|

Hazırlayan:
Muhammet KEMALOĞLU
(Tarihçi ve
Araştırmacı)
Kıbrıs Adı :
Kına Çiçeği adı verilen bir çiçekten veya
Kiniros'un kızının isminden yahut aşk ilahesi
Kipris'den alınan Kıbrıs Adası, meşhur
şehirlerinin adlarına göre Amatusya, Pafya ve
Selamiya adı ile de anılırdı. Mısırlılar ve
Hititler zamanında Alasya veya Asi, Fenikeliler
döneminde ise Hetim ismi ile anılırdı. Avrupa
dillerinde bakırın ismi bu Ada'nın isminden
çıkmıştır. Bakırın Latincesi "Cuprum"dur ki,
Kıbrıs-Cyprus kelimesinden çıkmıştır. Kipris
kelimesi hem Ada'nın adı, hem de bakır madeninin
tahsis olunduğu ilahe Zühre'nin adıdır. Kıbrıs
kelimesinin türlü dillerdeki yazılışı hemen
hemen aynıdır: Kıbrıs, cyprus, Chypre, Cypren,
Gibros, Zypern.
Kıbrıs'ın Coğrafi Durumu ve Önemi
:
Kıbrıs, Akdeniz'in kuzey doğu bölgesinde 34'
33" ve 35’ 41" kuzey enlemleri ve 32' 17" ve
34' 35"doğu boylamları üzerinde yer alır.
Yüzölçümü 9283 Km2 olan Kıbrıs, Akdeniz'de
Sicilya ve Sardinya'dan sonra, üçüncü büyük
adadır. Dünyadaki diğer memleketlerle
kıyaslanacak olursa, büyüklük bakımından belki
en önemli yer etmez, fakat şimdi olduğu gibi,
eski zamanlarda da Doğu Akdeniz'e ve buradan
geçen ticaret yollarına hakim idi. İşte bu
sebeplerden dolayıdır ki, tarihi devirlerde sık
sık istilalara uğradı ve Akdeniz'e hakim olan
devlet, Ada'yı ele geçirdi.
Yüzölçümü ve coğrafyası açısından
değerlendirildiğinde Kıbrıs'ın o kadar önemli
olmadığı ortaya çıkar. Batıdan doğuya doğru en
uç noktaları arasındaki uzaklık yaklaşık 222 km
ve en geniş noktaları arasındaki uzaklık
yaklaşık 95 km2dir. Diğer taraftan Ada'nın
yerleşimine bakıldığında Türkiye'den yaklaşık 80
km, tarihi karışıklara sahne olan Orta Doğu'dan
yaklaşık 100 km uzakta olması. üç temel Akdeniz
yolu üzerine açık bulunması: Ege ve Marmara
denizi ile Karadeniz'e açılan deniz yolu, Batı
Akdeniz ve Süveyş Kanalı vasıtası ile
Kızıldeniz'e Akdeniz'den Mezopotamya üzerinden
İran Körfezi'ne uzanması Kıbrıs'ın stratejik
açıdan konumunu belirtmekte yeterli olmaktadır.
Bu nedenle Orta Doğu'ya ve Akdeniz'e hakim olmak
için mücadele eden imparatorlukların dikkatini,
tarihin her döneminde, bir mıknatıs gibi üzerine
çekmiş ve hala daha da çekmektedir. Kıbrıs
Adası, tarih boyunca Orta Doğu'ya açılmak
isteyen devletler için, vazgeçilmez stratejik ve
ticari bir ada olarak görülmüştür. Ada'yı elinde
bulunduran güç, her zaman Türkiye'den, Mısır'a;
Lübnan'dan İran'a kadar bölgeyi kontrol
edebilir. Kıbrıs Adası yapısı ve yeryüzü
şekilleri bakımından, Anadolu'nun güneyindeki
Toros Dağları'nın bir uzantısı olarak ele
alınmaktadır. Bilimler araştırmalar sonucu,
Türkiye'den deniz vasıtasıyla ayrılmış olan
Ada'nın temelde bir kaç yüz metre derinlikteki
bir denizaltı platformuyla, Anadolu'ya bağlı
bulunduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin Hatay
ilindeki dağ ve ovalar, Kıbrıs'ta deniz yüzeyi
üzerine çıkarak aynı niteliklerle devam
etmektedir. Ada'nın, Toros Dağları'nın bir
devamı olduğu da bilimsel olarak açıklanmıştır.
Tanınmış coğrafyacı olan Dr. FREY, "Kıbrıs;
coğrafik, tektonik, jeolojik ve iklim koşulları
yönü ile Anadolu'nun bir parçasıdır."
demektedir.
Eski Devirlerde Kıbrıs:
Mısır'ın on sekizinci sülalesine mensup III.
Tutmez, Doğu Akdeniz'e hakim olan Kıbrıs
Adası'nı M.Ö. yaklaşık 1450 tarihinde zabetti.
450 sene Kıbrıs'a hakim olan Mısırlılar, Ada'nın
medeniyeti üzerinde hiç bir etki yapamadılar.
450 sene Mısır hakimiyetinde bulunduktan sonra
Kıbrıs, Akdeniz sömürgeci devletlerinden
Fenike'nin eline geçti. M.Ö. yaklaşık 1000
tarihinde Fenike Kralı Hiram Kıbrıs'ı zaptetti.
Kıbrıs'ta Fenike hakimiyeti M.Ö.709 tarihinde
sona erdi. Kıbrıs, Fenike hakimiyetinden sonra
M.Ö. 669 senesine kadar Asur idaresinde kaldı.
Mısır'ın son Firavunlarından Amasis II, M.Ö. 525
tarihine kadar Kıbrıs, Mısırlılara bağlı olarak
Salamis Kralı Evalton tarafından idare edildi.
M.Ö. 332'den itibaren Kıbrıs,
Büyük İskender'e bağlandı. İskender'in
ölümünden sonra Ada'da Ptolemeler egemenliği
başladı (M.Ö.294). Kıbrıs iki buçuk asır
Ptolemeler'in idaresinde kaldı. Romalı
Kartacalılar arasında yer alan ve tarihi "PÖN
SAVAŞLARI" olarak geçen savaşlardan galip çıkan
Romalılar egemenlik alanlarını Anadolu ve
Suriye'ye kadar genişlettikten sonra,
Ptolemeler'i ortadan kaldırıp Kıbrıs'ı ele
geçirdiler. İmparator Büyük Theodosius'un
ölümünden sonra coğrafi olarak merkezi İstanbul
olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınırları
içinde kalan Kıbrıs, 395 tarihinden başlayarak,
Bizans egemenliği altına girdi.
Kıbrıs, 1192 yılından sonra, üç
yüzyıl Guy de Lussingan'in soyundan gelen
Katolik Krallar tarafından yönetilmiştir. Bu
devirde Türk-Kıbrıs ilişkileri Anadolu Selçuklu
Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Türklerin
Antalya'yı ele geçirmeleriyle başlar. Lussingan
Kralı I. Hugh ve Anadolu Selçuklu Sultanları
İzzettin Keykavus ve Gıyasettin Keyhüsrev
arasında karşılıklı "altın mühürle" gönderilmiş
mektuplar, Kıbrıs'la Anadolu arasında eski iyi
ilişkilerin devam ettiğini göstermektedir.
Kıbrıs, 1489'da Lussingan'lardan sonra
Venedikliler'in yönetimine geçti. 1453 yılında
İstanbul'un Türklerin eline geçmesi ve Bizans
İmparatorluğu'nun sona ermesi, Doğu Akdeniz'in
kontrolü için Venedik ile Osmanlı İmparatorluğu
arasında rekabeti artırdı. Venedikliler, Doğu
Akdeniz'de önemli imtiyazlar elde etmişlerdi.
Ancak Venedik, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul
fethinden sonra birçok imtiyazlarını kaybetti.
Fatih Sultan Mehmet, Kıbrıs'a karşı hemen ciddi
bir harekete girişme konusunda tereddütteydi.
Çünkü Kıbrıs, 1426'dan beri Mısır Memlükleri'ne
vergi veriyordu. Dolayısıyla Ada, Osmanlılarca
bir İslam devletinin yüksek hakimiyeti
altındaydı. İkinci Bayezıt devrinde, 1485
yılında Türklerle Memlükler arasında savaş
başlayınca durum değişti. Türkler, Kıbrıs'ı ele
geçirmek için planlar yapmaya başladılar.
Osmanlı İdaresinde Kıbrıs :
Kıbrıs, oldukça hareketli Mısır-İstanbul deniz
ticaret yolu üzerinde önemli bir engeldi. Burası
Venedikliler'in elinde bulunuyor, Ada'da
yuvalanan Venedik desteğindeki Hıristiyan
korsanlar sık sık ticaret ve haç gemilerini
vuruyorlardı.
Kıbrıs'ın Ortadoks olan yerli halkı Venedik
yönetimince Katolik almaya zorlanıyor, ağır
vergiler altında eziliyor ve Venedikliler'in
topraklarında angarya usulüyle çalışmak zorunda
bırakılıyordu. Osmanlı Devleti'nin adaletli
yönetimini bilen halk, fırsat buldukça
İstanbul'a heyetler göndererek kendilerinin bu
zulümden kurtarılmasını istiyorlardı. Osmanlı
Devleti'nin Girit ve Kıbrıs Adaları'na olan
ilgisini gören ve bu iki ada elinden gittikten
sonra büyük devlet olma vasfını kaybedeceğini
bilen Venedik Yönetimi, bir taraftan
Osmanlılarla iyi geçinmeye çalışıyor, diğer
taraftan da Avrupa'da Osmanlılara karşı
girişilen hareketleri el altından destekleyerek
iki yüzlü bir politika takip ediyordu.
16.asır sonlarında Akdeniz bir
"Türk Gölü" haline gelmişti. Fakat Doğu
Akdeniz'de Türk Ülkesi'nin siyasi ve ekonomik
güvenliğini tehdit eder bir durumu da Kıbrıs
Ada'sı Venedik hakimiyetinde idi. Padişah II.
Selim bu tehdidi ortadan kaldırmak için Lala
Mustafa Paşa'yı görevlendirmiş ve Mustafa Paşa
da Donanmayı-ı Humayun ile hareket edip 1570
yılının sonlarına doğru Kıbrıs Adasını
fethetmiştir.
Fethi müteakip kısa bir sürede Anadolu'dan sevk
edilen Türk nüfus ile Kıbrıs'ın her alanda
Türk-İslam memleketi haline gelmesi
sağlanmıştır. Türklerin müsamahası sayesinde
Rumlar ve diğer etnik unsurlar yüzyıllar boyu
varlıklarını devam ettirmişlerdir. 19.asır
boyunca Osmanlı Devleti doğu, batı ve kuzeyde,
oldukça geniş topraklarını kaybetmiştir.
Ruslarla yüz yıl boyunca kronik bir seyir yakıp
eden harpler Türk Milletinde „Moskof
Düşmanlığı“killi bir kin haline getirmiştir.
1877-1878’de Rusların Balkanlar ve Kafkaslar
üzerinden Osmanlı topraklarına girmesi ile
İngilizler Kıbrıs’ta bir üs verilmesi
karşılığında Osmanlı Devleti’ne yardım edeceğini
bildirmiştir. Osmanlı Devleti’nin içinde
bulunduğu olumsuz şartlar bu teklifin kabul
etmesinde en büyük etken olmuştur.
İngiliz İdaresinde Kıbrıs:
Adaya yerleşen İngilizler,
harpler olmuş bitmiş lakin onlar yardim
hususunda yerlerinden bile kıpırdamamışlardır.
İngilizler Mısır'ı işgalleri altına almış,
Süveyş Kanalını açmışlar ve Hindistan'ı
egemenliklerine altına almış ve buna bağlı
olarak tarihi Baharat Yolları'na sahip olmuştur.
Kıbrıs'a hileli bir yolla ayak basan
İngilizlerin asıl amacı Doğu Akdeniz
hakimiyetiyle; Hindistan'daki hakimiyetini
pekiştirmekti. Osmanlı ve Osmanlı-Rus savaşları
İngiltere'yi pek fazla ilgilendirmiyordu.
Kıbrıs'a misafir olarak çıkan İngiltere daha
sonraki dönemlerde Kıbrıs'a "milletlerarası
hukuku çiğneyerek " vali tayin edip, sömürge
yönetiminin bir benzerini de burada da
oluşturmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti'nde
İngiltere'ye kafa tutacak bir irade mevcut
olmadığı için bu oldu bittiye maalesef çok fazla
itiraz edememiştir. 19. asır başlarında başta,
Rusya, İngiltere ve Fransa'nın himayelerinde
ayaklanan Rumlar, Mora Yarımadasında 1829
yılında Yunanistan Devletini kurarak
çıkmışlardır. İngiliz'lerin adaya çıkması ile
birlikte Kıbrıslı Rumların hamisi kesilen
"Yunanistan" bununla da yetinmeyip, adayı
Yunanistan'a bağlama projesi geliştirmişti: "ENOSİS"
Osmanlı Devleti girmiş olduğu
1.Cihan Harbi'nden maalesef yenik çıkmış,
Muhteşem Osmanlı İmparatorluğu Emperyalist
İngiltere, Fransa, Rusya ve diğerleri tarafından
paramparça edilmişti. Bununla da yetinmeyen
Emperyalist devletler 30 Ekim 1918 yılında
imzalattıkları Mondros Mütarekesi ile kalan
Anadolu topraklarını da işgale başlayıp Türk
Milleti'ne "İSTİKLAL" mücadelesi
verdirtmişlerdir. İngiliz'lerin evlad-ı manevisi
Rumlar (Yunanlılar) Batı Anadolu'da Türk'ün
"Osmanlı Tokadını" yemişti. Son yüzyılın en
büyük komutanı ve tartışmasız en büyük devlet
adamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde
Türk Milleti "Türkiye Cumhuriyeti" ile yoluna
devam etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşunun dünya devletlerince kabul ve tasdik
edildiği Lozan Antlaşması'nda Kıbrıs Türklerinin
de durumu tartışılmıştır. Maalesef Lozan
Antlaşması'nın 16., 20. ve 21. maddelerindeki
Kıbrıs'ın İngiltere'ye ait olduğu kabul edildiği
gibi, İngiliz dayatması ile Kıbrıs Türklerinin
adayı terke zorlanmaları da söz konusu
ediliyordu...
19. asrın başlarında nüfusun
ekseriyetini teşkil eden adanın sahib-i
ekseriyesi Türklerin adadan kovulma süreçleri de
başlamıştı. Aksine Türkiye'den kovulan Rumlar
adaya yerleştiriliyor ve Türk nüfusunun
azınlıkta kalmaya mahkum ediliyordu. 1940'lı
yılların başına kadar Kıbrıs'ta azalarak
mevcudiyetini sürdüren Kıbrıs Türkleri, Rumların
ENOSİS heveslerini frenlemek ve kendi
varlıklarını sürdürmek için 18 Nisan 1943
yılında Kıbrıs Türklerinin ilk siyasi partisini
kurarak, Dr. Fazıl Küçük liderliğinde yeni bir
döneme doğru yol almıştı. Daha sonra kurulan,
İşçiler Birliği, Çiftçiler Birliği , Milli Parti
birleşerek "Kıbrıs Türk Birliği”ni oluşturarak
varlık mücadelelerini tüm dünyaya ilan ederler.1950'li
yılların başına kadar Türkiye Kıbrıs Meselesinde
Maalesef iyi bir imtihan verememiştir.
1950'lerde Yunan Generali Grivas'ın adaya gelip
ENOSİS'i gerçekleştirmek için EOKA terör
Örgütü'nü kurup, Türk'lere karşı katliamlara
girişmesi ile Türkiye tavrını değiştirme
durumunda kalmıştır.
Büyük İngiltere İmparatorluğu'nun
II. Dünya Savaşı sonucunda çözülme sürecine
giren İngiltere'nin Kıbrıs'ı terk edeceğini
anlayan Kıbrıslı Rumlar Yunanistan'ında açık
desteğiyle "Halk Oylaması" yapıp Kıbrıs'ta önce
bir Kıbrıs Rum Devleti kurmak, sonrada adayı
Yunanistan'a bağlamak niyetlerini aşikarane ilan
edince, Türkiye ve Türk Halkından tepki görmekte
gecikmemişlerdir.
Rumların bu hareketine
Türkiye-Adada Taksim tezini ortaya atmıştır.
1949'da Malatya Kültür Derneğinin Kıbrıslı
Türklere sahip çıkan ilk mitingi, 1950'li
yıllarda bütün Türkiye'ye yayılmış ve Türk
Milleti Kıbrıslı kardeşlerine sahip
çıkmıştır.Türkiye bundan sonra "Kıbrıs
Meselesi"ni milli bir dava olarak benimseyecek
ve Kıbrıs Türk'ünün hep yanında olacaktır.
1955'lerden itibaren,Türkiye'ye dalga dalga
yayılacak olan " Kıbrıs Mitingleri" ile Türk
Halkı “Milli Mücadele” den sonra en büyük milli
heyecan dalgası ile ayağa kalkacak ve Kıbrıslı
kardeşlerinin en büyük teminatı olacaktır.
1959 yılında
Londra ve Zürich’e Türkiye-İngiltere ve
Yunanistan arasında yapılan konferanslar, Türk
ve Rum ortaklığı "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin
kurulmasıyla neticelenecektir. 15-16 Ağustos
1960 tarihinde ilan edilen, Kıbrıs
Cumhuriyeti'nde Cumhurbaşkanı Rumlardan (Baş
Piskopos Makaryos), yardımcısı Türklerden (Dr.
Fazıl Küçük) oluşmaktaydı. % 70 - % 30
ortaklıkla oluşan Cumhuriyetin teminatı,
İngiltere, Yunanistan ve Türkiye olacaktır.
KIBRIS CUMHURİYETİ
1931-1954 Yıllarında ENOSİS
Faaliyetleri:
İngilizlerin
adada kurmuş oldukları sömürge yönetimi gerek
Rumlar tarafından gerek Türkler tarafından pek
hoş karşılanmamıştır. Kıbrıs Adası’nı
İngiliz’lerden kurtarmak için mücadeleye önce
Rumlar başlatmıştır. Rum’lar ENOSİS hayalleri
doğrultusunda Ada’yı Yunanistan’a bağlama
çalışmaları, diplomatik yollardan
gerçekleşmeyince bu defa silahlı bir yola
başvurmaya başladılar. Rum toplumu, 1931 yılında
Yunanistan’ın Kıbrıs Konsolosu Kyrou ve Kitium
Piskoposu Nikodemas yönetiminde İngilizlere
karşı ayaklandı.
Bu ayaklanma karşısında, İngilizler, 12 Kasım
1931 tarihinde Yasama Meclisini feshederek 6
üyeli bir Yürütme Konseyi kurmuştur.
Ayaklanmadan sonra İngiliz Sömürge Yönetiminin
aldığı caydırıcı önlemler, ile 1940’lı yılların
sonlarına kadar olayların yatışmasında etkili
oldu.
İngiltere’nin
Kıbrıs Ada’sı üzerindeki politikası Rum-Yunan
ikilisi lehine gelişmeye devam etmiştir.
Kıbrıslı Rumlar, Enosis isteklerine, II.Dünya
Savaşı sırasında ortaya çıkan “milletlerin
kaderlerini kendilerinin tayin etmesi” ilkesi
doğrultusunda, çoğunlukla bu Yunanistan’la
birleşmek anlamı taşımaktaydı, sürekli olarak
tekrarlamaya devam etmiştir.II.
Dünya Savaşı’ndan sonra Rumlar, Yunanistan’ın
İngilizlerle birlikte savaşmış olmasını ileri
sürerek, Enosis isteklerini tekrarlamaya
başladılar.
İngiltere, savaştan sonra Kıbrıs Adası’na
Muhtariyet verilmesi için çalışmalara başladı.
İlk olarak 1947 senesinin başlarında Lord
Winster’i Ada’ya vali olarak tayin etti. Vali
Temmuz 1947’de bir danışma meclisi kuracağını
açıklamış, bu meclisin 19 kişiden oluşacağı ve
bunlardan 4’ünün Türk olacağını belirtmişse de
Türk tarafının buna tepki göstermesi üzerine
değişiklik yapılarak Rum üye sayısı 12’ye
düşürülmüş Türk üye sayısı da 7’ye
çıkarılmıştır. Bu meclise Rumlardan sadece
Solcu Rumlar destek vermiş Milliyetçi Rumlar ve
Kilise ise tam bir Muhtariyet getirmediği
gerekçesi ile destek vermemişlerdir. Destek
vermeyen Rumların asıl amacı Yunanistan’a ilhak
fikirlerini yinelemiş, ancak Vali tarafından
bunun mümkün olamayacağı kendilerine
bildirilmiştir. Rum Cemaati Başkanı Başpiskopos
Makarios tarafından reddedilir ve arkasından,
Rum kaynaklı Milli Kıbrıs Mücahitleri Örgütü,
E.O.K.A. (Etniki Organosis Kypriou Agonistan)
tarafından fanatik General George Grivas
liderliğinde, İngilizlere karşı, “Enosis”
istekleri ile saldırıya başlarlar.
