Hayatı


   "ATSIZ" demek, bir mücadelenin tarihi demektir. "ATSIZ" demek, milletini sevmenin ve bu uğurda bir hayatı feda etmenin, yılmazlığın ve azmin zirveleşmiş bir efsanesidir! Bu mücadele, aynı zamanda onun önceden görerek karşı koymaya çalıştığı ve uyardığı ihanet ve gafletlerin de hikayesidir! ...

    "ATSIZ" bir edebiyatçı, bir tarihçi olmasının yanı sıra, Özellikle bir "FİKİR ADAMI"dır. Bütün hayatı boyunca da, hiçbir zaman politik davranmadığı gibi, hiçbir yerden de çıkar beklememiştir.
    "Hayat", nihayetinde bir tercih meselesidir. Kimi "kemik peşinde"dir, kimi "köpek sosyetesi"dir!... Ama kimisi vardır ki, "mâziye, ırka, sancağadır iftiharı". Velhasıl, "herkes bir özleyişle yaşar". Ancak, bir insan, "ben bu dünyanın nesindeyim" diye sorabilendir. Yoksa, "zevke, eğlenceye hayvan da koşar" ! ...
    1 ) HAYATI
    (l2 Ocak 1905-11 Aralık 1975)
    Hüseyin Nihal ATSIZ Beyin babası, Gümüşhane ilinin Torul ilçesinin Midi köyünden "Çiftçioğulları" ailesine mensup (Deniz Makine Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağanın oğlu (Deniz Güverte Binbaşısı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un Kadıoğulları" ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Beyin kızı Fatma Zehra Hanımdır."Atsız'ın dedesi Hüseyin Ağa ( 1832-1894), tahminen 1850-1852 yıllarında Deniz Eri olarak İstanbul'a gelir. Askerliğinin sonunda teskere bırakarak Osmanlı Donanmasında kalır. Donanmada Makine Önyüzbaşlığına (Çarkçı Kolağalığına) kadar terfi eder. Eşi Hayriye Hanımdan, biri Nevber Hanım, diğeri Mehmed Nail Bey olmak üzere iki çocuğu olur.
    Atsız'ın babası Mehmed Nail Bey ( 1877-l944)de Donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılında Yüzbaşı iken, ilk eşi Fatma Zehra Hanım ile evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihâl (ATSIZ), 1 Mayıs 1910'da Ahmed Nejdet (SANÇAR) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (ÇİFTÇİOĞLU) olmak üzere üç çocuğu olur.
    Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy`deki Fransız Okulunda başlar. Fakat çok geçmeden, çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okuluna verilir( l911 ). Bir süre sonra, Kızıldeniz`de bulunan Malatya gambotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve gambotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine, Atsız da birkaç ay, Süveyş'teki bir Fransız okuluna devam eder. Daha sonra, dönme emri üzerine babası ile birlikte İstanbul'a döner ve Kasımpaşa'daki Gazi Hasan Paşa Okuluna kaydedilir. Ailesinin Kadıköy'e taşınması ile Haydarpaşa'daki Özel Osmanlı İttihat Okuluna verilir. Fakat babasının Birinci Dünya Savaşına katılmasından sonra , Kadıköy Sultanisinin rüştiye (ortaokul) kısmında öğrenim görür. Bilahare İstanbul Sultanisi (lisesi)ne geçer ve burada 1922 yılında lise öğrenimini tamamlar.
    İstanbul Sultanisinin onuncu sınıfında iken ( 1922), imtihanla Askerî Tıbbiyeye girer. Ancak o yıllarda Tıbbiyede, komünistlik ve azınlık milliyetçiliği güden öğrenciler ile bunlara karşı koyan Türk öğrencileri arasında sık sık tartışmalar ve kavgalar çıkmakta idi. Bu tartışma ve kavgalara Atsız da katılmaktaydı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı 26 Ekim l924 akşamı meydana gelen olaylarda, 3. sınıftaki Atsız, tekrar bir suç işlemesi halinde okuldan çıkarılacağı yolunda ağır bir ceza alır. Bu cezadan dört ay sonra, aralarında önceden de bir mesele geçen, Arap asıllı Bağdatlı Mesud Süreyya Efendi adlı bir teğmenin, lüzumsuz bir yerde ve kasıtlı olarak istediği selamı vermediği için, önceki ceza gereğince, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiyeden çıkarılır.
    Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesinde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahare Deniz Yolları'nın "Mahmut Şevket Paşa" adlı vapurunda kâtip olarak çalışır ve birkaç sefere de katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünununa (üniversitesine) bağlı Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebine kaydolur.
    Bir hafta sonra ise, askere çağrılır. Tecil talebinde bulunursa da, tecil isteği kabul edilmez ve askerliğini İstanbul Taşkışla'da 5.Piyade Alayında dokuz ay er olarak yapar (28 Ekim I926-28 Temmuz I927)
    Askerlikten sonra tekrar Yüksek Muallim Mektebine devam eder ve bu arada Ahmet Naci adlı bir arkadaşı ile, "Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri" adlı bir çalışma yapar ve bu makale,Türkiyat Mecmuası'nın II. cildinde yayınlanır. Atsız bu çalışma ile hocası Prof.Dr. M. Fuat Köprülü'nün dikkatini çeker. 1930 yılında Edirneli Nazmi'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapar ve aynı yılda da Edebiyat Fakültesinden mezun olur.
    Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931 ).
    Ocak 1931'de, Felsefe bölümünden mezun (ilk eşi) Mehpare Hanım ile evlenir, fakat 1933 yılından sonra ayrı yaşar ve l935 yılında da boşanır.
    15 Mayıs 1931'de "ATSIZ MECMUA"yı çıkarmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu, bu "Türkçü ve Köycü" dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük bakımından yeni bir çığır açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar.
    Ancak yazıları ve sert çıkışları nedeniyle Atsız'ın asistanlığı da uzun sürmeyecektir. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından, Ankara'da 1932 Temmuzunda "Birinci Türk Tarih Kongresi" düzenlenir. Cemiyetin, Orta Asya'daki kuraklık nedeniyle Türklerin tüm dünyaya yayılarak her yere medeniyet götürdüğü ve Anadolu'nun eski halklarının da Türk olduğu tarzındaki tarih tezine karşı Kongreden önce de aksi yönde mütalaâ bildirmiş olan Zeki Velidi Togan'ın, 3 Temmuz 1932 günlü toplantıda da bu tezin kabul edilemeyeceğini belirtmesi üzerine; Dr. Reşid Galip, Togan'a karşı çok sert bir ifade ile, "Arkadaşlar, esefle ifade edeyim ki Zeki Velidi Beyin Darülfünundaki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum... Darülfünun kürsüsü bu kadar hafif malûmat ve bu kadar sakil metotlarla işgal edilecek bir kıymetsiz mevki değildir" diye talihsiz bir konuşma yapar. Söz alan, Sadri Maksudi Arsal, M. Şemseddin Günaltay da, Reşit Galib'i destekleyici konuşma yaparlar. Kongrede Togan ile birlikte Köprülü'den de ilmî eleştiriler beklenmesine rağmen, o bu konuya hiç değinmeyerek dikkatli bir siyaset izler.
    İşte Kongrede Reşid Galib'in, Zeki Velidi Togan'a karşı ilmî olmayan ve akademik terbiye sınırlarını aşan hücûmu üzerine Atsız, (ileride ikinci eşi olacak) Bedriye Hanım ile (sınıf arkadaşı) Pertev Naili Boratav'ın da dahil olduğu sekiz arkadaşı ile birlikte Reşid Galib'e "Biz aksine Zeki Velidi'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diye bir telgraf çeker.
    Bir süre sonra,19 Eylül 1932'de Reşid Galip Maarif Vekili olur. Bütün okullar Bakanlığın gözetiminde bulunduğundan, Reşid Galip yaptırdığı araştırma sonucunda telgraf işinde Hüseyin Nihâl'in elebaşı olduğunu öğrenir. Galib'in Bakan olmasından sonra, Edebiyat Fakültesi'nin Dekanlığına da Ali Muzaffer Bey tayin olunur.
