Hazırlayan:

Muhammet KEMALOĞLU

(Tarihçi ve Araştırmacı)

 

Kıbrıs Adı :

Kına Çiçeği adı verilen bir çiçekten veya Kiniros'un kızının isminden yahut aşk ilahesi Kipris'den alınan Kıbrıs Adası, meşhur şehirlerinin adlarına göre Amatusya, Pafya ve Selamiya  adı ile de anılırdı. Mısırlılar ve Hititler zamanında Alasya veya Asi, Fenikeliler döneminde ise Hetim ismi ile anılırdı. Avrupa dillerinde bakırın ismi  bu Ada'nın isminden çıkmıştır. Bakırın Latincesi "Cuprum"dur ki, Kıbrıs-Cyprus kelimesinden çıkmıştır. Kipris kelimesi hem Ada'nın adı, hem de bakır madeninin tahsis olunduğu  ilahe Zühre'nin adıdır. Kıbrıs kelimesinin türlü dillerdeki yazılışı hemen hemen aynıdır: Kıbrıs, cyprus, Chypre, Cypren, Gibros, Zypern.[1]

Kıbrıs'ın Coğrafi Durumu ve Önemi :

Kıbrıs, Akdeniz'in kuzey doğu bölgesinde  34' 33" ve  35’ 41" kuzey enlemleri ve 32' 17" ve  34' 35"doğu boylamları üzerinde yer alır. Yüzölçümü 9283 Km2  olan Kıbrıs, Akdeniz'de Sicilya ve Sardinya'dan sonra, üçüncü  büyük adadır. Dünyadaki diğer memleketlerle kıyaslanacak olursa, büyüklük bakımından belki en önemli yer etmez, fakat şimdi olduğu gibi, eski zamanlarda da Doğu Akdeniz'e ve buradan geçen ticaret yollarına hakim idi. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, tarihi devirlerde sık sık istilalara uğradı ve Akdeniz'e hakim olan devlet, Ada'yı ele geçirdi.[2]

Yüzölçümü ve coğrafyası açısından değerlendirildiğinde  Kıbrıs'ın o kadar önemli olmadığı ortaya çıkar. Batıdan doğuya doğru en uç noktaları arasındaki uzaklık yaklaşık 222 km ve en geniş noktaları arasındaki uzaklık yaklaşık 95 km2dir. Diğer taraftan Ada'nın yerleşimine bakıldığında Türkiye'den yaklaşık 80 km, tarihi karışıklara sahne olan Orta Doğu'dan yaklaşık 100 km uzakta olması. üç temel Akdeniz yolu üzerine açık bulunması: Ege ve Marmara denizi ile Karadeniz'e açılan deniz yolu, Batı Akdeniz ve Süveyş Kanalı vasıtası ile Kızıldeniz'e Akdeniz'den Mezopotamya üzerinden İran Körfezi'ne uzanması Kıbrıs'ın stratejik açıdan konumunu belirtmekte yeterli olmaktadır. Bu nedenle Orta Doğu'ya ve Akdeniz'e hakim olmak için mücadele eden imparatorlukların dikkatini, tarihin her döneminde, bir mıknatıs gibi üzerine çekmiş ve hala daha da çekmektedir. Kıbrıs Adası, tarih boyunca Orta Doğu'ya açılmak isteyen devletler için, vazgeçilmez stratejik ve ticari bir ada olarak görülmüştür. Ada'yı elinde bulunduran güç, her zaman Türkiye'den, Mısır'a; Lübnan'dan İran'a kadar bölgeyi kontrol edebilir. Kıbrıs Adası yapısı ve yeryüzü şekilleri bakımından, Anadolu'nun güneyindeki Toros Dağları'nın bir uzantısı olarak ele alınmaktadır. Bilimler araştırmalar sonucu, Türkiye'den deniz vasıtasıyla ayrılmış olan Ada'nın  temelde bir kaç yüz metre  derinlikteki bir denizaltı platformuyla, Anadolu'ya bağlı bulunduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin Hatay ilindeki dağ ve ovalar, Kıbrıs'ta deniz yüzeyi üzerine çıkarak aynı niteliklerle devam etmektedir. Ada'nın, Toros Dağları'nın bir devamı olduğu da bilimsel olarak açıklanmıştır. Tanınmış coğrafyacı olan Dr. FREY, "Kıbrıs; coğrafik, tektonik, jeolojik ve iklim koşulları yönü ile Anadolu'nun bir parçasıdır." demektedir.[3]

Eski Devirlerde Kıbrıs:

  Mısır'ın on sekizinci sülalesine mensup III. Tutmez, Doğu Akdeniz'e hakim olan Kıbrıs Adası'nı M.Ö. yaklaşık 1450 tarihinde zabetti. 450 sene Kıbrıs'a hakim olan Mısırlılar, Ada'nın medeniyeti üzerinde hiç bir etki yapamadılar. 450 sene Mısır hakimiyetinde bulunduktan sonra Kıbrıs, Akdeniz sömürgeci devletlerinden Fenike'nin eline geçti. M.Ö. yaklaşık 1000 tarihinde Fenike Kralı Hiram Kıbrıs'ı zaptetti. Kıbrıs'ta Fenike hakimiyeti M.Ö.709 tarihinde sona erdi. Kıbrıs, Fenike hakimiyetinden sonra M.Ö. 669 senesine kadar Asur idaresinde kaldı. Mısır'ın son Firavunlarından Amasis II, M.Ö. 525 tarihine kadar Kıbrıs, Mısırlılara bağlı olarak Salamis Kralı Evalton tarafından idare edildi.[4]

M.Ö. 332'den itibaren Kıbrıs, Büyük İskender'e bağlandı. İskender'in  ölümünden sonra Ada'da  Ptolemeler egemenliği başladı (M.Ö.294). Kıbrıs iki buçuk asır Ptolemeler'in idaresinde kaldı. Romalı Kartacalılar arasında yer alan ve tarihi  "PÖN SAVAŞLARI" olarak geçen savaşlardan galip çıkan Romalılar egemenlik alanlarını Anadolu ve Suriye'ye kadar genişlettikten sonra, Ptolemeler'i ortadan kaldırıp Kıbrıs'ı  ele geçirdiler. İmparator Büyük Theodosius'un ölümünden sonra coğrafi olarak merkezi İstanbul olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalan Kıbrıs, 395 tarihinden başlayarak, Bizans egemenliği altına girdi.[5]

  Kıbrıs, 1192 yılından sonra, üç yüzyıl Guy de Lussingan'in soyundan gelen Katolik Krallar tarafından yönetilmiştir. Bu devirde Türk-Kıbrıs ilişkileri Anadolu Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Türklerin Antalya'yı ele geçirmeleriyle başlar. Lussingan Kralı I. Hugh ve Anadolu Selçuklu Sultanları İzzettin Keykavus ve Gıyasettin Keyhüsrev arasında  karşılıklı "altın mühürle" gönderilmiş mektuplar, Kıbrıs'la Anadolu arasında eski iyi ilişkilerin devam ettiğini göstermektedir. Kıbrıs, 1489'da Lussingan'lardan sonra Venedikliler'in yönetimine geçti.  1453 yılında İstanbul'un Türklerin eline geçmesi ve Bizans İmparatorluğu'nun sona ermesi, Doğu Akdeniz'in kontrolü  için Venedik ile Osmanlı İmparatorluğu arasında rekabeti artırdı. Venedikliler, Doğu Akdeniz'de önemli imtiyazlar elde etmişlerdi. Ancak Venedik, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul fethinden sonra birçok imtiyazlarını kaybetti. Fatih Sultan Mehmet, Kıbrıs'a karşı hemen ciddi bir harekete girişme konusunda tereddütteydi. Çünkü Kıbrıs, 1426'dan beri Mısır Memlükleri'ne vergi veriyordu. Dolayısıyla Ada, Osmanlılarca bir İslam devletinin yüksek hakimiyeti altındaydı. İkinci Bayezıt devrinde, 1485 yılında  Türklerle Memlükler arasında savaş başlayınca durum değişti. Türkler, Kıbrıs'ı ele geçirmek için planlar yapmaya başladılar.

Osmanlı İdaresinde Kıbrıs :

Kıbrıs, oldukça hareketli Mısır-İstanbul deniz  ticaret yolu üzerinde önemli bir engeldi. Burası Venedikliler'in elinde bulunuyor, Ada'da yuvalanan Venedik desteğindeki Hıristiyan korsanlar sık sık ticaret ve haç gemilerini vuruyorlardı.[6]  

Kıbrıs'ın Ortadoks olan yerli halkı Venedik yönetimince Katolik almaya zorlanıyor, ağır vergiler altında eziliyor ve Venedikliler'in topraklarında angarya usulüyle çalışmak zorunda bırakılıyordu. Osmanlı Devleti'nin adaletli yönetimini bilen halk, fırsat buldukça İstanbul'a heyetler göndererek kendilerinin bu zulümden kurtarılmasını istiyorlardı. Osmanlı Devleti'nin Girit ve Kıbrıs Adaları'na olan ilgisini gören ve bu iki ada elinden gittikten sonra büyük devlet olma vasfını kaybedeceğini bilen Venedik Yönetimi, bir taraftan Osmanlılarla iyi geçinmeye çalışıyor, diğer taraftan da Avrupa'da Osmanlılara karşı girişilen hareketleri el altından destekleyerek iki yüzlü bir politika takip ediyordu.[7]

16.asır sonlarında Akdeniz bir "Türk Gölü" haline gelmişti. Fakat Doğu Akdeniz'de Türk Ülkesi'nin siyasi ve ekonomik güvenliğini tehdit eder bir durumu da Kıbrıs Ada'sı Venedik hakimiyetinde idi. Padişah II. Selim bu tehdidi ortadan kaldırmak için Lala Mustafa Paşa'yı görevlendirmiş ve Mustafa Paşa da Donanmayı-ı Humayun ile hareket edip 1570 yılının sonlarına doğru Kıbrıs Adasını fethetmiştir.

Fethi müteakip kısa bir sürede Anadolu'dan sevk edilen Türk nüfus ile Kıbrıs'ın her alanda Türk-İslam memleketi haline gelmesi sağlanmıştır. Türklerin müsamahası sayesinde Rumlar ve diğer etnik unsurlar yüzyıllar boyu varlıklarını devam ettirmişlerdir. 19.asır boyunca Osmanlı Devleti doğu, batı ve kuzeyde, oldukça geniş topraklarını kaybetmiştir. Ruslarla yüz yıl boyunca kronik bir seyir yakıp eden harpler Türk Milletinde „Moskof Düşmanlığı“killi bir kin haline getirmiştir. 1877-1878’de Rusların Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Osmanlı topraklarına girmesi ile İngilizler Kıbrıs’ta bir üs verilmesi karşılığında Osmanlı Devleti’ne yardım edeceğini bildirmiştir. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu olumsuz şartlar bu teklifin kabul etmesinde en büyük etken olmuştur[8].

İngiliz İdaresinde Kıbrıs:

Adaya yerleşen İngilizler, harpler olmuş bitmiş lakin onlar yardim hususunda yerlerinden bile kıpırdamamışlardır. İngilizler Mısır'ı işgalleri altına almış, Süveyş Kanalını açmışlar ve Hindistan'ı egemenliklerine altına almış ve buna bağlı olarak tarihi Baharat Yolları'na sahip olmuştur. Kıbrıs'a hileli bir yolla ayak basan İngilizlerin asıl amacı Doğu Akdeniz hakimiyetiyle; Hindistan'daki hakimiyetini pekiştirmekti.  Osmanlı ve Osmanlı-Rus savaşları İngiltere'yi pek fazla ilgilendirmiyordu.

Kıbrıs'a misafir olarak çıkan İngiltere daha sonraki dönemlerde Kıbrıs'a "milletlerarası hukuku çiğneyerek " vali tayin edip, sömürge yönetiminin bir benzerini de burada da oluşturmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti'nde İngiltere'ye kafa tutacak bir irade mevcut olmadığı için bu oldu bittiye maalesef çok fazla itiraz edememiştir. 19. asır başlarında başta, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın himayelerinde ayaklanan Rumlar, Mora Yarımadasında 1829 yılında Yunanistan Devletini kurarak çıkmışlardır. İngiliz'lerin adaya çıkması ile birlikte Kıbrıslı Rumların hamisi kesilen "Yunanistan" bununla da yetinmeyip, adayı Yunanistan'a bağlama projesi geliştirmişti: "ENOSİS" [9]

Osmanlı Devleti  girmiş olduğu 1.Cihan Harbi'nden maalesef yenik çıkmış, Muhteşem Osmanlı İmparatorluğu Emperyalist İngiltere, Fransa, Rusya ve diğerleri tarafından paramparça edilmişti. Bununla da yetinmeyen Emperyalist devletler 30 Ekim 1918 yılında imzalattıkları Mondros Mütarekesi ile kalan Anadolu topraklarını da işgale başlayıp Türk Milleti'ne "İSTİKLAL" mücadelesi verdirtmişlerdir. İngiliz'lerin evlad-ı manevisi Rumlar (Yunanlılar) Batı Anadolu'da Türk'ün  "Osmanlı Tokadını" yemişti. Son yüzyılın en büyük komutanı ve tartışmasız en büyük devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde Türk Milleti "Türkiye Cumhuriyeti" ile yoluna devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun dünya devletlerince kabul ve tasdik edildiği Lozan Antlaşması'nda Kıbrıs Türklerinin de durumu tartışılmıştır. Maalesef Lozan Antlaşması'nın 16., 20. ve 21. maddelerindeki Kıbrıs'ın İngiltere'ye ait olduğu kabul edildiği gibi, İngiliz dayatması ile Kıbrıs Türklerinin adayı terke zorlanmaları da söz konusu ediliyordu...

            19. asrın başlarında nüfusun ekseriyetini teşkil eden adanın sahib-i ekseriyesi Türklerin adadan kovulma süreçleri de başlamıştı. Aksine Türkiye'den kovulan Rumlar adaya yerleştiriliyor ve Türk nüfusunun azınlıkta kalmaya mahkum ediliyordu. 1940'lı yılların başına kadar Kıbrıs'ta azalarak mevcudiyetini sürdüren Kıbrıs Türkleri, Rumların ENOSİS heveslerini frenlemek ve kendi varlıklarını sürdürmek için 18 Nisan 1943 yılında Kıbrıs Türklerinin ilk siyasi partisini kurarak, Dr. Fazıl Küçük liderliğinde yeni bir döneme doğru yol almıştı. Daha sonra kurulan, İşçiler Birliği, Çiftçiler Birliği , Milli Parti birleşerek "Kıbrıs Türk Birliği”ni oluşturarak varlık mücadelelerini tüm dünyaya ilan ederler.[10]1950'li yılların başına kadar Türkiye Kıbrıs Meselesinde Maalesef iyi bir imtihan verememiştir. 1950'lerde Yunan Generali Grivas'ın adaya gelip ENOSİS'i gerçekleştirmek için EOKA terör Örgütü'nü kurup, Türk'lere karşı katliamlara girişmesi ile Türkiye tavrını değiştirme durumunda kalmıştır. [11]

Büyük İngiltere İmparatorluğu'nun II. Dünya Savaşı sonucunda çözülme sürecine giren İngiltere'nin Kıbrıs'ı terk edeceğini anlayan Kıbrıslı Rumlar Yunanistan'ında açık desteğiyle "Halk Oylaması" yapıp Kıbrıs'ta önce bir Kıbrıs Rum Devleti kurmak, sonrada adayı Yunanistan'a bağlamak niyetlerini aşikarane ilan edince, Türkiye ve Türk Halkından tepki görmekte gecikmemişlerdir.

Rumların bu hareketine Türkiye-Adada Taksim tezini ortaya atmıştır. 1949'da Malatya Kültür Derneğinin Kıbrıslı Türklere  sahip çıkan ilk mitingi, 1950'li yıllarda bütün Türkiye'ye yayılmış ve Türk Milleti Kıbrıslı kardeşlerine sahip çıkmıştır.Türkiye bundan sonra "Kıbrıs Meselesi"ni milli bir dava olarak benimseyecek ve Kıbrıs Türk'ünün hep yanında olacaktır. 1955'lerden  itibaren,Türkiye'ye dalga dalga yayılacak olan " Kıbrıs Mitingleri" ile Türk Halkı  “Milli Mücadele” den sonra en büyük milli heyecan dalgası ile ayağa kalkacak ve Kıbrıslı kardeşlerinin en büyük teminatı olacaktır.