Rumların, İngiltere’ye karşı başlattıkları
mücadele 1Nisan 1955 tarihinde EOKA
saldırılarıyla başlar.
Anayasa çalışmalarına Rumların
büyük engellemelerine rağmen devam edildi ve
1948’de Anayasa teklifi hazırlandı. Rumlar tam
bir Muhtariyet getirmediği gerekçesi ile mayıs
1948’de bu Anayasayı reddettiler, Türk
Delegeleri ise Türk azınlığının hukuku
korundukça Türkler için kabul edilebileceğini
beyan etmiştir. Muhtariyet çalışmalarında tam
bir başarı sağlayamayan Lord Winster, seçtiği
bir İstişare Meclisi ile Ada’yı yönetmeye devam
etmiştir. Rumlar, Başpiskopos Makarios
önderliğinde asıl amaçlarının Enosis olduğunu
beyan ederek İlhak için mücadelelerine devam
ettiler.
1950
Yılındaki Plebisit (Halkoylaması):
Rodos ve On iki Ada’yı alan
Yunanistan , Megali İdea emelleri ile Kıbrıs’ı
da kendisine ilhak edebileceği kanısına
varmıştır. Bu amaçlarına ulaşmak için Kıbrıs
Rumlarının Ruhani Lideri III. Makarios
önderliğinde yapılacak bir halkoylaması ile
haklı olduklarını Dünya Kamuoyuna göstermeye
çalışmışlardır. Bu Plebisit’e karşı Kıbrıs
Türkleri ve Türkiye’den 1949 yılının sonlarına
doğru büyük bir tepki ve gösteri yapılmış ama
Yunan tarafında ise Plebisit lehinde gösteriler
yapılmıştır.
Kıbrıs
Hükümetinin muhalefetine rağmen, Rum Kilisesi
uluslararası kaidelere uymayan plebisiti 16 Ocak
1950 tarihine rastlayan bir Pazar günü ,
Rumların çoğunlukta olduğu bir yerde plebisitin
sonucunun zaten ilhak lehine olacağı şüphesizken
yaptırdı.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri,
1947 yılında Kıbrıs ile ilgilenirken daha
sonraki yıllarda ise sanki kendi meselesi
değilmiş gibi davranmaya başlamıştır. Yunanistan
ise Kıbrıs meselesini kendi meselesi olarak
benimsemiş ve bu doğrultuda Ada’nın kendisine
verilmesi için birkaç kere İngiltere’ye müracaat
etmiştir. Ancak İngiltere bunun mümkün
olmadığını ve mevcut statükonun devam edeceğini
beyan etmiştir.
Self-Determinasyon:
Yunan
Hükümeti, 1950 plebisitinden umduğunu bulamayıp
ve İngiltere’nin tutumu ile Ada’nın kendisine
verilmeyeceğini anlamasıyla 1950’li yıllarının
başlarından itibaren Rusya’nın desteği ile
konuyu Birleşmiş Milletlere götürmeye karar
vererek, burada isteklerini açıkça dile
getirmişlerdir. 22 Temmuz 1952 tarihinde
Atina’da yapılan ve ENOSİS diye bağıran 50000
katıldığı mitinge, devlet memurlarının da
katılmasını sağlamak için, Yunan Hükümeti resmi
daireleri tatil etmişti.
Yunanistan,
Türkiye’nin sessizliğinden de cesaret alarak,
İngiltere’yi ikili görüşmelere yanaştırmak amacı
ile 16 Ağustos 1954’te Birleşmiş Milletlere (BM)
müracaat ederek, Kıbrıs halkı için
“SELF-DETERMİNATİON” hakkının uygulanmasını
amaç güden bu müracaatla Kıbrıs sorunu
uluslararası bir sorun haline dönüşmüştür.
EOKA’ nın Kuruluşu ve
Faaliyetleri:
Diplomatik
yollardan Enosis’in gerçekleşmesinin mümkün
olmayacağını anlayan Yunanistan, silahlı
mücadelenin başlamasına karar vermiştir.
Yunanistan, 1952 yılında aslen Kıbrıslı olan
Yunanlı gerillacı Grivas’ı, sonradan EOKA adını
alan, gizli tedhiş teşkilatını kurmakla
görevlendirdi.
1 Nisan 1955 de başlatılan teşkilatlı EOKA
tedhiş harekatı ilk evvela mahalli İngiliz
idaresine yönetilmiş, sonra Türklerin hesabını
görülmesi planlanmıştı.
EOKA, Ada’nın her tarafında bombalar patlatmaya
ve sabotajlar yapmaya başladılar.
İlk üç ay
sadece İngilizleri hedef tutan bu Tedhiş örgütü
21 Haziran 1955 tarihinden itibaren
saldırılarını Türklere de yöneltti ve Rum
Tedhişçiler tarafından atılan bombalar 14 Türk’ü
yaraladı.
İngiliz Hükümeti 1955’te, Türkiye, Yunanistan ve
İngiltere arasında üçlü bir konferans için iki
toplumun Anavatan Hükümetlerini Londra’da bir
konferansa çağırdı fakat Yunanistan’ın ENOSİS’TE
ısrar ettiği için, Türkiye’de böyle bir talebe
yanaşmadığından bir anlaşmaya varılamadı.
İngilizlerin
Genel Vali Mareşal John Harding’in çok sıkı
tedbirlerine rağmen olaylar bir türlü önlenemedi
ve Mareşal Harding bu durum karşısında aklınca
pek parlak bir çareye başvurdu ve olayların
yaratıcısı olarak gördüğü Başpiskoposu
Makarios’u 9 Mart 1956 tarihinde Hint
Okyanusu’ndaki “Seychelles” Adalarına sürdü. Ve
böylelikle de İngiltere bilmeden Kıbrıs’ta bir
Makarios efsanesinin doğmasına yol aştı.
EOKA Örgütü, 1955-1956 yılları
arasında giriştiği tedhiş faaliyetlerinde 12’si
Türk, 96’sı İngiliz ve 108’i Rum olmak üzere
216 kişi öldürüldü, 542 kişi yaralandı ve 1196
bomba olayı meydana geldi.
Cumhuriyetin ilanı:
MacMillan Planı:
İngiltere,
1958 yılında MacMillan Planı’nı ortaya
atmıştır. Buna göre Adadaki Cemaatler ayrıca
İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında bir
ortaklık kurulmasına dayanıyordu. Türk ve Yunan
Hükümetleri birer temsilci gönderecekti. Bu
durum yedi yıl sürecek, eğer sistem iyi işlerse
ve barış sağlanırsa İngiltere, Ada’nın idaresini
dost Türk ve Yunan Hükümetleri ile paylaşacaktı.
Ada’da her cemaatin kendi işlerinde Otonomisini
kullanabileceği bir temsili hükümet kuracak ve
Türk ve Rumlar çift tabiiyet kullanabilecektir.Kıbrıs
Rum liderliği derhal, Yunan Hükümeti ise kısa
bir süre sonra MacMillan Planı’nı reddederek,
self-determinasyonda ısrar ettiklerini
açıkladılar.Türk
Hükümeti ise taksim tezi baki kalmak üzere, bazı
şartlarla İngiliz planının destekleyeceğini
bildirdi.Yunanistan
MacMillan Planı’nı devre dışı bırakmak için
gerek İngiliz parlamentosunda gerek Birleşmiş
Milletlerde çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur.
Fakat İngiltere, bütün bu müdahalelere rağmen
planın devreye sokacağını bildirmiştir. Artık
yapılacak tek şey MacMillan Planını tatbik
etmekti. Bunun bir neticesi olarak Türk
temsilcisi, 1 Ekim 1958’de resmen ve fiilen
görevine başladı ve Plan yürürlüğe girmiş oldu.
Zürich
ve Londra Antlaşmaları:
“1958 yılı
Kıbrıs’ta yoğun tedhiş olaylarının meydana
geldiği bir yıl oldu. EOKA , bu yılın yalnız
Temmuz ayında 48 Türk’ü öldürdü. İngiltere
başbakanı Harold McMillan’ın Yunanistan
Başbakanı Karamanlis ile 8-9 Ağustos 1958’de
yaptığı görüşmelerde de bir sonuca ulaşamadı.15
Ağustos Planı olarak ta bilinen bu plan, Ada’nın
yönetiminde Türk’lere geniş hakların verilmesini
öngörüyordu. Plana göre, Yürütme Konseyine dört
Rum temsilciye karşı iki de Türk temsilci de
ekleniyordu. Bu arada, Kıbrıslı Rum ve Türkler
için kabul edilen “çift uyruk” sistemi de
kaldırılıyor, sorunun kesin çözümünün yedi yıl
sonraya bırakılmasını öngörüyordu”.İngiltere’nin
yeni planını Rumlar kabul etmediler. Türk
Hükümeti ise planı olumlu karşıladı. Türkiye’yi
bu planı kabule iten en önemli neden, planın
kabulü halinde bir taksim olasılığının doğması
idi. Türkiye işi sıkı tutarak, Kıbrıs’ta
Başkonsolosluk görevini yapan Burhan Işın’ı
McMillan planının belirtilen temsilcilik
görevine atadığını açıkladı. Durum Rumlarda
büyük endişeye neden oldu.
“Sorunun gittikçe çıkmaza
girdiğini ve EOKA’ nın tedhiş faaliyetlerinin
bütün dünyanın nefretini kazandığını gören
Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis, üçlü
görüşmelere gitmekten başka seçenek kalmadığını
görerek çabalarını bu yöne çevirdi. Türkiye
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Yunanistan
Dışişleri Bakanı Averof arasında bir seri
görüşmeler başladı.
İki Dışişleri Bakanı,19 Ocak 1959
tarihinde Paris’te yaptıkları görüşmede
Kıbrıs’la ilgili anlaşmanın ana hatlarını
saptadılar. Bu gelişmelerden sonra Türkiye
Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan
Başbakanı Konstantin Karamanlis, 6 Şubat 1959
tarihinde Zürich’te buluştular. Menderes-Karamanlis
görüşmesi 11 Şubat tarihinde tam bir anlaşma ile
sona erdi. Taraflar bu tarihte yayınladıkları
bir bildiri ile görüş birliğinde içinde
olduklarını açıkladılar.
Zürich’te iki
Başbakanın aldıkları kararlar, 17 Şubat 1959
tarihinde Londra’da Türkiye-İngiltere ve
Yunanistan Dışişleri Bakanları tarafından
imzalanarak kesinleşti.Böylelikle
Türklerin ve Rumların bir arada yaşayacakları
“KIBRIS CUMHURİYETİ” kurulmuş oldu.
Zürich ve
Londra Anlaşmalarında yer alan esaslar
çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasası ve
Anayasanın değişmez bir parçası olan Garanti ve
İttifak Antlaşmaları hazırlanmış ve 15-16
Ağustos 1960 gecesi Antlaşmalar imzalanarak
Kıbrıs Cumhuriyeti resen ilan edildi.
Zürich ve Londra Anlaşmaları
gereğince Türkiye ve Yunanistan’ın Ada’da
bulundurması gereken askeri birlikler de 16
Ağustos 1960 sabahı Magosa’ya çıktılar.
Antlaşmalar gereğince Türk Alayı 650, Yunan
Alayı ise 950 erden kurulmuştu.
Kıbrıs’ta Cumhuriyetin ilanıyla
birlikte Rum Toplumu Lideri Başpiskopos Makarios
Cumhurbaşkanlığına, Türk lideri Dr. Fazıl
Küçük’te Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığına
getirildiler.
Cumhuriyet Dönemi Gelişmeleri:
16 Ağustos 1960 tarihinde resmen
kurulan Cumhuriyet, Kıbrıslı Rumların ENOSİS
hayallerine darbe vuruyordu. Garanti Antlaşması
Ada’nın taksimini ya da başka devlet ile
birleşmesini önlüyordu. Türkiye, Yunanistan ve
İngiltere’ye Ada’nın bağımsızlığının korunması,
bütünlüğünün korunması ve Cumhuriyetin korunması
için müdahale hakkı tanıyordu.
Cumhuriyetin
her devlet kademesinde %70-%30 ortaklığa
dayanıyor ve böylece Kıbrıs’ta Türk varlığı ve
Türklerin hakları güvence altına alınıyordu.
Rumlar bu ortaklığı içlerine sindirememiş ve bu
ortaklığın bozulması için ellerinden geleni
yapmaktan kaçınmamışlardır. Cumhuriyetin ömrünün
kısa olmasında Rumların ENOSİS hayallerinden
vazgeçmemiş olmalarının rolü vardır. Türklerin
katledilmesi için uğraşan bir toplum için
onlarla ortaklık kurmak çok ağır gelmişti. “Ne
zaman ateş ile su, Ne zaman Cennet ile Cehennem
birleşirse Rumlarda ancak o zaman Türklerle dost
olabilir” Grivas’ın bu sözü bunu açıkça
ortaya koymaktadır. Bu içe sindirememe daha
Cumhuriyetin ilk yıllarında kendini
göstermiştir.“Lefkoşe, Limasol, Magosa, Larnaka
ve Bafta’da kurulması öngörülen Türk
Belediyeleri kurulamamıştır. Bu konu Anayasa
Yüksek Mahkemesinin verdiği karara uyulmamış ve
bunun üzerine söz konusu Mahkemenin Başkanı
Prof. Forsthoff görevinden istifa etmiştir.
Cumhurbaşkanı Makarios, Anayasanın işlenemez
halde olduğunu öne sürerek Anayasada 13 Maddelik
bir tadil tapılmasını istedi. Bundan güdülen
amacın Anayasada arzuladıkları istikamette
değişiklik yapmak olduğu hemen anlaşılmıştır. 30
Kasım 1963 ‘te Makarios Meşhur 13 Maddelik
değişiklik teklifini masaya getirmiştir.Makarios’un
bu değişiklik teklifi Türkiye tarafından
reddedildi.
“Makarios,
Türk Hükûmeti’nin tekliflerini reddedeceğini
bildiği için planını buna göre hazırladı ve bu
maksatla Lefkoşe’de Türk’lerin 6 saatte imha
etmek üzere hazırlanan “AKRİTAS PLANI” çok iyi
eğitim görmüş 20.000 kişilik EOKA tedhiş
kuvvetleri ile en modern silahlarla donatılmış
olan Yunan Alayı’na mensup askerlerin
oluşturduğu “Kıyım Kuvvetleri”, faaliyetlerini
tatbik mevkiine koyması için emir verdi.
21 Aralık
Cumartesi günü Lefkoşe’nin Türk Mahallelerinde
Kıbrıslı Rum “özel kolluk görevlileri” bir
kadının üstünü aramaya kalkıştıklarında kızgın
bir kalabalık toplandı. Bunun üzerine görevliler
otomatik silahlarla ateş açtılar ve kadınla
yanındaki erkeği neredeyse ikiye biçtiler. Bu
cinayetler Kıbrıslı Rum Saldırılarının
başlangıcı oldu.
21 Aralık günü başlayan katliam
tarihe “KANLI NOEL” olarak geçti. On günlük süre
içerisinde kundaktaki bebekler ve 70 yaşındaki
ihtiyarlar dahil olmak üzere onlarca Türk
katledildi. Bir kısmı daha canlı iken çukurlara
atılmış ve üzerleri buldozerler ile örtülmüştü.
Türkiye
Hükümeti, Garanti Antlaşmasının IV. Maddesine
göre tek taraflı olarak müdahale hakkını
kullanacağını devletlere bildirmişti. Bu
doğrultuda 25 Aralık 1963 tarihinde dört Türk
jeti Lefkoşe üzerinde uyarı uçuşu yaptılar.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Yıkılışı:
“Makarios,
1 Ocak 1964 günü Zürich ve Londra
Antlaşmaları’nı feshettiğini ilan etmiştir.
Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti ortadan kalkmış ve
Kıbrıs Rum Yönetimi gayrı resmi bir idare
şekline girmiştir. Temsilciler Meclisi’ne Türk
milletvekilleri alınmamıştır. Temsilciler
Meclisi Başkanı Glafkos Klerides yasaların
cumhurbaşkanı ve yardımcısı tarafından
yayınlanması, artık söz konusu olmadığından,
Türk milletvekillerinin de Temsilciler
Meclisi’nde yasal bir yeri yoktur demiştir. Türk
Bakanlar kabineden atılmış, Türk milletvekilleri
meclise sokulmamış, Türk memurları kaba kuvvetle
dairelerden atılmış yollardan karılmış böylece
Kıbrıs Rum Yönetimi, Türklerin haklarını gasp
ederek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ele geçirmiştir”.
Esasen 1 Ocak 1964 tarihinden
itibaren, Kıbrıs Rum Yönetimi Türk tarafına
devlet bütçesinden vermek zorunda olduğu %30
ödeneği kesmiş ve Rumlara düşük faizli kredi
vererek kalkınmaları sağlanmıştı. Milletlerarası
kuruluşlardan aldığı yardımlardan, Türk tarafına
pay vermemiş ve Türk kesimine hizmet dahi
götürmemiştir.
Ada’yı terk ediniz diye Türklerin tahdit
edilmesi ve ekonomik ambargolar neticesinde
Türkler Ada’da yaşayamaz hale getirilmiş ve ya
valiz ya tabut olarak iki seçenek bırakılmıştır.
Nitekim Kıbrıslı Türklerin bir çoğu
İngiltere’ye, Avustralya’ya Türkiye’ye daha
doğrusu nerede yaşama imkanı bulmuşsa oraya göç
etmek zorunda kalmıştır.
1963-1974 Dönemi Gelişmeleri:
Bu dönemde Rumların tek amacı
Akritas Planı’nı tatbik etmek ve Cumhuriyeti
yıkarak ENOSİS’İ gerçekleştirmek, Türk’leri
Kıbrıs Adası’nda azınlık durumuna getirmekti.
Makarios’un
Anayasadaki tadil isteğinin Türkiye tarafından
reddedilmesi ile birlikte Kıbrıs Rum Çeteleri,
Lefkoşe’nin Türk kesimindeki evlerine saldırmaya
başladılar. Bu saldırılar sonucunda yüzlerce
Türk öldürülmüş, yararlanmış ve esir düşmüştür.
4 Şubat 1964 günü Gaziveren Köyüne, 14 Şubat
günü Limasol’daki Türk toplumuna, 9 Mart’ta Baf
Türklerine Geçitkale (Kofina) ve Boğaziçi (Ayios
Thedoros) köylerine karşı girişilen saldırılar
bunlardan sadece birkaçıdır.
Bu saldırılarda 100’den fazla Türk köyü tamamen
veya kısmen tahrip edildi. 25.000’den fazla Türk
mülteci durumuna geçmiştir. Tek amaç, ENOSİS’İ
gerçekleştirmek için Türkler’in moralini bozup
şartsız teslimlerini sağlamaktı.
“Aralık
1963’de başlayıp 1967 yılının sonuna kadar devam
eden olaylar Kıbrıs Türkleri’nin tarihinde en
karanlık günler olarak anılacaktır. Gerçektende
bu devre içinde Kıbrıs Türk Toplumu ve liderleri
üzerinde akla gelmedik baskı türlerine
girişilmiş, güçlendirilen Rum silahlı kuvvetleri
ile güvenlik birlikleri Türklere ağır kayıplar
verdirmiştir. Ancak şartlar onların lehine
olmasına rağmen Kıbrıs Türk’ünün direncini
kıramamış ve arzularına olaştıramamıştır”.
Meseleye
politik yoldan bir çözüm yolu arandı. Bu
maksatla 13 Ocak 1964 tarihinde 5’li bir
toplantı Londra’da yapıldı fakat sonuç alınamadı.
Bu dönemde Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf
Denktaş’ın Ada’ya dönmesi yasaklanmış ve bu
yasak 1968 yılına kadar devam etmiştir. Ayrıca
bu dönemde Türk Toplumu üzerinde acımasız bir
ambargo uygulanmıştır. Kısacası 1964-67
devresinde fiilen Yunanistan’ın ve Rum’ların
işgali altında girmiştir. Bu dönemde Rum Muhafız
Teşkilatı’ndaki Yunanlıların sayısı 20.000’i
aşmıştır.