    Bu arada Atsız, "Atsız Mecmua"nın 25 Eylül 1932 tarihli 17. sayısında, "Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi" başlıklı bir makale yayınlar. Makalede, Üniversitedeki hocaların doğru dürüst bir kitap dahi yazmadıklarını, hele yedi yıllık hocası olan Ali Muzaffer Beyin eserlerinin adedinin ise "OOO" (yani, sıfır) olduğunu yazar. Bunun üzerine Reşid Galip bu makaleyi de bahane ettirerek, yeni Dekan Ali Muzaffer Bey marifetiyle 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın asistanlığına son verdirir. Birkaç gün sonra Atsız, Dekan Ali Muzaffer Beyi Tokatlıyan'daki bir çayda yakalar ve oradakilerin gözü önünde onu tokatlar. Fakat bu hareketinden dolayı Atsız'a hiçbir tepki gösterilmez.
    Asistanlıktan çıkarıldığı ay içerisinde (Mart 1933'de) Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilir, bu arada Atsız Mecmuanın yayını da durur. Malatya'da 1 Temmuz 1933'e kadar görev yapan Atsız, buradan Edirne Lisesi'ne Edebiyat öğretmeni olarak tayin edilir.
    Edirne'de öğretmenliğe devam ederken, "ORHUN" dergisini çıkarmaya başlar, derginin ilk sayısı 1933 Kasımında çıkar. Ancak bir süre sonra dergide, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde de ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitabındaki yanlışları eleştirmesi üzerine, Aralık l933'de Bakanlık emrine alınır. Orhun dergisi de, 9. sayısında Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılır.
    Bakanlık emrinde dokuz ay kaldıktan sonra Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okuluna (9 Eylül 1934'de) Türkçe öğretmeni olarak tayin edilir. Bu görevinde iken, 27 Şubat l936 tarihinde ikinci eşi Bedriye Hanım ile evlenir. 1 Aralık l913'de İzmir`de doğmuş olan Bedriye Hanım, Kafkas cephesinde şehit düşen Osman Sabit Beyin üç kızından ikincisidir. Ablası Bedia Hanım, küçük kız kardeşi ise Prof. Dr. Mehmet Kaplan'ın eşi olan Behice Hanımdır. Atsız'ın bu evliliğinden, 4 Kasım 1939'da Yağmur ve 14 Temmuz I946'da da Buğra adlı iki oğlu olur. 1960'lardan itibaren ayrı yaşamaya başladığı bu eşinden ise 1975 Mart ayında boşanır.
    Atsız'ın öğretmenlik yaptığı Hazırlama Okulunun Yönetmeliğine göre, Türk olmayanlar okula öğrenci olarak alınamazdı. Alınacak öğrencileri imtihan eden komisyonda görevli olan Atsız, adaylara sorduğu sorular ile Türk asıllı olmayanları tespit ediyor ve tabii bunlar da okula alınmıyordu. Okulun 1937 - 1938 dönemindeki Arnavut asıllı müdürü, Atsız'ı komisyondan çıkarır, bunun üzerine de Atsız müdüre selam vermez. Bunu fırsat bilen müdür ise, Milli Savunma Bakanlığına bir şikayet yazısı gönderir ve Atsız, 1Temmuz 1938 tarihinde okuldaki öğretmenlik görevinden ihraç edilir.
    Atsız bundan sonra, Özel Yüce Ülkü Lisesinde edebiyat öğretmenliğine başlar ve bu okulda 1939 Haziranına kadar görevine devam eder. 19 Mayıs 1939'dan 7 Nisan 1944 tarihine kadar da Özel Boğaziçi Lisesinde Edebiyat öğretmenliği yapar.
    1941 yılında, "Dalkavuklar Gecesi" adlı hiciv tarzındaki romanı yayınlanır. 1 Ekim 1943 tarihinden itibaren de (daha önce kapatılmış olan) "ORHUN" dergisini 10. sayıdan tekrar çıkarmaya başlar.
    Atsız, ORHUN dergisinin l Mart 1944 tarihli l5. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubatında Halkevinde verdiği konferanstaki komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle. devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir "Açık Mektup" yayınlar. Başbakanın iki yıl önceki Türkçü sözlerini hatırlatarak, "solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini açıklar. Bu yazıyı müteakip Orhun'un l Nisan 1944 tarihli l6. sayısında "Başvekil Saraçoğlu Şükrü'ye İkinci Açık mektup" başlığı ile bir yazı daha yayınlar ve bu ikinci mektupta, Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celâl, Ahmet Cevat'ın komünist faaliyetlerini açıklayarak, devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i de istifaya davet eder. Bu kişilerden P. N. Boratav, yıllar önce Atsız ile birlikte Reşid Galib'e Telgraf çeken sekiz kişiden birisidir.
    Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa bir zamanda ülkenin gündemini işgal etmeye başlar ve bu durumdan tedirgin olan (zihniyet efradını temsilen) Hasan Ali Yücel, Atsız'ın Boğaziçi Lisesindeki edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. ORHUN dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile tekrar kapatılır.
    Atsız, ikinci açık mektupta adını verdiği kişilerin faaliyetlerini açıklarken, Sabahattin Ali hakkında da "vatan haini" dediği için, diğerlerinin ve özellikle Hasan Ali Yücel ile Falih Rıfkı Atay'ın teşvikiyle Sabahattin Ali'ye Atsız hakkında hakaret davası açtırılır.
    Davanın duruşması Ankara Asliye 3. Ceza Mahkemesi'nde 26 Nisan 1944 günü sabahı başlar. Ancak duruşma salonu milliyetçi gençler tarafından doldurulmuş bulunduğundan, duruşma öğleden sonraya ertelenir. Öğleden sonra iddianamenin okunmasını müteakip taraflara söz verilir. Atsız, o günden bu yana hiç değişmeyecek tarihi tespiti ile savunmasına başlar: "Bir vatanperver olmak sıfatıyla Türkiye'nin inkıraz uçurumuna doğru sürüklendiğini görüyorum. Komünistler ve memleketi batırmak isteyenler birbirlerine destek olarak memleketin en yüksek mevkilerine çıkarlarken, memleketseverler her türlü darbe ile saf dışı edilmek istenmektedir." Avukatların da savunmalarından sonra, dava 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir.
    Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider ve 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü sabahı Ankara Garı'na varır. Gar, gençler tarafından doldurulmuş bulunmaktadır. Gençler aynı kalabalık ile Atsız'ı önce otele, oradan da adliyeye götürürler. Bu arada adliyenin önü de milliyetçi gençler tarafından doldurulmuştur. Fakat gençler, duruşma salonuna alınmazlar ve dışarıda polis ile tartışma başlar. Bu olaylarda birçok genç gözaltına alınır. Duruşma ise, 9 Mayıs 1944 tarihine ertelenir. Ertesi gün de tutuklamalar devam eder.
    Daha sonraki günlerde ise, başında Falih Rıfkı Atay'ın bulunduğu Ulus gazetesi ile Sertel'lerin yönettiği Tan gazetesinin Atsız aleyhindeki yayınları sonucunda, Atsız'ın üç avukatından biri olan Hamit Şevket İnce, 8 Mayıs 1944'de Ulus gazetesine yaptığı bir açıklama ile Atsız'ın avukatlığından çekildiğini bildirir.
    9 Mayıs 1944 günlü duruşmada yargılama biter ve Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezası ile 66 lira 6o kuruş ağır para cezasına mahkum ederse de, daha önce mahkûmiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezaların teciline karar verir.
