayvanlaştığını gürürsünüz. Ortak düşünce olmayan
toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir
toplulukta fedâkarlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık,
rüşvet, iltimas ve namussuzluğun her türlüsü alır yürür. Maddileşmiş
bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder
mi'? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı?
Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı?
-
-"BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ" ve "BOZKURTLAR
DİRİLİYOR":
-
Bu iki roman, birbirinin devamı
mahiyetinde tarihi romanlardır. Genellikle "Bozkurtlar" olarak
anılırlar. Zaman zaman bir arada da basılmışlardır. Bir Doğu
Türkistanlının Bozkurtları okuduktan sonra, kendisine "Türkistan'ı
görüp görmediğini" sormuş olmasın da gösterdiği gibi, roman görmekten
de öte, adeta olayların geçtiği çağın içinde ve anlatılan toplumdan
biriymiş gibi yazılmıştır. İnsan bu romanı okudukça , aynı yazarı
gibi, sanki o çağlarda yaşamaktadır. Romanın nasıl bir tarihi roman
olduğu ve diğer romanlardan farkı, en baştaki "Romanın Hikayesi"nde,
romanı yazmayı düşünen gencin nasıl bir roman yazacağını anlattığı
bölümde belirtilmiştir:
-
" ... öyle bir roman ki hayatın bizzat
kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem realizme yer
olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmayacağım ve buna olduğu
kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size l300 yıl öncesini
yaşatacak ve birbiri ardından sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar
gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmayacak.
İçindeki her şahıs tıpkı hayatta olduğu gibi başlı başına bir kahraman
olacak. Romantiklerin de, realistlerin de eserlerinde daima bir tek
iskelet var: romanın kadın ve erkek iki kahramanı arasındaki aşk
macerası. Halbuki benim kitabımda yüzyılların akışı bulunacağı için
bir tek maceraya, hele on binlerce romanda tekrar edile edile artık
pek bayağılaşan, müptezel olan aşk hikayelerine saplanıp kalmama imkan
yok. Bu, yepyeni bir tip roman olacak,",
-
Romanın girişindeki bu cümleler, aynı
zamanda Atsız'ın roman anlayışını da yansıtır. Fakat, roman gerçekten,
başta söylendiği gibidir. Herkes, kendince kahramandır. Olaylar gerçek
platolarda geçer. Abartı yoktur. Ancak, yer yer masalımsı/efsanevi
anlatımlara girilir ise de, sonuçta roman, Göktürk'lerin 621 yılından
sonraki hayatını konu edinmektedir. Öte yandan, Orhun Yazıtlarının
ayrıntıları gibidir: Ötüken'de yaşamak, Çinlilere aldanmak, Çin'e
tutsak olmak ve kurtuluş. Roman, sosyal hayatın içinde geçtiğinden, bu
romanın sadece bir tarihi roman olarak değil, o zamanlara ait materyal
olarak ta değerlendirilmesi gerekir.
-
"DELİ KURT":
-
Bu roman; Yıldırım Beyazıt'ın oğulları
arasındaki taht kavgası vesilesiyle bunlardan İsa Beyin, doğup
yaşadığı kabul edilen oğlu Murat Beyin (yani Deli Kurt'un) hayatının,
Osmanlılık zihniyetinin ve kısmen Anadolu'nun durumunun konu edildiği
tarihi bir romandır. Bu konu genişliği içerisinde aynı zamanda
şehzadelerin acıklı durumu da sergilenerek, buna rağmen vatana ve
millete bağlılığın, genel olarak Bozkurtlar'daki gibi adsız
kahramanlığın değerleri dile getirilir. Atsız, hiçbir romanında insanı
kuru bir kahramanlık hikayesi içinde anlatmamış, aksine onu bir bütün
olarak canlandırmaya çalışarak, özellikle sevgi ve aşk gibi duyguları
her eserinde yoğun bir şekilde işlemiştir.
-
Romanda, o çağa ilişkin olarak dile
getirilen önemli bir özellik de, Osmanlı mensubunun kendisini
"Osmanlı" olarak bilmesine ve Türklük geçmişi ile diğer Türklerden pek
haberi olmamasına karşılık, Anadolu'da ve Osmanlı dışında yaşayan
Türklerin bu bilgi ve inanca sahip bulunduklarının işaret edilmesidir.