Rumlar 1967 yılında planları
çerçevesinde tekrar saldırılarına geçmiş fakat
Türkiye’nin müdahale edeceğinde ısrar etmesi
Kıbrıslı Rumlarının ve Makarios’un geri adım
atarak uzlaşmacı bir tutum içerisine girmelerine
sebep oldu.
İngiltere’nin girişimiyle Ocak
1964'te Londra’da yapılan toplantıda
Yunanistan’ın, Türklerin 1960 yılında
kazandıkları haklardan mahrum etmek istemeleri
ve Enosis isteklerini tekrarlamaları buna karşı
Türklerin bunu reddetmesi üzerine herhangi bir
uzlaşma çıkmadı.
4 Mart 1964
tarihinde BM Güvenlik Konseyi Kanada, İsveç,
İrlanda, Brezilya tarafından hazırlanan planı
onayladı ve bu ülkeler Kıbrıs’a “Barış Gücü”
göndermeye karar verdiler.1964
yılında ABD Kıbrıs Sorunu için arabuluculuk
görevine girmiştir. Türkiye’nin müdahale etmek
isteği karşısında ABD Başkanı Johnson böyle bir
durumda ABD silahlarını kullanamayacağını
bildiren bir mektup göndermiş ve bu mektup iki
ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine sebep
olmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin müdahalesini
ABD engellemede bulunmuştur. Rumlar ABD’nin bu
tutumundan yararlanıp saldırılarına devam
etmiştir. 27 Nisan 1964’te Rumların Magosa’ya
saldırılarını artırmaları, 27 Nisan’da
Yeşilırmak ve Erenköy’de giriştikleri büyük
çaplı saldırılardan Türk Hava Kuvvetlerinin 60
jetinin Rum mevzilerini bombalamasına sebep
oldu. Bu bombalama Rumların uslanmasına
yetmeyince 9 Ağustos’ta başka bir hava saldırısı
Türk Hava Kuvvetleri tarafından
gerçekleştirildi.
Kıbrıs açısından ümitli
gelişmelere yol açabilecek bir olayda Türkiye ve
Yunanistan Başbakanlarının Eylül 1967’de
Trakya’da yaptıkları zirve toplantısı teşkil
etmiştir. Mayıs 1964’ten beri diplomatik alanda
devam eden görüşmelerin bir sonucu olarak bu
zirveden Yunanistan ENOSİS ümidini muhafazaya
devam etmesi Türkiye’nin coğrafi federasyonda
ısrar etmesi üzerine bir netice alınamamıştı.
“Görüşmeler, BM Genel Sekreterinin devamlı
girişimlerinin ve taraflara 18 Ekim 1971 ve 18
Mayıs 1972 tarihlerinde gönderdiği iki
muhtıranın sonucu olarak her iki toplum
temsilcilerinin eşit statüsü çerçevesinde,
araştırma mahiyeti taşıma ve bağımsız Kıbrıs
Devletinin iç durumu ve anayasal konularına
inhisar etmek kaydı ile yine özel temsilci
Osario-Tafall’ın himayesinde bu defa Türkiye ve
Yunanistan’dan gelen Anayasa eksperlerinin
katılımı ile genişletilmiş olarak 8 Haziran 1972
tarihinde canlandırılmıştır. Görüşmelerin bu
safhası 18 Haziran 1974’e kadar devam etmiştir.
15 Temmuz 1974 darbesi görüşmelerin kesilmesini
gerektirmiştir.”
KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ
Türk Federe Devleti’nin İlanı:
1963 yılında
yaşanan “Kanlı Noel” olayları sonucunda Türk
Toplumu eşit statü ile ortağı olduğu Kıbrıs
Cumhuriyeti Yönetiminden silah zoru ile
uzaklaştırıldığından hükümetle ilgili işlerini
yürütmek için teşkilatlanmak zorunda
kalmışlardı. Bu doğrultuda 1967 yılında “Kıbrıs
Geçici Türk Yönetimi”ni oluşturmuşlardı. 31
Nisan 1971tarihinde bu yönetimi “Kıbrıs Türk
Yönetimi” şekline dönüştürerek biraz daha
geliştirdiler. 1 Ekim 1974 tarihinde, “Otonom
Kıbrıs Türk Yönetimi” şeklini almıştır.
Görüşmelerin giderek çıkmaza girdiğini,
özellikle güneydeki Türk göçmenler ve coğrafi
federasyon konusunda hiçbir ilerleme
sağlanamadığını gören Türk Yönetimi, 13 Şubat
1975 tarihinde Kıbrıs Federe Devletinin Türk
tarafını oluşturarak “Kıbrıs Federe Türk
Devletinin” kurulduğunu açıkladılar.
“Kıbrıs Türk
Cemaati, iki coğrafi bölgeli (bi-zonal), iki
toplumlu, merkezi hükümetli, Kıbrıs Federe
Cumhuriyetinin kurulmasını istediği için, 13
Şubat 1975 tarihinde, bağımsız Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni ilan etmemiştir. Rum tarafının da
kendi Kıbrıs Rum Federe Devletini kurmasını ve
bundan sonra Kıbrıs Federe Cumhuriyeti’nin
gerçekleşmesini istemiştir.”
İkili Görüşmeler:
1. Viyana Görüşmeleri:
Kıbrıs Türk
Kesimi ile Kıbrıs Rum Kesimi arasında devam eden
insani konulardaki yerel görüşmeler Kıbrıs Türk
Federe Devleti’nin ilanıyla beraber Rum
tarafının isteğiyle kesilmiştir. Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterinin, Kıbrıs Sorununu
çözümü için iki toplum arasında görüşmelerin
başlatılması için girişimlere başlamıştır.
Böylece, 28 Nisan 1975’de başlayıp 6 tur devam
eden ve 6. Turu 12 Şubat 1977 tarihli Rauf
Denktaş-Makarios zirvesinden sonra 7 Nisan
1977’de nihayet bulan VİYANA GÖRÜŞMELERİ dizisi
politika sahnesine çıkmıştır.
İki sene devam eden bu görüşmeler bazı
dönemlerde kesintiye uğramış, görüşmeler
sonucunda kesin bir anlaşmaya varılamamıştır.
Birinci Tur
Görüşmeler, Viyana’da 28 Nisan- 2 Ağustos 1975
tarihlerinde gerçekleşmiştir.
Bu görüşmelerde federal hükümetin görevleri ve
yetkileri üzerinde durulmuştur. Bu konuda
Eksperler Komitesinin kurulması
kararlaştırılmıştır. Bu görüşmelerde ayrıca
mülteciler konusu da ele alınmıştır. “İkinci Tur
Görüşmeler, Viyana’da 5-7 Haziran 1975
tarihlerinde yapılmıştır. Bu görüşmelerde
federal hükümetin yetki ve görevleri konusunun
müzakerelerine devam edilmiş, ayrıca geçici bir
federal hükümet kurulması konusu görüşülmüştür.
Kıbrıs Türk Tarafının 3. Tur görüşmelerde ele
alınmak üzere geçici federal hükümet bahsinde
hazırlayıp 18 Temmuz 1975 tarihinde sunduğu
proje Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından derhal
reddedilmiştir.”
Üçüncü Tur
Görüşmeler, yine Viyana’da 31 Temmuz- 2 Ağustos
1975 tarihlerinde gerçekleşmiştir.
Bu görüşmelerde birinci ve ikinci tur
görüşmelerdeki konular üzerinde görüşmelere
devam edildi. Bu turda alınmış en önemli karar,
iki taraf arasında gönüllü ahali değişiminin
kabul edilmesidir. 1975 yılında Cenevre’de iki
cemaat temsilcileri arasında varılan anlaşmaya
göre güneyde bulunan 65.000 Türk, 1975 Eylülü
içinde bir ay kısa bir zamanda, Birleşmiş
Milletler Barış Gücü gözetiminde kuzeydeki Türk
bölgesine geçmiş, hürriyetine, insanca yaşama
hakkına kavuşmuş, böylece yıllarca süren korku,
endişe, eza ve cefadan kurtulmuştur.
İkili
görüşmelerin IV. Raundu, 8-10 Eylül 1975
tarihlerinde New York’ta yapılmış, fakat Türk
Tarafının, toprak konusunda somut teklif
vermediğini ileri sürülmesi üzerine, toplantı
tehir edilmiştir.
Brüksel’de 12 Aralık 1975 tarihinde beşinci Tur
Görüşmeler Türk ve Yunan Dışişleri bakanlarının
yaptıkları toplantıda varılan mutabakatın
ışığında Viyana’da 17-21 Şubat 1976 tarihlerinde
cereyan etmiştir.
Brüksel
mutabakatının ışığında yapılan bu görüşmelerde,
Kıbrıs sorununun anayasal ve topraksal
konularında öneri değişiminde bulunulması ve bu
konularda uzmanlardan oluşan bir komitenin
kurulması kabul edilmişse de, Kıbrıs Rum
Yönetiminin varılan anlaşmayı uygulamaktan
kaçınması bu mutabakatı sonuçsuz bıraktığı gibi
görüşmeci Glafkos Klerides’in istifa etmesine
sebep olmuştur. Bu konularda Kıbrıs Rum
Yönetiminin yaptığı zig zagların asıl sebebi
ENOSİS’TEN vazgeçerek iki bölgelilik konusuna
yanaşmak istememeleridir. Buna mukabil, Türk
tarafı, iki bölgeli, iki toplumlu, başlangıçta
zayıf ve belirli yetkilerle donatılmış bir
federal hükümete sahip ve her federe devletin
idaresi altında bulunacak toprağın genişliğine
ilişkin somut kriterlerin tespit edileceği
federal bir cumhuriyet taraftarı olduğunu açıkça
belirtmiştir. Bu esaslar, 5 Kasım 1976 tarihinde
Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Yasama Meclisinde
oybirliğince kabul edilmiştir.
“Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri Dr. Kurt Waldeim’in da katıldığı
ikinci zirve toplantısında görüşmelerin ele
alacakları aşağıda açıklanmış bulunan temel
ilkeler üzerinde anlaşmaya varılmıştır:
Bağımsız, bağlantısız, iki
toplumlu, bir Kıbrıs Cumhuriyeti istiyoruz
Her toplumun yönetimi altındaki
topraklar, ekonomik ve toprak verimliliği ile
toprak mülkiyeti esasları ışığında
görüşülmelidir.
Dolaşma, yerleşme serbestisi,
mülkiyet hakkı gibi prensip meseleleri
tartışmaya açıktır.
Federal
Hükümetin görev ve yetkileri, devletin birliği
ve devletin iki toplumlu niteliğini koruyacak
biçimde olacaktır.”
Toplumlararası görüşmelerin altıncı turu 12
Şubat 1977 tarihli zirve toplantısını takiben 31
Mart-7 Nisan 1977 tarihlerinde Viyana’da
yapılmıştır.
Burada 11 oturum yapılmış, har iki taraf da
detaylı görüşleri ileri sürmüş, fakat taraflar
arasındaki görüş ayrılıklarının giderilmesine
imkan bulunamamasının sebebi, Rum tarafı Kıbrıs
gerçeklerini göz önüne almayan toprak
taleplerinde bulunması ve Rum görüşmecinin
devamlı suretle olumsuz tutum takınmasından
dolayıdır.
Altıncı tur
görüşmelerden de sonuç alınamaması üzerine
görüşmeciler, 20,26 Mayıs ve 3 Haziran 1977
tarihlerinde üç toplantı daha yaptılar, fakat
Kıbrıs Türk Federe Devleti temsilcisinin Rum
tarafından uygulanan ambargo yüzünden
görüşmelerde devamda bir fayda görmemeleri
dolayısıyla ilerisi için bir tarih tespiti
mümkün olamamıştır.
2. Demirel – Karamanlis
Görüşmesi:
Türkiye ile Yunanistan arasında
gittikçe gerginleşen ilişkiler Türkiye Başbakanı
Demirel ile Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in
31 Mayıs 1975 tarihinde Brüksel’de yaptıkları
görüşme ile yeni bir döneme girmiştir. Bu
görüşmeden Viyana’da sürdürülen görüşmelere
destek vermek dışında herhangi bir sonuç
alınamamıştır.
3. Montraux’da Ecevit –
Karamanlis Görüşmesi:
“Türkiye
Başbakanı Bülent Ecevit ile Yunanistan Başbakanı
Karamanlis 10 Mart 1978’de Montraux’da bir zirve
toplantısı yaptılar. Ancak bu görüşme bir sonuç
vermedi. Ecevit ve Karamanlis 29 Mayıs 1978’de
Washington’da ikinci kez bir araya geldiler. İki
lider bu görüşmede temasların Dışişleri
Bakanlığı Genel Sekreterleri seviyesinde
Ankara’da devamını kararlaştırdılar. Ancak Genel
Sekreterlerin başkanlığındaki teknik heyetlerin
Ağustos ve Eylül aylarında yaptıkları
toplantılar bir sonuç vermedi. 1979 yılı içinde
yapılan sonraki iki toplantıda da olumlu bir
sonuç sağlanamadı.”
4. Rauf Denktaş – Kyprianou
Görüşmeleri:
Birleşmiş Milletler Genel
Sekreterinin Ocak 1978’de Kıbrıs’a yaptığı
ziyaret sonucunda varılan mutabakat neticesinde
Kıbrıs Türk Federe Devleti, 13 Nisan 1978
tarihinde etraflı bir teklifler paketini
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne
sunmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri,
bu teklifler paketini 19 Nisan 1978 tarihinde
Kiprianu’ya iletmiş, Kiprianu bu teklifi aynı
gün tamamen kabul edilmez diyerek reddetmiştir.
Bu tekliflerin Kiprianu tarafından daha
incelenmeden reddedilmesinin sebebi oluşacak bir
uzlaşmada ABD tarafından uygulanan silah
ambargosunun kalkabileceği ihtimalinden duyulan
korkudandır. Kiprianu 13 Nisan Tekliflerinin
ortadan kaldırılmadığı müddetçe toplumlararası
görüşmelerin tekrar başlayamayacağını
bildirmiştir.
Kiprianu ile beraber Rum
Yönetiminin uzlaşmaz tutumu karşısında Denktaş,
zirve toplantısını gerçekleştirmek için sürekli
girişimlerde bulunmuştur. Çeşitli toplumlardan
gelen baslılar sonucu Kiprianu, zirve
toplantısına razı gelmek zorunda kalmıştır.
18-19 Mayıs 1979 tarihinde Dr. Kurt Walheim’in
gözetiminde yapılan toplantıda 10 madde üzerinde
mutabakata varılmıştır.
-Toplumlararası görüşmelerin 15
Haziran 1979’da tekrar başlatılması
kararlaştırıldı.
-Görüşmelerin temeli 12 Şubat
1977’de varılan Denktaş- Makarios anlaşması ve
Kıbrıs sorununa ilişkin BM kararları
oluşturacak.
-Cumhuriyetin tüm
yurttaşlarının insan hakları ve temel
özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.
-Görüşmeler, tüm toprak ve
anayasal sorunları kapsayacak.
-Görüşmelerin toprak ve
anayasal sorunlarını çözümleyebilmek amacıyla
başlattıkları görüşmelerde Maraş’ın BM
gözetiminde yeniden yerleşime açılması konusunda
bir anlaşmaya varıldıktan sonra,Kıbrıs sorununun
diğer yönleri ile ilgili görüşmelerin sonucu
beklenmeden bu anlaşma uygulanacak.
-Görüşmelerin sonucunu olumsuz
etkileyecek hareketlerden kaçınılması ve iyi
niyet, karşılıklı güven ve olağan koşullara
dönüşü kolaylaştırabilecek pratik önlemlerin
alınması kararlaştırıldı.
-Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
askerden arındırılması ve bununla ilgili
konuların görüşülmesi öngörülüyor.
-Cumhuriyetin bağımsızlığı,
egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı bir
başka ülke ile kısmen veya bütün olarak
birleşmesine veya taksim ve ayrılmanın herhangi
bir şekline karşı gerektiği garanti edilmelidir.
-Görüşmeler, gecikmelerden
kaçınarak sürekli ve temelli bir şekilde
sürdürülecek.
-Toplumlararası görüşmeler Lefkoşa’da
yapılacak.”
10 madde
üzerinde mutabakat çerçevesinde yapılan
görüşmeler Rumların menfi tutumları ve 1974
öncesi döneme dönüşe ısrar etmeleri sonucunda,
kısa bir süre sonra görüşmeler kesilmiştir.
Ancak Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin uzun
ısrarları üzerine, Kiprianu görüşmelerin tekrar
başlamasına razı olmuştur. Birleşmiş Milletler
Genel Sekreteri Özel Temsilcisinin yapacağı
açılış konuşması üzerine mutabakata varılmış,
ancak 9 Ağustos 1980 günü saat 10.00 Londra
Palas’ta yapılan toplantıda Gobi tarafından
okunmuş,
aynı gün saat 12.00’de Kiprianu tarafından inkar
edilmiştir. Kıbrıs Türk Federe Devleti, sınırlar
ve Maraş ile ilgili haritalar, Anayasa, güvenlik
ve garantileri içeren bir paketi görüşmelerin
başlaması için 5 Ağustos 1981 tarihinde
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel
Temsilcisi Hugo Gobi, tarafından olumlu
karşılanmışsa da Kiprianu tarafından
reddedilmiştir.(18)
Makarios’un Ölümü:
Kıbrıs sorununu içinden çıkılmaz
bir hale getiren Başpiskopos Makarios 3 Ağustos
1977 tarihinde ölmüştür. Makarios hayatı boyunca
ENOSİS hayalinden vazgeçememiştir. Bir din adamı
olmasına rağmen binlerce insanın ölümüne yol
açan olaylarda baş sorumlu olmuştur. Makarios’un
ölümüyle Rum Yönetiminde önemli bir boşluk
doğmuştur. Rum kesimindeki seçim sistemi
dolayısıyla cumhurbaşkanlığı seçimleri gecikmiş
Kiprianu, 10 Eylül 1977’de geçici başkan, 28
Şubat 1978!de gerçek başkan olmuştur.
Toplumlararası görüşmelerindeki çıkmaz,
seçimlerin gecikmesi dolayısıyla daha da çıkmaza
girmiştir. Ocak 1978’de Birleşmiş Milletler
Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a yaptığı ziyaretle
iki toplum liderini bir araya getirmiştir.
Liderler toplumlararası görüşmelerin yeniden
başlaması için mutabakata varmışlardır.
KIBRIS BARIŞ HAREKATI
Kıbrıs’ta Geçici Türk Yönetiminin
Kurulması:
1960
Anayasasının bazı hükümlerinin Kıbrıs Rum
Yönetimi tarafından iptal edilmesi ve Türk
Kesimini dikkate almaması üzerine Türk Kesimi,
yaptığı toplantıda kendi idarelerini kurmaya
karar vermişlerdir. Bu maksatla 28 Aralık 1967
tarihinde Ada’da “Geçici Türk Yönetimi” fiilen
ilan edildi ve başkanlığına Doktor Fazıl Küçük,
Başkan Yardımcılığına da Türkiye’de bulunan Rauf
Denktaş getirildi.
Bu Yönetim bağlı kalacağı 19 maddelik esasları
da açıklamıştır.
Görüşmeler
sonucu Enosis emellerinden vazgeçemeyen Rumların
uzlaşmaz tutumu nedeniyle herhangi bir netice
alınamamıştı. Bu devrede Makarios ile Yunan
Cunta Yönetimi arasında görüş ayrılıkları
çıkmaya başlamıştı. Nihayetinde 15 Temmuz 1974
tarihinde darbe ile Makarios yönetimden
uzaklaştırılınca Kıbrıs Türkleri, bir adım daha
atarak “Geçici Türk Yönetimi” yerine 18 Temmuz
1974’te “Kıbrıs Türk Yönetimi” şeklini alacak
yeni bir siyasi yapılanmaya gitti.
Kıbrıs’ta kurulan bu yönetimler Kıbrıs Barış
Harekatı’ndan sonra kurulacak “Kıbrıs Türk
Federe Devleti”nin temellerini oluşturuyordu.