    Ancak Hükümet, Türkçülere karşı topyekûn bir davaya başlamak üzere, önce 10 Mayıs 1944 tarihinde (yani beraatla biten davanın ertesi günü) Atsız, kalmakta olduğu otelde tutuklanır. Müteakip günlerde tutuklamalar ve ev aramalar devam eder, birçok ilim adamı, subay ve Hatta Harbiyeli öğrenciler göz altına alınırlar. Kısacası Hükümet açıkça saldırıya geçer. Bu arada, 18 Mayıs 1944'de bir de resmi tebliğ yayınlanır ve tebliğde Atsız ve arkadaşlarının "Irkçılık-Turancılık" gayesi güderek kurulu düzeni yıkmak istedikleri belirtilir.
    Ne için yayınlandığı ertesi gün belli olan bu tebliği müteakip, 19 Mayıs 1944 Gençlik Bayramı münasebetiyle devrin Cumhurbaşkanı "Millî Şef" İsmet İnönü, tarihe 19 Mayıs 1944 Nutku olarak geçen konuşmasında; Türkçülere karşı yapılan son hareketleri tasvip eder ve sonunda da, "vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz" diyerek, Türkçüler hakkındaki hükmü verir.
    Tutuklamalar ile birlikte Türkçülere, "tabutluk" denilen hücrelerde işkenceler başlar ve işkenceler 1944 Haziran ve Temmuz aylarında devam eder. Tabutluklar, gerçekten, dikine konulmuş tabut boyutlarında beton oyuklardır. Tepelerinde üç adet beşer yüz mumluk lambalar yakılır, tutuklulardan çoğu ihtiyaçları için bile dışarı çıkartılmazlar. Bu işkence çukurları bilahare Atsız'ın şiirlerinde de zikredilir.
    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün adeta bir "iddianame" mahiyetindeki nutku ve işkenceleri müteakip, nihayet 7 Eylül 1944 perşembe günü, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde, Türkçülere karşı gizli cemiyet kurmak, düzen düşmanlığı yapmak, hükümeti devirmek vs. isnatları ile "Irkçılık- Turancılık" davası başlatılır. Halbuki bu tarihten yirmi yedi yıl sonra, aynı devlet Atsız'ın yargılanmasına sebep olan uyarılarında belirttiği tehlikeler ile başa çıkamayacak ve Ordunun muhtırası gelecektir!
    Kısacası, Hükümet bir yandan Sabahattin Ali'ye vatan haini denmesinin acısını çıkartıyor, diğer yandan da(İkinci Dünya Savaşının da sonucuna bağlı olarak) Stalin'e şirin görünmeye çalışıyordu. Bu arada basında ise sürekli olarak, İnönü ile Stalin'in birlikte çekilmiş bir fotoğrafı yayınlanıyordu. Falih Rıfkı Atay'ın 16 Aralık 1944 günlü Ulus gazetesinde yayınlanan "Bir Dostluğun Sağlam Temelleri" başlıklı yazısı da bu şirin görünme politikasını doğrulamaktadır.
    "Irkçılık - Turancılık" davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada üç gün olmak üzere 65 oturum devam eder ve 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla, arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzerine Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.
    Atsız, arkadaşları ile birlikte bir süre sonra kendini yeni bir davanın daha içinde bulur. "Kenan Öner-Hasan Ali Yücel Davası" olarak bilinen bu dava 5 Ağustos 1946'da 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde başlar. Yargılama tutuksuz yapılır ve 29 oturum devam ettikten sonra 31 Mart 1947 tarihinde bütün sanıkların beraatine karar verilir. Bu dava devam ederken, Atsız'ın "Bozkurtların Ölümü" adlı romanı yayınlanır.
    Bu davadan sonra, 1949 Temmuzuna kadar Atsız'a hiçbir iş verilmez. Bu arada bir süre Türkiye Yayınevinde çalışır. Fakat maddî yönden çok sıkıntı çeker. Buna rağmen, Altın-Işık,Kür Şad, Kızılelma, Özleyiş adlı dergilerde yazılar yayınlamaya da devam eder.
    Sınıf arkadaşı olan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu'nun Millî Eğitim Bakanı olması üzerine, Atsız, 25 Temmuz 1949'da, Süleymaniye Kütüphanesi'ne "Uzman" olara' tayin edilir. 21 Eylül I950 tarihine kadar bu görevde çalışır ve Demokrat Partinin iktidara gelmesinden sonra Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine tayin olunur. Bu arada, 1950 yılında "ORKUN" dergisini çıkarmaya başlar.
    4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Lisesi'nde verdiği "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans nedeniyle Cumhuriyet gazetesinin, aleyhine yaptığı gerçeğe aykırı yayınlar üzerine, Bakanlık tarafından hakkında soruşturma açılır. Soruşturmada konuşmasının "ilmî" olduğu sonucuna varılırsa da, 13 Mayıs 1952 tarihinde öğretmenlik görevinden muvakkat kaydı ile alınır ve tekrar Süleymaniye Kütüphanesindeki görevine tayin edilir. Bu görev, Atsız'ın artık son görevi olur ve emekliliğini isteyeceği 1 Nisan 1969 tarihine kadar bu görevde çalışır. Bu arada, 1964 yılında "ÖTÜKEN" dergisini çıkarmaya başlar.
    1967'de devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın Gaziantep yolculuğu sırasında, bir işçinin "İdareciler Araplara toprak veriyorlar, biz Türklere vermiyorlar" sözüne karşılık Sunay'ın "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk'tür" demesi üzerine ve Doğuda sol destekli, yabancı himayeli Kürtçülük faaliyetinin de gitgide artması nedeniyle Atsız, Ötüken dergisinin Nisan l967 tarihli 40. sayısından başlayarak seri makaleler yayınlamaya başlar. Bu yazılar üzerine Savcılık tarafından soruşturma başlatılır, ancak yapılan ilk soruşturmada Atsız'a suç isnat edilmez ise de, Ankara'da bölücü kuruluşların dağıttıkları bildiriler ve 23 yıl önceki gibi yaygaralar ile Adalet Partisi'nin bir Diyarbakır Senatörünün de muhalif konuşması üzerine, Bakanlık tarafından Atsız hakkında soruşturma başlatılır ve akabinde de mahkemeye verilir.
    Bu dava 6 yıl devam eder ve nihayet 1973 yılında Atsız ve derginin sorumlusu Mustafa Kayabek, Mahkeme Heyetinin çoğunlukla almış olduğu kararla 15'er ay hapse mahkum edilirler. Temyiz üzerine Yargıtay kararı bozar. fakat mahkemenin kararda direnmesi üzerine tekrar temyiz sonucunda karar onanır ve kesinleşir.
    Atsız'ın gerçekten rahatsızlığı nedeniyle Haydarpaşa Hastanesinin düzenlediği ve cezaevine konulamayacağına dair raporu dört ay sonra kabul edilemez bulan Adli Tıp, "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde rapor verir. Bunun üzerine de Atsız, 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı cezasının infazı için evinden alınır ve Toptaşı Cezaevine sevk edilir. Burada kırk kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız, bir süre sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevine nakledilir.
    Bunun üzerine birçok ilim adamı, üniversite mensubu ile çeşitli dernekler tarafından devrin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e başvurularak, Atsız'ın affedilmesi istenir. Atsız, suç işlememiş olduğunu belirtip af talebinde bulunmasa da, Fahri Korutürk yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affeder. Böylece Atsız, cezaevinde yaklaşık 2.5 ay kaldıktan sonra 22 Ocak 1974 Salı günü akşama doğru saat 17'de tahliye edilir.
    10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı geçirdiği bir kalp krizinden sonra, 11 Aralık 1975 Perşembe günü akşamı yeniden bir kriz geçirir ve yetmiş yıllık bir hayattan sonra Atsız ebediyete intikal eder.
    13 Aralık 1975 Cumartesi günü, onun fikirleriyle yetişmiş bir insan seli ile ikindi namazını müteakip Kadıköy'deki Osmanağa Camiinden alınan naaşı Karacaahmet Mezarlığına kadar omuzlarda taşınır ve Karacaahmet'de kardeşi Nejdet Sançar'ın yanında toprağa verilir...