Özellikle Uygur kadını Esen Börü'nün sözleri , kadının hala Müslüman
olmamış hali karşısında manidardır. Dikkate değer bir başka husus ise,
devşirme yeniçerilerle, Anadolu Türklerinden seçilen tımarlı sipahiler
arasındaki çatışma ve çekişmedir.
-
"Z VİTAMİNİ":
-
Atsız'ın bu romanı ise, yer yer kara
mizaha kaçan ve Dalkavuklar Gecesi'nin değişik tarzdaki bir anlatımı
gibi görüne bir siyasi hiciv romanıdır. Olaylar varsayım şeklinde,
İsmet İnönü'nün halen Cumhurbaşkanı olarak yaşadığını ve çevresinin de
hâlâ onunla birlikte bulunduğunu kabul ederek başlar. 2000 yılına
ulaşmanın mutluluğu yaşanır. Bu kadar süre yaşayabilmenin sırrı ise,
Amerika'da bulunan Z Vitamini adlı bir ölümsüzlük hapındadır.
Romandaki şahısların pek çoğu, gerçekte de İnönü ile birlikte yaşamış
kişilerdir. 2000 yılına ulaşılması ile nelerin yapılacağı planlanır,
tartışılır.Romandaki tartışmaların ve neler yapılması gerektiğinin
özeti, Ahmet Emin Yalman'ın İnönü'ye hitaben yaptığı konuşmada
mevcuttur. İnönü, artık "Beşeri Şef~" olmuştur. Yalman der ki:
-
"Aziz Beşeri Şef! Ulu insanlık önderim!
İnsanoğlunun kemale ermesi hayali, sizin çağınızda ve sayenizde gerçek
olacaktır. Artık siz bir Beşeri Şefsiniz! Beşeri Şefin saltanat
ettiği, yani idare ettiği bir ülkeye Türkiye demek biraz irticaî bir
düşünce gibime geliyor. Türk nedir? Beşeriyet içinde küçük bir
parça... Sonra acaba Türk var mıdır? Türk kalmış mıdır? Vaktiyle bir
Türk ırkı varmış. Fakat zamanla bu ırk ötekine berikine saldırarak ve
başka ırklarla karışarak yok olup gitmiş... Beşeriyetin bir parçasına
Türk demek, Türk ırkçılığı yapmak ve faşizmi hortlatmaktır ki, buna ne
Amerika, ne İngiltere, ne İsrail, ne Rusya, ne diğer devletler razı
olamazlar. Zaten insanların bir kökten geldiğini en eski ve en yüksek
kitap olan Tevrat yazmıyor mu? Memleketimize Türkiye demek, Rum,
Ermeni, Yahudi, Çingene ve başka köklerden gelen yurttaşlarımızı
incitir, millî birliği bozar. Onun için bu ismin değiştirilerek
Beşeristan denilmesini teklif ediyorum!"
-
Romandaki bu konuşma, romanın zaten ana
fikrini ortaya koyduğu için, biz buna pek bir şey eklemeye gerek
görmüyoruz.
-
"RUH ADAM":
-
Roman, tamamen ruh tahlili ve
hesaplaşma üzerine kurulmuştur. Tarzı ile de oldukça farklıdır. Roman,
eski bir Uygur aşk masalı ile başlar. Bilahare romanın asıl konusunu
teşkil eden olaylar ve konular geliştikçe, baştaki masala çağrışımda
bulunur. Roman aynı zamanda yeniden hayata gelme kurgusunu da işler.
Fakat özellikle, "ahiret" yargılamasına benzer bölüm, tarifi imkansız
bir canlandırmadır. Bu nedenlerle bu romanı okumamış bir kimseye
romanı anlatmak ve tasvir etmeye çalışmak, pek mümkün değildir.
Ayrıntılı tahlili ise, bu yazının maksadını ve kapsamını zaten
aşmaktadır. Diğer romanları ile birlikte bunun da okunması gerektir
diyoruz.
-
c) Şiirleri:
-
Atsız'ın, romanlarındaki bazı şiirleri
hariç olmak üzere, toplam 38 adet yayınlanmış şiiri bulunmaktadır.