Kıbrıs’ta Hükümet Darbesi:
Kıbrıs’ın Enosis hayalleri
dahilinde Yunanistan’a ilhakı için yapılan
saldırılar ve katliamlara karşı Türk Mukavemet
teşkilatı ile Garantör devletlerden biri olan
Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında
gerçekleşemedi. Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakının
zorlaşmaya girmesiyle Atina’daki Cunta Yönetimi
ile Kıbrıs Rum Lideri Makarios arsında görüş
ayrılıkları başlamıştı. Fikir ayrılığının asıl
sebebi Yunan Cunta Yönetiminin Kıbrıs’ı, kısa
sürede Yunanistan’a ilhak isteği karşısında
Makarios’un uzun vadeli mücadele yolunu
seçmesiydi. Böylece Makarios ile Yunan Cunta
Hükümetinin arası açılmıştı.
15 Temmuz
1974 tarihinde Yunanlı Subaylar, Makarios’a
karşı bir darbe yaptılar.
Darbeden hemen sonra Makarios’un öldürüldüğü
ilan edilmişse de Makarios darbenin yapılacağını
bildiğinden önlemini alıp İngilizlere sığınarak
kaçmayı başarabilmiştir. Bu darbe ile azılı bir
EOKA’cı ve EOKA’ nın kurucularından olan ve
“İnsan Kasabı” olarak ta bilinen Nikos Sampson,
Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturarak “KIBRIS ELEN
CUMHURİYETİ”ni ilan etti.
Birleşmiş Milletler ve çoğu dünya ülkeleri
kurulan bu hükümete tepki göstererek
tanımadıklarını ilan ettiler.
I.
Barış Harekatı:
Yunan Subaylarının Kıbrıs’ta
yaptığı darbe Türkiye’de büyük heyecan yarattı.
Başbakan Bülent Ecevit, gezisini yarıda kesip
Ankara’ya geri döndü ve ordu alarma geçirildi.
Kıbrıs’taki Türklerin tehlikede olduğu açıktı.
Çünkü yönetimi Nikos Sampson ele geçirmişti. Bu
tehlike Makarios’un BM’lere verdiği bilgi ile
doğrulanıyordu.
Türkiye zaman
geçirmeden, Ada’daki tehlikeyi ortadan
kaldırmak, barışı sağlamak ve Anayasal düzeni
sağlamak için garantör ülkelerinden İngiltere’ye
müşterek müdahale etme teklifinde bulundu.
Ecevit ayrıntıları görüşmek için 17 Temmuz
1974’te İngiltere’ye gitti. Ancak İngiltere’nin
müdahaleye kesin karşı bir tavır sergilemesi
üzerine Ecevit 19 Temmuz 1974'te geri döndü.
“20 Temmuz 1974 günü, Kıbrıs Türk Bârış
Harekâtını başlattı. 20-22 Temmuz 1974 tarihleri
arasında, Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ta
küçük bir sahanın kontrolünü ele geçirmişlerdi.
BM Güvenlik Konseyi’nin kararın uyarak, 22
Temmuz 1974 günü saat 17:00’de ateşkes olmuştu.
Türk tarafı ateşkese riayet etmiş, fakat
Rum-Yunan ikilisi, ağır silahlarla bir çok
köyüne taarruz etmiş, köylerin bazılarını işgal
ederek pek çok Türkü esir almışlardı. 20 Temmuz
1974 günü başlatılmış olan I.Kıbrıs Türk Barış
Harekâtı’nın sonunda asgari tahribat ve zâyiatla
kazanılmış olan bir zaferdir.”
Kıbrıs Türk Barış Harekâtı iki önemli sonuç
doğurdu: Bu harekat sonucunda Nikos Sampson’un
yedi günlük saltanatı sona erdi yerine Glafkos
Klerides geçti. İkinci sonuç, Temmuz 1974'te
Yunan Cunta Hükümeti yerini Sivil Hükümet’e
bıraktı. Sürgünde bulunan Konstantin Karamanlis
Hükümeti kurmak için Yunanistan’a geri
döndü.
I. Cenevre Konferansı:
Kıbrıs meselesinin çözümünü 15
Temmuz darbesinden sonra İngiltere tarafından
istenmişti. Türkiye’nin yapmış olduğu Kıbrıs
Türk Barış Harekatı’ndan sırasında Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi, 20 Temmuz’da aldığı
kararla Garantör devletlerin derhal görüşmelere
başlanmasını, bölgede barışın sağlanması ve
Kıbrıs’ta Anayasanın yeniden tesisini
öngörüyordu.
“Garantör devletlerin
temsilcileri 25 Temmuz 1974’de başlayan
görüşmelerde meselenin çözümü ile ilgili
hususlarda taraflar arasında büyük görüş
ayrılıkları bulunmasından dolayı, görüşmeler
zaman zaman kesilme tehlikesi ile karşılaşmış
olmasına rağmen, sürdürülmüş ve 30 Temmuz 1974
günü Türkiye’nin taleplerinin büyük bir kısmının
taraflarca kabul edilmesi neticesinde bir
Protokol imzalanmıştır. Varılan anlaşmaya göre:
Bir güvenlik bölgesi
kurulacaktır,
Yunan ve Rum askerleri tarafından
işgal edilmiş bulunan bütün Türk bölgeleri
derhal boşaltılacaktır,
Gözaltına alınan asker ve sivil
personel serbest bırakılacak,
Kıbrıs’ta barışın sağlanması ve
anayasaya uygun hükümetin yeniden kurulması
için görüşmelere devam
edilecektir.
Kıbrıs
Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Rum Toplumu ve Kıbrıs
Türk Toplumu olmak üzere iki Otonom idarenin
varolduğu not etmişlerdir. Bu husus mühim bir
gelişmedir. Çünkü müteakip idari gelişmelerin
kaynağını teşkil etmiştir.”
II. Cenevre Konferansı:
Birinci
Cenevre Konferansında sorunun çözümü için
görüşmelerin devam edilmesi karara bağlanmıştı.
Bu Protokol çerçevesinde taraflar 8 Ağustos’ta
Cenevre’de tekrar toplanmıştır. Rum-Yunan
ikilisi, Birinci Cenevre Konferansı neticesinde
imzalanmış Protokolde öngörülen hususları
reddeden bir tutum içine girmiş ve taahhütleri
gereği yerine getirmeleri gereken işleri
yapmamış ve bilhassa ateşkese uymamış olmaları
sebebiyle, menfi bir atmosfer içinde başlayan
Konferans, daha başlangıçta başarısızlığa mahkum
görünmüştür.
Türkiye
Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Konferansta özetle
Kıbrıs’ın %38’ini kapsayacak federe bir Türk
savundu. İngiltere ve Yunanistan Dışişleri
Bakanları ise bunu kabule yanaşmayıp zaman
kazanmak için çeşitli oyunlara başvurdular.
Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros ile Rum
Yönetimi Temsilcisi Klerides öneriyi hükümetleri
ile temas edebileceklerini belirterek 32 saat
süre istediler. Yunan ve Rumların istediği bu
sürenin askeri hazırlıklar için vakit kazanmayı
öngördüğünü anlayan Turan Güneş’te 13 Ağustos
akşamı Konferansı terk etti ve Ankara’ya
“Ayşe’nin tatile çıkabileceğini” bildirdi.
II. Barış Harekatı:
Türk ve Yunan temsilcileri ile
birlikte Kıbrıs Türk ve Rum temsilcilerinin de
katıldığı Cenevre Görüşmeleri’nde herhangi bir
netice alınamamıştı. Çünkü; Rum tarafı 1.
Cenevre Konferansı sonunda imzalanan Protokole
uymadıkları gibi yeni katliamlara da
girişmişlerdi. 2. Cenevre Konferansı başlarken
Rum ve Yunan ikilisi uzlaşmaz bir tutum
sergilemiş, çeşitli oyunlarla zaman kazanmak
istiyorlardı. Bu durum karşısında Türkiye’nin
müdahaleden başka bir seçeneği kalmamıştı.
14 Ağustos
1974 tarihinde geç saatlerde 2. Barış harekatını
başlatmıştır. Bir taraftan Magosa, diğer
taraftan Lefke istikametinde ileri harekata
başlamış bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri, 16
Ağustos’ta biten 3 günlük bir harekat
neticesinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
emniyetine ve ekonomik ihtiyaçlarına cevap
verecek sahayı içine alan bugünkü hudutlarını
çizmiştir.
Üç günlük harekat sonucunda Türk Silahlı
Kuvvetleri önceden hazırlanan plan çerçevesinde
Magosa-Lefkoşe-Omorfo hattını tutmayı başararak
1. Barış Harekatında ele geçirilen 130 km2lik
alan 2. Barış Harekatıyla 4000 km2’yi buldu.
Yunanistan’ın acil toplanma
çağrısı üzerine toplanan Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nin ateş-kes çağrısına taraflar
16 Ağustos saat 16:00’de uyarak harekatı
durdurdular.
Kıbrıs Türk Barış Harekatının
Sonuçları:
1.Ada’da Türk
varlığı ve Türkiye’nin ulusal çıkarları
korunmuştur.
2)Harekatla
1955-1974 yılları arasında Rum-Yunan ikilisinin
baskı ve tehdidi altında yaşamakta olan Türk
Halkı, kendine ait olan vatan topraklarına
kavuşmuştur.
3)Yunanistan ve Rumların ENOSİS
hayalleri, bu harekatla tarihe gömülmüştür.
Toplumlararası Görüşmeler:
Kıbrıs Türk
Toplumu Yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni ilan ederken Kıbrıs’ta iki
toplumlu, iki bölgeli federal bir yapıya
kapılarını kapamadığını açıkça belirtmiş ve
müzakerelere açık olduğunu dünya kamuoyuna
bildirmiştir. Kıbrıs Rum Yönetimi ise , Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından 1984
Ağustos ayına kadar , Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti ile herhangi bir temasta bulunmaktan
kaçınmıştır. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu tavrının
sebebi, böyle bir temas ile , Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına gelebileceğinden
duyduğu korkunun bir sonucudur.
Denktaş-Kiprianou New-York
Görüşmesi:
Ağustos
1984’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin
aldığı yeni bir inisiyatif başarı ile
sonuçlanmış ve iki toplum arasında 12 Aralık
1984 tarihine kadar “vekaletle görüşme” metodu
ile üç tur müzakere yapılmıştır.
Bu vekaletle görüşmelerin amacı iki toplum
liderini bir araya getirmektir. Bu görüşmeler
sonucunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri,
17 Ocak 1985’de Denktaş ve Kiprianou’yu
New-York’ta bir araya getirmiştir.
Ağustos 1984’de Viyana’da başlayıp 12 Aralık
1984’de Lefkoşe’de biten beş aylık görüşmeler
sonucunda mutabık kalınan konuları içeren
belgenin (17 Ocak 1985) iki toplum liderinin
üzerinde anlaşma sağlanacağı düşüncesi, 17 Ocak
1985’de New-York Görüşmelerinde Kiprianou’nun
belgeyi reddetmesi üzerine suya düşmüştür.
Türk tarafının kabul edip Rum
tarafının reddettiği 17 Ocak 1985 Tarihli
Belgenin hükümleri;
“-Federal Hükümetin yetki ve
görevleri,
-İki Meclisli federal yasama gücü
ve anayasal koruyucu hükümler,
-Ülkenin birliğini ve iki
toplumun eşit siyasi statüsünü sembolize edecek
federal yürütme gücü ve anayasal koruyucu
hükümler,
-Federal Cumhuriyetin iki federe
bölümü arasındaki toprak ayarlaması,
-Uygun garantiler ve Kıbrıs’lı
olmayan kuvvetlerin ülkeden çekilmesi,
-Geçici federal hükümetin
kuruluşu,
-Ekonomik eşitliği ve iskanı
kolaylaştırmaya yönelik iki fonun teşkili,
-Maraş ile diğer 6 bölgenin
BM’lerin geçici idaresi altına konulması,
-Lefkoşe milletlerarası hava
alanının yeniden açılması,
-Monotoryum,
-Anlaşmanın
ayrıntılarını saptayacak çalıma gruplarının
teşkili.”
Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri, 17 Ocak 1985 Belgesi
üzerinde yalnız Kıbrıs Rum Yönetimi ile istişare
ederek değiştirilmiş şeklini Nisan 1985’de Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sunmuş, KKTC yönetimi
belgenin değiştirilmiş bu şeklini kabul
etmemiştir.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez de
Cuellar’ın New-York’ta Odalar arası İkili
Görüşmeler sonucu hazırlanmış olduğu “Taslak
Anlaşma Metni”nin 21 Ocak 1985 günü S. Kiprianou
tarafından reddedilmesi ve “Çerçeve Anlaşma
Metni” nin de 20 Nisan 1986’da reddedilmesinin
ve Rum heyetlerinin hemen Moskova ile
New-York’un yolunu tutmasının asıl sebebi,
ENOSİS’e imkan vermeyen ve Türk halkına eşit
statü tanıyan esasların metinlerde yer
almasıdır.
Denktaş-Vasiliu New-York
Görüşmesi:
İkili görüşmelerin amacı iki
halkın eşitliğine dayanan, iki bölgeli ve iki
toplumlu federal bir yapı altında, iki toplumun
kimliklerini koruyarak birleşmesidir. Böyle bir
federal yapı iki toplum içinde en yararlı
yönetim şekli olacaktı. Kıbrıs Rum Yönetimi ise
tek devlet çatısı altında iki toplum kavramından
bahsederek Ada’nın yönetimini ellerinde
bulundurarak Türk Toplumunu Ada’da azınlık
durumuna getirmek niyetini taşımaktaydılar.
“BMGS, 15
Eylül 1988’de başlayan görüşmeler serisinde yeni
bir uygulama başlatmıştır. Buna göre, Liderler,
Lefkoşe’de BMGS’nin özel yardımcısı ile
toplanacaklar ve zaman zaman New-York’a giderek
Kıbrıs’taki görüşmelerini BMGS ile birlikte
değerlendireceklerdir. Bu yöntem çerçevesinde,
liderlerin 15 Eylül- 17 Kasım 1988 devresinde
yaptıkları görüşmelerin 1. turu 22-23 Kasım 1988
tarihli New-York toplantısı ile sona ermiştir.
İkinci tur görüşmeleri Aralık 1988 – Mart 1989
devresini kapsamıştır. BMGS, bu devrede,
liderlerle birisi 30 Ocak 1989’da diğeri de 6-7
Nisan 1989’da olmak üzere iki kere buluşmuştur.
Bu iki tur
görüşmelerde ortak bir karar üzerinde anlaşma
sağlanamadıysa da iki toplum lideri ve Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri, görüşmelerin yararlı
olduğunda anlaştılar. Taraflar Haziran ayında
sonuç elde etmeyi hedefleyen görüşmelere devam
edilmesinde anlaştılar.
“6-7 Nisan
toplantısını takiben Lefkoşe’ye dönen liderler
üçüncü tur görüşmelerinden de bir sonuç
alamamışlardır. Esasen bu tur görüşmelerin büyük
çoğunluğu, BMGS’nin Özel Temsilcisinin iki
liderle ayrı ayrı yaptığı ve sayın Denktaş’ın
zaman zaman ciddi tenkitlerine neden bir yöntem
çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bu sonuçsuzluğa
rağmen, BMGS, iki liderle 28 ve 29 Haziran
günleri New-York’ta toplamayı uygun görmüştür.
Israrlı rivayetler çıkmış ise de BMGS, Haziran
toplantısında Kıbrıs konusunda kapsamlı bir
açıklama yapmakla yetinmiş ve tarafları bu
açıklamada yer alan ilkeler çerçevesinde
görüşmeler yapmağa çağırmıştır.
Liderler
arasında 4. Tur görüşmeler için 26 Temmuz 1989
tarihinde tespit edilmesine rağmen bu görüşme
gerçekleşememiştir.
Bu görüşmelerin 4. turunun gerçekleşmemesinde
iki olay etkili olmuştur. Bu olaylardan
birincisi Kıbrıs Rumlarının Türkiye’nin 1974
Barış Harekatının 15. yıldönümünü bahane ederek
KKTC sınırlarına tecavüz etmeleri karşısında
100 kişinin KKTC toprağında yakalanarak
mahkemece hapis ve para cezasına çarptırılmaları
olayıdır. “İkinci olaya, BMGS’nin Kıbrıs
konusundaki bir öneri paketini taraflara
göndermesi olmuştur. Haziran toplantısından önce
sözü edilen bu paket gerçekten 25 Temmuz 1989
tarihinde ortaya çıkmıştır. Denktaş’ın sert
tutumu üzerine bu sözde belgenin öneri olmayıp,
BMGS’nin şahsi görüşmelerini içerdiği ve
tarafları bağlayıcı bir yön bulunmadığı
Birleşmiş Milletler tarafından açıklanmıştır.
“Belge olmayan Belge” olarak vasıflandırılan bu
“Non-Paper” KKTC tarafından reddedilmiştir.
Haziran 1989 toplantılarından
sonra iki toplum lideri arasında ikili
görüşmeler yapılamamıştır.BMGS Kasım ve Aralık
1989 tarihlerinde iki toplum lideri ile yaptığı
görüşmelerde de herhangi bir sonuç alınamamıştır
ve görüşmelerin tekrar başlaması için bir
mutabakat sağlanamamıştır.
15 Ocak
1990’da BMGS, iki toplum liderini 12 Şubat 1990
tarihinde 15 gün kadar sürecek bir toplantıya
davet etmiştir.
BMGS’nin bu davetini Denktaş, Kıbrıs Türk
tarafının görüşleri alınmadan, görüşmelerin
içeriği ve süresi konularında oldu bitiler
olduğunu, bununda Türk toplumuna saygısızlık
olduğunu bildirerek görüşmeyi reddederek
New-York’a gitmeyeceğini açıklamıştır. Kıbrıs
Rum lideri de New-York’ta haftalarca toplanmanın
bir anlamının olmadığını 2-3 günlük bir zirve
yapılmasını kafi olduğunu ve bu sürede
prensiplerde anlaşmaya varılmasında ihtimal olup
olmayacağının tespit edilmesi, eğer mutabakat
olursa görüşmelerin Lefkoşe’de devamının daha
uygun olacağını bildirmiştir. Denktaş’ta böyle
bir durumda New-York’a gidebileceğini BMGS’ne
bildirmiştir.
“Liderlerin
bekleme toplantısı 26 Şubat 1990 tarihinde
BMGS’nin de iştiraki ile New-York’ta başlamış ve
2 Mart akşamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Sağlanan bilgilere göre, başarısızlığın esas
nedeni liderlerin “Community” terimi üzerinde
anlaşmamaları teşkil etmiştir. KRY, “Community”
teriminin “Peoples” terimi ile eş anlamlı olarak
kullanılması yolundaki KKTC önerisini
reddetmiş, Kıbrıs Türklerinin
“Self-Determinasyon” hakkının bulunduğunu kabul
etmemiş. “Community” terimini dar manada, yani
“azınlık toplumu” anlamında kullanılmakta
direnmiş, Denktaş’ın iki terimi bir arada, ya
da “Community” teriminden sonra parantez içinde
“Peoples” sözcüğünün ilave edilmesi önerilerini
geri çevirmiştir. Bu şartlar altında
müzakerelere son verilmek zorunda kalınmıştır.
Rauf
Denktaş’ın 1990 Şubatında New-York’ta Rum
Yönetimi Lideri Vasiliu ile yaptığı ikili
görüşmelerde, Vasiliu’nun Türklere Self-Determinasyon
hakkını tanımamakta direnmesi, siyasi eşitlik,
Türkiye’nin garantisi gibi bir çok temel
prensibi reddetmesi yüzünden sonuçsuz kaldı.
Bu görüşmeler
olumlu bir sonuca ulaşmamış ise de, tarafların
ileri sürdükleri görüşlerden sorunun genelde
belirli bir ilerleme kaydettiğini ve oluşma
safhasında yeni bir aşamaya eriştiğini
gözlememek imkansızdır. BMGS’nin “Belge olmayan
Belge” sıfatını kazanmış olan 25 Temmuz 1989
tarihli belgenin geniş bir tekrarı olan açış
konuşması ve Vasiliu’nun görüşmeler sırasında
kapsamlı çözümün elemanları olarak kabul
ettiğini belirttiği hususlar, kaydedilen
gelişmelerin belirli işaretleri arasında
sayılabilir.
“Görüşmelerdeki anlaşmazlık Denktaş’ın Halklar
ve Self-Determinasyon tabirleri yüzünden
çıkmıştır. Denktaş’ın “communtiy” ve “peoples”
terimlerini birlikte kullanmak önerisine
Vasiliu kesinlikle karşı çıkmıştır. Denktaş’ta
vakıaların reddedilemeyeceği noktasından
hareketle ve ileri sürdüğü uzlaşma önerilerinin
olması dolayısıyla “poeoples ” ve
“self-determinasyon” konularında KRY’ nin kesin
görüşlerini açıklamasında direnmiştir.