    Kardeşi Sançar'ın ölümü üzerine Ötüken dergisinde çıkan yazısının sonunda, Sançar'ın 1944 davasında yapmış olduğu savunmanın son cümlesini tekrar eder, ki "ATSIZ HOCA" için de söylenebilecek söz herhalde budur:
    "Türk ırkı sağ olsun..."
     Atsız Hoca, bütün ömrü boyunca inancının ve inandığı değerlerin mücadelesını vermiş, bu yüzden yargılanmış, defalarca işinden çıkarılmış, fakat hiçbir zaman yılmamış ve hiçbir zorluk karşısında politik davranmamıştır. Onu bir zamanlar "aşırılıkla" suçlayanlar, yakın zamanda binlerce gencin ölümüne sebep olmuşlar, şimdi de yeni Sevr taslakları ile karşı karşıya kalmışlardır. Ülkenin maddi ve manevi hali ise yürekler acısıdır.
    Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, 1978 tarihli bir yazısında Atsız hakkında aynen şöyle diyor:
    "Büyük ilim ve fikir adamları, yalnız sağlam ilmî eserler verenler değil, aynı zamanda 40-50 yıl sonra olacak hadiseleri önceden görerek, fikir mücadelesine girişenlerdir: Nihâl Atsız'ın, milliyetçilik çizgisinden sapan birkaç kişiyi zamanın başbakanına açık mektuplar yazacak kadar önemli saymasını, bizim de dahil bulunduğumuz, bazı kimseler ve çevreler kavrayamamışlardı ve aşırı gayretkeşlik, şovenlik saymışlardı. Aradan 35 yıl geçtikten sonra birkaç kişinin ektiği tohumların yeşererek bütün memleketin varlığını açıktan açığa tehdit edecek derecelere geldiğini görenler, o mücadelelerinde Nihal Atsız'ın ne kadar haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardır."
    2) ESERLERİ
    Atsız, yukarıda da belirttiğimiz gibi, sadece bir yazar değil; bir edebiyatçı, bir tarihçi ve özellikle bir fikir adamıdır. Fakat asıl yaşadığı hayat başlıbaşına bir eserdir. Atsız, bütün ömrü boyunca, inandığı ve mücadelesini verdiği Türklük için düşünmüş, Türklük için araştırmış ve Türklük için yazmıştır: 5 hikâye, 6 roman, 38 şiir, muhtelif konulu 30 kitap, 400 civarında makale, Türk Ansiklopedisi'nde 40 madde ve bir kitap hacmindeki 1944 davasına dair seri yazılar! Fakat bunlar, yayınlanmış olanlardır. Bunların dışında esas olarak ve belki de yayınlandığında ülkemizdeki kısır ve Anadolucu tarzdaki tarih anlayışını temelinden sarsacak olan bir eseri daha vardır ki, o da "Türk Tarihi"dir. Bu eserin müsveddeleri bugüne kadar her nedense ortaya çıkmasa da, yazılmış olduğu ve tekrar gözden geçirildiği, bizzat kendi ifadesi ile sabittir. Çünkü, Adile Ayda Hanıma yazdığı 20 Şubat 1975 tarihli mektupta diyor ki:
    ".... Türkçü bakışla Türk Tarihini bitirmeden bitmemeliyim. Kaldı ki, benimki ilmî iddiası olmayan, sırf gençlik ve millet için yazılacak olan, fakat yeni bir görüş getiren tarih olacak. Yeni evimin bir dolabından müsveddeleri bulup çıkardım. 1942'de başlamış ve üç defa yazmışım. Biri mufassal, biri orta, biri muhtasar. Şimdi mufassalını ele alarak düzeltmeye başladım. Bakalım ne olur."
    Keza, daha sonraki mektuplarında da aynı şeyi söyleyerek, "eksiğine gediğine bakmadan bitirmeye uğraştığını" ifade etmiştir.
    Biz Atsız'ın sözünü ettiği müsveddeleri görmediğimizden, içinde neler bulunduğunu bilmiyoruz.
    Fakat, öncelikle Türk Tarihi olmak üzere bütün müsveddelerinin yayınlanmasını diliyoruz.
    a) HİKAYELERİ:
    Atsız'ın; "Dönüş" ( l 93 l ), "Şehitlerin Duası" ( 1931 ) ,
    "Erkek Kız" (1931), "İki Onbaşı, Galiçya .. 1917.. ."(1931), "Her Çağın Masalı: Bozdoğanla Sarı Yılan" ~ 1966), olmak üzere beş hikayesi yayınlanmıştır.
    Bu hikayelerinden, mesela; "İki Onbaşı, Galiçya... 1917" adlı hikayesi, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bir cepheden küçük bir kesiti canlandırmaktadır. Lehli bir Onbaşı ile bir Türk Onbaşısının süngü süngüye çarpışmasından sonraki duygularını yansıtır:
    "Birinin gözlerinde sarışın Marya'nın aksi, birinin gözlerinde ceylan bakışlı Ayşe'nin hayali var... Birbirlerine hiçbir düşmanlıkları olmadığı halde böyle süngüleşmelerinde büyük bir sebep olduğunu anlıyorlar... Ve sonra: Sonsuz uyku..."
    Diğer bir hikayesi olan, "Her Çağın Masalı: Bozdoğanla Sarı Yılan" ise, tam adının ifadesine uygun olup; kemik peşindekiler ile kahramanları kıyaslayarak, esasen hayatın bir savaş üzerine kurulu olduğunu sembolize eder. Hikayede, Bozdoğan'ın saldırışına karşı deliğinden çıkmayan yılana Bozdoğan şöyle haykırır:
    "Sen de bütün korkaklar gibi dövüşe budalalık diyorsun. Çünkü mayan kancılıkla yoğrulmuştur. Yerde sürünmeye alışıksın. Düşmanlarını gizlice zehirlersin. Kuvvetlilerle çarpışmak için yüreğin yoktur. Yalnız menfaat için kıpırdarsın. Şeref için savaşmanın ne olduğunu bilmezsin." Atsız'ın bütün ömrü de zaten bu "sarı yılan" gibi zihniyetlere karşı mücadele etmekle geçmemiş midir? Yalnız menfaat için kıpırdamak!" En ilkel bir kabilede bile bir kabile şuuru söz konusudur. Bozdoğan'ın sözlerini okuyunca insanın aklına hep, onun da sık sık tekrarladığı Cenap Şehabettin'e ait şu özdeyiş takılıyor:
    "Yüksek tepelere kartal da çıkar, bazen yılan da çıkar ama kartal yükselerek, yılan sürünerek çıkar."'
    b) ROMANLARI:
    Atsız'ın; "Dalkavuklar Gecesi " ( 1941 ), "Bozkurtların Ölümü" ( 1946), "Bozkurtlar Diriliyor" ( 1949), "Deli Kurt" ( 1958). "Z Vitamini" ( 1959), "Ruh Adam" ( 1972) olmak üzere altı romanı yayınlanmıştır. Bu romanlardan özellikle "Bozkurtlar" (ki bu adla anılarak) bir arada veya ayrı ayrı defalarca basılmıştır. Atsız, Bozkurtlar ile Ruh Adam'ın devamını da yazacağını belirtmiş ise de bunun sadece bir niyet mi olduğunu veya yazılmaya mı başlandığını bilemiyoruz. Ancak dediğimiz gibi, müsveddelerin tamamı ortaya çıkarıldığında bunlar anlaşılacaktır.