Bunlardan 36'sı, ki en son yazdığı "Sona Doğru" adlı şiiriyle de
birlikte, "Yolların Sonu" adlı şiir kitabında toplanmış ve defalarca
basılmıştır. Şiirleri de yoğun kahramanlık ve sevgi temaları üzerine
kuruludur. Özellikle "Geri Gelen Mektup"tan sonra bu seviyede bir aşk
şiiri ortaya koyabilmek, artık ne derece mümkündür, onu tarihin
akışına bırakıyoruz. Yolların Sonu başlıklı şiirinde, ki kitabın da
adıdır, geçen "bir kemiğin ardından" deyimi, Atsız'ın o yıllardaki
makalelerinde de kullanılan bir niteleme olup, ne anlama geldiği,
herhalde açıklamaya muhtaç değildir. Son şiiri olan Sona Doğru ise,
bir inancın ve bir hayatın özetidir.
-
TÜRK ANSİKLOPEDİSİNDE YAZMIŞ OLDUĞU
MADDELER:
-
Atsız, Türk Ansiklopedisine de (ki bu
ansiklopedinin adı, İnönü zamanında İnönü olmuştur), tarihin çeşitli
konularında maddeler yazmıştır. Bu maddelerden bir kısmı ise. Atsız'ın
yazdığı metin bozularak güya düzeltmeli olarak yayınlanmıştır. Bu
maddeler, 40 adet olup, ilmî seviyede yazılmışlardır.
-
d) TARİH VE FİKİR KİTAPLARI:
-
Atsız'ın, yukarıda belirtilen eserleri
dışında, araştırma, günümüz Türkçe'sine uyarlama, fikri tartışma
konulu olmak üzere, 30 eseri yayınlanmıştır. Bunlardan özellikle,
Osmanlı tarihine ait olan ve günümüz Türkçe'sine göre hazırlanmış olan
eserler, tarihi birer kaynaktırlar. Ancak tarih kitaplarında, diğer
eserlerinde olduğu gibi, pek zikredilmezler. Öte yandan Atsız'ın Türk
tarihine bakışı ve onu nasıl ele almamız gerektiği, özellikle "Türk
Tarihinde Meseleler" adlı kitabında toplu bir şekilde ve ana hatları
ile ortaya konulmuştur. Ne varki, ülkemizdeki kısır ve köksüz
Anadolucu görüş nedeniyle bu gerekli bakış açısı tartışılmak
istenmemektedir.
-
e)MAKALELERİ:
-
Atsız'ın, muhtelif dergilerde ve
muhtelif konularda olmak üzere, yaklaşık 400 civarında makalesi
yayınlanmıştır. Onun "Türk Tarihinde Meseleler" ile "Türk Ülküsü" adlı
kitapları, çoğunlukla bu makalelerin içinden seçtikleriyle oluşmuştur.
Bütün hayatı boyunca da, bu makaleleri nedeniyle yargılanmıştır.
Atsız'ın, ülküsü ve gerekçeleri, esas olarak bu iki kitabı ile
makalelerinde ortaya konulmuştur.
-
3) FİKİR ADAMLIĞI:
-
a)Ortak İnanç ve Ülkü
-
Atsız'a göre. dünya milletlerden
oluşmuş bulunmaktadır. Milletler ise binlerce yılın geliştirip
şekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bu gerçeği ortadan kaldırma
tasavvurları ise, sadece Hasan Sabbah müritlerine yakışır rüyalardır.
Milletler farklı yapı, kültür ve oluşumlara sahip olduklarından
hepsini de kapsayacak genel bir millet tarifi yapmak pek mümkün
değildir. Bu nedenle Atsız'a göre, her millet kendi şartları içinde
değerlendirilmelidir. Atsız'ın anlayışınca, Türkler: "Türk soyundan
gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya
bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin
topluluğudur." Atsız'ın Türk dediği zaman kast ettiği sadece Türkiye
Türkleri değil, bütün Türk alemidir. Bu nedenle Türkler arasındaki
şimdiki sınırları, özellikle Asya bakımından suni bulur. Çünkü,
sistemli Sovyet Rusya politikası, Türkleri bölmek ve giderek ayrı
topluluklar haline getirmeye yöneliktir; nitekim bugün Komünist
Rusya'nın içyüzü bütünüyle ortaya çıkmış ve Türk toplulukları üzerinde
oynamaya çalıştığı oyunlar sabit olmuştur.