Tarafların tutumlarında bir değişiklik olmayınca
görüşmeler kesilmiştir.”
Turgut Özal – Papandreu Davos
Görüşmesi:
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
kurulmasından sonraki yıllarda Rum tarafının
Kıbrıs konusunda görüşleri hiç değişmeden devam
etmiştir. Görüşmelerin çoğunda herhangi bir
sonuç alınamamasının nedeni Kıbrıs Rum
Yönetiminin Türk Toplumunun self-determinasyon
hakkını görmezden gelip Kıbrıs gerçeklerine
uymayan yönetimlerde ısrar etmesidir.
Bu dönemde
1985, 1986 ve 1987 yıllarında üç kez Davos’da
Türkiye Başbakanı Turgut Özal ve Yunanistan
Başbakanı Papandreu arasında yapılan
görüşmelerde Türk tarafının bütün gayret ve
samimiyetlerine rağmen olumlu bir sonuç
alınamadı.
Türkiye
Başbakanı Turgut Özal ve Yunanistan Başbakanı
Papandreu arasında Davos’da yapılan görüşmelerde
bir sonuç alınamamasında, Kıbrıs Rum Yönetimi
Lideri Vasiliu’nun görüşleri etkili olmuştur.
Vasiliu; Kıbrıs Türk Toplumu ile hiç bir suretle
yetki paylaşımına gidilmeyeceğini belirterek,
Kıbrıs Türklerini, Türk kökenli bir toplum
olarak görüp, Rumları ise “Kıbrıslaştırılmış”
gibi sözde Kıbrıs ulusunu Rumlar temsil
ediyormuşçasına göstermeye çalışarak, Türkler
için, Kıbrıs ulusu içinde Kıbrıslı olmayan Türk
kökenli bir toplum olduğunu ifade ederek,
Bulgaristan ve Yunanistan’daki azınlık
statüsündeki insanlar olduğunu misal vererek
izah etmeye çalışmıştır.
İki ülke Başbakanlarının Davos
Zirvesinde Kıbrıs Sorununun çözümü için olumlu
bir gelişme alınamamıştır. İki ülke
Başbakanlarının bu zirvesi ilerisi için olumlu
bir toplantı olarak değerlendirilebilir ve bu
toplantıda savaşmama kararı alınmıştır.
KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
Kıbrıs Türk Toplumu’nun ortak
cumhuriyet kurmak için yaptığı bütün
girişimler ve uluslararasında konunun barışçıl
bir platformda ele alınması için yapılan
çalışmalar genellikle neticesiz kalmaktaydı.
Bunun sebebi de Kıbrıs Rum Yönetiminin izlemiş
olduğu uzlaşmaz politikasıdır. Kıbrıs Rum
Yönetimi’nin Megalo-İdea ve Enosis hayallerinden
bir türlü kurtulup, Türk Toplumu ile eşit statü
altında bir ortaklığı hazmedememişledir. Bunun
sonucu olarak ta barışçıl bir sonuç alınması da
imkansızlaşıyordu.
Kıbrıs Türk
Federe Devleti, bu durum karşısında, varlığını
korumak için çıkış yolları aramaya başlamış, ilk
adım olarak Federe Meclis, 5 Kasım 1976’da almış
olduğu iki bölgeli (bi zonal), iki toplumlu,
bağımsız, bağlantısız, Federal Kıbrıs
Cumhuriyeti kurulması hakkındaki kararını
kaldırmış ve Kıbrıs Türk halkına Self-
Determinasyon imkanı veren 17. 6. 1983 tarihli
karar almıştır.
Kıbrıs Türk
Toplumu bağımsız yolunda atmış olduğu adımlarda,
Kıbrıs’ta iki ayrı toplum, iki bölgeli federal
bir yapıya da kapılarını tamamen kapatmamıştır.
Bu politikasını dünya kamuoyunda bildirerek iki
toplumun siyasi eşitlik çerçevesinde yapılacak
görüşmelere de açık olduğunu açıkça
belirtmiştir.
Rum Yönetiminin tutumu karşısında Kıbrıs Türk
Yönetimi sürekli uyarılarda bulunarak gerektiği
takdirde, Self-Determinasyon hakkını
kullanacağını duyurmuş, ancak Rum Yönetimi
arkasına aldığı destekle bütün önerileri
reddetmiş ve Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri’nin iyi niyet hizmetlerini bir kenara
iterek, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na
gitmiş, 13 Mayıs 1983 tarihli tek taraflı kararı
çıkartmış ve bu karara dayanarak Türk halkını
hakimiyetine alacağını ümit etmiştir.
Rum tarafının bu kararını Türk yönetimi derhal
reddetmiş ve Türk toplumunu zor durumda
bırakacak olası bir durumda Kıbrıs Türk halkının
Self-Determinasyon hakkını kullanacağını
Birleşmiş Milletler ve Dünya kamuoyuna
bildirerek bu yöndeki politikasını
yinelemiştir.
1981 Toplumlararası
görüşmelerin kesilmesinden sonra, Rum
Yönetiminin tutumu sertleşmiş ve Türk Toplumu
üzerinde büyük baskılar kurarak ve ayrıca
ekonomik ve insani ambargolarda bulunarak, Türk
Yönetimini teslime zorlamaya çalışmıştır.
Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı:
Rumların
baskıları Türk toplumu üzerinde ters tepki
yaparak bağımsızlık duygularını kamçılamıştır.
Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs Türk Federe
Devleti’nin ortadan kaldırılması için yaptığı
propaganda ve uluslar arası formlarda aldığı
kararlara dayanarak, Birleşmiş Milletlerden
çıkardığı 13 Mayıs 1983 tarihli karar bardağı
taşıran bir olay meydana getirmiş ve Kıbrıs Türk
Federe Devleti’nin ortadan kaldırılması ile
Kıbrıs Türk halkının Üniter bir Rum idaresinde,
bir azınlık olarak 1963 Kanlı Noel olayları
devresine dönmesine imkan vermemek için Federe
Meclisi 15 Kasım 1983’de “Bağımsızlık Kararını”
oybirliği ile ve Millet vekillerin ayakta
alkışlarıyla almıştır.
Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanında olduğu
gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanında
da dünyada bir benzeri olmayan bir şekilde
Federal Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması için kapıyı
açık tutmuştur.
“Evrensel
İnsan Hakları Bildirgesi’nin I. Maddesinde de
bütün insanlar haysiyet ve hakları bakımından
eşit ve hür doğmuşlardır. Denmektedir. Temel
İnsan Haklarıyla ilgili milletlerarası
belgelerin hepsinde, insanlar arsında ırk, renk,
dil, din ve milli menşe ayrılamayacağını
vurgulanmaktadır. Temel ilkelerin böyle
öngörülmüş olmasına rağmen, Kıbrıs Rum Yönetimi
tamamen ırkçı ve ENOSİS’çi bir politika
izleyerek, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs
Cumhuriyeti Anayasasında bulunan bütün siyasi,
idari haklardan ve ekonomik imkanlardan mahrum
bırakılmış ve böylece Kıbrıs Türk halkını kendi
yönetimini kurmaya mecbur etmiştir”.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni
ilan eden karar Mecliste bulunan 40 milletvekili
ve dışarıdan atanmış bir bakanın onaylamış
olduğu aşağıdaki metin ile resmen ilan
edilmiştir.
KARAR :
“Kıbrıs Türk Halkı’nın özgür
iradesini temsil eden;
Doğuştan hür ve eşit olan bütün
insanların hür ve eşit yaşamaları gerektiğine
inanan;
Bu inanç içinde, Kıbrıs Türk
Halkı’nın kendi kaderini tayin etme hakkını 17
haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan
etmiş olan;
Irk, milli menşe, dil ve din
gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında
ayrım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği,
ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden;
Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de,
Orta Doğu’da ve dünyada tam bir barış ve
istikrarın, özgürlüğün, insan haklarının egemen
olmasını isteyen;
Kıbrıs Adası’ndaki iki halkın,
kendi milli benliklerini koruyarak, kendi
kesiminde, huzur ve güven içinde yaşamaya ve
kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna
inanan;
Aynı Ada’da yan yana yaşamaya
mecbur bulunan bu iki halkın arasındaki bütün
sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı,
adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmalarının
mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı
bulunan;
Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında
ortaklığın bir federasyon çatısı altında yeniden
kurulmasını ve sorunların çözülmesini
engellemeyip kolaylaştırabileceğine kani olan;
İki halk arasında bütün
sorunların barışçı ve uzlaşıcı bir politika ile
çözülmesi için Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri’nin gözetiminde eşit düzeyde
müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve
önerilmiş bulunan Zirve toplantısının bu açıdan
yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz.
-KIBRIS TÜRK
HALKI ADINA-“
Kuzey Kıbrıs’ta kurulmuş olan
devlet, meşru haklar üzerine kurulmuş bir
yönetimdir. Rum-Yunan ikilisinin iddia ettiği
gibi devlet vasfına haiz olmayan bir yönetim
olmayıp, bu iddiaları çürüten ve bir toplumun
devlet olabilmesi için sahip olması gereken
dört şarta da sahip bir yönetimdir. Bu şartlar;
-Belirli bir ülke parçası;
-Yerleşmiş bir insan topluluğu;
-Ülkenin her yerinde ve bütün
kişiler ve şeyler üzerinde etkin ve devamlı bir
kontrol icra eden bir Hükümet bulunması;
-Egemenlik,
bağımsızlık vasıflarını haiz olması.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
Kuruluş Gerekçeleri:
Kıbrıs Türk
Federe Devletinin, müzakerelerde izlediği
politika eşitliğe dayanan eski sisteme dönmekti.
Buna karşılık Kıbrıs Rum Yönetimi bunu görmezden
gelip, Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni yok saymaya
çalışmıştır. Rum-Yunan ikilisinin KTFD’ nin
ortadan kaldırılması için Birleşmiş Milletlerden
çıkarttığı 13 Mayıs 1983 tarihli kararı bardağı
taşıran son damla oldu.
Birleşmiş Milletlerin bu kararı Kıbrıs Türk
Federe Devleti’nin yok sayılması anlamına
gelmekte ve Kıbrıs Türk Halkını üniter bir Rum
Devleti içinde azınlık durumuna getirmekteydi.
Bu zor durumdan kurtulmak için Kıbrıs Türk
Federe Devleti’nin bağımsızlık dışında başka
çaresi kalmamıştı.
Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasındaki gerekçe
Kıbrıs Türklerinin güvence altına alınan
yaşamsal hukuk kurallarını pekiştirmektir.
Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni ilan kararı aslında 1974’ten bu
yana devam eden hukuki varlığını dünya kamuoyuna
açıklamaktan başka bir şey değildi.
Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin 15
Kasım 1983’deki Meclis oturumunda aldığı tarihi
kararda sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni
ilan edilmemiş ayrı olarak kabul edilen
“Bağımsızlık Bildirgesi”nde ilan nedenleri de
sıralanmıştır. "Hür ve bağımsız yaşamak Kıbrıs
Rum Halkının olduğu kadar, Kıbrıs Türk Halkının
da hakkıdır" ifadesinin yer aldığı, Rum halkının
eşit müzakerelere çağrıldığı, ENOSİS hayalinin
kesinlikle terk edilmesinin istendiği
"Bağımsızlık Bildirgesi"nde KKTC'nin kuruluş
gerekçeleri şöyle sıralanıyordu:
"Yine bu tarihi günde Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin
a) Birleşmiş Milletler İlkelerine
bağlılığını,
b) Bağlantısızlık dışında bir
politika izlemeyeceğini,
c) İki büyük devletle ve bütün
ülkelerle ilişkilerinde Doğu Akdeniz'de barış ve
istikrarın ve dengelerin korunmasını daima ön
planda tutacağını ve hiçbir askeri bloka
katılmayacağını,
d) Bütün ülkelerle dostane
ilişkiler kurmayı amaçladığını ve egemenlik
alanında hiçbir ülke, aleyhine, hiçbir düşmanca
faaliyete izin vermemeye kararlı olduğunu,
e) Tesis, garanti ve ittifak
anlaşmalarına bağlı olduğunu,
f) İslam ülkeleri, bağlantısız
ülkeler ve Commonwealth ile kabil olan en yakın
bağları ve ilişkileri kurmaya çalışacağını,
g) Kuzey Kıbrıs'ı dünyada,
Akdeniz'de ve yakın bölgemizde barışın hüküm
sürmesine hizmet edecek bağımsız ve bağlantısız
bir barış ve huzur bölgesi olarak tutmaya azimli
ve kararlıyız.
Yukarıda
belirtilen inançların, gerçeklerin ve
zorlukların ışığı altında Kıbrıs Türk Halkının
meşru ve önüne geçilmesi imkansız istek ve
iradesine tercüman olan Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olarak
kurulduğunu dünya ve tarih önünde ilan ediyoruz...
Kurucu Meclis ve Seçimler:
KKTC'nin
kurulmasının ardından, yeni döneme adapte olmak
üzere ilk etapta oluşturulan 70 kişilik Kurucu
Meclis, Cumhuriyet Anayasası'nı hazırlamak için
çalışmalara başladı. Anayasanın halk oyu ile
kabulünden sonra, genel seçimlerin yapılacağı ve
yeni Cumhuriyet Meclisi'nin oluşacağı ilan
edildi. Bu arada bayrağı da belirlenen KKTC'yi
kökleştirme çalışmaları başlatıldı.KKTC
Kurucu Meclisi'nin yaptığı çalışmalar sonunda
hazırlanan anayasa, 1985 Mayıs'ında halk oyuna
sunuldu. 5 Mayıs 1985'de yapılan halk oylaması
sonuçlarına göre; yeni Cumhuriyetin Anayasası %
29.82 Hayır oyuna karşılık, %70.18 Evet oyu ile
kabul edildi.9 Haziran'da yapılan
Cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışan 6 adaydan
Bağımsız olarak seçimlere katılan Rauf Denktaş,
oyların % 71'ini alarak yeniden
Cumhurbaşkanlığına seçildi. 23 Haziran'da
yapılan genel seçimlerde ise, 7 partiden seçilen
50 milletvekili Cumhuriyet Parlamentosunu
oluşturdu.1986
yılı içinde de yerel seçimler yapıldı.Böylece
KKTC'nin tüm organları, demokratik seçimler ve
halk oyu ile oluşturulmuş oldu.
1993 yılında
AB, Haziran 1993’te Kıbrıs’ın tam üyelik için
gerekli şartları taşıdığını belirten görüşünü
yayınladı. Aynı yıl Yunanistan ve Kıbrıs Rum
kesimi arasında Ortak Savunma Doktrini imzalandı.1993
yılında Rum tarafında yapılan başkanlık
seçimlerini bu kez Klerides kazandı ve AB
konusunu gündeme getirerek, Kıbrıs sorununun bu
çerçevede çözümlenebileceğini ortaya attı.Geçen
zaman zarfında Rum Yönetimi Yunanistan ile ortak
bir askeri doktrin imzalayıp, sürekli
silahlanmaya milyonlarca dolar harcamaya ve
sürekli adadaki tansiyonu yüksek tutmaya
başladı. Son olarak Rusya’dan S-300 füzeleri
satın aldı. Hatta bunu adadaki Türk askerine
karşı koz olarak kullanmayı denedi. Ancak KKTC
ve Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında bunu
başaramadı ve 1998 yılında S-300 füzeleri
Girit’e konuşlandırıldı.1997
yılında 4 Ocak’ta Kıbrıslı Rumların, Rusya’dan
S-300 yerden havaya 150 km. menzilli füze
alımına ilişkin anlaşmaya imza koyması
uluslararası arenayı ve dolayısıyla hassas
Türk-Yunan ilişkilerini karıştırdı.
Rum Yönetiminin Avrupa Birliği’ne
(AB) Üyelik Başvurusu:
1960 yılında
kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile Ada’da Türklerle
eşit statüye geçen Rumlar, bu duruma fazla
tahammül edemeyip 1963 yılında Türk Toplumunu
yönetimden atarak Ada’yı tek başlarına yönetme
hayallerine geçmişlerdir. Fakat Türk toplumunu
varlık mücadelesindeki başarılı direnişi Kıbrıs
Adasında Türk toplumunun yok olmasını
engellemişti. Ayrıca 1974 yılında yapılan Barış
Harekatı ile Kıbrıs Türk halkının hakları
Türkiye Cumhuriyeti tarafından güvence altına
alınmıştır. 1974 Barış Harekatından sonra
yapılan müzakerelerden herhangi bir sonucun
çıkmamasında Birleşmiş Milletlerin taraflı
davranarak, iki toplumu eşit masaya oturtmayıp,
Rum kesimine Devlet, Türk kesimine ise toplum
gözüyle bakmamasıdır.
Kıbrıs’ta adil bir çözüm bulunabilmesi için
Ada’da şartları iyi bilerek iki topluma eşit
yaklaşarak, toplumlararası müzakerelerde buna
uygun davranıp çözüm yolu aranmalıdır.
“Kıbrıs
meselesi kırk yıla yakın bir zamandan beri, BM
çatısı altında tatmin edecek bir çözüm
aranmaktadır. Bu süreç içerisinde, Kıbrıs’ta iki
toplumlu, iki bölgeli ve Türkiye’nin fiili
garantisini içeren federal bir devletin
kurulması için zemin hazırlandığını gören
Rum-Yunan ikilisi nihai hedefleri olan
“Enosis”ten uzaklaştığının farkına vararak,
sorunun çözümüne hizmet edecek olumlu her
teklife karşı gelip, Kıbrıs Meselesi BM’nin
inisiyatifinden çıkararak, destek ve himayesine
mazhar bulacağından emin olduğu büyük
devletlerin kontrolüne sokmak için büyük bir
gayret içine girmiştir. Böylece Rum-Yunan
ikilisi, Kıbrıs meselesine büyük devletleri
dahil ederek sorunu kendi amaçları doğrultusunda
çözüme kavuşturmayı politikalarının temeli
haline getirmişlerdir.”
Rumların
amacı meseleyi uluslararası platforma taşıyarak,
Enosis’i gerçekleştirebileceğine inanmışlardır.
Bu amaçla, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan , 4
Temmuz 1990 tarihinde üyelik müracaatında
bulunmak suretiyle Kıbrıs Meselesini Avrupa
Birliği’ye taşımışlardır.
Avrupa Birliği , Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’ni dışlayarak, Birleşmiş
Milletlerin Kıbrıs Meselesinde gösterdiği
çalışmaları görmezden gelerek, Kıbrıs Adası’nın
Avrupa Birliği üyeliği için Kıbrıs Rum Yönetimi
ile görüşmeleri başlatmıştır.
Günümüze
kadar olan süreçte Rum ve Yunan ikilisi bir
tarafta toplumlararası görüşmeleri sürdürürken,
diğer taraftan Kıbrıs’ta Enosis’i
gerçekleştirmek için sorunu uluslararası
platforma taşımayı bir hedef olarak
benimsemişlerdir.
Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için Avrupa
Birliği ve gelişmiş ülkeler Türkiye’ye baskılar
yapmışlardır. Bunun yanında Yunanistan ve Kıbrıs
Rum Yönetimine doğrudan veya dolaylı olarak
destek vermişlerdir. Yunanistan ve Kıbrıs Rum
Yönetimini müzakerelerde uzlaşmaz tutumunun
altında Avrupalı ve büyük devletlerden aldığı
desteklerle arkalarını sağlama almaları
yatmaktadır. Büyük devletlerde Rum halkına
sağladıkları silah yardımıyla kendilerinin
barıştan yana değil de asıl hedeflerinin
savaştan yana olduklarını göstermişlerdir.
BM Güvenlik Konseyinin Kararları
:
Şubat – Mart
1990 New York görüşmelerinde Rauf Denktaş’ın
halkların eşitliğini, Türkler’in self -
determinasyon ve Türkiye’nin garantisini içeren
bir öneri paketini sunması ve Vasilou tarafından
reddedilmesiyle görüşmeler tekrar çıkmaza
girmiştir bunu üzerene BM Güvenlik Konseyi 12
Mart 1990’da 649, 11 Ekim 1991’de 716 ve 10
Nisan 1992’de 750 sayılı kararları almıştır.Bu
kararların ortak noktası Kıbrıs Sorununun
çözümünün bağımsızlığı,toprak bütünlüğüne
dayanan, tek egemenlik altında, tek vatandaşlık
temeline dayalı, siyasi olarak eşit, iki
toplumlu, iki kesimli bir federasyon
içermektedir.