    -"Dalkavuklar Gecesi ":
    Atsız'ın bu romanı, dalkavukluğun, yalakalığın, bir iktidarı ve de giderek bir toplumu ne hale getirdiğini gösteren kısa bir "hiciv" romanıdır. Olaylar, Lidyalılara ve Asurlulara komşu olan "Hatti" ülkesinde geçer. Sarayın mahzeninde zehirli su diye bilinen şaraplar vardır. Kral Subbiluliyuma'nın yeni doğan oğlu için yapılan bir kutlama sırasında, Hantilyas adlı kadın gözden kaybolur ve bu zehirli sudan içerek, sarhoş bir durumda geri döner. Kral, kadının neden ölmediğini vezirlerine, hekimbaşına sorar ise de hiçbiri cevap veremez ve yeri olmadığı halde Kırala övgü düzerler. Fakat o sudan içmeyi denemeye cesaret eden de çıkmaz. Bunun üzerine Kral, komşu ülkelerden de bilginler çağrılarak bir kurultay toplanmasını ve her bilgine de biner gümüş şekel (=para) verilmesini emreder. Nihayet yerli ve yabancı bilginler ile Kurultay toplanır. Bilginlerin hemen hepsi sadece Kırala övgüler düzerler ve dalkavukluğu had safhaya çıkararak, zehirli suyun Krala Tanrılar tarafından gönderilmiş olduğunu, tılsımlı olduğunu belirtirler. Bu arada Kargamışlı bilgin İkeznini, elinde tabletlerle ayağa kalkar ve bu hususu diğer ülkelerin kütüphanelerindeki tabletlerden de araştırdığını, 400 yıl önce Lidyalıların üzüm vergisi vermeyi kabul etmeleri nedeniyle ve bu verginin 1/10 olmasından dolayı bir yıl Lidya'da çok üzüm olduğundan, bunun onda birini verince sarayın tüm mahzeninin üzüm dolduğunu, herkesin bolluk nedeniyle ölürcesine üzüm yediğini, çok yemekten nihayet Kralın karısının ölmesi üzerine, Kralın üzüın yemeyi yasakladığını ve yiyeni zehirlesin diye de Baş Rahibe dua ettirdiğini, salak Başrahibin ise, Kralın gözüne girmek için fıçılardaki üzümleri bir de sopayla dövdürdüğünü, böylece suyu çıkan üzümlerin şarap olduğunu anlatır ve "fıçılardakiler şaraptır" der. İkeznini'nin açıklamalarına bütün bilginler ve Kralın gözdesi karşı çıkarlar, çokluğun sözünün doğru olduğunu iddia ederler. İkeznini cevap verirse de, herkes üzerine çullanır ve tabletleri kırılarak, tartaklanır. Kurultayın sonunda, ülkeye Kralın fermanı duyurulur; mahzendeki sular, "Tanrının Krala gönderdiği "tılsımlı su"dur ve bundan böyle bu adla anılacak ve kimse şarap demiyecektir. Fakat bir gün, Kahin Şilka adlı ve kendi halinde yaşayan kişinin (ki her şeyin doğrusunu oğluna öğretip, Kral dedi diye hiçbir şeyin başka bir şey olmayacağını oğluna öğretmiştir) oğlunun "şarap" kelimesini kullanması ve bunu da yaverlerden birinin duyması üzerine Kahin Şilka, Kralın buyruğuna karşı geldiği suçlamasıyla mahkemeye çıkarılır. Yargılaması sırasında Başhakimin bir ara Şilka'ya "vatan haini" demesi üzerine, Şilka çok sert bir şekilde cevap verir:
    "Eski kralların saraylarında bile senin kadar gülünç bir dalkavuk bulunamazdı. Bana vatan haini diyen sen kimsin`? Baban Lidyalı bir lağımcı, anan Mısırlı bir esirdi. Ananın anası da Amurru'dan gelmiş bir fahişe idi. Yüzde yüz yabancı bir adam olduğun halde benim gibi su katılmamış bir Hatti'ye vatan haini diyorsun. Hangi vatanın haini? Lidya'nın mı? Mısır'ın mı? Amurru'nun mu? Bu vatanın sahibi benim. Sen burada sığıntı olduğun halde bana vatan haini diyorsun. Sen vatanın ne olduğunu biliyor musun'? Vatan suçlulardan alınan rüşvet değildir. Vatan ataların kılıcıyla alınan ve kanla korunan topraklardır. Senin atalarından bu toprak için ölmüş kimse var mı? Ben sana cevap vermeye mecbur değilim. Beni sorguya çekmek için Hatti kanı taşıyan bir Hakim gelsin."
    Bu cevap üzerine, etraftan homurtular başlar ve yegane ciddi adam olan Başkumandan Tutaşil, Başhakim ile konuşur ve Şilka'yı idam etmeyi düşünen Başhakim onun beraatine karar verir.
    Bu arada, şaraba şarap denilmesini yasaklamış olan Kral her gün içmekte ve sefahat alemleri yapmaktadır. Bir süre sonra Kaskalar üzerine yürümeye karar verilir ve Tutaşil 7000 kadar askerle sefere çıkar. Savaşta Hatti askerlerinin bir kısmı kaçar, bir kısmı bozulur, fakat savaşı kazanırlar ve Tutaşil 100 askerle ancak ülkeye dönebilir.
    Zafer üzerine bir "kahramanlar gecesi" yapılmasına karaır verilir. Ancak bu arada Kralın etrafındaki dalkavuklar Tutaşil'i kıskandıklarından, askeri telef ettiğini ve zaten Kralın yerinde gözü olduğunu söyleyerek, Kralı tahrik ederler ve sonunda Tutaşil azledilir.
    Nihayet, Kahramanlar Gecesinin yapılacağı gün gelir ve bütün halk davetli olarak sarayın bahçesine dolar, içerde de saray çevresi bulunmaktadır. Yenilir, içilir, sarhoş olunur. Sarayda herkes Kırala övgü yarışına girer, gece yarısına kadar övgüler düzülür. Evlere dağılmak için kalkılacaktır. Vezir Ziza bahçeye çıktığında, bahçenin perişan edilmiş olduğunu görür ve yerdeki sarhoşlara sert sözler etmeye kalkar ve tartışma çıkar. Ziza'nın oradakilere, "Bu gecenin kahramanlar gecesi olduğunu unutuyorsunuz" demesi üzerine bir sarhoş cevap verir:
    "Hangi kahramanlar gecesi? Kahramanlar savaşta öldüler. Bu gece dalkavuklar gecesidir. Bu şölene konmak için sabaha kadar yaşasın diye bağırdık. Tabii siz de içerde şebek gibi taklak attınız. Yaşasın Kral!.."
    Ve roman, kısa bir iki konuşmadan sonra biter.
     Dalkavukluk, yönetim ahlakının en büyük düşmanıdır ve yönetim bir defa dalkavukluğu benimsedikten sonra artık bu duruma karşı çıkan kim olursa olsun, yaygaralar içerisinde boğulmaya çalışılır. İnsanlar, tabiatları gereği pohpohlanmaktan hoşlanırlar; fakat bir kral zaten kraldır ve onun pohpohlanmaya ihtiyacı yoktur. Ama bir defa kanmaya görsün, adama şaraba bile "Tanrının krala gönderdiği tılsımlı su" dedirtirler. Romanın ana fikri, zaten adından belli olduğu gibi, yoğunlaştırılmış bir şekilde yazılmış olduğundan, tahlili de kendindedir. Romanda dalkavukların gerçeklere ve bilimsel bilgilere düşman olduklarına işaret edilmektedir ki gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Öte yandan, kahramanlık olgusu da Başkumandan Tutaşil'in şahsında işlemiştir. Onun, gerçeği söyleyip orduyu "derme çatma" olarak eleştirmesi dalkavuklar tarafından öfkeyle karşılanmıştır... Bu roman, tekrar tekrar okunmalı ve düşünülmelidir!
    Bir ülkedeki dalkavukluğun sonunu, yine Atsız'dan okuyalım:
    "Bir topluluktan (ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını gürürsünüz. Ortak düşünce olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedâkarlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun her türlüsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi'? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı?