1959 yılında Londra ve Zürich’e Türkiye-İngiltere ve Yunanistan arasında yapılan konferanslar, Türk ve Rum ortaklığı "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin kurulmasıyla neticelenecektir.  15-16 Ağustos 1960  tarihinde ilan edilen, Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Cumhurbaşkanı Rumlardan (Baş Piskopos Makaryos), yardımcısı Türklerden  (Dr. Fazıl Küçük) oluşmaktaydı.  % 70 - % 30 ortaklıkla oluşan Cumhuriyetin teminatı, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye olacaktır.[12]


[1] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s.1

[2] Alasya,a.g.e, s-1

[3] Denker, M. Sami, Kıbrıs Sorunu, s.23-24

[4] Alasya, A.g.e ,s.3-4

[5] Denker, A.g.e, s.26

[6 ] Denker, A.g.e, s.27

[6] Emecen, F, “Kuruluş’tan Küçük Kaynarcaya“,  Osmanlı Devleti Tarihi,cilt 1,s.41

[7] Osmanlı İdaresinde Kıbrıs,s.13

[8] Denker, A.g.e, s.29

[9]Gökdemir, A.g.m, s-16

[10] Denker, A.g.e, s-33

[11]Emecen, A.g.e,s.49

[12] Gökdemir, A.g.m, s-16

KIBRIS CUMHURİYETİ

 

1931-1954 Yıllarında ENOSİS Faaliyetleri:

 

İngilizlerin adada kurmuş oldukları sömürge yönetimi gerek Rumlar tarafından gerek Türkler tarafından pek hoş karşılanmamıştır. Kıbrıs Adası’nı İngiliz’lerden kurtarmak için mücadeleye önce Rumlar başlatmıştır. Rum’lar ENOSİS hayalleri doğrultusunda Ada’yı Yunanistan’a bağlama çalışmaları, diplomatik yollardan gerçekleşmeyince bu defa silahlı bir yola başvurmaya başladılar. Rum toplumu, 1931 yılında Yunanistan’ın Kıbrıs Konsolosu  Kyrou ve Kitium Piskoposu Nikodemas yönetiminde İngilizlere karşı ayaklandı.[1] Bu  ayaklanma karşısında, İngilizler, 12 Kasım 1931 tarihinde Yasama Meclisini feshederek 6 üyeli bir Yürütme Konseyi kurmuştur.[2] Ayaklanmadan sonra İngiliz Sömürge Yönetiminin aldığı caydırıcı önlemler, ile 1940’lı yılların sonlarına kadar olayların yatışmasında etkili oldu.

İngiltere’nin Kıbrıs Ada’sı üzerindeki politikası Rum-Yunan ikilisi lehine gelişmeye devam etmiştir. Kıbrıslı Rumlar, Enosis isteklerine, II.Dünya   Savaşı sırasında ortaya çıkan “milletlerin kaderlerini kendilerinin tayin etmesi” ilkesi doğrultusunda, çoğunlukla bu Yunanistan’la  birleşmek anlamı taşımaktaydı, sürekli olarak tekrarlamaya devam etmiştir.[3]II. Dünya Savaşı’ndan sonra Rumlar, Yunanistan’ın İngilizlerle birlikte savaşmış olmasını ileri sürerek, Enosis isteklerini tekrarlamaya başladılar[4]. İngiltere, savaştan sonra Kıbrıs Adası’na Muhtariyet verilmesi için çalışmalara başladı. İlk olarak 1947 senesinin başlarında Lord Winster’i Ada’ya vali olarak tayin etti. Vali Temmuz 1947’de bir danışma meclisi kuracağını açıklamış, bu meclisin 19 kişiden oluşacağı ve bunlardan 4’ünün Türk olacağını belirtmişse de  Türk tarafının buna tepki göstermesi üzerine değişiklik yapılarak Rum üye sayısı 12’ye düşürülmüş Türk üye sayısı da 7’ye çıkarılmıştır. Bu meclise  Rumlardan sadece Solcu Rumlar destek vermiş Milliyetçi Rumlar ve Kilise ise tam bir Muhtariyet getirmediği gerekçesi ile destek vermemişlerdir. Destek vermeyen Rumların asıl amacı Yunanistan’a ilhak fikirlerini yinelemiş, ancak  Vali tarafından bunun mümkün olamayacağı kendilerine bildirilmiştir. Rum Cemaati Başkanı Başpiskopos Makarios tarafından  reddedilir ve arkasından, Rum kaynaklı  Milli Kıbrıs Mücahitleri Örgütü, E.O.K.A. (Etniki Organosis Kypriou Agonistan)  tarafından fanatik General George Grivas liderliğinde, İngilizlere karşı, “Enosis” istekleri ile saldırıya başlarlar.[5] Rumların, İngiltere’ye karşı başlattıkları mücadele 1Nisan 1955  tarihinde EOKA saldırılarıyla başlar[6].

Anayasa çalışmalarına Rumların büyük engellemelerine rağmen devam edildi ve 1948’de Anayasa teklifi hazırlandı. Rumlar tam bir Muhtariyet getirmediği gerekçesi ile  mayıs 1948’de bu Anayasayı reddettiler, Türk Delegeleri ise Türk azınlığının hukuku korundukça Türkler için kabul edilebileceğini beyan etmiştir. Muhtariyet çalışmalarında tam bir başarı sağlayamayan Lord Winster, seçtiği bir İstişare Meclisi ile Ada’yı yönetmeye devam etmiştir. Rumlar, Başpiskopos Makarios önderliğinde asıl amaçlarının Enosis olduğunu beyan ederek İlhak için mücadelelerine devam ettiler.

  1950 Yılındaki Plebisit (Halkoylaması):

Rodos ve On iki Ada’yı alan Yunanistan , Megali İdea emelleri ile Kıbrıs’ı da kendisine ilhak edebileceği kanısına varmıştır. Bu amaçlarına ulaşmak için Kıbrıs Rumlarının Ruhani Lideri III. Makarios önderliğinde yapılacak bir halkoylaması ile haklı olduklarını Dünya Kamuoyuna göstermeye çalışmışlardır. Bu Plebisit’e karşı Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’den 1949 yılının sonlarına doğru  büyük bir tepki ve gösteri yapılmış ama Yunan tarafında ise Plebisit lehinde gösteriler yapılmıştır.

Kıbrıs Hükümetinin muhalefetine rağmen, Rum Kilisesi uluslararası kaidelere uymayan plebisiti 16 Ocak 1950 tarihine rastlayan bir Pazar günü , Rumların çoğunlukta olduğu bir yerde plebisitin sonucunun zaten ilhak lehine olacağı şüphesizken yaptırdı[7].

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, 1947 yılında Kıbrıs ile ilgilenirken daha sonraki yıllarda ise sanki kendi meselesi değilmiş gibi davranmaya başlamıştır. Yunanistan ise Kıbrıs meselesini kendi meselesi olarak benimsemiş ve bu doğrultuda Ada’nın kendisine verilmesi için birkaç kere İngiltere’ye müracaat etmiştir. Ancak İngiltere bunun mümkün olmadığını ve mevcut statükonun devam edeceğini beyan etmiştir.

Self-Determinasyon:

Yunan Hükümeti, 1950 plebisitinden umduğunu bulamayıp ve İngiltere’nin tutumu ile Ada’nın kendisine verilmeyeceğini anlamasıyla 1950’li yıllarının başlarından itibaren Rusya’nın desteği ile konuyu Birleşmiş Milletlere götürmeye karar vererek, burada isteklerini açıkça dile getirmişlerdir. 22 Temmuz 1952 tarihinde Atina’da yapılan ve ENOSİS diye bağıran 50000 katıldığı mitinge, devlet memurlarının da katılmasını sağlamak için, Yunan Hükümeti resmi daireleri tatil etmişti[8].

Yunanistan, Türkiye’nin sessizliğinden de cesaret alarak,  İngiltere’yi ikili görüşmelere yanaştırmak amacı ile 16 Ağustos 1954’te Birleşmiş Milletlere (BM) müracaat ederek, Kıbrıs halkı için “SELF-DETERMİNATİON”  hakkının uygulanmasını amaç güden bu müracaatla Kıbrıs sorunu uluslararası bir sorun haline dönüşmüştür[9].

EOKA’ nın Kuruluşu ve Faaliyetleri:

Diplomatik yollardan Enosis’in gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını anlayan Yunanistan, silahlı mücadelenin başlamasına karar vermiştir. Yunanistan, 1952 yılında aslen Kıbrıslı olan Yunanlı gerillacı Grivas’ı, sonradan EOKA adını alan, gizli tedhiş teşkilatını kurmakla görevlendirdi.[10] 1 Nisan 1955 de başlatılan teşkilatlı EOKA tedhiş harekatı ilk evvela mahalli İngiliz idaresine yönetilmiş, sonra Türklerin hesabını görülmesi planlanmıştı.[11] EOKA, Ada’nın her tarafında bombalar patlatmaya ve sabotajlar yapmaya başladılar.

İlk üç ay sadece İngilizleri hedef tutan bu Tedhiş örgütü 21 Haziran 1955  tarihinden itibaren saldırılarını Türklere de yöneltti ve Rum Tedhişçiler tarafından atılan bombalar 14 Türk’ü yaraladı[12]. İngiliz Hükümeti 1955’te, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında üçlü bir konferans için iki toplumun Anavatan Hükümetlerini Londra’da bir konferansa çağırdı fakat Yunanistan’ın ENOSİS’TE ısrar ettiği için, Türkiye’de böyle bir talebe yanaşmadığından bir anlaşmaya varılamadı[13].

İngilizlerin  Genel Vali  Mareşal John Harding’in çok sıkı tedbirlerine rağmen olaylar bir türlü önlenemedi ve Mareşal Harding bu durum karşısında aklınca pek parlak bir çareye başvurdu ve olayların yaratıcısı olarak gördüğü Başpiskoposu Makarios’u 9 Mart 1956 tarihinde Hint Okyanusu’ndaki “Seychelles” Adalarına sürdü. Ve böylelikle de İngiltere bilmeden Kıbrıs’ta bir Makarios efsanesinin doğmasına yol aştı[14].

EOKA Örgütü, 1955-1956 yılları arasında giriştiği tedhiş faaliyetlerinde 12’si Türk, 96’sı İngiliz ve 108’i Rum olmak üzere  216 kişi öldürüldü, 542 kişi yaralandı ve 1196 bomba olayı meydana geldi[15].


[1] Olgun, Aydın, Kıbrıs Gerçeği 1931-1990, s-9

[2] SİSAV, Kıbrıs Sorunu, Dış İlişkiler ve Savunma Araştırma Gurubu, s-17

[3] Denker, A.g.e, s-36,37

[4] Tamçelik, Soyalp, “Kıbrıs Sorununun Siyasal Anatomisi”, Kıbrıs Mektubu Dergisi, cilt-15, sayı-5, s-41

[5] Denker, A.g.e, s-37

[6] Demirer, M.Akif, Türkün Onur Sorunu KKTC, s-93

[7] İktisadi Kalkınma Vakfı Yayınları, KKTC, s-6

[8] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-168

[9]  SİSAV,A.g.e , s-19

[10] Tamçelik, Soyalp, A.g.m, s-43

 

[11] Karagil, Nevzat, Kıbrıs Meselesi Üzerine Son Konuşmalar ve Yazılar, s-109

[12] ismail, Sebahattin,  Kıbrıs Cumhuriyetinin Doğuşu Çöküşü ve KKTC’nin Kuruluşu s-15

[13] Serter, Vehbi Zeki, Kıbrıs Cumhuriyetinin Doğuşu ve Yıkılış Nedenleri, s-2072

[14] Olgun, A.g.e, s-11

[15] Olgun, a.g.e. s-12

Cumhuriyetin ilanı:

 

MacMillan Planı:

İngiltere, 1958 yılında  MacMillan Planı’nı ortaya atmıştır. Buna göre Adadaki Cemaatler ayrıca İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında bir ortaklık kurulmasına dayanıyordu. Türk ve Yunan Hükümetleri birer temsilci gönderecekti. Bu durum yedi yıl sürecek, eğer sistem iyi işlerse ve barış sağlanırsa İngiltere, Ada’nın idaresini dost Türk ve Yunan Hükümetleri ile paylaşacaktı. Ada’da her cemaatin kendi işlerinde Otonomisini kullanabileceği bir temsili hükümet kuracak ve Türk ve Rumlar çift tabiiyet kullanabilecektir[1].Kıbrıs Rum liderliği derhal, Yunan Hükümeti ise kısa bir süre sonra MacMillan Planı’nı reddederek, self-determinasyonda ısrar ettiklerini açıkladılar[2].Türk Hükümeti ise taksim tezi baki kalmak üzere, bazı şartlarla İngiliz planının destekleyeceğini bildirdi.[3]Yunanistan MacMillan Planı’nı devre dışı bırakmak için gerek İngiliz parlamentosunda gerek Birleşmiş Milletlerde çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Fakat İngiltere, bütün bu müdahalelere rağmen planın devreye sokacağını bildirmiştir. Artık yapılacak tek şey MacMillan Planını tatbik etmekti. Bunun bir neticesi olarak Türk temsilcisi, 1 Ekim 1958’de resmen ve fiilen görevine başladı ve Plan yürürlüğe girmiş oldu[4].

  Zürich ve Londra Antlaşmaları:

“1958 yılı Kıbrıs’ta yoğun tedhiş olaylarının meydana geldiği bir yıl oldu. EOKA , bu yılın yalnız Temmuz ayında 48 Türk’ü öldürdü. İngiltere başbakanı Harold McMillan’ın Yunanistan Başbakanı Karamanlis ile 8-9 Ağustos 1958’de yaptığı görüşmelerde de bir sonuca ulaşamadı.15 Ağustos Planı olarak ta bilinen bu plan, Ada’nın yönetiminde Türk’lere geniş hakların verilmesini öngörüyordu. Plana göre, Yürütme Konseyine dört Rum temsilciye karşı iki de Türk temsilci de ekleniyordu. Bu arada, Kıbrıslı Rum ve Türkler için kabul edilen “çift uyruk” sistemi de kaldırılıyor, sorunun kesin çözümünün yedi yıl sonraya bırakılmasını öngörüyordu”[5].İngiltere’nin yeni planını Rumlar kabul etmediler. Türk Hükümeti ise planı olumlu karşıladı. Türkiye’yi bu planı kabule iten en önemli neden, planın kabulü halinde bir taksim olasılığının doğması idi. Türkiye işi sıkı tutarak, Kıbrıs’ta Başkonsolosluk görevini yapan Burhan Işın’ı  McMillan planının belirtilen temsilcilik görevine atadığını açıkladı. Durum Rumlarda büyük endişeye neden oldu. 

“Sorunun gittikçe çıkmaza girdiğini ve EOKA’ nın tedhiş faaliyetlerinin bütün dünyanın nefretini kazandığını gören Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis, üçlü görüşmelere gitmekten başka seçenek kalmadığını görerek çabalarını bu yöne çevirdi. Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Averof arasında bir seri görüşmeler başladı.

İki Dışişleri Bakanı,19 Ocak 1959 tarihinde Paris’te yaptıkları görüşmede Kıbrıs’la ilgili anlaşmanın ana hatlarını saptadılar. Bu gelişmelerden sonra Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis, 6 Şubat 1959 tarihinde Zürich’te buluştular. Menderes-Karamanlis görüşmesi 11 Şubat tarihinde tam bir anlaşma ile sona erdi. Taraflar bu tarihte yayınladıkları bir bildiri ile görüş birliğinde içinde olduklarını açıkladılar.

Zürich’te iki Başbakanın aldıkları kararlar, 17 Şubat 1959 tarihinde Londra’da Türkiye-İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanları tarafından imzalanarak kesinleşti.[6]Böylelikle Türklerin ve Rumların bir arada yaşayacakları “KIBRIS CUMHURİYETİ” kurulmuş oldu.

  Zürich ve Londra Anlaşmalarında yer alan esaslar çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasası ve Anayasanın değişmez bir parçası olan Garanti ve İttifak Antlaşmaları hazırlanmış ve 15-16 Ağustos 1960 gecesi Antlaşmalar imzalanarak Kıbrıs Cumhuriyeti resen ilan edildi[7].

Zürich ve Londra Anlaşmaları gereğince Türkiye ve Yunanistan’ın Ada’da bulundurması gereken askeri birlikler de 16 Ağustos 1960 sabahı Magosa’ya çıktılar. Antlaşmalar gereğince Türk Alayı 650, Yunan Alayı ise 950 erden kurulmuştu.