BM’nin bu karaları siyasi eşitliğin ve
ortaklığın kesin bir şekilde BM gündeminde
olduğunu göstermektedir.
New York görüşmelerinde Rum yönetiminin
uyguladığı politika, Türk Halkını meşru
haklarını yok eden ve egemenlik haklarını
tanımayan bir politikadır. Buna karşılık Türk
Yönetimi, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayanan
bir sistemden geri dönülmeyeceğini açıklamıştır.
Ghali Haritası ve Çözüm Planları
:
1981 Yılında
BM Genel Sekreteri Kurt Waldhim’in özel
temsilcisi Hugo Gobi’nin Rum tarafıyla istişare
ederek hazırlamış olduğu haritaya göre KKTC
topraklarından 47 yerleşim yerinin :Rumlara
bırakılmasını içermekteydi.
Türk Topraklarını %27.5’e düşüren bu harita
zamanında Denktaş tarafından reddedilmiş
olmasına rağmen Yunanistan Başbakanı Miçotakis,
1990 yılında Gobi Haritasının esas alınmasını
istemiştir. Görüşmeler 1992 yılında tekrar
başlamıştır. New York görüşmelerinin birinci
turu 18 Haziran 1992 Tarihinde başlamıştır.
Dönemin Genel Sekreteri Budros Ghali taraflara
kendi adıyla anılan bir harita ve çözüm planı
sunmuştur.
Türkler’in bir çok yerleşim yerinin Rumlara
verilmesini (Karpas, Güzelyurt) içeren bu
haritaya göre bir çok Türk’te göç etmek zorunda
kalıyordu. Bunun içindir ki Türk yönetimi bu
haritayı kabul etmeyerek “harita olmayan harita”
ismini vermişlerdir.
Harita
dışındaki yüz maddelik çözümler paketini Türk
Tarafı kabul etmesine rağmen Rum Yönetimi bunu
reddetmiştir. Bu pakette AB üyeliğini çözümden
sonra olabileceğini, eşitlik ilkelerine dayanan
ve Türkiye’nin etkin garantisinin olduğu,
merkezi devletin zayıf olduğu bir yönetim
biçimini içermesi ile önemli yer tutmaktadır.
New York görüşmelerinde eşitlik ve demokratik
müzakereler yönetmeliğine ters düşen görüşmeler,
Ghali Haritasının Kıbrıs Türk tarafına empoze
edilmek istenmesi karşısında, KKTC Meclisi 31
Temmuz 1992 tarihinde Kıbrıs Türk Halkının kabul
edeceği bir çözümün geçerli olacağını BM’nin
zorla empoze etmeye çalıştığı bir çözümün mümkün
olmayacağını içeren bir karar almıştır.
Fikirler
dizisinden sonra B. Ghali bu kez “güven yaratıcı
önlemler” adı altında bir belge hazırladı (1993)
bu belge, Maraş ve Lefkoşe havalimanının iki
toplum yararına açılmasını ve iki toplum
arasında işbirliğini sağlanmasını amaçlıyordu.
Bu belgede Rum yönetimi tarafından, Türk
tarafına uygulanan ambargoların kalkmasına
olanak sağladığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
TARİHİ SÜREÇTE KIBRIS
“6.asır sonlarında Akdeniz bir "Türk Gölü"
haline gelmişti. Fakat Doğu Akdeniz'de Türk
Ülkesi'nin siyasi ve ekonomik güvenliğini tehdit
eder bir durumu da Kıbrıs Ada'sı Venedik
hakimiyetinde idi. Padişah II. Selim bu tehdidi
ortadan kaldırmak için Lala Mustafa Paşa'yı
görevlendirmiş ve Mustafa Paşa da Donanmayı-ı
Humayun ile hareket edip 1570 yılının sonlarına
doğru Kıbrıs Adasını fethetmiştir. Kıbrıs’ın
fethi tamamlandıktan sonra Kıbrıs Adası
Derebeylik haline geteirildi.
Fethi müteakip kısa bir sürede Anadolu'dan sevk
edilen Türk nüfus ile Kıbrıs'ın her alanda
Türk-İslam memleketi haline gelmesi
sağlanmıştır. Türklerin müsaamması sayesinde
Rumlar ve diğer etnik unsurlar yüzyıllar boyu
varlıklarını devam ettirmişlerdir.
19.asır boyunca Osmanlı Devleti doğu, batı ve
kuzeyde, oldukça geniş topraklarını
kaybetmiştir. Ruslarla yüz yıl boyunca kronik
bir seyir yakıp eden harpler Türk Milletinde
"Moskof Düşmanlığı"killi bir kin haline
getirmiştir. 1877-1878'de Rusların Balkanlar ve
Kafkaslar üzerinden Osmanlı topraklarına girmesi
ile İngilizler Kıbrıs'ta bir üs verilmesi
karşılığında Osmanlı Devleti'ne yardım edeceğini
bildirmiştir. Osmanlı Devleti'nin içinde
bulunduğu olumsuz şartlar bu teklifin kabul
etmesinde en büyük etken olmuştur.”
Adaya yerleşen İngilizler, harpler olmuş bitmiş
lakin onlar yardim hususunda yerlerinden bile
kıpırdamamışlardır. İngilizler Mısır'ı işgalleri
altına almış, Süveyş Kanalını açmışlar ve
Hindistan'ı egemenliklerine altına almış ve buna
bağlı olarak tarihi Baharat Yolları'na sahip
olmuştur. Kıbrıs'a hileli bir yolla ayak basan
İngilizlerin asil amacı Doğu Akdeniz
hakimiyetiyle; Hindistan'daki hakimiyetini
pekiştirmekti. Osmanlı ve Osmanlı-Rus Savaşları
İngiltere'yi pek fazla ilgilendirmiyordu.
Kıbrıs'a misafir olarak çıkan İngiltere daha
sonraki dönemlerde Kıbrıs'a "milletlerarası
hukuku çiğneyerek " vali tayin edip, sömürge
yönetiminin bir benzerini de burada da
oluşturmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti'nde
İngiltere'ye kafa tutacak bir irade mevcut
olmadığı için bu oldu bittiye maalesef çok fazla
itiraz edememiştir.
19. asır başlarında başta, R usya, İngiltere ve
Fransa'nın himayelerinde ayaklanan Rumlar, Mora
Yarımadasında 1829 yılında Yunanistan Devletini
kurarak çıkmışlardır. İngiliz'lerin adaya
çıkması ile birlikte Kıbrıslı Rumların hamisi
kesilen "Yunanistan" bununla da yetinmeyip,
adayı Yunanistan'a bağlama projesi
geliştirmişti: "ENOSİS"
Osmanlı Devleti girmiş olduğu 1.Cihan Harbi'nden
yenik çıkmış, Osmanlı İmparatorluğu Emperyalist
İngiltere, Fransa, Rusya ve diğerleri tarafından
paramparça edilmişti. Bununla da yetinmeyen
Emperyalist devletler 30 Ekim 1918 yılında
imzalattıkları Mondros Mütarekesi ile kalan
Anadolu topraklarını da işgale başlayıp Türk
Milleti'ne "İSTİKLAL" mücadelesi
verdirtmişlerdir. İngiliz'lerin evlad-ı manevisi
Rumlar (Yunanlılar) Batı Anadolu'da Türk'ün
"Osmanlı Tokadını" yemişti. Son yüzyılın en
büyük komutanı ve tartışmasız en büyük devlet
adamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde
Türk Milleti "Türkiye Cumhuriyeti" ile yoluna
devam etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun dünya
devletlerince kabul ve tasdik edildiği Lozan
Antlaşması'nda Kıbrıs Türklerinin de durumu
tartışılmıştır. Maalesef Lozan Antlaşması'nın
16., 20. ve 21. maddelerindeki Kıbrıs'ın
İngiltere'ye ait olduğu kabul edildiği gibi,
İngiliz dayatması ile Kıbrıs Türklerinin adayı
terke zorlanmaları da söz konusu ediliyordu.19.
asrın başlarında nüfusun ekseriyetini teşkil
eden adanın sahib-i ekseriyesi Türklerin adadan
kovulma süreçleri de başlamıştı. Aksine
Türkiye'den kovulan Rumlar adaya yerleştiriliyor
ve Türk nüfusunun azınlıkta kalmaya mahkum
ediliyordu. 1940'lı yılların başına kadar
Kıbrıs'ta azalarak mevcudiyetini sürdüren Kıbrıs
Türkleri, Rumların ENOSİS heveslerini frenlemek
ve kendi varlıklarını sürdürmek için 18 Nisan
1943 yılında Kıbrıs Türklerinin ilk siyasi
partisini kurarak, Dr. Fazıl Küçük liderliğinde
yeni bir döneme doğru yol almıştı. Daha sonra
kurulan, İşçiler Birliği, Çiftçiler Birliği ,
Milli Parti birleşerek "Kıbrıs Türk Birliği"ni
oluşturarak varlık mücadelelerini tüm dünyaya
ilan ederler.
1950'li yılların başına kadar Türkiye Kıbrıs
Meselesinde Maalesef iyi bir imtihan
verememiştir. 1950'lerde Yunan Generali
Grivas'ın adaya gelip ENOSİS'i gerçekleştirmek
için EOKA terör Örgütü'nü kurup, Türk'lere karşı
katliamlara girişmesi ile Türkiye tavrını
değiştirme durumunda kalmıştı.
Büyük İngiltere İmparatorluğu'nun II. Dünya
Savaşı sonucunda çözülme sürecine giren
İngiltere'nin Kıbrıs'ı terk edeceğini anlayan
Kıbrıslı Rumlar Yunanistan'ında açık desteğiyle
"Halk Oylaması" yapıp Kıbrıs'ta önce bir Kıbrıs
Rum Devleti kurmak, sonrada adayı Yunanistan'a
bağlamak niyetlerini aşikarane ilan edince,
Türkiye ve Türk Halkından tepki görmekte
gecikmemişlerdir.
Rumların bu hareketine Türkiye-Adada Taksim
tezini ortaya atmıştır. 1949'da Malatya Kültür
Dernek'inin Kıbrıslı Türklere sahip çıkan ilk
mitingi, 1950'li yıllarda bütün Türkiye'ye
yayılmış ve Türk Milleti Kıbrıslı kardeşlerine
sahip çıkmıştır. Türkiye bundan sonra "Kıbrıs
Meselesi’ni milli bir dava olarak benimseyecek
ve Kıbrıs Türk'ünün hep yanında olacaktır.
1955'lerden itibaren,Türkiye'ye dalga dalga
yayılacak olan " Kıbrıs Mitingleri" ile Türk
Halkı Milli Mücadele' den sonra en büyük milli
heyecan dalgası ile ayağa kalkacak ve Kıbrıslı
kardeşlerinin en büyük teminatı olacaktır.
1959 yılında Londra ve Zürih'e Türkiye-İngiltere
ve Yunanistan arasında yapılan konferanslar,
Türk ve Rum ortaklığı "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin
kurulmasıyla neticelenecektir. 15-16 Ağustos
1960 tarihinde ilan edilen, Kıbrıs
Cumhuriyeti'nde Cumhurbaşkanı Rumlardan (Baş
Piskopos Makaryos), yardımcısı Türklerden (Dr.
Fazıl Küçük) oluşmaktaydı. % 70 - % 30
ortaklıkla oluşan Cumhuriyet'in teminatı,
İngiltere, Yunanistan ve Türkiye idi.
1963 yılına kadar bu ortaklığı hazmedemese de
sürdüren Rumlar, 1963 yılı KANLI NOELLE, adeta
son vermişlerdir. Türkiye'nin duruma tepkisi
sert olmuş , mesela bir kriz haline dönüşse de
Türkiye milletlerarası arenada durumu idare
etmeye çalışmıştır. Başbakan İnönü, son
temaslarında, son kararını şu dünyada kendisini
lider bilenlere izah etmiş, Adadaki 120 bin
Türk’ün ezilmesine göz yummmayacağını, hele
Kıbrıs gibi, Türkiye’den 40 mil uzaktaki bir
adada bir Rum saltanatının başlatılmasına asla
razı kabul etmemiştir.
1965 ve 1967 yıllarında Rumlar baskı ve
saldırılarını arttırmaları, 1960'tan sonra
dünyanın ikinci büyük süper gücü olarak ortaya
çıkan A.B.D'nin girişimleri sonucunda, Türkiye
Kıbrıs'a doğrudan müdahaleyi hep ertelemek
zorunda kalmıştır. 15 Temmuz 1974'te Yunanlı
Albay Nikos Sampson, Makaryos'u devirip ENOSİS'i
gerçekleştirmek üzere darbe yapmıştır. Bir
taraftan da Kıbrıs Türkünü imha etmek üzere
katliâmlara başlamıştır. Bunun üzerine Türkiye
Cumhuriyeti "1960-Garantörlük" anlaşmasına
dayanarak harekete geçmiştir. 16 Temmuz 1974'de
İngiltere’ye bir nota vererek, Kıbrıs'taki gayrı
meşru darbenin sonuçlarının ortadan
kaldırılmasını ve anayasal düzenin iadesi için
garantör devletlerin işbirliği yapmasını teklif
etmiştir.
17 Temmuz 1974'de Londa'ya giden Başbakan
Ecevit, İngiltere Başbakanı H. Wilson ve
Dışişleri Bakanı Callaghan ile
görüşmüş,İngiltere mevcut düzeni düzeltmek için
müdahaleyi sakıncalı bulmuştur. Hükümet
müdahalede kararlı bir tutum sergilemiş, karar
alabilmek için T.B.M.M'ni toplantıya çağırmış ve
Kıbrıs ile alakalı olarak Meclisin tam
muvaffakını almıştır. (20 Temmuz 1974) Muhtemel
bir çatışmayı önlemek için A.B.D Dışişleri
Bakanı Yardımcısı Sisco ile hareket geçmiştir.
Sisco'nun Ankara ve Atina'da yaptığı çalışmalar
sonuç vermemiştir.Cenevre’de devam eden II.
Cenevre Konferansı’nda Rum ve Yunan delegeler,
I. Konferansta kabul ettiği konuları inkar
yoluna saptılar.
Yunanistan'ın Kıbrıs'taki darbeyi benimsemesi ve
desteklemesi, Kıbrıs Türkü'nü her türlü insani
ve yaşama hakkının gaspedilmesiydi. 20 Temmuz
1974 sabahı Türk Ordusu, hükümetin,
milletlerarası hukuk arayışının sonuçsuz kalması
üzerine, Kıbrıs'a Çıkartma yapmıştır. Başbakan
bu müdahaleyi "BARIŞ HAREKATI " adıyla tesmiye
etmiştir. I. Harekat 2 gün sürmüş; bu iki gün
zarfında Türk Ordusu başarıyla Girne'ye hakim
olmuş, Girne-Lefkoşe Karayolu'nu da güvenlik
altına almıştır. Birleşmiş Milletler'in araya
girmesiyle ateşkes ilân edilmiştir.
Türk Ordusunun adaya çıkması Kıbrıs Türk'ü ve
Türkiye Türk'ü açısından büyük bir bayram havası
yaşatmıştır. Türkiye Kıbrıslı kardeşlerini artık
Rum eşkıyalarının insafına terk etmeyecek kadar
hassastı. Rumlar ise, Limasol'da ,Magosa'da
savunmasız kadın, çocuk ve ihtiyar demeden
Türkleri katlediyor. Evlerini yağmalıyor.
Camilerini yakmaya devam ediyordu.
Birleşmiş Milletler denetiminde
Türkiye-İngiltere-Yunanistan arasında 25-30
Temmuz 1974'de I. Cenevre görüşmeleri
başlamıştır. Fakat istenilen netice elde
edilememiştir. II. Cenevre Görüşmeleri ise 8
Ağustos 1974'de Toplanmış her iki taraf için
Türk tarafı "Federal bir devlet" teklifinde
bulunmuş, fakat Rum tarafı ise işi savsaklama
yoluna gitmiştir. Bunu üzerine 14 Ağustos 1974
sabahı ordumuz Kıbrıs'ın Doğu ve Batı
yönlerinden " YILDIRIM HAREKÂTI"na girişmiştir.
14 Ağustos'da Serdarlı, 15 Ağustos'ta Magosa'ya
ulaşılmış ve binlerce Rum ve Yunanlı esir
alınmıştır. Savunmasız Türk İnsanına her türlü
vahşeti revâ gören Rumlar kaçıyor veya teslim
oluyordu.
15-16 Ağustos’ta Lefkoşe Rumlardan temizlenmiş
ve Kıbrıs’ın Kuzey Bölgeleri tamamen Türklerin
kontrolleri altına girmiştir. Kıbrıs’a Türk
Ordusu’nun ayak basması ile Kıbrıs Türkü’nün
“100 Yıllık Çilesi” sona ermiştir. Kıbrıs Türkü
Hürriyet ve İstiklaline kavuşmuş, hayatı,
namusu, izzet-i nefsi ve şerefi kurtulmuştur.
Kıbrıs’ta toplam beş-altı gün gibi kısa süre
içerisinde elde edilen büyük zafer, Cumhuriyet
Tarihi boyunca savaşa girmeyen Türk Ordusu için
oldukça önemli bir sonuçtur. Bu başarılarla
önemli sonuçlar elde edilmiştir. Bunlar;
Kıbrıs Türkü , Rumların mezaliminden
kurtarmıştır.
Kuzey Kıbrıs bir daha Türk Vatanı haline
getirilmiştir.
13 Şubat 1975’te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk
Federe Devleti’nin ve 15 Kasım 1983’te ilan
edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
temelleri atılmıştır.
Rumların ENOSİS hayali tarihe gömülmüştür.
Kıbrıs’ta gösterilen askeri başarı , bir çok
eksikliğe rağmen , bir çok eksikliğe rağmen Türk
Subay ve Askerinin defterine altın harflerle
yazılmıştır. Amerika, 1960’lı yıllarda Vietnam
Bataklığı’na saplanmış, “Çirkin ve Vahşi
Amerikalı” olarak çıkmıştır. 1980’li yıllarında
Libya ile savaş noktasına gelmiş, fakat her
türlü imkana rağmen , fazla ileriye gitmeye
cesaret edememiştir. 1980’li yıllarda dokuz yıl
süren İran-Irak Savaşları’ndan, hiçbir taraf
somut bir netice alamamıştır. Sovyetler Birliği,
1979 yılında girdiği Afganistan’dan
İmparatorluğu yıkarak çıkmıştır. Dünyada Büyük
Devletlerin aldıkları bu kötü sonuçlara karşın
Türk Ordu’sunun almış olduğu bu zaferin ne kadar
büyük olduğu anlaşılmıştır.
Kıbrıs’ta gelinen son nokta; Kıbrıs Türkü’nün
arzu etmediği herhangi bir bir durum,
milletlerarası görüşmelerde asla kabul
edilmeyecektir. “Kıbrıs Meselesi ” bütün Türkiye
Türklerinin “Milli Meselesi’dir, Türkiye’de
Kıbrıs Türkü’nün daima yanında ve arkasında
olacaktır
KRONOLOJİ
1571 - Kıbrıs Osmanlı devleti tarafından fethedildi
ve ilk Türk cemaati adaya yerleştirildi.
1878 - Ruslar karşısındaki yenilgide fazla ödün
vermemek için, ada Britanya İmparatorluğu’na
kiralandı.
1914-İngiltere adaya tamamen el koydu.
1923 - Lozan Barış Antlaşması’nın 20. Maddesi
gereğince, Türkiye adanın İngiltere’ye ilhakını
kabul etti.
1925 - Kıbrıs Crown Colony olarak ilan
edildi ve adaya ilk Türkiye Cumhuriyeti
konsolosu atandı.
1931 - Rumların Enosis isyanı başladı,
Rumlar İngiliz valisinin konağını yakınca
İngiliz politikası sertleşti. Türk cemaati
Enosis’e karşı olduğunu
açıkladı.
1943 - İngiltere güdümlü ‘Kıbrıs Adası Türk Azınlığı
Kurumu’ (KATAK) kuruldu, ancak yapısı nedeniyle
gelişemedi.
1944 - Doktor Fazıl Küçük, ‘Kıbrıs Milli Türk Halk
Partisi’ni kurdu.
1950 - Kıbrıs Rum Ortodoks Liderliği 18
Ekim’de başına Makarios seçilmiştir, yoğun bir
kampanyaya girişti. Yunanistan hükümeti de
Birleşmiş Milletlere ulusların kendi kaderlerini
tayin haklarının Kıbrıs için de uygulanması
yolunda başvuruda bulundu.