    -"BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ" ve "BOZKURTLAR DİRİLİYOR":
    Bu iki roman, birbirinin devamı mahiyetinde tarihi romanlardır. Genellikle "Bozkurtlar" olarak anılırlar. Zaman zaman bir arada da basılmışlardır. Bir Doğu Türkistanlının Bozkurtları okuduktan sonra, kendisine "Türkistan'ı görüp görmediğini" sormuş olmasın da gösterdiği gibi, roman görmekten de öte, adeta olayların geçtiği çağın içinde ve anlatılan toplumdan biriymiş gibi yazılmıştır. İnsan bu romanı okudukça , aynı yazarı gibi, sanki o çağlarda yaşamaktadır. Romanın nasıl bir tarihi roman olduğu ve diğer romanlardan farkı, en baştaki "Romanın Hikayesi"nde, romanı yazmayı düşünen gencin nasıl bir roman yazacağını anlattığı bölümde belirtilmiştir:
    " ... öyle bir roman ki hayatın bizzat kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem realizme yer olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmayacağım ve buna olduğu kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size l300 yıl öncesini yaşatacak ve birbiri ardından sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmayacak. İçindeki her şahıs tıpkı hayatta olduğu gibi başlı başına bir kahraman olacak. Romantiklerin de, realistlerin de eserlerinde daima bir tek iskelet var: romanın kadın ve erkek iki kahramanı arasındaki aşk macerası. Halbuki benim kitabımda yüzyılların akışı bulunacağı için bir tek maceraya, hele on binlerce romanda tekrar edile edile artık pek bayağılaşan, müptezel olan aşk hikayelerine saplanıp kalmama imkan yok. Bu, yepyeni bir tip roman olacak,",
    Romanın girişindeki bu cümleler, aynı zamanda Atsız'ın roman anlayışını da yansıtır. Fakat, roman gerçekten, başta söylendiği gibidir. Herkes, kendince kahramandır. Olaylar gerçek platolarda geçer. Abartı yoktur. Ancak, yer yer masalımsı/efsanevi anlatımlara girilir ise de, sonuçta roman, Göktürk'lerin 621 yılından sonraki hayatını konu edinmektedir. Öte yandan, Orhun Yazıtlarının ayrıntıları gibidir: Ötüken'de yaşamak, Çinlilere aldanmak, Çin'e tutsak olmak ve kurtuluş. Roman, sosyal hayatın içinde geçtiğinden, bu romanın sadece bir tarihi roman olarak değil, o zamanlara ait materyal olarak ta değerlendirilmesi gerekir.
    "DELİ KURT":
    Bu roman; Yıldırım Beyazıt'ın oğulları arasındaki taht kavgası vesilesiyle bunlardan İsa Beyin, doğup yaşadığı kabul edilen oğlu Murat Beyin (yani Deli Kurt'un) hayatının, Osmanlılık zihniyetinin ve kısmen Anadolu'nun durumunun konu edildiği tarihi bir romandır. Bu konu genişliği içerisinde aynı zamanda şehzadelerin acıklı durumu da sergilenerek, buna rağmen vatana ve millete bağlılığın, genel olarak Bozkurtlar'daki gibi adsız kahramanlığın değerleri dile getirilir. Atsız, hiçbir romanında insanı kuru bir kahramanlık hikayesi içinde anlatmamış, aksine onu bir bütün olarak canlandırmaya çalışarak, özellikle sevgi ve aşk gibi duyguları her eserinde yoğun bir şekilde işlemiştir.
    Romanda, o çağa ilişkin olarak dile getirilen önemli bir özellik de, Osmanlı mensubunun kendisini "Osmanlı" olarak bilmesine ve Türklük geçmişi ile diğer Türklerden pek haberi olmamasına karşılık, Anadolu'da ve Osmanlı dışında yaşayan Türklerin bu bilgi ve inanca sahip bulunduklarının işaret edilmesidir. Özellikle Uygur kadını Esen Börü'nün sözleri , kadının hala Müslüman olmamış hali karşısında manidardır. Dikkate değer bir başka husus ise, devşirme yeniçerilerle, Anadolu Türklerinden seçilen tımarlı sipahiler arasındaki çatışma ve çekişmedir.
     "Z VİTAMİNİ":
    Atsız'ın bu romanı ise, yer yer kara mizaha kaçan ve Dalkavuklar Gecesi'nin değişik tarzdaki bir anlatımı gibi görüne bir siyasi hiciv romanıdır. Olaylar varsayım şeklinde, İsmet İnönü'nün halen Cumhurbaşkanı olarak yaşadığını ve çevresinin de hâlâ onunla birlikte bulunduğunu kabul ederek başlar. 2000 yılına ulaşmanın mutluluğu yaşanır. Bu kadar süre yaşayabilmenin sırrı ise, Amerika'da bulunan Z Vitamini adlı bir ölümsüzlük hapındadır. Romandaki şahısların pek çoğu, gerçekte de İnönü ile birlikte yaşamış kişilerdir. 2000 yılına ulaşılması ile nelerin yapılacağı planlanır, tartışılır.Romandaki tartışmaların ve neler yapılması gerektiğinin özeti, Ahmet Emin Yalman'ın İnönü'ye hitaben yaptığı konuşmada mevcuttur. İnönü, artık "Beşeri Şef~" olmuştur. Yalman der ki:
    "Aziz Beşeri Şef! Ulu insanlık önderim! İnsanoğlunun kemale ermesi hayali, sizin çağınızda ve sayenizde gerçek olacaktır. Artık siz bir Beşeri Şefsiniz! Beşeri Şefin saltanat ettiği, yani idare ettiği bir ülkeye Türkiye demek biraz irticaî bir düşünce gibime geliyor. Türk nedir? Beşeriyet içinde küçük bir parça... Sonra acaba Türk var mıdır? Türk kalmış mıdır? Vaktiyle bir Türk ırkı varmış. Fakat zamanla bu ırk ötekine berikine saldırarak ve başka ırklarla karışarak yok olup gitmiş... Beşeriyetin bir parçasına Türk demek, Türk ırkçılığı yapmak ve faşizmi hortlatmaktır ki, buna ne Amerika, ne İngiltere, ne İsrail, ne Rusya, ne diğer devletler razı olamazlar. Zaten insanların bir kökten geldiğini en eski ve en yüksek kitap olan Tevrat yazmıyor mu? Memleketimize Türkiye demek, Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene ve başka köklerden gelen yurttaşlarımızı incitir, millî birliği bozar. Onun için bu ismin değiştirilerek Beşeristan denilmesini teklif ediyorum!"
    Romandaki bu konuşma, romanın zaten ana fikrini ortaya koyduğu için, biz buna pek bir şey eklemeye gerek görmüyoruz.
     "RUH ADAM":
    Roman, tamamen ruh tahlili ve hesaplaşma üzerine kurulmuştur. Tarzı ile de oldukça farklıdır. Roman, eski bir Uygur aşk masalı ile başlar. Bilahare romanın asıl konusunu teşkil eden olaylar ve konular geliştikçe, baştaki masala çağrışımda bulunur. Roman aynı zamanda yeniden hayata gelme kurgusunu da işler. Fakat özellikle, "ahiret" yargılamasına benzer bölüm, tarifi imkansız bir canlandırmadır. Bu nedenlerle bu romanı okumamış bir kimseye romanı anlatmak ve tasvir etmeye çalışmak, pek mümkün değildir. Ayrıntılı tahlili ise, bu yazının maksadını ve kapsamını zaten aşmaktadır. Diğer romanları ile birlikte bunun da okunması gerektir diyoruz.
    c) Şiirleri:
    Atsız'ın, romanlarındaki bazı şiirleri hariç olmak üzere, toplam 38 adet yayınlanmış şiiri bulunmaktadır. Bunlardan 36'sı, ki en son yazdığı "Sona Doğru" adlı şiiriyle de birlikte, "Yolların Sonu" adlı şiir kitabında toplanmış ve defalarca basılmıştır. Şiirleri de yoğun kahramanlık ve sevgi temaları üzerine kuruludur. Özellikle "Geri Gelen Mektup"tan sonra bu seviyede bir aşk şiiri ortaya koyabilmek, artık ne derece mümkündür, onu tarihin akışına bırakıyoruz. Yolların Sonu başlıklı şiirinde, ki kitabın da adıdır, geçen "bir kemiğin ardından" deyimi, Atsız'ın o yıllardaki makalelerinde de kullanılan bir niteleme olup, ne anlama geldiği, herhalde açıklamaya muhtaç değildir. Son şiiri olan Sona Doğru ise, bir inancın ve bir hayatın özetidir.