              

 

Kıbrıs’ta Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Rum Toplumu Lideri Başpiskopos Makarios Cumhurbaşkanlığına, Türk lideri Dr. Fazıl Küçük’te Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığına getirildiler.


[1] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-191

[2] Tamçelik, Soyalp, “Kıbrıs Sorununun Siyasal Anatomisi”, Kıbrıs Mektubu Dergisi,cilt-15, sayı-6, s-35

[3] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-191

[4] Alasya, H.Fikret, Kıbrıs Tarihi ve Kıbrısta Türk Eserleri,s-153

[5] Olgun, Aydın, A.g.e, s-17

[6] Olgun, A.g.e, s-18

[7] Alasya, H.Fikret, Kıbrıs Tarihi ve Rum Yunan Emelleri, s-53

Cumhuriyet Dönemi Gelişmeleri:

16 Ağustos 1960 tarihinde resmen kurulan Cumhuriyet, Kıbrıslı Rumların ENOSİS hayallerine darbe vuruyordu. Garanti Antlaşması Ada’nın taksimini  ya da başka devlet ile birleşmesini önlüyordu. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye Ada’nın bağımsızlığının korunması, bütünlüğünün korunması ve Cumhuriyetin korunması için müdahale hakkı tanıyordu.

Cumhuriyetin her devlet kademesinde %70-%30 ortaklığa dayanıyor ve böylece Kıbrıs’ta Türk varlığı ve Türklerin hakları güvence altına alınıyordu. Rumlar bu ortaklığı içlerine sindirememiş ve bu ortaklığın bozulması için ellerinden geleni yapmaktan kaçınmamışlardır. Cumhuriyetin ömrünün kısa olmasında Rumların ENOSİS hayallerinden vazgeçmemiş olmalarının rolü vardır. Türklerin katledilmesi için uğraşan bir toplum için onlarla ortaklık kurmak çok ağır gelmişti. “Ne zaman ateş ile su, Ne zaman Cennet ile Cehennem birleşirse Rumlarda ancak o zaman Türklerle dost olabilir” Grivas’ın bu sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu içe sindirememe daha Cumhuriyetin ilk yıllarında kendini göstermiştir.“Lefkoşe, Limasol, Magosa, Larnaka ve Bafta’da kurulması öngörülen Türk Belediyeleri kurulamamıştır. Bu konu  Anayasa Yüksek Mahkemesinin verdiği karara uyulmamış  ve bunun üzerine söz konusu Mahkemenin Başkanı Prof. Forsthoff görevinden istifa etmiştir[1].

Cumhurbaşkanı  Makarios, Anayasanın işlenemez halde olduğunu öne sürerek Anayasada 13 Maddelik bir tadil tapılmasını istedi. Bundan güdülen amacın Anayasada arzuladıkları istikamette değişiklik yapmak olduğu hemen anlaşılmıştır. 30 Kasım 1963 ‘te Makarios Meşhur 13 Maddelik değişiklik teklifini masaya getirmiştir[2].Makarios’un bu değişiklik teklifi Türkiye tarafından reddedildi.

“Makarios, Türk Hükûmeti’nin tekliflerini reddedeceğini bildiği için planını buna göre hazırladı ve bu maksatla Lefkoşe’de  Türk’lerin 6 saatte imha etmek üzere hazırlanan “AKRİTAS PLANI” çok iyi eğitim görmüş 20.000 kişilik EOKA tedhiş kuvvetleri ile en modern silahlarla donatılmış olan Yunan Alayı’na mensup askerlerin oluşturduğu “Kıyım Kuvvetleri”, faaliyetlerini tatbik mevkiine koyması için emir verdi.[3]        

21 Aralık Cumartesi günü Lefkoşe’nin Türk Mahallelerinde Kıbrıslı Rum “özel kolluk görevlileri” bir kadının üstünü aramaya kalkıştıklarında kızgın bir kalabalık toplandı. Bunun üzerine görevliler otomatik silahlarla ateş açtılar ve kadınla yanındaki erkeği neredeyse ikiye biçtiler. Bu cinayetler Kıbrıslı Rum Saldırılarının başlangıcı oldu[4].

21 Aralık günü başlayan katliam tarihe “KANLI NOEL” olarak geçti. On günlük süre içerisinde kundaktaki bebekler ve 70 yaşındaki ihtiyarlar dahil olmak üzere onlarca Türk katledildi. Bir kısmı daha canlı iken çukurlara atılmış ve üzerleri buldozerler ile örtülmüştü.

Türkiye Hükümeti, Garanti Antlaşmasının IV. Maddesine göre tek taraflı olarak müdahale hakkını kullanacağını devletlere bildirmişti. Bu doğrultuda 25 Aralık 1963 tarihinde dört Türk jeti Lefkoşe üzerinde uyarı uçuşu yaptılar[5].

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Yıkılışı:

  “Makarios, 1 Ocak 1964 günü Zürich ve Londra Antlaşmaları’nı feshettiğini ilan etmiştir. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti ortadan kalkmış ve Kıbrıs Rum Yönetimi gayrı resmi bir idare şekline girmiştir. Temsilciler Meclisi’ne Türk milletvekilleri alınmamıştır. Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides yasaların cumhurbaşkanı ve yardımcısı tarafından yayınlanması, artık söz konusu olmadığından, Türk milletvekillerinin de Temsilciler Meclisi’nde yasal bir yeri yoktur demiştir. Türk Bakanlar kabineden atılmış, Türk milletvekilleri meclise sokulmamış, Türk memurları kaba kuvvetle dairelerden atılmış yollardan karılmış böylece Kıbrıs Rum Yönetimi, Türklerin haklarını gasp ederek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ele geçirmiştir”[6].

  Esasen 1 Ocak 1964 tarihinden itibaren,  Kıbrıs Rum Yönetimi Türk tarafına devlet bütçesinden vermek zorunda olduğu %30 ödeneği kesmiş ve Rumlara düşük faizli kredi vererek kalkınmaları sağlanmıştı. Milletlerarası kuruluşlardan aldığı yardımlardan, Türk tarafına pay vermemiş ve Türk kesimine hizmet dahi götürmemiştir.

         Ada’yı terk ediniz diye Türklerin tahdit edilmesi ve ekonomik ambargolar neticesinde Türkler Ada’da yaşayamaz hale getirilmiş ve ya valiz ya tabut olarak iki seçenek bırakılmıştır. Nitekim Kıbrıslı Türklerin bir çoğu İngiltere’ye, Avustralya’ya Türkiye’ye daha doğrusu nerede yaşama imkanı bulmuşsa oraya göç etmek zorunda kalmıştır[7].


[1] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-208

[2] SİSAV, A.g.e, s-27

[3] Aynı eser, s-27

[4] Tamçelik, Soyalp, “Kıbrıs Sorununun Siyasal Anatomisi”, cilt-15, sayı-5  s-43

 

[5] Oberline, Pierrre  (çev:Alb.  Mehmet  Erdoğan), “Kıbrıs Cumhuriyenin Doğuşu ve yıkılışı”  Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı-67, s-76

[6] Demirer, A.g.e, s-93

[7] Alasya, H.Fikret, Kıbrıs Tarihi ve Rum Yunan Emelleri, s-68

1963-1974 Dönemi Gelişmeleri:

  Bu dönemde Rumların tek amacı Akritas Planı’nı tatbik etmek ve Cumhuriyeti yıkarak ENOSİS’İ gerçekleştirmek, Türk’leri Kıbrıs Adası’nda azınlık durumuna getirmekti.

  Makarios’un Anayasadaki tadil isteğinin Türkiye tarafından reddedilmesi ile birlikte Kıbrıs Rum Çeteleri, Lefkoşe’nin Türk kesimindeki evlerine saldırmaya başladılar. Bu saldırılar sonucunda yüzlerce Türk öldürülmüş, yararlanmış ve esir düşmüştür. 4 Şubat 1964 günü Gaziveren Köyüne, 14 Şubat günü Limasol’daki Türk toplumuna, 9 Mart’ta  Baf  Türklerine Geçitkale (Kofina) ve Boğaziçi (Ayios Thedoros) köylerine karşı girişilen saldırılar bunlardan sadece birkaçıdır[1]. Bu saldırılarda 100’den fazla Türk köyü tamamen veya kısmen tahrip edildi. 25.000’den fazla Türk mülteci durumuna geçmiştir. Tek amaç, ENOSİS’İ gerçekleştirmek için Türkler’in moralini bozup şartsız teslimlerini sağlamaktı.

  “Aralık 1963’de başlayıp 1967 yılının sonuna kadar devam eden olaylar Kıbrıs Türkleri’nin tarihinde en karanlık günler olarak anılacaktır. Gerçektende bu devre içinde Kıbrıs Türk Toplumu ve liderleri üzerinde akla gelmedik baskı türlerine girişilmiş, güçlendirilen Rum silahlı kuvvetleri ile güvenlik birlikleri Türklere ağır kayıplar verdirmiştir. Ancak şartlar onların lehine olmasına rağmen Kıbrıs Türk’ünün direncini kıramamış ve arzularına olaştıramamıştır”[2].

  Meseleye politik yoldan bir çözüm yolu arandı. Bu maksatla 13 Ocak 1964 tarihinde 5’li bir toplantı Londra’da yapıldı fakat sonuç alınamadı[3]. Bu dönemde Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş’ın Ada’ya dönmesi yasaklanmış ve bu yasak 1968 yılına kadar devam etmiştir. Ayrıca bu dönemde Türk Toplumu üzerinde acımasız bir ambargo uygulanmıştır. Kısacası 1964-67 devresinde fiilen Yunanistan’ın  ve Rum’ların işgali altında girmiştir. Bu dönemde Rum Muhafız Teşkilatı’ndaki Yunanlıların sayısı 20.000’i aşmıştır.

  Rumlar 1967 yılında planları çerçevesinde tekrar saldırılarına geçmiş fakat Türkiye’nin müdahale edeceğinde ısrar etmesi Kıbrıslı Rumlarının ve Makarios’un geri adım atarak uzlaşmacı bir tutum içerisine girmelerine sebep oldu.

  İngiltere’nin girişimiyle Ocak 1964'te Londra’da yapılan toplantıda Yunanistan’ın, Türklerin 1960 yılında kazandıkları haklardan mahrum etmek istemeleri ve Enosis isteklerini tekrarlamaları buna karşı Türklerin bunu reddetmesi üzerine herhangi bir uzlaşma çıkmadı.

  4 Mart 1964 tarihinde BM Güvenlik Konseyi Kanada, İsveç, İrlanda, Brezilya tarafından hazırlanan planı onayladı ve bu ülkeler Kıbrıs’a “Barış Gücü” göndermeye karar verdiler[4].1964 yılında ABD Kıbrıs Sorunu için arabuluculuk görevine girmiştir. Türkiye’nin müdahale etmek isteği karşısında ABD Başkanı Johnson böyle bir durumda ABD silahlarını kullanamayacağını bildiren bir mektup göndermiş ve bu mektup iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine sebep olmuştur. Bu dönemde Türkiye’nin müdahalesini ABD engellemede bulunmuştur. Rumlar ABD’nin bu tutumundan yararlanıp saldırılarına devam etmiştir. 27 Nisan 1964’te Rumların Magosa’ya saldırılarını artırmaları, 27 Nisan’da Yeşilırmak ve Erenköy’de giriştikleri büyük çaplı saldırılardan Türk Hava Kuvvetlerinin 60 jetinin Rum mevzilerini bombalamasına sebep oldu. Bu bombalama Rumların uslanmasına yetmeyince 9 Ağustos’ta başka bir hava saldırısı Türk Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirildi.

  Kıbrıs açısından ümitli gelişmelere yol açabilecek bir olayda Türkiye ve Yunanistan Başbakanlarının Eylül 1967’de Trakya’da yaptıkları zirve toplantısı teşkil etmiştir. Mayıs 1964’ten beri diplomatik alanda devam eden görüşmelerin bir sonucu olarak bu zirveden Yunanistan ENOSİS ümidini muhafazaya devam etmesi Türkiye’nin coğrafi federasyonda ısrar etmesi üzerine bir netice alınamamıştı.

  “Görüşmeler, BM Genel Sekreterinin devamlı girişimlerinin ve taraflara 18 Ekim 1971 ve 18 Mayıs 1972 tarihlerinde gönderdiği iki muhtıranın sonucu olarak her iki toplum temsilcilerinin eşit statüsü çerçevesinde, araştırma mahiyeti taşıma ve bağımsız Kıbrıs Devletinin iç durumu ve anayasal konularına inhisar etmek kaydı ile yine özel temsilci Osario-Tafall’ın himayesinde bu defa Türkiye ve Yunanistan’dan gelen Anayasa eksperlerinin katılımı ile genişletilmiş olarak 8 Haziran 1972 tarihinde canlandırılmıştır. Görüşmelerin bu safhası 18 Haziran 1974’e kadar  devam etmiştir. 15 Temmuz 1974 darbesi görüşmelerin kesilmesini gerektirmiştir[5]


[1] Alasya, A.g.e, s-68-69

 

[2]  SİSAV,A.g.e, s-28

[3]Aynı eser, s-28

[4] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-231

 

[5] İsmail, Sebahattin,  Kıbrıs Cumhuriyetinin Doğuşu Çöküşü ve KKTC’nin Kuruluşu, s-201

KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ

Türk Federe Devleti’nin İlanı:

1963 yılında yaşanan “Kanlı Noel” olayları sonucunda Türk Toplumu eşit statü ile ortağı olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti Yönetiminden silah zoru ile uzaklaştırıldığından hükümetle ilgili işlerini yürütmek için teşkilatlanmak zorunda kalmışlardı. Bu doğrultuda 1967 yılında “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi”ni oluşturmuşlardı. 31 Nisan 1971tarihinde bu yönetimi “Kıbrıs Türk Yönetimi” şekline dönüştürerek biraz daha geliştirdiler. 1 Ekim 1974 tarihinde, “Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi” şeklini almıştır. Görüşmelerin giderek çıkmaza girdiğini, özellikle güneydeki Türk göçmenler ve coğrafi federasyon konusunda hiçbir ilerleme sağlanamadığını gören Türk Yönetimi, 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Federe Devletinin Türk tarafını oluşturarak “Kıbrıs Federe Türk Devletinin” kurulduğunu açıkladılar[1].

“Kıbrıs Türk Cemaati, iki coğrafi bölgeli (bi-zonal), iki toplumlu, merkezi hükümetli, Kıbrıs Federe Cumhuriyetinin kurulmasını istediği için, 13 Şubat 1975 tarihinde, bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmemiştir. Rum tarafının da kendi Kıbrıs Rum Federe Devletini kurmasını ve bundan sonra Kıbrıs Federe Cumhuriyeti’nin gerçekleşmesini istemiştir[2]

İkili Görüşmeler:

1. Viyana Görüşmeleri:

Kıbrıs Türk Kesimi ile Kıbrıs Rum Kesimi arasında devam eden insani konulardaki yerel görüşmeler Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanıyla beraber Rum tarafının isteğiyle kesilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin, Kıbrıs Sorununu çözümü için iki toplum arasında görüşmelerin başlatılması için girişimlere başlamıştır. Böylece, 28 Nisan 1975’de başlayıp 6 tur devam eden ve 6. Turu 12 Şubat 1977 tarihli Rauf  Denktaş-Makarios zirvesinden sonra 7 Nisan 1977’de nihayet bulan VİYANA GÖRÜŞMELERİ dizisi politika sahnesine çıkmıştır[3]. İki sene devam eden bu görüşmeler bazı dönemlerde kesintiye uğramış, görüşmeler sonucunda kesin bir anlaşmaya varılamamıştır.