1954 - Yunanistan, Birleşmiş Milletlere self-determinasyon
için başvurdu. Türkiye karşı çıktı. Birleşmiş
Milletler, Yunan talebini reddetti.
1955 - Yunan terör örgütü EOKA 1 Nisan’da adada
faaliyete geçti.
1956 - İngiliz hükümeti, karışıklıkların baş
kışkırtıcısı sıfatıyla Başpiskopos Makarios’u
Seyschelles Adaları’na sürdü. Birleşmiş
Milletler’de Türkiye ilk kez, ‘taksim’ tezini
açıkladı. İngiltere, askeri üssünün kalması
koşuluyla ‘self-determinasyonu kabul etmeye
yanaştı.
1957 - NATO arabuluculuk görevini
üstlenince, EOKA geçici olarak ateşkes ilan
etti; Makarios serbest bırakıldı. 15 Kasım’da
Türk Mukavemet Teşkilatı kuruldu.
1958 - Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde
kalmasına ama Türkiye ve Yunanistan’la da
bağlara sahip olmasına dayalı ‘MacMillan Planı’
gündeme geldi.
1959 - İngiltere Başbakanı ve üç devletin dışişleri
bakanlarının katılımıyla Zürich Antlaşmaları
onaylandı. Cemaat temsilcileri olarak Makarios
ve Dr. Küçük de toplantıya katıldılar.
1960 - Kıbrıs Anayasası imzalandı. Adaya simgesel
Türk ve Yunan birlikleri yerleştirildi.Makarios
cumhurbaşkanı,Fazıl Küçük cumhurbaşkanı
yardımcısı oldu.
1963 -21 Aralık’ta Noel katliamı ile EOKA,
Türk cemaatine karşı ‘etnik temizleme ,adadan
kaçırma’ politikasını doruğa çıkardı. Eylemleri
1964 Ağustos’unun ortalarına kadar sürdü
1967 - Yunanistan’da ordu yönetime el
koydu ve 1974’e kadar iktidarda kaldı. Subaylar
halkın desteğini elde etmek için Kıbrıs’ta EOKA’
YA desteği arttırdılar.
1967 -TBMM hükümete müdahale yetkisi
verdi. Türk uçakları Kıbrıs üzerinde uçmaya
başladı. ABD’nin arabuluculuğuyla Yunan
birliklerinin geri çekilmesi sağlanınca, Türk
harekatı durduruldu. 1964’ten beri Türkiye’de
bulunan Rauf Denktaş gizlice adaya
gitti.
5 TEMMUZ 1974 - Yunanlı subayların yönettiği Ulusal
Muhafız Örgütü, Cumhurbaşkanı Makarios’u devirdi
ve EOKA-B önderi Nikos Sampson’u ‘cumhurbaşkanı’
ilan etti.Adadaki İngiliz üssüne sığınan
Makarios, Kıbrıs’ı terk etmek zorunda kaldı.
16 AĞUSTOS 1974
- Cenevre’de sürdürülen barış görüşmelerine
rağmen Yunanistan hiçbir uzlaşmaya yanaşmak
niyetinde olmadığını gösterdi.
1975 - 13 Şubat’ta, Kıbrıs Türk Federe
Devleti’ni kuruldu. Aynı yıl içerisinde bir de
nüfus mübadelesi gerçekleşti.
1977-79 - Denktaş-Makarios(1977) ve Denktaş-Klerides
(1979) ile Doruk Anlaşmaları imzalandı. Bu
anlaşmalarla, Kıbrıslı Rumlar ilk kez iki
kesimli, iki toplumlu federal bir çözümü
benimsiyordu.
1983 - 15 Kasım 1983’te, KTFD Meclisi, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında bağımsız bir
devlet kurulduğunu dünyaya ilan etti.
1984-1990 - KKTC’nin kurulmasından sonra
toplumlararası görüşmeler yeniden başladı.
Görüşmeler sürecinde; New York’ta 17 Ocak
1985’te ve 29 Mart 1986’da BM Genel
Sekreteri’nin hazırlamış olduğu ‘Kıbrıs Üzerine
Anlaşma Taslağı’, Kıbrıs Türkleri tarafından
kabul edilip, Rumlar tarafından reddedildi. 22
Mayıs 1987’de AB ve ‘Kıbrıs’, 18 aylık
görüşmeler sonucunda Gümrük Birliği protokolü
başlattı. Ocak 1988’de Anlaşmanın tüm Ada’yı
kapsamasına karar verildi. 1990’daki iki taraf
arasındaki New York Zirvesi de başarısızlıkla
sonuçlandı.
1992 -100 paragraftan oluşan BM Fikirler Dizisi,
tarafların onayına sunuldu. Türk tarafı 100
paragraftan 91’ini onayladığını açıkladı. Rum
tarafında ise, Kıbrıs Rum lideri Yorgo Vasiliu
paketi onaylarken, daha sonra iktidara gelen
Glafkos Klerides ile bu pakete karşı çıktı.
1993 - AB, Haziran 1993’te Kıbrıs’ın tam
üyelik için gerekli şartları taşıdığını belirten
görüşünü yayınladı. Aynı yıl Yunanistan ve
Kıbrıs Rum kesimi arasında Ortak Savunma
Doktrini imzalandı.
1994 - BM Genel Sekreteri Boutros Gali’nin
girişimleriyle ortak anlaşma zemininin
oluşturulması amacıyla ‘Güven Arttırıcı Önlemler
Paketi’ düzenlendi. ABD’nin destek verdiği
pakete Rum tarafı karşı çıkınca 1994’te rafa
kaldırıldı.
1996 - 3 Haziran’da bir Kıbrıslı Rum asker, BM
denetimindeki bölgede bir Kıbrıslı Türk asker
tarafından vurularak öldü.
1997 - 4 Ocak’ta Kıbrıslı Rumların, Rusya’dan S-300
yerden havaya 150 km. menzilli füze alımına
ilişkin anlaşmaya imza koyması uluslararası
arenayı ve dolayısıyla hassas Türk-Yunan
ilişkilerini karıştırdı.
1999 - AB’nin 10-11 Aralık 1999’da yaptığı Helsinki
zirvesinde Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için
adaylığı resmi olarak kabul edildi.
2000 - AB Komisyonu’nun 7 Kasım 2000’de açıkladığı ve
Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecindeki “yol
haritasını” çizen Katılım Ortaklığı Belgesi’nde
(KOB) yer alan Kıbrıs’la ilgili ifadeler
Türkiye-AB arasında büyük bir krize neden oldu.
2001 - Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı
Romano Prodi Kıbrıs sorunu çözülmeden de Güney
Kıbrıs’ın üyelik başvurusunun
değerlendirilebileceğini söyledi. Yıl sonunda
Rauf Denktaş’ın, Glafkos Klerides’e mektupla
yaptığı görüşme teklifi sonucunda iki lider 4
Aralık’ta Lefkoşa’daki ‘Yeşil Hat’ta BM
gözetiminde bir araya geldiler.5 Mayıs 2002 -
Ada, 1979 yılından bu yana ilk kez bir BM genel
sekreterini ağırlıyor. Annan, Kıbrıs’ta sorunun
çözümü için, daha ileri bir adım atılmasını
sağlamaya çalışıyor.
1995-1997 Kıbrıs Görüşmeleri :
Rum
yönetiminin Kıbrıs Türklerini hiçe sayarak tek
yönlü olarak AB üyeliği müracaatından sonra
Kıbrıs Görüşmeleri daha da karmaşık bir hal
almaya başlamıştır. Kıbrıs görüşmeleri
1995-1997 yılları arasında Ada’ya gelen çeşitli
diplomatlar vasıtasıyla devam etmiştir. Başta
ABD ve İngiltere olmak üzere bir çok ülke
Kıbrıs’taki gelişmelerden haberdar olmak ve
olası bir anlaşmaya katkı sağlamak için Ada’ya
özel temsilci göndermiştir.
Bu çerçevede, KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf. R.
Denktaş’ın görüşmeler sürecine yeni bir ivme
kazandırmak amacıyla Rum tarafına yapmış olduğu
öneri ve girişimler, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri
Glafkos Klerides tarafından görüşmeler için
gerekli zemin olmadığı gerekçesiyle
reddedildi.17 Nisan 1996’da Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi, New York’ta
yapılan görüşmede Genel-Sekreter’in iyi niyet
misyonu (good offices mission) çerçevesinde
yürütmekle olduğu çabalara ve iki tarafça
üzerinde mutabık kalınan zirve anlaşmaları
temelinde bütünlüklü bir anlaşmaya varılmasına
tam destek verdi. 6 Haziranda Cumhurbaşkanı
Denktaş, BM Genel Sekreteri Boutros Ghali ile
İstanbul’da görüştü ve görüşmelerin yeniden
başlaması için gerekli yolları tartıştı. Boutros
Ghali, 11 Haziranda Klerides ile görüşmesinin
ardından yaptığı açıklamada iki tarafında
kendisinin yeni özel temsilcisi Profesör Han
Sung-Joo ve Özel Temsilci Yardımcısı Gustave
Feissel ile çalışmalarının önemine değinir. Bu
şekilde hızlanan diplomasi trafiği bir kez daha
Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle bir
sonuca ulaşamadı.
Adada gerilim Rum tarafının
silahlanma çabaları ve KKTC sınırlarına yönelik
yaptıkları eylemlerle arttı. Rum tarafının
tahrihkar ve provokatif tutumu nedeniyle iki
halk arasında var olan güvensizlik daha da
arttı.
1997-2002 Kıbrıs Görüşmeleri :
Troutbeck ve Glion Görüşmeleri :
17 Mart
1997’de, BM Genel Sekreter Yardımcısı Gustave
Feissel iki taraf arasında yüz yüze görüşmeleri
başlatmak amacıyla biz dizi girişimde bulundu. 9
Haziran’da BM Genel Sekreteri iki lideri yüz
yüze görüşmelerin birinci turunun yapılacağı
Troutbect New York’a davet eder. 9-13 Temmuz
tarihleri arasında BM Genel Sekreteri’nin açılış
konuşmasıyla başlayan yüz yüze görüşmeler, Genel
Sekreterin Kıbrıs Özel Danışmanı Diego Cordovez
tarafından basına kapalı olarak yürüttü. Fakat
görüşmeler sırasında taraflara üzerinde
çalışılmak maksadıyla sunulan belge ve içeriği
Rum tarafınca basına sızdırıldı.Diego
Cordovez 14 Temmuz’da BM Güvenlik Konseyi’ni
bilgilendirildikten sonra basına yaptığı
açıklamada iki taraf arasındaki ayrılığın çok
fazla olduğunu fakat aynı zamanda bu ayrılığı
gidermek için niyet olduğuna inandığını söyledi.
1992 yılından sonra ilk kez yüz yüze
görüşmelere süreciyle yaratılan olumlu hava
görüşmelerin ilk turunun sonuçlanmasından sadece
3 gün sonra yine AB’nin müdahalesi ile bozuldu.
Devam eden görüşmelerin 1. turu AB müdahalesiyle
kesilmeye ve olumlu bir havaya bürünen
ilişkilerin eski seviyesine dönmesine neden
olmuştur. AB’nin bu müdahalesi daha başlamamış
olan Glion görüşmelerinin de başarısızlığına
neden olmuştur. AB’nin bu müdahalesi Rum
kesiminin tutumlarında da uzlaşmanın yok
olmasına sebep olmuştur.“6
Ağustos’ta ise, KKTC ve Türkiye Dışişleri
Bakanları, 20 Temmuz 1997’de iki ülke
Cumhurbaşkanları tarafından açıklanan
Deklarasyon uyarınca, kurulması öngörülen
Ortaklık Konseyi anlaşmasını imzaladılar.
Ortaklık Konseyi Anlaşması’nın imzalanmasının
ardından basına yapılan açıklamada görüşmeler
sürecinin iki tarafın politik ve egemen eşitliği
üzerine oturtulması ve varılacak olan anlaşmanın
Türkiye ve Yunanistan arasında 1960 Antlaşmaları
tarafından kurulan dengenin korunması
gerekliliğinin altı çizildi. Açıklamada ayrıca
ada ve bölgedeki politik gerçekleri kabul etmesi
gereken AB’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile
üyelik müzakerelerini başlatıyor olmasından
dolayı doğacak olan olumsuz gelişmelerin
sorumluluğunu üstlenmesi gerektiği de
vurgulandı.Bu gelişmeler ışığında Türk tarafı,
Glion’daki 2. tur görüşmelere katıldı. Fakat,
Rum Yönetimi Başkanı Klerides’in uzlaşmaz
tutumundan gerilememesi ve AB’nin aldığı karar
sonucunda görüşmeler bir büyük darbe aldı ve
sonuç elde edilmedi.”
AB Lüksemburg Zirvesi :
AB’nin
Kıbrıs’a olan müdahalesi Aralık 1997 yılında
yapılan Lüksemburg Zirvesinde Kıbrıs Rum
yönetimi ile üyelik müzakerelerini başlatmak
kararını almasıyla had safhaya ulaşmıştır.
AB’nin bu müdahalesi BM gözetiminde devam eden
ve eşitlik statüsüne dayanan müzakerelerin
sonuçsuz kalmasına en büyük etkendir.“Lüxemburg
kararı görüşmelere son darbeyi vurmakla beraber
BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu
çerçevesinde oluşturulan parametreleri ve
görüşmelerin zeminini oluşturan iki tarafın
eşitliği ve iki bölgelilik ilkelerini de ortadan
kaldırdı. Bu gelişmeler ışığında KKTC
Parlamentosu, 10 Mart 1998 yılında almış olduğu
kararla KKTC’nin yadsınamaz bir gerçek olduğunu
ve bundan sonra yapılacak görüşmelerin sadece
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs
Rum arasında gerçekleşeceğin bildirdi. KKTC ve
Türkiye Cumhurbaşkanları tarafından 23 Nisan
1998’de yapılan ortak bir deklarasyonla KKTC
Meclisinin bu kararı desteklenerek AB’nin Rum
tarafı ile üyelik görüşmelerine başlama
kararının anlaşma sürecine darbe vurduğu,
KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak
varlığını sürdürmesinin esas olduğu ve Türk
Tarafınca görüşmelere devam etme için zemin
bulunmadığı teyit edildi.”
Kıbrıs Türk Tarafının
Konfederasyon Önerisi
:
31 Ağustos
1998’de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş,
Kıbrıs’ta kalıcı bir barış sağlamaya yönelik
olarak “Kıbrıs Konfederasyonu” kurulmasını
önerdi. Bu amaçla yapılacak müzakerelerin
hedefi, iki halktan ve iki devletten müteşekkil
konfederal bir yapıyı öngören, iki anavatan ile
garantör devletler arasında akdedilecek simetrik
anlaşmalarla desteklenen bir ortaklık çözümünün
teşkil edilmesidir. Fakat, AB üyelik sözü ile
cesaretlendirilen Rum tarafı bu öneriyi de
reddetti.
“Böylece müzakerelerin nihai hedefi, Türkiye ve
Yunanistan ve garantör ülkelerle
gerçekleştirilecek simetrik anlaşmalarla
desteklenen adadaki iki halk ve iki devletten
meydana gelen, konfedere bir yapının söz konusu
olduğu bir ortaklıkla uzlaşılması olacaktır.
Konfederal yapıyla alakası olamayan bütün haklar
ve güçler, konfederasyonu oluşturan iki ülkeyle
kalacaktır (yetkisi altında kalacaktır)
müzakerenin sonucunda yapılacak her hangi bir
anlaşma ayrı bir referandumla onaya
sunulacaktır.”
Dolaylı Görüşmeler
:
Dolaylı
görüşmelerin ilk turu Cumhurbaşkanı Rauf R.
Denktaş ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos
Klerides arasında 3-14 Aralık 1999 tarihleri
arasında New York’ta başladı ve 31 Ocak – 8
Şubat tarihleri arasında Cenevre’de devam etti
Görüşmelerden pek bir ilerleme sağlanamaması ve
zemin hazırlanamamasına rağmen 3. ve 4. turlar
da devam eder.4. turun açılışında Genel Sekreter
Kofi Annan yapmış olduğu konuşmada hedefin yeni
bir ortaklık kurulması olduğunu iki tarafın
eşitliğini ve bir tarafın diğerini temsil
etmediğini vurgular. Rum tarafı Genel Sekreterin
bu konuşmasına sert tepki gösterdi ve
görüşmeleri iki gün boykot etti.Müzakerelerin
bundan sonraki aşamalarında BM sunmuş olduğu
belge olmayan belgelerle Rum tarafının
pozisyonunu güçlendiren ve Kıbrıs Türklerinin
yasal taleplerini göz ardı eden bir tutum
sergiledi. İki lider 1-10 Kasım tarihleri
arasında Cenevre’de tekrar görüştüler ve Genel
Sekreter 8 Kasım’da 11 sayfadan oluşan sözlü
ifadesini sundu.
“Türk
tarafınca Genel Sekreter’in bu “sözlü ifadesi”,
“yeni bir ortaklık kurulması” “iki tarafın eşit
statüsü” ve adil, gerçekçi ve yaşayabilir bir
anlaşmaya ulaşılması hedeflerinden oldukça
uzaktır. Genel Sekreter bu “sözlü ifadesi”nde
“tek egemenliğe ve tek uluslar arası kimliğe
sahip ayrılmaz bir ortak devlet” kurulmasını
öngörüyordu. Bu özellikler, Türk tarafınca kabul
edilemez olan bir üniter devletin özellikleriydi
ve yeni bir ortaklık kurulması fikri ile
bağdaşmıyordu. Bu olumsuzluklara ilaveten 8
Kasım 2000’de, AB yayınlamış olduğu Katılım
Ortaklığı Belgesinde Kıbrıs’ı Türkiye’nin
üyeliği önünde bir politik kriter ve “önkoşul
olarak açıkladı. Bu gelişmeler ışığında,
Ankara’da iki ülke temsilcileri ve
Cumhurbaşkanları başkanlığındaki zirve
toplantısının ardından Cumhurbaşkanı Rauf R.
Denktaş 24 Kasım 2000’de Türk tarafının, esas
parametreler olan KKTC’nin kabulü ile “Devletten
Devlete görüşmeler” sürecine girilmediği,
Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin devleti
olmadığı ve Kıbrıslı Türkleri temsil edemeyeceği
gerçekleri kabul edilene kadar görüşmelere devam
edilmeyeceğini bildirdi. Cumhurbaşkanı Denktaş
dolaylı görüşmeler sürecinin esas amacından
uzaklaştığını ve bu şartlar altında sürdürülmesi
durumunda, Kıbrıs Türk çıkarlarına zarar
vereceğini açıkladı. Böylece 14 Kasım 1999’da,
bütünlüklü bir çözüme ulaşmak amacıyla kapsamlı
görüşmelere geçmek için zemin oluşturma amacıyla
başlatılan görüşme süreci sona erdi. Altı ay
sonra 28 Ağustos 2001’de BM Genel Sekreteri,
Cumhurbaşkanı Denktaş ile görüşme sürecini
yeniden başlatmak maksadı ile Strasbourg’da
görüştü. 12 Eylül 2000 tarihinde, Genel Sekreter
Kofi Annan, New York’ta aracılı görüşmelerin 4.
turunun açılışında yapmış olduğu açıklamalarda,
kapsamlı bir anlaşmayı mümkün kılacak anlamlı
müzakerelere geçilebilmesini teminen, önkoşulsuz
olarak yürütülecek aracılı görüşmelerin eşit iki
taraf arasında yapılacağını ve kapsamlı bir
anlaşmada tarafların eşit statüleri açıkça
tanınması gerektiğini vurguladı.” Türk
tarafı, her fırsatta, Genel Sekreter’in 12 Eylül
açıklaması temelinde Rumlarla eşit statüde bir
ortaklık kurmaya hazır olduğunu bildirir.
Yüz yüze görüşmeler :
Cumhurbaşkanı
Denktaş 8 Kasım 2001’de bir girişimde bulunur ve
Rum Yönetimi Lideri Clerides’e bu duyguları
içeren bir mektup gönderir. Bu girişim,
karşılıklı iki mektupla devam eder ve sonuç
olarak Klerides; Cumhurbaşkanı Denktaş ile 4
Aralık 2001’de, BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro
De Soto’nun da sadece not tutmak üzere
bulunacağı bir toplantıda buluşmayı kabul etti.