     TÜRK ANSİKLOPEDİSİNDE YAZMIŞ OLDUĞU MADDELER:
    Atsız, Türk Ansiklopedisine de (ki bu ansiklopedinin adı, İnönü zamanında İnönü olmuştur), tarihin çeşitli konularında maddeler yazmıştır. Bu maddelerden bir kısmı ise. Atsız'ın yazdığı metin bozularak güya düzeltmeli olarak yayınlanmıştır. Bu maddeler, 40 adet olup, ilmî seviyede yazılmışlardır.
    d) TARİH VE FİKİR KİTAPLARI:
    Atsız'ın, yukarıda belirtilen eserleri dışında, araştırma, günümüz Türkçe'sine uyarlama, fikri tartışma konulu olmak üzere, 30 eseri yayınlanmıştır. Bunlardan özellikle, Osmanlı tarihine ait olan ve günümüz Türkçe'sine göre hazırlanmış olan eserler, tarihi birer kaynaktırlar. Ancak tarih kitaplarında, diğer eserlerinde olduğu gibi, pek zikredilmezler. Öte yandan Atsız'ın Türk tarihine bakışı ve onu nasıl ele almamız gerektiği, özellikle "Türk Tarihinde Meseleler" adlı kitabında toplu bir şekilde ve ana hatları ile ortaya konulmuştur. Ne varki, ülkemizdeki kısır ve köksüz Anadolucu görüş nedeniyle bu gerekli bakış açısı tartışılmak istenmemektedir.
    e)MAKALELERİ:
    Atsız'ın, muhtelif dergilerde ve muhtelif konularda olmak üzere, yaklaşık 400 civarında makalesi yayınlanmıştır. Onun "Türk Tarihinde Meseleler" ile "Türk Ülküsü" adlı kitapları, çoğunlukla bu makalelerin içinden seçtikleriyle oluşmuştur. Bütün hayatı boyunca da, bu makaleleri nedeniyle yargılanmıştır. Atsız'ın, ülküsü ve gerekçeleri, esas olarak bu iki kitabı ile makalelerinde ortaya konulmuştur.
    3) FİKİR ADAMLIĞI:
    a)Ortak İnanç ve Ülkü
    Atsız'a göre. dünya milletlerden oluşmuş bulunmaktadır. Milletler ise binlerce yılın geliştirip şekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bu gerçeği ortadan kaldırma tasavvurları ise, sadece Hasan Sabbah müritlerine yakışır rüyalardır. Milletler farklı yapı, kültür ve oluşumlara sahip olduklarından hepsini de kapsayacak genel bir millet tarifi yapmak pek mümkün değildir. Bu nedenle Atsız'a göre, her millet kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Atsız'ın anlayışınca, Türkler: "Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur." Atsız'ın Türk dediği zaman kast ettiği sadece Türkiye Türkleri değil, bütün Türk alemidir. Bu nedenle Türkler arasındaki şimdiki sınırları, özellikle Asya bakımından suni bulur. Çünkü, sistemli Sovyet Rusya politikası, Türkleri bölmek ve giderek ayrı topluluklar haline getirmeye yöneliktir; nitekim bugün Komünist Rusya'nın içyüzü bütünüyle ortaya çıkmış ve Türk toplulukları üzerinde oynamaya çalıştığı oyunlar sabit olmuştur.
    Atsız'a göre, insan toplumları ancak insani meziyetlerle yaşayabilirler. İnsanî meziyetilerin başında ise fedakarlık gelir. Fedakâr insanların varlığı ise, ancak ortak düşüncenin mevcudiyetine bağlıdır. Bu milleti ayakta ve birlikte tutan şey, öncelikle ortak düşünce ve idealdir. Yani olay, sadece yol, fabrika ve baraj yapmak değildir. Çünkü ortak düşüncenin olmadığı bir toplulukta, saygı, nezaket, insanlık kalmadığı gibi, herkes sadece kendi çıkarı ile zevkini düşünür. İşte Atsız, bu ortak düşünce ve ideali, "ülkü" olarak ifade eder. Osmanlı'da ise, bu ülkü "Kızılelma" olarak anılmış ve Osmanlı'yı bu inanç ve gaye Osmanlı yapmıştır. Milletini düşünmenin, sevmenin ve onun yükselmesini istemenin adı ise milliyetçiliktir. Ancak sadece "milliyetçilik" kelimesi biraz genel mahiyette olduğundan, bütün Türk alemini kapsamak üzere Türk Milliyetçiliğinin özel adı olan "Türkçülük" kelimesi kullanılmalıdır. Bu kapsamda, "Türkçülük, büyük Türkeli'nde Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür." Büyük Türkeli Ülküsü ise, Turan ülküsüdür. Dolayısıyla Türkçülük, önce bütün Türklüğü bir bütün olarak kabul etmek ve onu sevmek, bilahare kültür birliği ile birlikte siyasi birliği sağlamaktır. Bu bir inanç ve ülküdür. Ne zaman gerçekleşir, nasıl gerçekleşir, o milletin büyüklüğüne bağlıdır. Çünkü büyümek istemeyenler küçülmeye mahkumdur. Kaldı ki, hiçbir inanç riyazi mantığa vurulamayacağı gibi, bu birliğin tarihte gerçekleşmiş olduğu sabittir. Atsız, Turancılığa "hayal" diyenlere (ki, bunlar genelde komünistler idi), bir milleti birleştirme ülküsüne hayal dedikleri halde, bütün milletleri Moskova çevresinde birleştirmeyi nasıl olup da gerçekleşebilir gözüyle gördüklerini sorar. Dolayısıyla, bir milleti ülküsüzleştirmek, bize düşman olan yabancıların, onların alkışladığı gayri milli düzenin sistemli bir metodudur. Çünkü ortak inancını kaybeden bir toplumun bütün fertleri yalnızca kendisi için ve kendi hayatını yaşayan insanlar güruhuna dönüşecek, herkes kendi çıkarını düşünecek, ahlak kuralları saf dışı edilecek, sonuçta tabii hırsızlık, rüşvet, komisyon, vs. adeta hayatın olağan çarkı haline gelecek ve toplum tümüyle yozlaşıp çürüyecek, en sonunda da hepten yıkılıp yok olacaktır.
    b) Ahlak:
    Atsız'a göre, milletlerin temeli ahlâktır. Hatta ordu, bilgi, teşkilat gibi şeyler bile ahlaktan sonra gelir. Çünkü inancını kaybetmiş, ahlakı yozlaşmış bir millet içinden çürümüş demektir. Nitekim, rüşvet, iltimas, dalkavukluk ve haksızlığın hakim olduğu bir ortamda büyüyen bir genç, ahlak bunalımına düşerek, aynı şeyleri yapmak istemeyecek midir? Atsız'a göre:
    "Türk ahlakı en eski çağlardan beri toplumcudur. Yani Türklerde toplumun menfaati insanlarınkinden üstün tutulur. Bununla beraber kuvvetli şahsiyetler daima saygı görmüşler ve topluma faydalı olmuşlardır. Ferdiyete değer vermeyen Türk ahlâkı, şahsiyete saygı göstermiştir... Yaşayıp yükselmek, ahlâklı ve iradesi sağlam milletlerin hakkıdır"
    c) Türkiye'nin Meseleleri:
    Türklerin bir araya gelip Büyük Türkeli'ni kurmasının hayal olduğunu iddia edenler, der Atsız, her nasılsa bütün Müslümanların ya da insanların birleşebileceklerini kabul edebilmektedirler. Arapların ihanetini daha Osmanlı'nın sonunda, komünistlerin birleşme anlayışını ise Moskova tarzında görmüş bulunuyoruz. Dolayısıyla birincisi "Arapçılık", ikincisi "Rusyacılık"tan başka şey olmayıp, biri yeşili, diğeri kızılıdır! .. Arap, Araplığını ve dilini unutmadan; Rus, Rusluğunu ve dilini unutmadan bu politika ile uğraşırken, Türkiye'dekilerin bu gayeler peşinde koşmaları, nihayetinde vicdanını oralara satmaktan ve "bağımsızlık" duygusuna ulaşamamış olmaktan başka bir şey değildir. Atsız'ın kastettiği budur. Yükselmekten korkan, küçük kalmaya mahkumdur. Bunlar ise himaye ararlar. Bağımsızlık büyüklük inanç ve şuurundan gelir. Büyüklüğüne inanmaz isen, elbette manda aranır... Gerçekten de, siyasi ümmetçilik ile komünizm birliklerinin, manda aramaktan farkı var mıdır? Bunlar dalkavukluğun milletlerarası tezahürleridir.