Birinci Tur Görüşmeler, Viyana’da 28 Nisan- 2 Ağustos 1975 tarihlerinde gerçekleşmiştir[4]. Bu görüşmelerde federal hükümetin görevleri ve yetkileri üzerinde durulmuştur. Bu konuda Eksperler Komitesinin kurulması  kararlaştırılmıştır. Bu görüşmelerde ayrıca mülteciler konusu da ele alınmıştır. “İkinci Tur Görüşmeler, Viyana’da 5-7 Haziran 1975 tarihlerinde yapılmıştır. Bu görüşmelerde federal hükümetin yetki ve görevleri konusunun müzakerelerine devam edilmiş, ayrıca geçici bir federal hükümet kurulması konusu görüşülmüştür. Kıbrıs Türk Tarafının 3. Tur görüşmelerde ele alınmak üzere geçici federal hükümet bahsinde hazırlayıp 18 Temmuz 1975 tarihinde sunduğu  proje Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından derhal reddedilmiştir[5]

Üçüncü Tur Görüşmeler, yine Viyana’da 31 Temmuz- 2 Ağustos 1975 tarihlerinde gerçekleşmiştir.[6] Bu görüşmelerde birinci ve ikinci tur görüşmelerdeki konular üzerinde görüşmelere devam edildi. Bu turda alınmış en önemli karar, iki taraf arasında gönüllü ahali değişiminin kabul edilmesidir. 1975 yılında Cenevre’de iki cemaat temsilcileri arasında varılan anlaşmaya göre güneyde bulunan 65.000 Türk, 1975 Eylülü içinde bir ay kısa bir zamanda, Birleşmiş Milletler Barış Gücü gözetiminde kuzeydeki Türk bölgesine geçmiş, hürriyetine, insanca yaşama hakkına kavuşmuş, böylece yıllarca süren korku, endişe, eza ve cefadan kurtulmuştur[7].

İkili görüşmelerin IV. Raundu, 8-10 Eylül 1975 tarihlerinde New York’ta yapılmış, fakat Türk Tarafının, toprak konusunda somut teklif  vermediğini ileri sürülmesi üzerine, toplantı tehir edilmiştir[8]. Brüksel’de 12 Aralık 1975 tarihinde beşinci Tur Görüşmeler Türk ve Yunan Dışişleri bakanlarının yaptıkları toplantıda varılan mutabakatın ışığında Viyana’da 17-21 Şubat 1976 tarihlerinde cereyan etmiştir[9].

Brüksel mutabakatının ışığında yapılan bu görüşmelerde, Kıbrıs sorununun anayasal ve topraksal konularında öneri değişiminde bulunulması ve bu konularda uzmanlardan oluşan bir komitenin kurulması kabul edilmişse de, Kıbrıs Rum Yönetiminin varılan anlaşmayı uygulamaktan kaçınması bu mutabakatı sonuçsuz bıraktığı gibi görüşmeci Glafkos Klerides’in istifa etmesine sebep olmuştur. Bu konularda Kıbrıs Rum Yönetiminin yaptığı zig zagların asıl sebebi ENOSİS’TEN vazgeçerek iki bölgelilik konusuna yanaşmak istememeleridir. Buna mukabil, Türk tarafı, iki bölgeli, iki toplumlu, başlangıçta zayıf ve belirli yetkilerle donatılmış bir federal hükümete sahip ve her federe devletin idaresi altında bulunacak toprağın genişliğine ilişkin somut kriterlerin tespit edileceği federal bir cumhuriyet taraftarı olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu esaslar, 5 Kasım 1976 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Yasama Meclisinde oybirliğince kabul edilmiştir[10].

“Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dr. Kurt Waldeim’in da katıldığı ikinci zirve toplantısında görüşmelerin ele alacakları aşağıda açıklanmış bulunan temel ilkeler üzerinde anlaşmaya varılmıştır:

Bağımsız, bağlantısız, iki toplumlu, bir Kıbrıs Cumhuriyeti istiyoruz

Her toplumun yönetimi altındaki topraklar, ekonomik ve toprak verimliliği ile toprak mülkiyeti esasları ışığında görüşülmelidir.

Dolaşma, yerleşme serbestisi, mülkiyet hakkı gibi prensip meseleleri tartışmaya açıktır.

Federal Hükümetin görev ve yetkileri, devletin birliği ve devletin iki toplumlu niteliğini koruyacak biçimde olacaktır[11]

Toplumlararası görüşmelerin altıncı turu 12 Şubat 1977 tarihli zirve toplantısını takiben 31 Mart-7 Nisan 1977 tarihlerinde Viyana’da yapılmıştır[12]. Burada 11 oturum yapılmış, har iki taraf da detaylı görüşleri ileri sürmüş, fakat taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının giderilmesine imkan bulunamamasının sebebi, Rum tarafı Kıbrıs gerçeklerini göz önüne almayan toprak taleplerinde bulunması ve Rum görüşmecinin devamlı suretle olumsuz tutum takınmasından dolayıdır[13].

Altıncı tur görüşmelerden de sonuç alınamaması üzerine görüşmeciler, 20,26 Mayıs ve 3 Haziran 1977 tarihlerinde üç toplantı daha yaptılar, fakat Kıbrıs Türk Federe Devleti temsilcisinin Rum tarafından uygulanan ambargo yüzünden görüşmelerde devamda bir fayda görmemeleri dolayısıyla ilerisi için bir tarih tespiti mümkün olamamıştır[14].

2. Demirel – Karamanlis Görüşmesi:

Türkiye ile Yunanistan arasında gittikçe gerginleşen ilişkiler Türkiye Başbakanı Demirel ile Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in 31 Mayıs 1975 tarihinde Brüksel’de yaptıkları görüşme ile yeni bir döneme girmiştir. Bu görüşmeden Viyana’da sürdürülen görüşmelere destek vermek dışında herhangi bir sonuç alınamamıştır.

3. Montraux’da Ecevit – Karamanlis Görüşmesi:

“Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit ile Yunanistan Başbakanı Karamanlis 10 Mart 1978’de Montraux’da bir zirve toplantısı yaptılar. Ancak bu görüşme bir sonuç vermedi. Ecevit ve Karamanlis 29 Mayıs 1978’de Washington’da ikinci kez bir araya geldiler. İki lider bu görüşmede temasların Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreterleri seviyesinde Ankara’da devamını kararlaştırdılar. Ancak Genel Sekreterlerin başkanlığındaki teknik heyetlerin Ağustos ve Eylül aylarında yaptıkları toplantılar bir sonuç vermedi. 1979 yılı içinde yapılan sonraki iki toplantıda da olumlu bir sonuç sağlanamadı.”[15]

 

4. Rauf Denktaş – Kyprianou Görüşmeleri:

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Ocak 1978’de Kıbrıs’a yaptığı ziyaret sonucunda varılan mutabakat neticesinde Kıbrıs Türk Federe Devleti, 13 Nisan 1978 tarihinde etraflı bir teklifler paketini Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu teklifler paketini 19 Nisan 1978 tarihinde Kiprianu’ya iletmiş, Kiprianu bu teklifi aynı gün tamamen kabul edilmez diyerek reddetmiştir. Bu tekliflerin Kiprianu  tarafından daha incelenmeden reddedilmesinin sebebi oluşacak bir uzlaşmada ABD tarafından uygulanan silah ambargosunun kalkabileceği ihtimalinden duyulan korkudandır. Kiprianu 13 Nisan Tekliflerinin ortadan kaldırılmadığı müddetçe toplumlararası görüşmelerin tekrar başlayamayacağını bildirmiştir.

Kiprianu ile beraber Rum Yönetiminin uzlaşmaz tutumu karşısında Denktaş, zirve toplantısını gerçekleştirmek için sürekli girişimlerde bulunmuştur. Çeşitli toplumlardan gelen baslılar sonucu Kiprianu, zirve toplantısına razı gelmek zorunda kalmıştır. 18-19 Mayıs 1979 tarihinde Dr. Kurt Walheim’in gözetiminde yapılan toplantıda 10 madde üzerinde mutabakata varılmıştır.

  -Toplumlararası görüşmelerin 15 Haziran 1979’da tekrar başlatılması kararlaştırıldı.

  -Görüşmelerin temeli 12 Şubat 1977’de varılan Denktaş- Makarios anlaşması ve Kıbrıs sorununa ilişkin BM kararları oluşturacak.

  -Cumhuriyetin tüm yurttaşlarının insan hakları ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.

  -Görüşmeler, tüm toprak ve anayasal sorunları kapsayacak.

  -Görüşmelerin  toprak ve anayasal sorunlarını çözümleyebilmek amacıyla başlattıkları görüşmelerde Maraş’ın BM gözetiminde yeniden yerleşime açılması konusunda bir anlaşmaya varıldıktan sonra,Kıbrıs sorununun diğer yönleri ile ilgili görüşmelerin sonucu beklenmeden bu anlaşma uygulanacak.

  -Görüşmelerin sonucunu olumsuz etkileyecek hareketlerden kaçınılması ve iyi niyet, karşılıklı güven ve olağan koşullara dönüşü kolaylaştırabilecek pratik önlemlerin alınması kararlaştırıldı.

  -Kıbrıs Cumhuriyeti’nin askerden arındırılması ve bununla ilgili konuların görüşülmesi öngörülüyor.

  -Cumhuriyetin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesine veya taksim ve ayrılmanın herhangi bir şekline karşı gerektiği garanti edilmelidir.

  -Görüşmeler, gecikmelerden kaçınarak sürekli ve temelli bir şekilde sürdürülecek.

  -Toplumlararası  görüşmeler Lefkoşa’da yapılacak.”[16]

10 madde üzerinde mutabakat çerçevesinde yapılan görüşmeler  Rumların menfi tutumları ve 1974 öncesi döneme dönüşe ısrar etmeleri sonucunda, kısa bir süre sonra görüşmeler kesilmiştir. Ancak Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin uzun ısrarları üzerine, Kiprianu görüşmelerin tekrar başlamasına razı olmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisinin yapacağı açılış konuşması üzerine mutabakata varılmış, ancak 9 Ağustos 1980 günü saat 10.00 Londra Palas’ta yapılan toplantıda Gobi tarafından okunmuş[17], aynı gün saat 12.00’de Kiprianu tarafından inkar edilmiştir. Kıbrıs Türk Federe Devleti, sınırlar ve Maraş ile ilgili haritalar, Anayasa, güvenlik ve garantileri içeren bir paketi görüşmelerin başlaması için 5 Ağustos 1981 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine sunmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Hugo Gobi, tarafından olumlu karşılanmışsa da Kiprianu  tarafından reddedilmiştir.[18](18)

  Makarios’un Ölümü:

Kıbrıs sorununu içinden çıkılmaz bir hale getiren Başpiskopos Makarios 3 Ağustos 1977 tarihinde ölmüştür. Makarios hayatı boyunca ENOSİS hayalinden vazgeçememiştir. Bir din adamı olmasına rağmen binlerce insanın ölümüne yol açan olaylarda baş sorumlu olmuştur. Makarios’un ölümüyle Rum Yönetiminde önemli bir boşluk doğmuştur. Rum kesimindeki seçim sistemi dolayısıyla cumhurbaşkanlığı seçimleri gecikmiş Kiprianu, 10 Eylül 1977’de geçici başkan, 28 Şubat 1978!de gerçek başkan olmuştur. Toplumlararası görüşmelerindeki çıkmaz, seçimlerin gecikmesi dolayısıyla daha da çıkmaza girmiştir. Ocak 1978’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a yaptığı ziyaretle iki toplum liderini  bir araya getirmiştir. Liderler toplumlararası görüşmelerin yeniden başlaması için mutabakata varmışlardır.


[1] Olgun, Aydın, A.g.e, s-49

 

[2] Alasya, H.Fikret ,Tarihte Kıbrıs, s-260

[3]SİSAV,A.g.e, s-34

 

[4]Aynı eser, s-34

 

[5] Aynı eser , s-35

 

[6]Aynı eser, s-35

 

[7] Alasya, H.Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-249-250

[8] Alasya, H.Fikret, Kıbrıs Tarihi ve Rum-Yunan emelleri, s-118

 

[9] SİSAV, A.g.e, s-35

 

[10] SİSAV, A.g.e,  s-36

[11] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-58

[12] SİSAV, A.g.e, s-36

 

[13] Alasya, A.g.e, s-59

 

[14] SİSAV, A.g.e, s-37

[15] Olgun, Aydın, A.g.e, s-64

[16] Alasya, H. Fikret. KKTC Tarihi, s-63

 

[17] Alasya,A.g.e, s-64

 

[18] Olgun, Aydın, A.g.e, s-70

KIBRIS BARIŞ HAREKATI

Kıbrıs’ta Geçici Türk Yönetiminin Kurulması:

1960 Anayasasının bazı hükümlerinin Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından iptal edilmesi ve Türk Kesimini dikkate almaması üzerine Türk Kesimi, yaptığı toplantıda kendi idarelerini kurmaya karar vermişlerdir. Bu maksatla 28 Aralık 1967  tarihinde Ada’da “Geçici Türk Yönetimi” fiilen ilan edildi ve başkanlığına Doktor Fazıl Küçük, Başkan Yardımcılığına da Türkiye’de bulunan Rauf Denktaş getirildi[1]. Bu Yönetim bağlı kalacağı 19 maddelik esasları  da açıklamıştır.  

Görüşmeler sonucu Enosis emellerinden vazgeçemeyen Rumların uzlaşmaz tutumu nedeniyle herhangi bir netice alınamamıştı. Bu devrede Makarios ile Yunan Cunta Yönetimi arasında görüş ayrılıkları çıkmaya başlamıştı. Nihayetinde 15 Temmuz 1974 tarihinde darbe ile Makarios yönetimden uzaklaştırılınca Kıbrıs Türkleri, bir adım daha atarak “Geçici Türk Yönetimi” yerine 18 Temmuz 1974’te “Kıbrıs Türk Yönetimi” şeklini alacak yeni bir siyasi yapılanmaya gitti[2]. Kıbrıs’ta kurulan bu yönetimler Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra kurulacak “Kıbrıs Türk Federe Devleti”nin temellerini oluşturuyordu.

  Kıbrıs’ta Hükümet Darbesi:

Kıbrıs’ın Enosis hayalleri dahilinde Yunanistan’a ilhakı için yapılan saldırılar ve katliamlara karşı Türk Mukavemet teşkilatı ile Garantör devletlerden biri olan Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında gerçekleşemedi. Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakının zorlaşmaya girmesiyle Atina’daki Cunta Yönetimi ile Kıbrıs Rum Lideri Makarios arsında görüş ayrılıkları başlamıştı. Fikir ayrılığının asıl  sebebi Yunan Cunta Yönetiminin Kıbrıs’ı, kısa sürede Yunanistan’a ilhak isteği karşısında Makarios’un uzun vadeli mücadele yolunu seçmesiydi. Böylece Makarios ile Yunan Cunta Hükümetinin arası açılmıştı.

15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanlı Subaylar, Makarios’a karşı bir darbe yaptılar[3]. Darbeden hemen sonra Makarios’un öldürüldüğü ilan edilmişse de Makarios darbenin yapılacağını bildiğinden önlemini alıp İngilizlere sığınarak kaçmayı başarabilmiştir. Bu darbe ile azılı bir EOKA’cı  ve EOKA’ nın kurucularından olan ve “İnsan Kasabı” olarak ta bilinen Nikos Sampson, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturarak “KIBRIS ELEN CUMHURİYETİ”ni ilan etti.[4] Birleşmiş Milletler ve çoğu dünya ülkeleri kurulan bu hükümete tepki göstererek tanımadıklarını ilan ettiler.

  I. Barış Harekatı:

Yunan Subaylarının Kıbrıs’ta yaptığı darbe Türkiye’de büyük heyecan yarattı. Başbakan Bülent Ecevit, gezisini yarıda kesip Ankara’ya geri döndü ve ordu alarma geçirildi. Kıbrıs’taki Türklerin tehlikede olduğu açıktı. Çünkü yönetimi Nikos Sampson ele geçirmişti. Bu tehlike Makarios’un BM’lere verdiği bilgi ile doğrulanıyordu.

Türkiye zaman geçirmeden, Ada’daki tehlikeyi ortadan kaldırmak, barışı sağlamak ve Anayasal düzeni sağlamak için garantör ülkelerinden İngiltere’ye müşterek müdahale  etme teklifinde bulundu. Ecevit ayrıntıları görüşmek için 17 Temmuz 1974’te İngiltere’ye gitti. Ancak İngiltere’nin müdahaleye kesin karşı bir tavır sergilemesi üzerine Ecevit 19 Temmuz 1974'te geri döndü.  “20 Temmuz 1974 günü, Kıbrıs Türk Bârış Harekâtını başlattı. 20-22 Temmuz 1974 tarihleri arasında, Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ta küçük bir sahanın kontrolünü ele geçirmişlerdi. BM Güvenlik Konseyi’nin kararın uyarak, 22 Temmuz 1974 günü saat 17:00’de ateşkes olmuştu. Türk tarafı ateşkese riayet etmiş, fakat Rum-Yunan ikilisi, ağır silahlarla bir çok köyüne taarruz etmiş, köylerin bazılarını işgal ederek pek çok Türkü esir almışlardı. 20 Temmuz 1974 günü başlatılmış olan I.Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’nın sonunda asgari tahribat ve zâyiatla kazanılmış olan bir zaferdir.[5]” Kıbrıs Türk Barış Harekâtı iki önemli sonuç doğurdu: Bu harekat sonucunda Nikos Sampson’un yedi günlük saltanatı sona erdi yerine Glafkos Klerides geçti. İkinci sonuç, Temmuz 1974'te Yunan Cunta Hükümeti yerini Sivil Hükümet’e bıraktı. Sürgünde bulunan  Konstantin Karamanlis Hükümeti kurmak için Yunanistan’a geri döndü.    