-
Atsız'a göre, insan toplumları ancak
insani meziyetlerle yaşayabilirler. İnsanî meziyetilerin başında ise
fedakarlık gelir. Fedakâr insanların varlığı ise, ancak ortak
düşüncenin mevcudiyetine bağlıdır. Bu milleti ayakta ve birlikte tutan
şey, öncelikle ortak düşünce ve idealdir. Yani olay, sadece yol,
fabrika ve baraj yapmak değildir. Çünkü ortak düşüncenin olmadığı bir
toplulukta, saygı, nezaket, insanlık kalmadığı gibi, herkes sadece
kendi çıkarı ile zevkini düşünür. İşte Atsız, bu ortak düşünce ve
ideali, "ülkü" olarak ifade eder. Osmanlı'da ise, bu ülkü "Kızılelma"
olarak anılmış ve Osmanlı'yı bu inanç ve gaye Osmanlı yapmıştır.
Milletini düşünmenin, sevmenin ve onun yükselmesini istemenin adı ise
milliyetçiliktir. Ancak sadece "milliyetçilik" kelimesi biraz genel
mahiyette olduğundan, bütün Türk alemini kapsamak üzere Türk
Milliyetçiliğinin özel adı olan "Türkçülük" kelimesi kullanılmalıdır.
Bu kapsamda, "Türkçülük, büyük Türkeli'nde Türk uruğunun kayıtsız
şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün
milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür." Büyük Türkeli Ülküsü
ise, Turan ülküsüdür. Dolayısıyla Türkçülük, önce bütün Türklüğü bir
bütün olarak kabul etmek ve onu sevmek, bilahare kültür birliği ile
birlikte siyasi birliği sağlamaktır. Bu bir inanç ve ülküdür. Ne zaman
gerçekleşir, nasıl gerçekleşir, o milletin büyüklüğüne bağlıdır. Çünkü
büyümek istemeyenler küçülmeye mahkumdur. Kaldı ki, hiçbir inanç
riyazi mantığa vurulamayacağı gibi, bu birliğin tarihte gerçekleşmiş
olduğu sabittir. Atsız, Turancılığa "hayal" diyenlere (ki, bunlar
genelde komünistler idi), bir milleti birleştirme ülküsüne hayal
dedikleri halde, bütün milletleri Moskova çevresinde birleştirmeyi
nasıl olup da gerçekleşebilir gözüyle gördüklerini sorar. Dolayısıyla,
bir milleti ülküsüzleştirmek, bize düşman olan yabancıların, onların
alkışladığı gayri milli düzenin sistemli bir metodudur. Çünkü ortak
inancını kaybeden bir toplumun bütün fertleri yalnızca kendisi için ve
kendi hayatını yaşayan insanlar güruhuna dönüşecek, herkes kendi
çıkarını düşünecek, ahlak kuralları saf dışı edilecek, sonuçta tabii
hırsızlık, rüşvet, komisyon, vs. adeta hayatın olağan çarkı haline
gelecek ve toplum tümüyle yozlaşıp çürüyecek, en sonunda da hepten
yıkılıp yok olacaktır.
-
b) Ahlak:
-
Atsız'a göre, milletlerin temeli
ahlâktır. Hatta ordu, bilgi, teşkilat gibi şeyler bile ahlaktan sonra
gelir. Çünkü inancını kaybetmiş, ahlakı yozlaşmış bir millet içinden
çürümüş demektir. Nitekim, rüşvet, iltimas, dalkavukluk ve haksızlığın
hakim olduğu bir ortamda büyüyen bir genç, ahlak bunalımına düşerek,
aynı şeyleri yapmak istemeyecek midir? Atsız'a göre:
-
"Türk ahlakı en eski çağlardan beri
toplumcudur. Yani Türklerde toplumun menfaati insanlarınkinden üstün
tutulur. Bununla beraber kuvvetli şahsiyetler daima saygı görmüşler ve
topluma faydalı olmuşlardır. Ferdiyete değer vermeyen Türk ahlâkı,
şahsiyete saygı göstermiştir... Yaşayıp yükselmek, ahlâklı ve iradesi
sağlam milletlerin hakkıdır"
-
c) Türkiye'nin Meseleleri:
-
Türklerin bir araya gelip Büyük
Türkeli'ni kurmasının hayal olduğunu iddia edenler, der Atsız, her
nasılsa bütün Müslümanların ya da insanların birleşebileceklerini
kabul edebilmektedirler. Arapların ihanetini daha Osmanlı'nın sonunda,
komünistlerin birleşme anlayışını ise Moskova tarzında görmüş
bulunuyoruz. Dolayısıyla birincisi "Arapçılık", ikincisi "Rusyacılık"tan
başka şey olmayıp, biri yeşili, diğeri kızılıdır! .. Arap, Araplığını
ve dilini unutmadan; Rus, Rusluğunu ve dilini unutmadan bu politika
ile uğraşırken, Türkiye'dekilerin bu gayeler peşinde koşmaları,
nihayetinde vicdanını oralara satmaktan ve "bağımsızlık" duygusuna
ulaşamamış olmaktan başka bir şey değildir. Atsız'ın kastettiği budur.