    Bu her ikisinin kesiştiği ve her iki tarafın da, dolaylı veya dolaysız hizmet ettiği bir nokta vardır ki, o da Kürtçülük meselesidir. Atsız, bu meseleye daha 1960'lı yıllardan itibaren dikkat çekmeye başlamışsa da, 1967'de hakkında dava açılmıştır. Bugün ise varılan nokta ortadadır. Atsız'a göre, Nurculuğu ortaya çıkaran Said-î Nursî (ki doğrusu Said-î Kürdî, yani Kürt Sait olup), "aslında bir Kürt Milliyetçisidir." Kürtçülük mücadelesini açıkça güdemeyeceği için, Müslümanlık adına Nurculukla ortaya çıkmıştır. Aslen, Şafi mezhebine mensup bir Kürt'tür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında mahalli Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bediüzzaman lakabını da kendisine, yine kendisi yakıştırmıştır. Yazdığı, çetrefil ve cahil Kürt Türkçesi ifadeli, sayıklama kitapları ise, müritleri tarafından yüksek gerçekler olarak kabul edilmektedir. Bu Kürt Said'in kimi yazıları, Asurilerden bu yana gelen Kürt toplumuna övgüler ile doludur. Maalesef, binlerce Türk de bu sayıklama kitaplarına inanmaktadır. Halbuki, Said'in kadına bakış açısı Mazdeizm kökenli olup, kadını şeytanın askeri olarak kabul eder. Kürt Sait, Türklüğe düşman olduğu gibi, Ye'cüc-Me'cüc olarak ta, Özbek, Tatar ve Kırgız'ları işaret eder. Sonuç olarak, Ticanilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebebi, milli ülküden yoksunluktur. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Ülküsü elinden alınınca, kendisine mutlaka inanacak bir şey bulur. İslamcılıktan başka, Kürtçülüğün, diğer bir faaliyet alanı da sol destekli Kürtçülüktür. Zaten bugün Türkiye'de Türklüğe ve Türk bayrağına düşman üç zümre vardır: Moskofçular, Kürtçüler ve Siyasî Ümmetçiler! Halbuki, Viyanâ 'dan, Yemen'e kadar Türk'ün kanı sebil gibi akarken, Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmamışlar, dağlarda keçilerini gütmüşlerdir. Kürtçülük, yabancı devletlerin kışkırtmasıyla başlamış ve zengin Kürt ağaları ile okumuşları tarafından desteklenmiştir. Şeyh Said'i İngilizler, Barzani'yi Ruslar desteklemişlerdir, yani nihayetinde Kürtçülük olayı, Sevr'in değişik bir uygulama taktiğinden başka bir şey değildir.
    Türkiye'nin ve Türklüğün meseleleri elbette bu kadar değil. Fakat, bir kısmına yukarıda değinilmiş olduğundan tekrara girişilmemiş; dil, kültür, vs. gibi konular başka bir yazıya bırakılmıştır.
    ç) Türk Tarihine Bakışımız Nasıl Olmalıdır:
    Atsız'a göre, Türk tarihi, sürecindeki özellik nedeniyle, İngiliz, Fransız, Alman tarihi gibi ele alınamaz. Bu milletlerin tarihi, hemen hemen hep aynı dar alanda geçmiş olmasına karşılık,
    Türk Tarihi denilince karşımıza, bir alan değil, Orta Asya başta olmak üzere, Çin,Hindistan, İran-Irak, Mısır, Avrupa ve Türkiye karşımıza çıkmaktadır. Bu alan genişliği ve hanedan farklılıkları nedeniyle de Türkler sanki 40 devlet kurup-yıkmış gibi görünmektedir. Halbuki ortada her zaman bir Türk Devleti bulunmuş olup, hanedanları ayrı devlet saymak, hanedancılık zihniyetidir. Bu nedenle, Türk Tarihini ilk önce Anayurttaki Türk Tarihi ve Yabancı İllerdeki Türk Tarihi olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. Anayurttaki Türk Tarihi, en eski çağlardan XI. Yüzyıla kadar yalnız Doğu Türkeli'nde geçer. XI. yüzyılda ise batıda, ikinci bir anayurt daha kurulur: Türkiye. Doğu Türkeli ve Türkiye tarihleri, aralıksız bir bütün halinde Türklerin tarihidir. Yabancı illerdeki Türk tarihi ise. hakim Türk sülalelerinin yabancı milletlere dayanarak kurdukları devletlerin tarihidir. Ancak, buralardaki hanedan ve ordu Türklüğünü kaybettikten sonra, onları Türk Tarihi içinde görmeye imkan yoktur.
    Türk Tarihine her yönüyle prensip ve ciddiyet getirilmeli, isteyen istediği gibi, çerçevelendirememelidir. Türk Tarihi, M.Ö. XII. yüzyılda (en eski bilinebilen olması nedeniyle) "Şu"lar ile başlar. Öte yandan, tarihimizin kadrosu da artık tespit edilmelidir. Cengiz Türk mü? Temir Türk tarihine dahil edilmeli mi gibi tartışmalara son verilmelidir. Kaldı ki, Cengiz ve Temir Türk olup, Cengiz'in "Moğol" topluluğu etnik değil, "Osmanlı" deyimi gibi siyasi bir addır. Keza, birtakım özel adlar da türlü türlü yazılmaktadır ki, buna da son verilmelidir. Tarihimizdeki her büyük şahsiyetin belli bir imla ile adının tespit edilerek, bundan sonra hep o imla ile anılması gerekir. Sonra diğer bir mesele, devletimizin yani Türkiye'nin kuruluş tarihidir. Devletimiz, 23 Mayıs 1040 yılında kazanılan Dandanekan Meydan Savaşının kazanılması ile kurulmuştur. 1071'deki Malazgirt Meydan Savaşı ise, artık bir imha savaşıdır. Bunlara benzer bir tartışma da, Türk Kara Ordusunun ne zaman kurulduğu meselesidir. İlk teşkilatlı Türk Ordusu M.Ö. 209'da, Tanrıkut Mete tarafından kurulmuştur...Nitekim daha sonra (1974 yılında) Türk Ordusu da, M.Ö.209 tarihini resmen Türk ordusunun kuruluş tarihi olarak benimsemiştir.
    Bütün medeni milletler kendi tarihleri hakkında son ve kesin kararı vermişlerdir. Yani, tarihlerinin nereden başladığını, hangi çağlara bölündüğünü (ki, bizde çağlar dahi Avrupa tarihine uyarlanmıştır), kimlerin kendi tarihlerine mal edilmiş olduğunu bilirler. Bize gelince, her hususta olduğu gibi, tarihimizi anlayış konusunda da acıklı bir kargaşanın içinde bulunuyoruz... Bilge ORHUNLU

  

 

 

  

  

  

Google

Copyrights (c) 2004  karun@karunpc.com   

www.karunpc.com