 

I. Cenevre Konferansı:

Kıbrıs meselesinin çözümünü 15 Temmuz darbesinden sonra İngiltere tarafından istenmişti. Türkiye’nin yapmış olduğu Kıbrıs Türk Barış Harekatı’ndan sırasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 20 Temmuz’da aldığı kararla Garantör devletlerin derhal görüşmelere başlanmasını, bölgede barışın sağlanması ve Kıbrıs’ta Anayasanın yeniden tesisini öngörüyordu.

“Garantör devletlerin temsilcileri 25 Temmuz 1974’de başlayan görüşmelerde meselenin çözümü ile ilgili hususlarda taraflar arasında büyük görüş ayrılıkları bulunmasından dolayı, görüşmeler zaman zaman kesilme tehlikesi ile karşılaşmış olmasına rağmen, sürdürülmüş ve 30 Temmuz 1974 günü Türkiye’nin taleplerinin büyük bir kısmının taraflarca kabul edilmesi neticesinde bir Protokol imzalanmıştır. Varılan anlaşmaya göre:

Bir güvenlik bölgesi kurulacaktır,

Yunan ve Rum askerleri tarafından işgal edilmiş bulunan bütün Türk bölgeleri derhal boşaltılacaktır,

Gözaltına alınan asker ve sivil personel serbest bırakılacak,

Kıbrıs’ta barışın sağlanması ve anayasaya uygun hükümetin yeniden kurulması

için görüşmelere devam edilecektir.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Rum Toplumu ve Kıbrıs Türk Toplumu olmak üzere iki Otonom idarenin varolduğu not etmişlerdir. Bu husus mühim bir gelişmedir. Çünkü müteakip idari gelişmelerin kaynağını teşkil etmiştir.[6]”

II. Cenevre Konferansı:

Birinci Cenevre Konferansında sorunun çözümü için görüşmelerin devam edilmesi karara bağlanmıştı. Bu  Protokol çerçevesinde taraflar 8 Ağustos’ta Cenevre’de tekrar toplanmıştır. Rum-Yunan ikilisi, Birinci Cenevre Konferansı neticesinde imzalanmış Protokolde öngörülen hususları reddeden  bir tutum içine girmiş ve taahhütleri gereği yerine getirmeleri gereken işleri yapmamış ve bilhassa ateşkese uymamış olmaları sebebiyle, menfi bir atmosfer içinde başlayan Konferans, daha başlangıçta başarısızlığa mahkum görünmüştür[7].

Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Konferansta özetle Kıbrıs’ın %38’ini kapsayacak federe bir Türk savundu. İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanları ise bunu kabule yanaşmayıp zaman kazanmak için çeşitli oyunlara başvurdular. Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros ile Rum Yönetimi Temsilcisi Klerides öneriyi hükümetleri ile temas edebileceklerini belirterek 32 saat süre istediler. Yunan ve Rumların istediği bu sürenin askeri hazırlıklar için vakit kazanmayı öngördüğünü anlayan Turan Güneş’te 13 Ağustos akşamı Konferansı terk etti ve Ankara’ya “Ayşe’nin tatile çıkabileceğini” bildirdi.[8]

II. Barış Harekatı:

Türk ve Yunan temsilcileri ile birlikte Kıbrıs Türk ve Rum temsilcilerinin de katıldığı Cenevre Görüşmeleri’nde herhangi bir netice alınamamıştı. Çünkü; Rum tarafı 1. Cenevre Konferansı sonunda imzalanan Protokole uymadıkları gibi yeni katliamlara da girişmişlerdi. 2. Cenevre Konferansı başlarken Rum ve Yunan ikilisi uzlaşmaz bir tutum sergilemiş, çeşitli oyunlarla zaman kazanmak istiyorlardı. Bu durum karşısında Türkiye’nin müdahaleden başka bir seçeneği kalmamıştı.

14 Ağustos 1974 tarihinde geç saatlerde 2. Barış harekatını başlatmıştır. Bir taraftan Magosa, diğer taraftan Lefke istikametinde ileri harekata başlamış bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri, 16 Ağustos’ta biten 3 günlük bir harekat neticesinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin emniyetine ve ekonomik ihtiyaçlarına cevap verecek sahayı içine alan bugünkü hudutlarını çizmiştir[9]. Üç günlük harekat sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri önceden hazırlanan plan çerçevesinde Magosa-Lefkoşe-Omorfo hattını tutmayı başararak 1. Barış Harekatında ele geçirilen 130 km2lik alan 2. Barış Harekatıyla 4000 km2’yi buldu[10].

Yunanistan’ın acil toplanma çağrısı üzerine toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateş-kes çağrısına taraflar 16 Ağustos saat 16:00’de uyarak harekatı durdurdular.

Kıbrıs Türk Barış Harekatının Sonuçları:

1.Ada’da Türk varlığı ve Türkiye’nin ulusal çıkarları korunmuştur[11].

2)Harekatla 1955-1974 yılları arasında Rum-Yunan ikilisinin baskı ve tehdidi altında yaşamakta olan Türk Halkı, kendine ait olan vatan topraklarına kavuşmuştur[12].

3)Yunanistan ve Rumların ENOSİS hayalleri, bu harekatla tarihe gömülmüştür.


[1] Olgun,A.g.e, s-30

[2] Tamçelik, Soyalp, “Kıbrıs Sorununun Siyasal Anatomisi”, Kıbrıs Mektubu Dergisi,cilt-16, sayı-2, s-13

[3] Tamçelik, A.g.m, s-13

 

[4] Tamçelik, A.g.m, s-13

 

[5] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-47

[6] Alasya, A.g.e,s-48

 

[7] Alasya, A.g.e,s-49

 

[8] Olgun, A.g.e ,s-42

[9] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-56

 

[10] Olgun, Aydın,A.g.e,s-43

[11] Balcıoğlu, Mustafa, “Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikası”, TC Tarihi, cilt II, s-487

 

[12] Alasya, A.g.e, s-56

Toplumlararası Görüşmeler:

Kıbrıs Türk Toplumu Yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan ederken Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki bölgeli federal bir yapıya kapılarını kapamadığını açıkça belirtmiş ve müzakerelere açık olduğunu dünya kamuoyuna bildirmiştir. Kıbrıs Rum Yönetimi ise , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından 1984 Ağustos ayına kadar , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile herhangi bir temasta bulunmaktan kaçınmıştır. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu tavrının sebebi, böyle bir temas ile , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına gelebileceğinden duyduğu korkunun bir sonucudur.[1]

Denktaş-Kiprianou New-York Görüşmesi:

Ağustos 1984’de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin aldığı yeni bir inisiyatif başarı ile sonuçlanmış ve iki toplum arasında 12 Aralık 1984 tarihine kadar “vekaletle görüşme” metodu ile üç tur müzakere yapılmıştır.[2] Bu vekaletle görüşmelerin amacı iki toplum liderini bir araya getirmektir. Bu görüşmeler sonucunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 17 Ocak 1985’de Denktaş ve Kiprianou’yu New-York’ta bir araya getirmiştir.[3] Ağustos 1984’de Viyana’da başlayıp 12 Aralık 1984’de Lefkoşe’de biten beş aylık görüşmeler sonucunda mutabık kalınan konuları içeren belgenin (17 Ocak 1985) iki toplum liderinin üzerinde anlaşma sağlanacağı düşüncesi, 17 Ocak 1985’de New-York Görüşmelerinde Kiprianou’nun belgeyi reddetmesi üzerine suya düşmüştür.

Türk tarafının kabul edip Rum tarafının reddettiği 17 Ocak 1985 Tarihli Belgenin hükümleri;

“-Federal Hükümetin yetki ve görevleri,

-İki Meclisli federal yasama gücü ve anayasal koruyucu hükümler,

-Ülkenin birliğini ve iki toplumun eşit siyasi statüsünü sembolize edecek federal yürütme gücü ve anayasal koruyucu hükümler,

-Federal Cumhuriyetin iki federe bölümü arasındaki toprak ayarlaması,

-Uygun garantiler ve Kıbrıs’lı olmayan kuvvetlerin ülkeden çekilmesi,

-Geçici federal hükümetin kuruluşu,

-Ekonomik eşitliği ve iskanı kolaylaştırmaya yönelik iki fonun teşkili,

-Maraş ile diğer 6 bölgenin BM’lerin geçici idaresi altına konulması,

-Lefkoşe milletlerarası hava alanının yeniden açılması,

-Monotoryum,

-Anlaşmanın ayrıntılarını saptayacak çalıma gruplarının teşkili.”[4]

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 17 Ocak 1985 Belgesi üzerinde yalnız Kıbrıs Rum Yönetimi ile istişare ederek değiştirilmiş şeklini Nisan 1985’de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sunmuş, KKTC yönetimi belgenin değiştirilmiş bu şeklini kabul etmemiştir.[5] Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın New-York’ta Odalar arası İkili Görüşmeler sonucu hazırlanmış olduğu “Taslak Anlaşma Metni”nin 21 Ocak 1985 günü S. Kiprianou tarafından reddedilmesi ve “Çerçeve Anlaşma Metni” nin de 20 Nisan 1986’da reddedilmesinin ve Rum heyetlerinin hemen Moskova ile New-York’un yolunu tutmasının asıl sebebi, ENOSİS’e imkan vermeyen ve Türk halkına eşit statü tanıyan esasların metinlerde yer almasıdır.[6]

Denktaş-Vasiliu New-York Görüşmesi:

İkili görüşmelerin amacı iki halkın eşitliğine dayanan, iki bölgeli ve iki toplumlu federal bir yapı altında, iki toplumun kimliklerini koruyarak birleşmesidir. Böyle bir federal yapı iki toplum içinde en yararlı yönetim şekli olacaktı. Kıbrıs Rum Yönetimi ise tek devlet çatısı altında iki toplum kavramından bahsederek Ada’nın yönetimini ellerinde bulundurarak Türk Toplumunu Ada’da azınlık durumuna getirmek niyetini taşımaktaydılar.

“BMGS, 15 Eylül 1988’de başlayan görüşmeler serisinde yeni bir uygulama başlatmıştır. Buna göre, Liderler, Lefkoşe’de BMGS’nin özel yardımcısı ile toplanacaklar ve zaman zaman New-York’a giderek Kıbrıs’taki görüşmelerini BMGS ile birlikte değerlendireceklerdir. Bu yöntem çerçevesinde, liderlerin 15 Eylül- 17 Kasım 1988 devresinde yaptıkları görüşmelerin 1. turu 22-23 Kasım 1988 tarihli New-York toplantısı ile sona ermiştir. İkinci tur görüşmeleri Aralık 1988 – Mart 1989 devresini kapsamıştır. BMGS, bu devrede, liderlerle birisi 30 Ocak 1989’da diğeri de 6-7 Nisan 1989’da olmak üzere iki kere buluşmuştur.[7]

Bu iki tur görüşmelerde ortak bir karar üzerinde anlaşma sağlanamadıysa da iki toplum lideri ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, görüşmelerin yararlı olduğunda anlaştılar. Taraflar Haziran ayında sonuç elde etmeyi hedefleyen görüşmelere devam edilmesinde anlaştılar.[8]

“6-7 Nisan toplantısını takiben Lefkoşe’ye dönen liderler üçüncü tur görüşmelerinden de bir sonuç alamamışlardır. Esasen bu tur görüşmelerin büyük çoğunluğu, BMGS’nin Özel Temsilcisinin iki liderle ayrı ayrı yaptığı ve sayın Denktaş’ın zaman zaman ciddi tenkitlerine neden bir yöntem çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bu sonuçsuzluğa rağmen, BMGS, iki liderle 28 ve 29 Haziran günleri New-York’ta toplamayı uygun görmüştür. Israrlı rivayetler çıkmış ise de BMGS, Haziran toplantısında  Kıbrıs konusunda kapsamlı bir açıklama yapmakla yetinmiş ve tarafları bu açıklamada yer alan ilkeler çerçevesinde görüşmeler yapmağa çağırmıştır.[9]

Liderler  arasında 4. Tur görüşmeler için 26 Temmuz 1989 tarihinde tespit edilmesine rağmen bu görüşme gerçekleşememiştir.[10] Bu görüşmelerin 4. turunun gerçekleşmemesinde iki olay etkili olmuştur. Bu olaylardan birincisi Kıbrıs Rumlarının Türkiye’nin 1974 Barış Harekatının 15. yıldönümünü bahane ederek KKTC sınırlarına tecavüz  etmeleri karşısında 100 kişinin KKTC toprağında yakalanarak mahkemece hapis ve para cezasına çarptırılmaları olayıdır. “İkinci olaya, BMGS’nin Kıbrıs konusundaki bir öneri paketini taraflara göndermesi olmuştur. Haziran toplantısından önce sözü edilen bu paket gerçekten 25 Temmuz 1989 tarihinde ortaya çıkmıştır. Denktaş’ın sert tutumu üzerine bu sözde belgenin öneri olmayıp, BMGS’nin şahsi görüşmelerini içerdiği ve tarafları bağlayıcı bir yön bulunmadığı Birleşmiş Milletler tarafından açıklanmıştır. “Belge olmayan Belge” olarak vasıflandırılan bu “Non-Paper” KKTC tarafından reddedilmiştir.[11]

Haziran 1989 toplantılarından sonra iki toplum lideri arasında ikili görüşmeler yapılamamıştır.BMGS Kasım ve Aralık 1989 tarihlerinde iki toplum lideri ile yaptığı görüşmelerde de herhangi bir sonuç alınamamıştır ve görüşmelerin tekrar başlaması için bir mutabakat sağlanamamıştır.

15 Ocak 1990’da BMGS, iki toplum liderini 12 Şubat 1990 tarihinde 15 gün kadar sürecek bir toplantıya davet etmiştir.[12] BMGS’nin bu davetini Denktaş, Kıbrıs Türk tarafının görüşleri alınmadan, görüşmelerin içeriği ve süresi konularında oldu bitiler olduğunu, bununda Türk toplumuna saygısızlık olduğunu bildirerek görüşmeyi reddederek New-York’a gitmeyeceğini açıklamıştır. Kıbrıs Rum lideri de New-York’ta haftalarca toplanmanın bir anlamının olmadığını 2-3 günlük bir zirve yapılmasını kafi olduğunu ve bu sürede prensiplerde anlaşmaya varılmasında ihtimal olup olmayacağının tespit edilmesi, eğer mutabakat olursa görüşmelerin Lefkoşe’de devamının daha uygun olacağını bildirmiştir. Denktaş’ta böyle bir durumda New-York’a gidebileceğini BMGS’ne bildirmiştir. 