Yükselmekten korkan, küçük kalmaya mahkumdur. Bunlar ise himaye
ararlar. Bağımsızlık büyüklük inanç ve şuurundan gelir. Büyüklüğüne
inanmaz isen, elbette manda aranır... Gerçekten de, siyasi ümmetçilik
ile komünizm birliklerinin, manda aramaktan farkı var mıdır? Bunlar
dalkavukluğun milletlerarası tezahürleridir.
-
Bu her ikisinin kesiştiği ve her iki
tarafın da, dolaylı veya dolaysız hizmet ettiği bir nokta vardır ki, o
da Kürtçülük meselesidir. Atsız, bu meseleye daha 1960'lı yıllardan
itibaren dikkat çekmeye başlamışsa da, 1967'de hakkında dava
açılmıştır. Bugün ise varılan nokta ortadadır. Atsız'a göre, Nurculuğu
ortaya çıkaran Said-î Nursî (ki doğrusu Said-î Kürdî, yani Kürt Sait
olup), "aslında bir Kürt Milliyetçisidir." Kürtçülük mücadelesini
açıkça güdemeyeceği için, Müslümanlık adına Nurculukla ortaya
çıkmıştır. Aslen, Şafi mezhebine mensup bir Kürt'tür. Mütareke
yıllarında İstanbul sokaklarında mahalli Kürt kılığı ile dolaşarak
caka yapmıştır. Bediüzzaman lakabını da kendisine, yine kendisi
yakıştırmıştır. Yazdığı, çetrefil ve cahil Kürt Türkçesi ifadeli,
sayıklama kitapları ise, müritleri tarafından yüksek gerçekler olarak
kabul edilmektedir. Bu Kürt Said'in kimi yazıları, Asurilerden bu yana
gelen Kürt toplumuna övgüler ile doludur. Maalesef, binlerce Türk de
bu sayıklama kitaplarına inanmaktadır. Halbuki, Said'in kadına bakış
açısı Mazdeizm kökenli olup, kadını şeytanın askeri olarak kabul eder.
Kürt Sait, Türklüğe düşman olduğu gibi, Ye'cüc-Me'cüc olarak ta,
Özbek, Tatar ve Kırgız'ları işaret eder. Sonuç olarak, Ticanilik,
Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebebi,
milli ülküden yoksunluktur. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya
mecburdur. Ülküsü elinden alınınca, kendisine mutlaka inanacak bir şey
bulur. İslamcılıktan başka, Kürtçülüğün, diğer bir faaliyet alanı da
sol destekli Kürtçülüktür. Zaten bugün Türkiye'de Türklüğe ve Türk
bayrağına düşman üç zümre vardır: Moskofçular, Kürtçüler ve Siyasî
Ümmetçiler! Halbuki, Viyanâ 'dan, Yemen'e kadar Türk'ün kanı sebil
gibi akarken, Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmamışlar,
dağlarda keçilerini gütmüşlerdir. Kürtçülük, yabancı devletlerin
kışkırtmasıyla başlamış ve zengin Kürt ağaları ile okumuşları
tarafından desteklenmiştir. Şeyh Said'i İngilizler, Barzani'yi Ruslar
desteklemişlerdir, yani nihayetinde Kürtçülük olayı, Sevr'in değişik
bir uygulama taktiğinden başka bir şey değildir.