Uluslararası Lefkoşa Havaalanı yakınındaki Ara
Bölgede BM tarafından özel olarak düzenlenen bir
Konferans Merkezinde yapılan görüşmenin ardından
basına yapılan açıklamada görüşmenin çok samimi
ve olumlu bir atmosferde gerçekleştiği ve BM
Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu
çerçevesinde tarafları yüz yüze görüşmeler için
davet edeceği bildirdi. Bu çerçevede, görüşmeler
Kıbrıs’taki ara bölgede gerçekleştirilecek,
görüşmelerde hiçbir önkoşul olmaksızın taraflar
istedikleri her konuyu masaya getirecekler ve
kapsamlı bir çözüme ulaşana kadar görüşmelere
devam edecekler, ancak tüm konularda görüş
birliğine varılıncaya kadar hiçbir konuda
anlaşılmış sayılmayacaktı. Böylece görüşmeler,
Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulma amacıyla
BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro
de Soto gözetiminde 16 Ocak’ta başladı.5
Aralık 2001 tarihinde, Rum Yönetimi Lideri
Glafkos Klerides 1974 Barış Harekatı’ndan bu
yana ilk kez kuzeye, KKTC’ye geçti ve
Cumhurbaşkanlığı Sarayında Cumhurbaşkanı
Denktaş’ın vermiş olduğu akşam yemeğine katıldı.
Yemekte BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs
Özel Temsilcisi Alvaro de Soto’da, bulundu. Buna
karşılık, Cumhurbaşkanı Denktaş 29 Aralık 2001
akşamı Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides’in
vermiş olduğu yemeğe katılmak üzere güneye
geçti. Yemek sonunda yapılan açıklamada, iki
liderin 11 Ocak 2002 tarihinde kayıplar konusunu
görüşmek üzere bir toplantı gerçekleştireceği
bildirdi.Cumhurbaşkanı Denktaş’ın inisiyatifiyle
16 Ocak’ta başlayan doğrudan görüşmeler
sürecinin birinci turu 19 Şubat’ta yapılan 14.
görüşmeyle tamamlandı. 1 Mart-27 Mart 2002
tarihleri arasında geçekleşmiş olan ikinci tur
görüşmeler, Salı günleri saat 16.00 ve Cuma
günleri saat 10.00’da olmak üzere haftada iki
kez yapıldı. Birinci turda konularla ilgili
görüşlerini ortaya koyan taraflar, ikinci turda
özlü müzakereler yaptılar. Nisan ayı boyunca
devam eden 3. turda Cumhurbaşkanı Denktaş ve
Klerides ilk iki turda üzerinde durdukları
konuların detayına girdiler.
4. Tur
görüşmelerin devam ettiği Mayıs ayında BM Genel
Sekreteri Kofi Annan 14-16 Mayıs tarihleri
arasında adayı ziyaret etti. Cumhurbaşkanı
Denktaş ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos
Clerides ile ayrı ayrı görüşen Genel Sekreter,
akşam yemeğinde iki tarafı bir araya getirir.
Adadan ayrılırken basına yaptığı açıklamada Kofi
Annan, temel konularda yoğunlaşılmasını sağlamak
amacıyla adaya geldiğini, ziyaretinin oldukça
tatmin edici geçtiğini ve liderlerin çözüme
yönelik çabalarını artırmaları yönündeki
taahhütleriyle ayrıldığına dikkat
çekti.Görüşmeler güvenlik, toprak ve egemenlik
konuları üzerinde yoğunlaştı. Görüşme süreci, BM
Genel Sekreteri Kofi Annan’ın 6 Eylül’de
Paris’te Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum
Yönetimi Lideri Glafkos Klerides ile bir araya
gelmesi ile devam etti. 6 Eylül’de, Fransa’nın
başkenti Paris’teki Bristol Hotel’de, BM Genel
Sekreteri Kofi Annan, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş
ve Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides
arasında, yapılan tarihi zirve, yeni bir zirve
kararıyla sonuçlandı. Tarafların, 3-4 Ekim’de,
New York’ta yeniden bir araya gelmeleri
kararlaştırıldı.
Genel Sekreter’le üzerinde
durulan konularda görüşmelere devam eden
taraflar, Ekim’de, New York’ta tekrar bir araya
geldi ve iki teknik komite oluşturulması ve
Kasım ayında yeniden bir zirve toplantısında bir
araya gelmek konusunda anlaşmaya varıldı.
Cumhurbaşkanı Denktaş, burada basına yapmış
olduğu açıklamada Kıbrıs konusunun
çözümlenebilmesi için AB’nin meseleden elini
çekmesi gerektiğini konunun iki tarafın eşitliği
temelinde, dış müdahale olmaksızın
halledilebileceğini söyledi. AB ise 9 Ekim 2002
tarihinde, aday ülkelerle ilgili olarak
açıkladığı genişleme raporunda, Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi’nin siyasi kriterleri yerine getirdiği
ve uyum müzakerelerini tamamlama aşamasına
geldiğini kaydetmekte ve bir anlamda Aralık
ayında toplanacak Avrupa Birliği Konseyi’ne
üyelik için yeşil ışık yakmaktaydı.
Annan Planı :
Bu
gelişmeler ışığında, 12 Kasım 2002 tarihinde,
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi
Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin
görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı
Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı
Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu.
Cumhurbaşkanı Denktaş Annan’ın, Türk ve Rum
taraflarına sunduğu kapsamlı çözüm önerileri ile
ilgili yaptığı açıklamada, planı tüm yönleri ile
dikkatlice inceleyeceklerini, yapıcı bir
anlayışla değerlendireceklerini ve hükümet,
meclis ve Türkiye ile değerlendirme ve
istişareden sonra, halkın görüş ve düşüncelerine
başvuracağını belirtti. Cumhurbaşkanı ayrıca her
iki lidere serbestçe müzakere için imkan ve
zaman verilmesi gerektiğini vurguladı.Cumhurbaşkanı,
planın içerisinde değişmesi gereken, kabul
edilemez olan ve zaman içerisinde Kıbrıslı
Türkleri bir azınlık durumuna düşürecek çok şey
olduğunun takvimleme yapılmasının ve tarih
sınırlaması getirilmesinin empoze anlamına
geldiğini belirtti. Kıbrıs Türk tarafı, planın
zemin olarak kabul edilebilmesi için yapılması
gereken değişiklikleri ise görüşebileceğini
açıkladı. Türk tarafınca yapılan
değerlendirmede, BM planının genel olarak Kıbrıs
gerçeklerine uymayan, bugüne kadar Kıbrıs Türk
tarafının savunduğu ve ortaya koyduğu,
egemenliğinin tanınması ve kayda geçirilmesi,
iki kurucu devletin siyasi eşitliğinin her
düzeyde tescil edilmesi, iki kesimliliğin
değiştirilmeden devamının sağlanması, mal-mülk
konularının tazminatlar yoluyla halledilmesi,
1960 Antlaşmalarından kaynaklanan Türkiye’nin
etkin ve fiili garantisinin sulandırılmadan
devamı gibi gerçekçi önerilerden uzak olduğu
tespiti yapılmıştır.. Plan özellikle toprak,
harita, mal mülk ve yeniden göçe zorlanan
Kıbrıslı Türklerin sayısı ve kuzeye gelecek
Rumlar ve onlara verilecek siyasi haklar
konularında kabul edilmesi çok sakıncalı ve
mümkün olmayan hükümler içermektedir.
Plan’ın
anayasal değişiklik izlenimi veren bir
yaklaşımla Rum tarafının AB’ye girişini garanti
altına almak isteyen ve Türkiye ile Yunanistan
arasındaki dengeyi bozmaya yönelik bir yaklaşım
sergilediği saptanmıştır.BM Genel Sekreteri,
planın iki tarafça da ilk değerlendirmelerinin
ardından, taraflara birer mektup göndererek,
belgede uygun bulmayıp, değiştirmek istedikleri
noktaları kendisine 30 Kasım’a kadar
bildirmeleri konusunda bir davet yaptı. İki
taraf değişiklik yapılmasını istedikleri
konuları içeren mektuplarını BM Genel
Sekreteri’ne gönderdiler. 10 Aralık’ta, BM Genel
Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro De
Soto, Annan Planı’nı iki tarafın itirazlarını
dikkate alarak revize edilmiş şekliyle taraflara
sundu. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, planın
revize edilmiş haliyle iyileştirilmiş
kısımlarının bulunduğunu ancak temelinde Kıbrıs
Türk’ünün egemenlik sorunu, devlet sorunu,
Rumların Kıbrıs Türk’ünün içine gelip yerleşme
sorunu, gibi konular bulunduğuna, toprak, harita
meselesi bulunduğuna ve bu konuların Rumlarla
bir araya gelerek müzakere yapılması
gerektiğini, belgenin imzalanma aşamasına
gelmediğini söyledi.(57)AB ise Kıbrıs
konusundaki yanlı tutumunu 12 Aralık Kopenhag
Zirvesi’nde Kıbrıs Rum Yönetimi’ni “Kıbrıs” adı
altında AB’ye üye alarak katma konusunda almış
olduğu kararla bir kez daha gözler önüne serdi
ve 16 Nisan’a kadar bir anlaşmaya varılamaması
durumunda, GKRY’nin AB üyeliğinin onaylanacağını
bildirdi.Bu gelişmeler karşısında, taraflarla
istişarelerde bulunmak amacı ile, BM Genel
Sekreteri Kofi Annan 24 Şubat 2003 tarihinde,
Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ı kapsayan bölge
turunun ilk durağı olan Ankara’ya, ardından da
Atina’ya gitti. 26 Şubat’ta adaya gelen Genel
Sekreter taraflarla ayrı ayrı görüşerek, üçüncü
çözüm planını sundu. Annan adadan ayrılışında
basına yaptığı açıklamada, iki liderle yapmış
olduğu görüşmelerde ortaya koyduğu değişiklikler
ve çözüm planı ile ilgili değerlendirmeler
yaptığını ve taraflardan planda öngörülen 30
Mart tarihinde referanduma gidip gitmeyecekleri
konusunda taahhüt istediğini, liderleri
cevaplarını vermek üzere 10 Mart’ta Lahey’e
davet ettiğini söyledi.
SONUÇ
Kıbrıs Adası 1571 tarihinde Seksen bin şehit
verilerek Osmanlı Devleti tarafından
fethedildiği dönemde, dini baskı ve zulümlere
eğmiş Rum halkının bu durumdan kurtulması
sağlanmıştır. 1571’den başlayarak yaklaşık üç
yüz sene Osmanlı hakimiyetine Kıbrıs Adası ve
üzerinde yaşayan halk en mutlu devirlerinden
birini yaşamıştır. O döneme kadar diğer
yönetimlerin baskıları altında ezilen Rum halkı,
Osmanlı yönetimi altında en rahat ve baskısız
hayatı yaşamışlardır. Rumların fırsatı
bulduğunda bu rahat hayatı yüzlerce sene
kendilerine yaşatan Türklere karşı, yok etme
planı uygulayabilecekleri tahmin bile
edilemezdi.
Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs hakkında yapmış
olduğu yanlış bir politika sorunun doğmasında
etkili olmuştur. Güçlü devletler, fethettikleri
yerlere kendi milletini yerleştirip orada nüfus
olarak üstün olma politikası uygulamışlardır.
Osmanlı devleti ise Kıbrıs Adası üzerindeki Rum
nüfusu üzerinde herhangi bir baskı uygulamamış
ve onların asimile edilmesi için de herhangi bir
uygulamaya gitmemiştir. Buraya yerleşen Türk
nüfusu Rumlara oranla çoğunluğu elde
edememiştir. Osmanlı Devleti bir gün gelip
hesapların nüfus sayısına göre çözüm yoluna
gidebileceğini tahmin etmemiştir.
Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başlamasıyla
birlikte Kıbrıs Adası için de uzun süren bir
çıkmazı da ortaya çıkarmıştır. Osmanlı Devleti,
Rusya ile girdiği savaşta mağlup olup
Ayastefanos anlaşmasını imzalamasıyla Ada’nın
İngilizlere kiralanması aynı döneme denk
gelmektedir.
İngiltere, Rusya’nın Osmanlı topraklarının
üzerindeki emellerini bahane ederek, Osmanlı
Devleti’ni korumak için Kıbrıs’ı istemiş ve
Osmanlının bu durumu kabul etmekten başka bir
şansı da ne yazık ki kalmamıştı. İngiltere’nin
asıl amacı Osmanlı’yı korumak değil, kendi
çıkarlarını Rusya’ya karşı korumaktı. Sözde
Osmanlı-Rusya arsında bir barış sağlandığına ve
Rusya’nın güneye inme teşebbüsü son bulduğunda
Kıbrıs, Osmanlıya geri bırakılacaktı. Ama
İngiltere’nin Kıbrıs Ada’sını bir daha Osmanlıya
geri vermemesi kendi çıkarlarını göz önünde
tuttuğunun bir göstergesidir. İngiltere, bütün
sömürgelerini kaybettiği dönemde bile stratejik
önemi olan Kıbrıs’tan ancak üs bırakarak
yönetimi devretmiştir. Kıbrıs Ada’sı Osmanlı
Devleti’nin elinden çıkarak emperyalist bir
toplum olan İngilizlerin eline geçmesiyle,
Kıbrıs Sorunu karmaşık bir durum haline gelmiş
ve bu Ada üzerinde oynanan oyunlarla beraber
içinden çıkılmaz bir durum haline gelmiştir.
İngiltere ve Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşında
farklı kutuplarda yer almasıyla Kıbrıs Ada’sının
İngilizlerce ilhakı sonucunu doğurmuştur. Ada
yönetiminin tamamen İngiltere’ye geçmesiyle
burada yaşamakta olan ve yüzlerce yıl Türklerle
aynı kaderi paylaşan Rumlar, Adanın
kendilerine ait olduğunu öne sürerek burayı
Yunanistan’a ilhak için megalo-idea hayallerini
gerçekleştirmek için İngilizlere ve Türklere
karşı faaliyete başlamışlardır. Tarihin hiçbir
döneminde Yunanistan veya Rumların idaresi
altında bulunmayan Kıbrıs Adası bu tarihten
itibaren Yunanistan’a bağlanmak istemesi
düşündürücü bir olaydır. Rumların Birinci Dünya
Savaşında İngiltere’yle beraber aynı safta yer
alarak Osmanlı devletine karşı savaşmalarında
böyle bir düşüncenin ortaya çıkmasında etkili
olmuştur Rumlar adayı Yunanistan’a bağlamak için
İngiltere’ye verdikleri desteğin bir karşılığı
olarak görmekteydiler.
Hiçbir tarihi dayanağı ve haklı bir yönü
olmayan düşüncenin ortaya çıkmasıyla adada
yaşayan Türkler için var olma mücadelesinin de
başlamasına yol açmıştır. Ada üzerinde yüzlerce
yıl iki ayrı millet yaşamış olmasını göz önünde
bulundurmayan büyük devletler Kıbrıs Sorununun
çözümündeki en büyük yanlış politikalarıdır.
Kıbrıs Rumları İngiliz idaresindeki Kıbrıs'ı
Yunanistan'a bağlamak için birinci dünya
savaşından sonra silahlı mücadeleye başlamıştır.
Bu mücadelede en büyük payı kilise ve
piskoposlar almıştır. Dini görevleri olan bu
insanların zamanı geldiğinde en büyük
katliamlara girmekten çekinmedikleri
görülmüştür. 1931 isyanı kilisenin düzenlemiş
olduğu en büyük isyandır. Bu isyan İngilizlerce
bertaraf edilmesi Rumların hayallerinden
vazgeçmesinde yeterli olmamıştır. Rumların
Türklere ve İngilizlere karşı faaliyetlerinde en
büyük destekçileri Yunanistan olmuş ve
Yunanistan Kıbrıs konusunda sürekli girişimde
bulunarak Ada’nın ilhakı için çalışmıştır.
Siyasi yollardan Kıbrıs’ın Yunanistan'a
ilhakının mümkün olmayacağını anlayan Yunanistan
ve Rumlar 1950’li yıllardan itibaren silahlı
tedhiş uygulamalarına gitmiş ve Enosis
hayallerini gerçekleştirmeye çalışmaya
başlamaları ile birlikte Kıbrıs konusu Türkiye
Cumhuriyeti’nin gündemine ancak girebilmiştir.
Kıbrıs Adasında ki karışıklıkları bitirmek ve
sorunun çözümü için Türkiye Yunanistan ve
İngiltere’nin devreye girmesiyle 1960 yılında
Rumların pek içlerine sinmese de ortak bir
cumhuriyetin kurulması sağlanmıştır. Kıbrıs
Cumhuriyeti ancak üç sene dayanabilmiş ve
Rumların yönetimi ele geçirmeye başlamasıyla
Türkleri yönetimden uzaklaştırarak onları esaret
altına alarak Ada’da bir azınlık durumuna
getirmeye çalışmıştır.
Ortaklıkla kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti,
Kıbrıs Rumları tarafından ele geçirilmiş Kıbrıs
Türkleri baskı altına alınarak her türlü baskı
ve zulümden nasiplerini almaları ve dünya
kamuoyunun bu durum karşısında gözünü kapayarak
seyirci kalmaları Rumları daha da
cesaretlendirmiştir. Bu durum karşısında
Türkiye’nin müdahale etme isteğine de dönemin
süper gücü ABD set çekerek baskıların devamını
sağlamıştır. Rumlar da Türkleri yönetimden
uzaklaştırarak Kıbrıs’ı tek başına temsil
etmekle kalmamış, Türkleri azınlık olarak
görmüş, Adanın Yunanistan’a ilhakı için
mücadeleye devam ederek yapılan müzakerelerde de
Kıbrıs’ta iki toplum gerçeğine yanaşmamışlardır.
T.C 1974 yılında yapmış olduğu müdahale ile
Kıbrıs Türklerinin can, mal ve ırzını güvence
altına almış ise de çözüm için yeterli
olmamıştır. Bu harekatla beraber Kıbrıs Türkleri
üzerinde sıkı bir ambargo uygulanmaya başlanmış
ve hatta ABD, Türkiye’nin müdahale isteğine
karşı olmasından dolayı bu harekattan sonra
Türkiye üzerinde uzun yıllar silah ambargosu
uygulamıştır.
Kıbrıs sorunu normal görüntüsüyle Türkiye,
Yunanistan ve adada yaşayan Türk ve Rum halkı
arasında bir sorun gibi görünse de aslında
görüntünün arkasında tarihin gerçekleri
yatmaktadır. Batının özellikle bu gün Avrupa
birliği adı altında toplanan devletlerin Anadolu
ve Kıbrıs’ta ki Türk varlığını kabul etmek
istememeleri ve bu bölgelerdeki sosyal ve
kültürel zenginliklerin Türk Milletine
bırakılmak istenilmemesinin getirdiği istekler
yatmaktadır. KKTC’nin ilan edilmesinden sonra
yapılan müzakereler de Rum tarafının tutumu ve
BM tarafından çıkarılan kararlar Türk tarafının
mevcut hukuki haklarını gasp edilmesine
yöneliktir.
KKTC’nin kurulmasıyla birlikte Rum Yunan
ikilisinin tavırlarında da sertleşme olmuştur.
Kıbrıs Türkleri üzerinde ambargolar daha da
artmıştır. Yunanistan en büyük ideali Kıbrıs’ın
ilhakıdır. Mevcut koşullarda bunun mümkün
olmadığını anlayan Yunanistan; AB üzerinden
Enosis denemesi yapmaya başlamıştır. 1990
yılında Rum yönetiminin tek taraflı olarak AB’ye
üyelik başvurusu ile Kıbrıs’ta ki hukuki
kuralları çiğnemiştir. 1998 yılından itibaren
Rum kesimi ile AB arasında tam üyelik
müzakerelerinin başlamasıyla AB Kıbrıs
konusunda baş aktör olarak ortaya çıkmıştır.
Adada ki mevcut idareyi değiştirmenin en önemli
yolu AB’yi devreye sokmaktır. Ancak müzakereler
yoluyla Rum ve Türk kesimi arasında bir anlaşma
sağlanmadığı müddetçe Kıbrıs’ın tümünün AB’ye
üye olması mümkün değildir. Rum kesiminin tek
başına AB üyeliğine alınması mevcut sınırların
hukukileşmesi ve yeni hukuksal siyasal
sorunların da ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
Kıbrıs’ta kalıcı ve adil bir
çözümün olabilmesi için iki kesimin eşitliğine
dayanan ve Türkiye’nin etkin garantörlüğü
altında bir çözüm yolunun aranmasıdır. |