“Liderlerin bekleme toplantısı 26 Şubat 1990 tarihinde BMGS’nin de iştiraki ile New-York’ta başlamış ve 2 Mart akşamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sağlanan bilgilere göre, başarısızlığın esas nedeni liderlerin “Community” terimi üzerinde anlaşmamaları teşkil etmiştir. KRY,  “Community” teriminin “Peoples” terimi ile eş anlamlı olarak kullanılması yolundaki KKTC önerisini reddetmiş,  Kıbrıs Türklerinin “Self-Determinasyon” hakkının bulunduğunu kabul etmemiş. “Community” terimini dar manada, yani “azınlık toplumu” anlamında kullanılmakta direnmiş, Denktaş’ın iki terimi bir arada, ya da  “Community” teriminden sonra parantez içinde “Peoples” sözcüğünün ilave edilmesi önerilerini geri çevirmiştir. Bu şartlar altında  müzakerelere son verilmek zorunda kalınmıştır.[13]

Rauf Denktaş’ın 1990 Şubatında New-York’ta Rum Yönetimi Lideri Vasiliu ile yaptığı ikili görüşmelerde, Vasiliu’nun Türklere Self-Determinasyon hakkını tanımamakta direnmesi, siyasi eşitlik, Türkiye’nin garantisi gibi bir çok temel prensibi reddetmesi yüzünden sonuçsuz kaldı.[14]

Bu görüşmeler olumlu bir sonuca ulaşmamış ise de, tarafların ileri sürdükleri görüşlerden sorunun genelde belirli bir ilerleme kaydettiğini ve oluşma safhasında yeni bir aşamaya eriştiğini gözlememek imkansızdır. BMGS’nin “Belge olmayan Belge” sıfatını kazanmış olan 25 Temmuz 1989 tarihli belgenin geniş bir tekrarı olan açış konuşması ve Vasiliu’nun görüşmeler sırasında kapsamlı çözümün elemanları olarak kabul ettiğini belirttiği hususlar, kaydedilen gelişmelerin belirli işaretleri arasında sayılabilir.[15]

“Görüşmelerdeki anlaşmazlık Denktaş’ın Halklar ve Self-Determinasyon tabirleri yüzünden çıkmıştır. Denktaş’ın “communtiy” ve “peoples” terimlerini birlikte kullanmak  önerisine Vasiliu kesinlikle karşı çıkmıştır. Denktaş’ta vakıaların reddedilemeyeceği noktasından hareketle ve ileri sürdüğü uzlaşma önerilerinin olması dolayısıyla “poeoples ” ve “self-determinasyon” konularında KRY’ nin kesin görüşlerini açıklamasında direnmiştir. Tarafların tutumlarında bir değişiklik olmayınca görüşmeler kesilmiştir.”[16]

Turgut Özal – Papandreu Davos Görüşmesi:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonraki yıllarda Rum tarafının Kıbrıs konusunda görüşleri hiç değişmeden devam etmiştir. Görüşmelerin çoğunda herhangi bir sonuç alınamamasının nedeni Kıbrıs Rum Yönetiminin Türk Toplumunun self-determinasyon hakkını görmezden gelip Kıbrıs gerçeklerine uymayan yönetimlerde ısrar etmesidir.

Bu dönemde 1985, 1986 ve 1987 yıllarında üç kez Davos’da Türkiye Başbakanı Turgut Özal ve Yunanistan Başbakanı Papandreu arasında yapılan görüşmelerde Türk tarafının bütün gayret ve samimiyetlerine rağmen olumlu bir sonuç alınamadı.[17]

Türkiye Başbakanı Turgut Özal ve Yunanistan Başbakanı Papandreu arasında Davos’da yapılan görüşmelerde bir sonuç alınamamasında, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Vasiliu’nun görüşleri etkili olmuştur. Vasiliu; Kıbrıs Türk Toplumu ile hiç bir suretle yetki paylaşımına gidilmeyeceğini belirterek, Kıbrıs Türklerini, Türk kökenli bir toplum olarak görüp, Rumları ise “Kıbrıslaştırılmış” gibi sözde Kıbrıs ulusunu Rumlar temsil ediyormuşçasına göstermeye çalışarak, Türkler için, Kıbrıs ulusu içinde Kıbrıslı olmayan Türk kökenli bir toplum olduğunu ifade ederek, Bulgaristan ve Yunanistan’daki azınlık statüsündeki insanlar olduğunu misal vererek izah etmeye çalışmıştır.[18]

İki ülke Başbakanlarının Davos Zirvesinde Kıbrıs Sorununun çözümü için olumlu bir gelişme alınamamıştır. İki ülke Başbakanlarının bu zirvesi ilerisi için olumlu bir toplantı olarak değerlendirilebilir ve bu toplantıda savaşmama kararı alınmıştır.


[1] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-80

[2] SİSAV, A.g.e, s-43

[3] SİSAV, A.g.e, s-34

[4] SİSAV, A.g.e, s-44

[5]SİSAV, A.g.e,  s-44

[6] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-83

[7]  SİSAV, A.g.e, s-52

[8] Aynı eser, s-53

[9]Aynı eser, s-53

[10] Aynı eser, s-53

[11] Aynı eser, s-54

[12] Aynı eser, s-54

[13] Aynı eser, s-55

[14] Olgun, Aydın, A.g.e, s-71

 

[15] SİSAV, A.g.e, s-67

[16] Aynı eser, s-72

[17] Olgun, Aydın, A.g.e, s-71

 

[18] Tamçelik, Soyalp, “Kıbrıs Sorununun Siyasal Anatomisi”, Kıbrıs Mektubu Dergisi, cilt-16, sayı-3, s-8

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ

 

Kıbrıs Türk Toplumu’nun ortak cumhuriyet kurmak için   yaptığı bütün girişimler ve uluslararasında konunun barışçıl bir platformda ele alınması için yapılan çalışmalar genellikle neticesiz kalmaktaydı. Bunun sebebi de Kıbrıs Rum Yönetiminin izlemiş olduğu uzlaşmaz politikasıdır. Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Megalo-İdea ve Enosis hayallerinden bir türlü kurtulup, Türk Toplumu ile eşit statü altında bir ortaklığı hazmedememişledir. Bunun sonucu olarak ta barışçıl bir sonuç alınması da imkansızlaşıyordu.

Kıbrıs Türk Federe Devleti, bu durum karşısında, varlığını korumak için çıkış yolları aramaya başlamış, ilk adım olarak Federe Meclis, 5 Kasım 1976’da almış olduğu iki bölgeli (bi zonal), iki toplumlu, bağımsız, bağlantısız, Federal Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması hakkındaki kararını kaldırmış ve Kıbrıs Türk halkına Self- Determinasyon imkanı veren 17. 6. 1983 tarihli karar almıştır.[1]

Kıbrıs Türk Toplumu bağımsız yolunda atmış olduğu adımlarda, Kıbrıs’ta iki ayrı toplum, iki bölgeli federal bir yapıya da kapılarını tamamen kapatmamıştır. Bu politikasını dünya kamuoyunda bildirerek iki toplumun siyasi eşitlik çerçevesinde yapılacak görüşmelere de açık olduğunu açıkça belirtmiştir.[2] Rum Yönetiminin tutumu karşısında Kıbrıs Türk Yönetimi sürekli uyarılarda bulunarak gerektiği takdirde, Self-Determinasyon  hakkını kullanacağını duyurmuş, ancak Rum Yönetimi arkasına aldığı destekle bütün önerileri reddetmiş ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyi niyet hizmetlerini bir kenara iterek, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na gitmiş, 13 Mayıs 1983 tarihli tek taraflı kararı çıkartmış ve bu karara dayanarak Türk halkını hakimiyetine alacağını ümit etmiştir[3]. Rum tarafının bu kararını Türk yönetimi derhal  reddetmiş ve Türk toplumunu zor durumda bırakacak olası bir durumda Kıbrıs Türk halkının Self-Determinasyon hakkını kullanacağını Birleşmiş Milletler ve Dünya kamuoyuna bildirerek  bu yöndeki politikasını yinelemiştir.

  1981 Toplumlararası görüşmelerin kesilmesinden sonra, Rum Yönetiminin tutumu sertleşmiş ve Türk Toplumu üzerinde büyük baskılar kurarak ve ayrıca ekonomik ve insani ambargolarda bulunarak, Türk Yönetimini teslime zorlamaya çalışmıştır.

  Kuzey Kıbrıs Türk  Cumhuriyeti’nin İlanı:

Rumların baskıları Türk toplumu üzerinde ters tepki yaparak bağımsızlık duygularını kamçılamıştır. Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ortadan kaldırılması için yaptığı propaganda ve uluslar arası formlarda aldığı kararlara dayanarak, Birleşmiş Milletlerden çıkardığı 13 Mayıs 1983 tarihli karar bardağı taşıran bir olay meydana getirmiş ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ortadan kaldırılması ile Kıbrıs Türk halkının Üniter bir Rum idaresinde, bir azınlık olarak 1963 Kanlı Noel olayları devresine dönmesine imkan vermemek için Federe Meclisi 15 Kasım 1983’de “Bağımsızlık Kararını” oybirliği ile ve Millet vekillerin ayakta alkışlarıyla almıştır[4]. Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanında olduğu gibi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanında da dünyada bir benzeri olmayan bir şekilde Federal Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması için kapıyı açık tutmuştur[5].

“Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin I. Maddesinde de bütün insanlar haysiyet ve hakları bakımından eşit ve hür doğmuşlardır. Denmektedir. Temel İnsan Haklarıyla ilgili milletlerarası belgelerin hepsinde, insanlar arsında ırk, renk, dil, din ve milli menşe ayrılamayacağını vurgulanmaktadır. Temel ilkelerin böyle öngörülmüş olmasına rağmen, Kıbrıs Rum Yönetimi tamamen ırkçı ve ENOSİS’çi bir politika izleyerek, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında bulunan bütün siyasi, idari haklardan ve ekonomik imkanlardan mahrum bırakılmış ve böylece Kıbrıs Türk halkını kendi yönetimini kurmaya mecbur etmiştir[6]”.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan eden karar Mecliste bulunan 40 milletvekili ve dışarıdan atanmış bir bakanın onaylamış olduğu aşağıdaki metin ile resmen ilan edilmiştir.

KARAR :

“Kıbrıs Türk Halkı’nın özgür iradesini temsil eden;

  Doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamaları gerektiğine inanan;

  Bu inanç içinde, Kıbrıs Türk Halkı’nın kendi kaderini tayin etme hakkını 17 haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan;

  Irk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayrım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden;

  Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, özgürlüğün, insan haklarının egemen olmasını isteyen;

  Kıbrıs Adası’ndaki iki halkın, kendi milli benliklerini koruyarak, kendi kesiminde, huzur ve güven içinde yaşamaya ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan;

  Aynı Ada’da yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın arasındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmalarının mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan;

  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığın bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözülmesini engellemeyip kolaylaştırabileceğine kani olan;

  İki halk arasında bütün sorunların barışçı ve uzlaşıcı bir politika ile çözülmesi için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin gözetiminde eşit düzeyde müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan Zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz.

-KIBRIS TÜRK HALKI ADINA-“[7]

Kuzey Kıbrıs’ta kurulmuş olan devlet, meşru haklar üzerine kurulmuş bir yönetimdir. Rum-Yunan ikilisinin iddia ettiği gibi devlet vasfına haiz olmayan bir yönetim olmayıp, bu iddiaları çürüten ve bir toplumun devlet  olabilmesi için sahip olması gereken dört şarta da sahip bir yönetimdir. Bu şartlar;

-Belirli bir ülke parçası;

-Yerleşmiş bir insan topluluğu;

-Ülkenin her yerinde ve bütün kişiler ve şeyler üzerinde etkin ve devamlı bir kontrol icra eden bir Hükümet bulunması;

-Egemenlik, bağımsızlık vasıflarını haiz olması.[8]

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluş Gerekçeleri:        

Kıbrıs Türk Federe Devletinin, müzakerelerde izlediği politika eşitliğe dayanan eski sisteme dönmekti. Buna karşılık Kıbrıs Rum Yönetimi bunu görmezden gelip, Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni yok saymaya çalışmıştır. Rum-Yunan ikilisinin KTFD’ nin ortadan kaldırılması için Birleşmiş Milletlerden çıkarttığı 13 Mayıs 1983 tarihli kararı bardağı taşıran son damla oldu.[9]  Birleşmiş Milletlerin bu kararı Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin yok sayılması anlamına gelmekte ve Kıbrıs Türk Halkını üniter bir Rum Devleti içinde azınlık durumuna getirmekteydi. Bu zor durumdan kurtulmak için Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin bağımsızlık dışında başka çaresi kalmamıştı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasındaki gerekçe Kıbrıs Türklerinin güvence altına alınan yaşamsal hukuk kurallarını pekiştirmektir.[10] Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan kararı aslında 1974’ten bu yana devam eden hukuki varlığını dünya kamuoyuna açıklamaktan başka bir şey değildi.[11]

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin 15 Kasım 1983’deki Meclis oturumunda aldığı tarihi kararda sadece  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan edilmemiş ayrı olarak kabul edilen “Bağımsızlık Bildirgesi”nde ilan nedenleri de sıralanmıştır. "Hür ve bağımsız yaşamak Kıbrıs Rum Halkının olduğu kadar, Kıbrıs Türk Halkının da hakkıdır" ifadesinin yer aldığı, Rum halkının eşit müzakerelere çağrıldığı, ENOSİS hayalinin kesinlikle terk edilmesinin istendiği "Bağımsızlık Bildirgesi"nde KKTC'nin kuruluş gerekçeleri şöyle sıralanıyordu:

"Yine bu tarihi günde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin

a) Birleşmiş Milletler İlkelerine bağlılığını,

b) Bağlantısızlık dışında bir politika izlemeyeceğini,

c) İki büyük devletle ve bütün ülkelerle ilişkilerinde Doğu Akdeniz'de barış ve istikrarın ve dengelerin korunmasını daima ön planda tutacağını ve hiçbir askeri bloka katılmayacağını,

d) Bütün ülkelerle dostane ilişkiler kurmayı amaçladığını ve egemenlik alanında hiçbir ülke, aleyhine, hiçbir düşmanca faaliyete izin vermemeye kararlı olduğunu,

e) Tesis, garanti ve ittifak anlaşmalarına bağlı olduğunu,

f) İslam ülkeleri, bağlantısız ülkeler ve Commonwealth ile kabil olan en yakın bağları ve ilişkileri kurmaya çalışacağını,

g) Kuzey Kıbrıs'ı dünyada, Akdeniz'de ve yakın bölgemizde barışın hüküm sürmesine hizmet edecek bağımsız ve bağlantısız bir barış ve huzur bölgesi olarak tutmaya azimli ve kararlıyız.

Yukarıda belirtilen inançların, gerçeklerin ve zorlukların ışığı altında Kıbrıs Türk Halkının meşru ve önüne geçilmesi imkansız istek ve iradesine tercüman olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olarak kurulduğunu dünya ve tarih önünde ilan ediyoruz[12]...

Kurucu Meclis ve Seçimler:

KKTC'nin kurulmasının ardından, yeni döneme adapte olmak üzere ilk etapta oluşturulan 70 kişilik Kurucu Meclis, Cumhuriyet Anayasası'nı hazırlamak için çalışmalara başladı. Anayasanın halk oyu ile kabulünden sonra, genel seçimlerin yapılacağı ve yeni Cumhuriyet Meclisi'nin oluşacağı ilan edildi. Bu arada bayrağı da belirlenen KKTC'yi kökleştirme çalışmaları başlatıldı[13].KKTC Kurucu Meclisi'nin yaptığı çalışmalar sonunda hazırlanan anayasa, 1985 Mayıs'ında halk oyuna sunuldu. 5 Mayıs 1985'de yapılan halk oylaması sonuçlarına göre; yeni Cumhuriyetin Anayasası % 29.82 Hayır oyuna karşılık, %70.18 Evet oyu ile kabul edildi.9 Haziran'da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde yarışan 6 adaydan Bağımsız olarak seçimlere katılan Rauf Denktaş, oyların % 71'ini alarak yeniden Cumhurbaşkanlığına seçildi. 23 Haziran'da yapılan genel seçimlerde ise, 7 partiden seçilen 50 milletvekili Cumhuriyet Parlamentosunu oluşturdu[14].1986 yılı içinde de yerel seçimler yapıldı.Böylece KKTC'nin tüm organları, demokratik seçimler ve halk oyu ile oluşturulmuş oldu.

1993 yılında AB, Haziran 1993’te Kıbrıs’ın tam üyelik için gerekli şartları taşıdığını belirten görüşünü yayınladı. Aynı yıl Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi arasında Ortak Savunma Doktrini imzalandı[15].1993 yılında Rum tarafında yapılan başkanlık seçimlerini bu kez Klerides kazandı ve AB konusunu gündeme getirerek, Kıbrıs sorununun bu çerçevede çözümlenebileceğini ortaya attı.Geçen zaman zarfında Rum Yönetimi Yunanistan ile ortak bir askeri doktrin imzalayıp, sürekli silahlanmaya milyonlarca dolar harcamaya ve sürekli adadaki tansiyonu yüksek tutmaya başladı. Son olarak Rusya’dan S-300 füzeleri satın aldı. Hatta bunu adadaki Türk askerine karşı koz olarak kullanmayı denedi. Ancak KKTC ve Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında bunu başaramadı ve 1998 yılında S-300 füzeleri Girit’e konuşlandırıldı[16].1997 yılında 4 Ocak’ta Kıbrıslı Rumların, Rusya’dan S-300 yerden havaya 150 km. menzilli füze alımına ilişkin anlaşmaya imza koyması uluslararası arenayı ve dolayısıyla hassas Türk-Yunan ilişkilerini karıştırdı[17].