-
Türkiye'nin ve Türklüğün meseleleri
elbette bu kadar değil. Fakat, bir kısmına yukarıda değinilmiş
olduğundan tekrara girişilmemiş; dil, kültür, vs. gibi konular başka
bir yazıya bırakılmıştır.
-
ç) Türk Tarihine Bakışımız Nasıl
Olmalıdır:
-
Atsız'a göre, Türk tarihi, sürecindeki
özellik nedeniyle, İngiliz, Fransız, Alman tarihi gibi ele alınamaz.
Bu milletlerin tarihi, hemen hemen hep aynı dar alanda geçmiş olmasına
karşılık,
-
Türk Tarihi denilince karşımıza, bir
alan değil, Orta Asya başta olmak üzere, Çin,Hindistan, İran-Irak,
Mısır, Avrupa ve Türkiye karşımıza çıkmaktadır. Bu alan genişliği ve
hanedan farklılıkları nedeniyle de Türkler sanki 40 devlet
kurup-yıkmış gibi görünmektedir. Halbuki ortada her zaman bir Türk
Devleti bulunmuş olup, hanedanları ayrı devlet saymak, hanedancılık
zihniyetidir. Bu nedenle, Türk Tarihini ilk önce Anayurttaki Türk
Tarihi ve Yabancı İllerdeki Türk Tarihi olmak üzere ikiye ayırmak
gerekir. Anayurttaki Türk Tarihi, en eski çağlardan XI. Yüzyıla kadar
yalnız Doğu Türkeli'nde geçer. XI. yüzyılda ise batıda, ikinci bir
anayurt daha kurulur: Türkiye. Doğu Türkeli ve Türkiye tarihleri,
aralıksız bir bütün halinde Türklerin tarihidir. Yabancı illerdeki
Türk tarihi ise. hakim Türk sülalelerinin yabancı milletlere dayanarak
kurdukları devletlerin tarihidir. Ancak, buralardaki hanedan ve ordu
Türklüğünü kaybettikten sonra, onları Türk Tarihi içinde görmeye imkan
yoktur.
-
Türk Tarihine her yönüyle prensip ve
ciddiyet getirilmeli, isteyen istediği gibi, çerçevelendirememelidir.
Türk Tarihi, M.Ö. XII. yüzyılda (en eski bilinebilen olması nedeniyle)
"Şu"lar ile başlar. Öte yandan, tarihimizin kadrosu da artık tespit
edilmelidir. Cengiz Türk mü? Temir Türk tarihine dahil edilmeli mi
gibi tartışmalara son verilmelidir. Kaldı ki, Cengiz ve Temir Türk
olup, Cengiz'in "Moğol" topluluğu etnik değil, "Osmanlı" deyimi gibi
siyasi bir addır. Keza, birtakım özel adlar da türlü türlü
yazılmaktadır ki, buna da son verilmelidir. Tarihimizdeki her büyük
şahsiyetin belli bir imla ile adının tespit edilerek, bundan sonra hep
o imla ile anılması gerekir. Sonra diğer bir mesele, devletimizin yani
Türkiye'nin kuruluş tarihidir. Devletimiz, 23 Mayıs 1040 yılında
kazanılan Dandanekan Meydan Savaşının kazanılması ile kurulmuştur.
1071'deki Malazgirt Meydan Savaşı ise, artık bir imha savaşıdır.
Bunlara benzer bir tartışma da, Türk Kara Ordusunun ne zaman kurulduğu
meselesidir. İlk teşkilatlı Türk Ordusu M.Ö. 209'da, Tanrıkut Mete
tarafından kurulmuştur...Nitekim daha sonra (1974 yılında) Türk Ordusu
da, M.Ö.209 tarihini resmen Türk ordusunun kuruluş tarihi olarak
benimsemiştir.
-
Bütün medeni milletler kendi tarihleri
hakkında son ve kesin kararı vermişlerdir. Yani, tarihlerinin nereden
başladığını, hangi çağlara bölündüğünü (ki, bizde çağlar dahi Avrupa
tarihine uyarlanmıştır), kimlerin kendi tarihlerine mal edilmiş
olduğunu bilirler. Bize gelince, her hususta olduğu gibi, tarihimizi
anlayış konusunda da acıklı bir kargaşanın içinde bulunuyoruz...
Bilge ORHUNLU