[1] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-78

[2] İsmail, Sebahattin, Egemenlik, Konfederasyon ve Kıbrıs Türk Halkı, s-97

[3] Alasya, H. Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-263

[4]Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-79

 

[5] Alasya, A.g.e, s-79

 

[6] Alasya, A.g.e, s-78-79

 

[7] Alasya, H. Fikret, Tarihte Kıbrıs, s-277-278

[8] Alasya, H. Fikret, KKTC Tarihi, s-79

[9] Tamçelik, Soyalp, “Kıbrıs Sorununun Siyasal Anatomisi”, Kıbrıs Mektubu Dergisi, cilt-16, sayı-3, s-7

[10]Göksan, Ahmet, Kıbrıs Mektubu Dergisi,cilt-15, sayı-5, s-48

[11] Olgun, Aydın,A.g.e,  s-77

[12] www.Kibris.gen.tr

[13] www.trncinfo.com

[14] www.Kibris.gen.tr

[15] www.trncinfo.com

[16] www.trncinfo.com

[17] www.Kibris.gen.tr

Rum Yönetiminin Avrupa Birliği’ne (AB) Üyelik Başvurusu:

1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile Ada’da Türklerle eşit statüye geçen Rumlar, bu duruma fazla tahammül edemeyip 1963 yılında Türk Toplumunu yönetimden atarak Ada’yı tek başlarına yönetme hayallerine geçmişlerdir. Fakat Türk toplumunu varlık mücadelesindeki başarılı direnişi Kıbrıs Adasında Türk toplumunun yok olmasını engellemişti. Ayrıca 1974 yılında yapılan Barış Harekatı ile Kıbrıs Türk halkının hakları Türkiye Cumhuriyeti tarafından güvence altına alınmıştır. 1974 Barış Harekatından sonra yapılan müzakerelerden herhangi bir sonucun çıkmamasında Birleşmiş Milletlerin taraflı davranarak, iki toplumu eşit masaya oturtmayıp, Rum kesimine Devlet, Türk kesimine ise toplum gözüyle bakmamasıdır.[1] Kıbrıs’ta adil bir çözüm bulunabilmesi için Ada’da şartları iyi bilerek iki topluma eşit yaklaşarak, toplumlararası müzakerelerde buna uygun davranıp çözüm yolu aranmalıdır.

“Kıbrıs meselesi kırk yıla yakın bir zamandan beri, BM çatısı altında tatmin edecek bir çözüm aranmaktadır. Bu süreç içerisinde, Kıbrıs’ta iki toplumlu, iki bölgeli ve Türkiye’nin fiili garantisini içeren federal bir devletin kurulması için zemin hazırlandığını gören  Rum-Yunan ikilisi nihai hedefleri olan “Enosis”ten uzaklaştığının farkına vararak, sorunun çözümüne hizmet edecek olumlu her teklife karşı gelip, Kıbrıs Meselesi BM’nin inisiyatifinden çıkararak, destek ve himayesine mazhar bulacağından emin olduğu büyük devletlerin  kontrolüne sokmak için büyük bir gayret içine girmiştir. Böylece Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs meselesine büyük devletleri dahil ederek sorunu kendi amaçları doğrultusunda çözüme kavuşturmayı politikalarının temeli haline getirmişlerdir.”[2]

Rumların amacı meseleyi uluslararası platforma taşıyarak, Enosis’i gerçekleştirebileceğine inanmışlardır. Bu amaçla, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan , 4 Temmuz 1990 tarihinde üyelik müracaatında bulunmak suretiyle Kıbrıs Meselesini Avrupa Birliği’ye taşımışlardır.[3]

 Avrupa Birliği , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni dışlayarak, Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs Meselesinde gösterdiği çalışmaları görmezden gelerek, Kıbrıs Adası’nın Avrupa Birliği üyeliği için Kıbrıs Rum Yönetimi  ile görüşmeleri başlatmıştır.

Günümüze kadar olan süreçte Rum ve Yunan ikilisi bir tarafta toplumlararası görüşmeleri sürdürürken, diğer taraftan Kıbrıs’ta Enosis’i gerçekleştirmek için sorunu uluslararası platforma taşımayı bir hedef olarak benimsemişlerdir.[4] Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için  Avrupa Birliği  ve gelişmiş ülkeler Türkiye’ye baskılar yapmışlardır. Bunun yanında Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimine doğrudan veya dolaylı olarak destek vermişlerdir. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimini müzakerelerde uzlaşmaz tutumunun altında Avrupalı ve büyük devletlerden aldığı desteklerle arkalarını sağlama almaları yatmaktadır. Büyük devletlerde Rum halkına sağladıkları silah yardımıyla kendilerinin barıştan yana değil de asıl hedeflerinin savaştan yana olduklarını göstermişlerdir.

BM Güvenlik Konseyinin Kararları :

Şubat – Mart 1990 New York görüşmelerinde Rauf  Denktaş’ın halkların eşitliğini, Türkler’in self - determinasyon ve Türkiye’nin garantisini içeren  bir öneri paketini sunması ve Vasilou tarafından reddedilmesiyle görüşmeler tekrar çıkmaza girmiştir  bunu üzerene BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1990’da 649, 11 Ekim 1991’de 716 ve 10 Nisan 1992’de 750 sayılı kararları almıştır.[5]Bu kararların ortak noktası Kıbrıs Sorununun çözümünün bağımsızlığı,toprak bütünlüğüne dayanan,  tek egemenlik altında, tek vatandaşlık temeline dayalı, siyasi olarak eşit, iki toplumlu, iki kesimli bir federasyon içermektedir.[6] BM’nin bu karaları siyasi eşitliğin ve ortaklığın kesin bir şekilde BM gündeminde olduğunu göstermektedir.[7] New York görüşmelerinde Rum yönetiminin uyguladığı politika, Türk Halkını meşru haklarını yok eden ve egemenlik haklarını tanımayan bir politikadır. Buna karşılık Türk Yönetimi, iki bölgeli ve siyasi eşitliğe dayanan bir sistemden geri dönülmeyeceğini açıklamıştır.

Ghali Haritası ve Çözüm Planları :

1981 Yılında BM Genel Sekreteri Kurt Waldhim’in özel temsilcisi Hugo Gobi’nin Rum tarafıyla istişare ederek hazırlamış olduğu haritaya göre KKTC topraklarından  47 yerleşim yerinin :Rumlara bırakılmasını içermekteydi.[8] Türk Topraklarını %27.5’e düşüren bu harita zamanında Denktaş tarafından reddedilmiş olmasına rağmen Yunanistan Başbakanı Miçotakis, 1990 yılında Gobi Haritasının esas alınmasını istemiştir. Görüşmeler 1992 yılında tekrar başlamıştır. New York görüşmelerinin birinci turu 18 Haziran 1992 Tarihinde başlamıştır. Dönemin Genel Sekreteri Budros Ghali taraflara kendi adıyla anılan bir harita ve çözüm planı sunmuştur.[9] Türkler’in bir çok yerleşim yerinin Rumlara verilmesini (Karpas, Güzelyurt) içeren bu haritaya göre bir çok Türk’te göç etmek zorunda kalıyordu. Bunun içindir ki Türk yönetimi bu haritayı kabul etmeyerek “harita olmayan harita” ismini vermişlerdir.

Harita dışındaki yüz maddelik çözümler paketini Türk Tarafı kabul etmesine rağmen Rum Yönetimi bunu reddetmiştir. Bu pakette AB üyeliğini çözümden sonra olabileceğini, eşitlik ilkelerine dayanan ve Türkiye’nin etkin garantisinin olduğu, merkezi devletin zayıf olduğu bir yönetim biçimini içermesi ile önemli yer tutmaktadır.[10] New York görüşmelerinde eşitlik ve demokratik müzakereler yönetmeliğine ters düşen görüşmeler, Ghali Haritasının Kıbrıs Türk tarafına empoze edilmek istenmesi karşısında, KKTC Meclisi 31 Temmuz 1992 tarihinde Kıbrıs Türk Halkının kabul edeceği bir çözümün geçerli olacağını BM’nin zorla empoze etmeye çalıştığı bir çözümün mümkün olmayacağını içeren bir karar almıştır.

Fikirler dizisinden sonra B. Ghali bu kez “güven yaratıcı önlemler” adı altında bir belge hazırladı (1993) bu belge, Maraş ve Lefkoşe havalimanının iki toplum yararına açılmasını ve iki toplum arasında işbirliğini sağlanmasını amaçlıyordu.[11] Bu belgede Rum yönetimi tarafından, Türk tarafına uygulanan ambargoların kalkmasına olanak sağladığı gerekçesiyle reddedilmiştir.


[1] Olgun, Aydın, A.g.e, s-73

 

[2] Efegil, Ertan, Avrupa Birliği Kıskacında Kıbrıs Meselesi (Bugünü ve Yarını), s-44-45

[3] Efegil, A.g.e, s-45

[4]İsmail, Sebahattin, Egemenlik, Konfederasyon ve Kıbrıs Türk Halkı, s-45

[5] www.trncinfo.com

[6] www.trncinfo.com

[7]Tamçelik,  A.g.m, s-9

[8] Tamçelik, A.g.m, s-9

[9] www.trncinfo.com

[10] www.trncinfo.com

[11] www.trncinfo.com

TARİHİ SÜREÇTE KIBRIS
“6.asır sonlarında Akdeniz bir "Türk Gölü" haline gelmişti. Fakat Doğu Akdeniz'de Türk Ülkesi'nin siyasi ve ekonomik güvenliğini tehdit eder bir durumu da Kıbrıs Ada'sı Venedik hakimiyetinde idi. Padişah II. Selim bu tehdidi ortadan kaldırmak için Lala Mustafa Paşa'yı görevlendirmiş ve Mustafa Paşa da Donanmayı-ı Humayun ile hareket edip 1570 yılının sonlarına doğru Kıbrıs Adasını fethetmiştir. Kıbrıs’ın fethi tamamlandıktan sonra Kıbrıs Adası Derebeylik haline geteirildi.
Fethi müteakip kısa bir sürede Anadolu'dan sevk edilen Türk nüfus ile Kıbrıs'ın her alanda Türk-İslam memleketi haline gelmesi sağlanmıştır. Türklerin müsaamması sayesinde Rumlar ve diğer etnik unsurlar yüzyıllar boyu varlıklarını devam ettirmişlerdir.
19.asır boyunca Osmanlı Devleti doğu, batı ve kuzeyde, oldukça geniş topraklarını kaybetmiştir. Ruslarla yüz yıl boyunca kronik bir seyir yakıp eden harpler Türk Milletinde "Moskof Düşmanlığı"killi bir kin haline getirmiştir. 1877-1878'de Rusların Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Osmanlı topraklarına girmesi ile İngilizler Kıbrıs'ta bir üs verilmesi karşılığında Osmanlı Devleti'ne yardım edeceğini bildirmiştir. Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu olumsuz şartlar bu teklifin kabul etmesinde en büyük etken olmuştur.”
Adaya yerleşen İngilizler, harpler olmuş bitmiş lakin onlar yardim hususunda yerlerinden bile kıpırdamamışlardır. İngilizler Mısır'ı işgalleri altına almış, Süveyş Kanalını açmışlar ve Hindistan'ı egemenliklerine altına almış ve buna bağlı olarak tarihi Baharat Yolları'na sahip olmuştur. Kıbrıs'a hileli bir yolla ayak basan İngilizlerin asil amacı Doğu Akdeniz hakimiyetiyle; Hindistan'daki hakimiyetini pekiştirmekti. Osmanlı ve Osmanlı-Rus Savaşları İngiltere'yi pek fazla ilgilendirmiyordu.
Kıbrıs'a misafir olarak çıkan İngiltere daha sonraki dönemlerde Kıbrıs'a "milletlerarası hukuku çiğneyerek " vali tayin edip, sömürge yönetiminin bir benzerini de burada da oluşturmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti'nde İngiltere'ye kafa tutacak bir irade mevcut olmadığı için bu oldu bittiye maalesef çok fazla itiraz edememiştir.
19. asır başlarında başta, R usya, İngiltere ve Fransa'nın himayelerinde ayaklanan Rumlar, Mora Yarımadasında 1829 yılında Yunanistan Devletini kurarak çıkmışlardır. İngiliz'lerin adaya çıkması ile birlikte Kıbrıslı Rumların hamisi kesilen "Yunanistan" bununla da yetinmeyip, adayı Yunanistan'a bağlama projesi geliştirmişti: "ENOSİS"
Osmanlı Devleti girmiş olduğu 1.Cihan Harbi'nden yenik çıkmış, Osmanlı İmparatorluğu Emperyalist İngiltere, Fransa, Rusya ve diğerleri tarafından paramparça edilmişti. Bununla da yetinmeyen Emperyalist devletler 30 Ekim 1918 yılında imzalattıkları Mondros Mütarekesi ile kalan Anadolu topraklarını da işgale başlayıp Türk Milleti'ne "İSTİKLAL" mücadelesi verdirtmişlerdir. İngiliz'lerin evlad-ı manevisi Rumlar (Yunanlılar) Batı Anadolu'da Türk'ün "Osmanlı Tokadını" yemişti. Son yüzyılın en büyük komutanı ve tartışmasız en büyük devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde Türk Milleti "Türkiye Cumhuriyeti" ile yoluna devam etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun dünya devletlerince kabul ve tasdik edildiği Lozan Antlaşması'nda Kıbrıs Türklerinin de durumu tartışılmıştır. Maalesef Lozan Antlaşması'nın 16., 20. ve 21. maddelerindeki Kıbrıs'ın İngiltere'ye ait olduğu kabul edildiği gibi, İngiliz dayatması ile Kıbrıs Türklerinin adayı terke zorlanmaları da söz konusu ediliyordu.19. asrın başlarında nüfusun ekseriyetini teşkil eden adanın sahib-i ekseriyesi Türklerin adadan kovulma süreçleri de başlamıştı. Aksine Türkiye'den kovulan Rumlar adaya yerleştiriliyor ve Türk nüfusunun azınlıkta kalmaya mahkum ediliyordu. 1940'lı yılların başına kadar Kıbrıs'ta azalarak mevcudiyetini sürdüren Kıbrıs Türkleri, Rumların ENOSİS heveslerini frenlemek ve kendi varlıklarını sürdürmek için 18 Nisan 1943 yılında Kıbrıs Türklerinin ilk siyasi partisini kurarak, Dr. Fazıl Küçük liderliğinde yeni bir döneme doğru yol almıştı. Daha sonra kurulan, İşçiler Birliği, Çiftçiler Birliği , Milli Parti birleşerek "Kıbrıs Türk Birliği"ni oluşturarak varlık mücadelelerini tüm dünyaya ilan ederler.
1950'li yılların başına kadar Türkiye Kıbrıs Meselesinde Maalesef iyi bir imtihan verememiştir. 1950'lerde Yunan Generali Grivas'ın adaya gelip ENOSİS'i gerçekleştirmek için EOKA terör Örgütü'nü kurup, Türk'lere karşı katliamlara girişmesi ile Türkiye tavrını değiştirme durumunda kalmıştı.
Büyük İngiltere İmparatorluğu'nun II. Dünya Savaşı sonucunda çözülme sürecine giren İngiltere'nin Kıbrıs'ı terk edeceğini anlayan Kıbrıslı Rumlar Yunanistan'ında açık desteğiyle "Halk Oylaması" yapıp Kıbrıs'ta önce bir Kıbrıs Rum Devleti kurmak, sonrada adayı Yunanistan'a bağlamak niyetlerini aşikarane ilan edince, Türkiye ve Türk Halkından tepki görmekte gecikmemişlerdir.
Rumların bu hareketine Türkiye-Adada Taksim tezini ortaya atmıştır. 1949'da Malatya Kültür Dernek'inin Kıbrıslı Türklere sahip çıkan ilk mitingi, 1950'li yıllarda bütün Türkiye'ye yayılmış ve Türk Milleti Kıbrıslı kardeşlerine sahip çıkmıştır. Türkiye bundan sonra "Kıbrıs Meselesi’ni milli bir dava olarak benimseyecek ve Kıbrıs Türk'ünün hep yanında olacaktır. 1955'lerden itibaren,Türkiye'ye dalga dalga yayılacak olan " Kıbrıs Mitingleri" ile Türk Halkı Milli Mücadele' den sonra en büyük milli heyecan dalgası ile ayağa kalkacak ve Kıbrıslı kardeşlerinin en büyük teminatı olacaktır.
1959 yılında Londra ve Zürih'e Türkiye-İngiltere ve Yunanistan arasında yapılan konferanslar, Türk ve Rum ortaklığı "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin kurulmasıyla neticelenecektir. 15-16 Ağustos 1960 tarihinde ilan edilen, Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Cumhurbaşkanı Rumlardan (Baş Piskopos Makaryos), yardımcısı Türklerden (Dr. Fazıl Küçük) oluşmaktaydı. % 70 - % 30 ortaklıkla oluşan Cumhuriyet'in teminatı, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye idi.
1963 yılına kadar bu ortaklığı hazmedemese de sürdüren Rumlar, 1963 yılı KANLI NOELLE, adeta son vermişlerdir. Türkiye'nin duruma tepkisi sert olmuş , mesela bir kriz haline dönüşse de Türkiye milletlerarası arenada durumu idare etmeye çalışmıştır. Başbakan İnönü, son temaslarında, son kararını şu dünyada kendisini lider bilenlere izah etmiş, Adadaki 120 bin Türk’ün ezilmesine göz yummmayacağını, hele Kıbrıs gibi, Türkiye’den 40 mil uzaktaki bir adada bir Rum saltanatının başlatılmasına asla razı kabul etmemiştir.
1965 ve 1967 yıllarında Rumlar baskı ve saldırılarını arttırmaları, 1960'tan sonra dünyanın ikinci büyük süper gücü olarak ortaya çıkan A.B.D'nin girişimleri sonucunda, Türkiye Kıbrıs'a doğrudan müdahaleyi hep ertelemek zorunda kalmıştır. 15 Temmuz 1974'te Yunanlı Albay Nikos Sampson, Makaryos'u devirip ENOSİS'i gerçekleştirmek üzere darbe yapmıştır. Bir taraftan da Kıbrıs Türkünü imha etmek üzere katliâmlara başlamıştır. Bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti "1960-Garantörlük" anlaşmasına dayanarak harekete geçmiştir. 16 Temmuz 1974'de İngiltere’ye bir nota vererek, Kıbrıs'taki gayrı meşru darbenin sonuçlarının ortadan kaldırılmasını ve anayasal düzenin iadesi için garantör devletlerin işbirliği yapmasını teklif etmiştir.
17 Temmuz 1974'de Londa'ya giden Başbakan Ecevit, İngiltere Başbakanı H. Wilson ve Dışişleri Bakanı Callaghan ile görüşmüş,İngiltere mevcut düzeni düzeltmek için müdahaleyi sakıncalı bulmuştur. Hükümet müdahalede kararlı bir tutum sergilemiş, karar alabilmek için T.B.M.M'ni toplantıya çağırmış ve Kıbrıs ile alakalı olarak Meclisin tam muvaffakını almıştır. (20 Temmuz 1974) Muhtemel bir çatışmayı önlemek için A.B.D Dışişleri Bakanı Yardımcısı Sisco ile hareket geçmiştir. Sisco'nun Ankara ve Atina'da yaptığı çalışmalar sonuç vermemiştir.Cenevre’de devam eden II. Cenevre Konferansı’nda Rum ve Yunan delegeler, I. Konferansta kabul ettiği konuları inkar yoluna saptılar.
Yunanistan'ın Kıbrıs'taki darbeyi benimsemesi ve desteklemesi, Kıbrıs Türkü'nü her türlü insani ve yaşama hakkının gaspedilmesiydi. 20 Temmuz 1974 sabahı Türk Ordusu, hükümetin, milletlerarası hukuk arayışının sonuçsuz kalması üzerine, Kıbrıs'a Çıkartma yapmıştır. Başbakan bu müdahaleyi "BARIŞ HAREKATI " adıyla tesmiye etmiştir. I. Harekat 2 gün sürmüş; bu iki gün zarfında Türk Ordusu başarıyla Girne'ye hakim olmuş, Girne-Lefkoşe Karayolu'nu da güvenlik altına almıştır. Birleşmiş Milletler'in araya girmesiyle ateşkes ilân edilmiştir.
Türk Ordusunun adaya çıkması Kıbrıs Türk'ü ve Türkiye Türk'ü açısından büyük bir bayram havası yaşatmıştır. Türkiye Kıbrıslı kardeşlerini artık Rum eşkıyalarının insafına terk etmeyecek kadar hassastı. Rumlar ise, Limasol'da ,Magosa'da savunmasız kadın, çocuk ve ihtiyar demeden Türkleri katlediyor. Evlerini yağmalıyor. Camilerini yakmaya devam ediyordu.
Birleşmiş Milletler denetiminde Türkiye-İngiltere-Yunanistan arasında 25-30 Temmuz 1974'de I. Cenevre görüşmeleri başlamıştır. Fakat istenilen netice elde edilememiştir. II. Cenevre Görüşmeleri ise 8 Ağustos 1974'de Toplanmış her iki taraf için Türk tarafı "Federal bir devlet" teklifinde bulunmuş, fakat Rum tarafı ise işi savsaklama yoluna gitmiştir. Bunu üzerine 14 Ağustos 1974 sabahı ordumuz Kıbrıs'ın Doğu ve Batı yönlerinden " YILDIRIM HAREKÂTI"na girişmiştir. 14 Ağustos'da Serdarlı, 15 Ağustos'ta Magosa'ya ulaşılmış ve binlerce Rum ve Yunanlı esir alınmıştır. Savunmasız Türk İnsanına her türlü vahşeti revâ gören Rumlar kaçıyor veya teslim oluyordu.
15-16 Ağustos’ta Lefkoşe Rumlardan temizlenmiş ve Kıbrıs’ın Kuzey Bölgeleri tamamen Türklerin kontrolleri altına girmiştir. Kıbrıs’a Türk Ordusu’nun ayak basması ile Kıbrıs Türkü’nün “100 Yıllık Çilesi” sona ermiştir. Kıbrıs Türkü Hürriyet ve İstiklaline kavuşmuş, hayatı, namusu, izzet-i nefsi ve şerefi kurtulmuştur. Kıbrıs’ta toplam beş-altı gün gibi kısa süre içerisinde elde edilen büyük zafer, Cumhuriyet Tarihi boyunca savaşa girmeyen Türk Ordusu için oldukça önemli bir sonuçtur. Bu başarılarla önemli sonuçlar elde edilmiştir. Bunlar;
Kıbrıs Türkü , Rumların mezaliminden kurtarmıştır.
Kuzey Kıbrıs bir daha Türk Vatanı haline getirilmiştir.
13 Şubat 1975’te kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ve 15 Kasım 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin temelleri atılmıştır.
Rumların ENOSİS hayali tarihe gömülmüştür.
Kıbrıs’ta gösterilen askeri başarı , bir çok eksikliğe rağmen , bir çok eksikliğe rağmen Türk Subay ve Askerinin defterine altın harflerle yazılmıştır. Amerika, 1960’lı yıllarda Vietnam Bataklığı’na saplanmış, “Çirkin ve Vahşi Amerikalı” olarak çıkmıştır. 1980’li yıllarında Libya ile savaş noktasına gelmiş, fakat her türlü imkana rağmen , fazla ileriye gitmeye cesaret edememiştir. 1980’li yıllarda dokuz yıl süren İran-Irak Savaşları’ndan, hiçbir taraf somut bir netice alamamıştır. Sovyetler Birliği, 1979 yılında girdiği Afganistan’dan İmparatorluğu yıkarak çıkmıştır. Dünyada Büyük Devletlerin aldıkları bu kötü sonuçlara karşın Türk Ordu’sunun almış olduğu bu zaferin ne kadar büyük olduğu anlaşılmıştır.
Kıbrıs’ta gelinen son nokta; Kıbrıs Türkü’nün arzu etmediği herhangi bir bir durum, milletlerarası görüşmelerde asla kabul edilmeyecektir. “Kıbrıs Meselesi ” bütün Türkiye Türklerinin “Milli Meselesi’dir, Türkiye’de Kıbrıs Türkü’nün daima yanında ve arkasında olacaktır
KRONOLOJİ

1571 - Kıbrıs Osmanlı devleti tarafından fethedildi ve ilk Türk cemaati adaya yerleştirildi.

1878 - Ruslar karşısındaki yenilgide fazla ödün vermemek için, ada Britanya İmparatorluğu’na kiralandı.                                                                                                         

1914-İngiltere adaya tamamen el koydu.

1923 - Lozan Barış Antlaşması’nın 20. Maddesi gereğince, Türkiye adanın İngiltere’ye ilhakını kabul etti.
1925 - Kıbrıs Crown Colony olarak ilan edildi ve adaya ilk Türkiye Cumhuriyeti konsolosu atandı.
1931 - Rumların Enosis isyanı başladı, Rumlar İngiliz valisinin konağını yakınca İngiliz politikası sertleşti. Türk cemaati Enosis’e karşı olduğunu açıkladı.                                       

1943 - İngiltere güdümlü ‘Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu’ (KATAK) kuruldu, ancak yapısı nedeniyle gelişemedi.

1944 - Doktor Fazıl Küçük, ‘Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni kurdu.
1950 - Kıbrıs Rum Ortodoks Liderliği 18 Ekim’de başına Makarios seçilmiştir, yoğun bir kampanyaya girişti. Yunanistan hükümeti de Birleşmiş Milletlere ulusların kendi kaderlerini tayin haklarının Kıbrıs için de uygulanması yolunda başvuruda bulundu.

1954 - Yunanistan, Birleşmiş Milletlere self-determinasyon için başvurdu. Türkiye karşı çıktı. Birleşmiş Milletler, Yunan talebini reddetti.

1955 - Yunan terör örgütü EOKA 1 Nisan’da adada faaliyete geçti.

1956 - İngiliz hükümeti, karışıklıkların baş kışkırtıcısı sıfatıyla Başpiskopos Makarios’u Seyschelles Adaları’na sürdü. Birleşmiş Milletler’de Türkiye ilk kez, ‘taksim’ tezini açıkladı. İngiltere, askeri üssünün kalması koşuluyla ‘self-determinasyonu kabul etmeye yanaştı.
1957 - NATO arabuluculuk görevini üstlenince, EOKA geçici olarak ateşkes ilan etti; Makarios serbest bırakıldı. 15 Kasım’da Türk Mukavemet Teşkilatı kuruldu.

1958 - Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına ama Türkiye ve Yunanistan’la da bağlara sahip olmasına dayalı ‘MacMillan Planı’ gündeme geldi.

1959 - İngiltere Başbakanı ve üç devletin dışişleri bakanlarının katılımıyla Zürich Antlaşmaları onaylandı. Cemaat temsilcileri olarak Makarios ve Dr. Küçük de toplantıya katıldılar.

1960 - Kıbrıs Anayasası imzalandı. Adaya simgesel Türk ve Yunan birlikleri yerleştirildi.Makarios cumhurbaşkanı,Fazıl Küçük cumhurbaşkanı yardımcısı oldu.
1963 -21 Aralık’ta Noel katliamı ile EOKA, Türk cemaatine karşı ‘etnik temizleme ,adadan kaçırma’ politikasını doruğa çıkardı. Eylemleri 1964 Ağustos’unun ortalarına kadar sürdü
1967 - Yunanistan’da ordu yönetime el koydu ve 1974’e kadar iktidarda kaldı. Subaylar halkın desteğini elde etmek için Kıbrıs’ta EOKA’ YA desteği arttırdılar.
1967 -TBMM hükümete müdahale yetkisi verdi. Türk uçakları Kıbrıs üzerinde uçmaya başladı. ABD’nin arabuluculuğuyla Yunan birliklerinin geri çekilmesi sağlanınca, Türk harekatı durduruldu. 1964’ten beri Türkiye’de bulunan Rauf Denktaş gizlice adaya gitti.             

 5 TEMMUZ 1974 - Yunanlı subayların yönettiği Ulusal Muhafız Örgütü, Cumhurbaşkanı Makarios’u devirdi ve EOKA-B önderi Nikos Sampson’u ‘cumhurbaşkanı’ ilan etti.Adadaki İngiliz üssüne sığınan Makarios, Kıbrıs’ı terk etmek zorunda kaldı.

16 AĞUSTOS 1974 - Cenevre’de sürdürülen barış görüşmelerine rağmen Yunanistan hiçbir uzlaşmaya yanaşmak niyetinde olmadığını gösterdi.
1975 - 13 Şubat’ta, Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kuruldu. Aynı yıl içerisinde bir de nüfus mübadelesi gerçekleşti.

1977-79 - Denktaş-Makarios(1977) ve Denktaş-Klerides (1979) ile Doruk Anlaşmaları imzalandı. Bu anlaşmalarla, Kıbrıslı Rumlar ilk kez iki kesimli, iki toplumlu federal bir çözümü benimsiyordu.

1983 - 15 Kasım 1983’te, KTFD Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında bağımsız bir devlet kurulduğunu dünyaya ilan etti.

1984-1990 - KKTC’nin kurulmasından sonra toplumlararası görüşmeler yeniden başladı. Görüşmeler sürecinde; New York’ta 17 Ocak 1985’te ve 29 Mart 1986’da BM Genel Sekreteri’nin hazırlamış olduğu ‘Kıbrıs Üzerine Anlaşma Taslağı’, Kıbrıs Türkleri tarafından kabul edilip, Rumlar tarafından reddedildi. 22 Mayıs 1987’de AB ve ‘Kıbrıs’, 18 aylık görüşmeler sonucunda Gümrük Birliği protokolü başlattı. Ocak 1988’de Anlaşmanın tüm Ada’yı kapsamasına karar verildi. 1990’daki iki taraf arasındaki New York Zirvesi de başarısızlıkla sonuçlandı. 

1992 -100 paragraftan oluşan BM Fikirler Dizisi, tarafların onayına sunuldu. Türk tarafı 100 paragraftan 91’ini onayladığını açıkladı. Rum tarafında ise, Kıbrıs Rum lideri Yorgo Vasiliu paketi onaylarken, daha sonra iktidara gelen Glafkos Klerides ile bu pakete karşı çıktı.
1993 - AB, Haziran 1993’te Kıbrıs’ın tam üyelik için gerekli şartları taşıdığını belirten görüşünü yayınladı. Aynı yıl Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi arasında Ortak Savunma Doktrini imzalandı.

1994 - BM Genel Sekreteri Boutros Gali’nin girişimleriyle ortak anlaşma zemininin oluşturulması amacıyla ‘Güven Arttırıcı Önlemler Paketi’ düzenlendi. ABD’nin destek verdiği pakete Rum tarafı karşı çıkınca 1994’te rafa kaldırıldı.

1996 - 3 Haziran’da bir Kıbrıslı Rum asker, BM denetimindeki bölgede bir Kıbrıslı Türk asker tarafından vurularak öldü.

1997 - 4 Ocak’ta Kıbrıslı Rumların, Rusya’dan S-300 yerden havaya 150 km. menzilli füze alımına ilişkin anlaşmaya imza koyması uluslararası arenayı ve dolayısıyla hassas Türk-Yunan ilişkilerini karıştırdı.

1999 - AB’nin 10-11 Aralık 1999’da yaptığı Helsinki zirvesinde Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için adaylığı resmi olarak kabul edildi. 

2000 - AB Komisyonu’nun 7 Kasım 2000’de açıkladığı ve Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecindeki “yol haritasını” çizen Katılım Ortaklığı Belgesi’nde (KOB) yer alan Kıbrıs’la ilgili ifadeler Türkiye-AB arasında büyük bir krize neden oldu.
2001 - Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Romano Prodi Kıbrıs sorunu çözülmeden de Güney Kıbrıs’ın üyelik başvurusunun değerlendirilebileceğini söyledi.  Yıl sonunda Rauf Denktaş’ın, Glafkos Klerides’e mektupla yaptığı görüşme teklifi sonucunda iki lider 4 Aralık’ta Lefkoşa’daki ‘Yeşil Hat’ta BM gözetiminde bir araya geldiler.5 Mayıs 2002 - Ada, 1979 yılından bu yana ilk kez bir BM genel sekreterini ağırlıyor. Annan, Kıbrıs’ta sorunun çözümü için, daha ileri bir adım atılmasını sağlamaya çalışıyor.

1995-1997 Kıbrıs Görüşmeleri :

Rum yönetiminin Kıbrıs Türklerini hiçe sayarak tek yönlü olarak AB üyeliği  müracaatından sonra Kıbrıs Görüşmeleri daha da karmaşık bir hal almaya  başlamıştır. Kıbrıs görüşmeleri 1995-1997 yılları arasında Ada’ya gelen çeşitli diplomatlar vasıtasıyla devam etmiştir. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere bir çok ülke Kıbrıs’taki gelişmelerden haberdar olmak ve olası bir anlaşmaya katkı sağlamak için Ada’ya özel temsilci göndermiştir.[1] Bu çerçevede, KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf. R. Denktaş’ın görüşmeler sürecine yeni bir ivme kazandırmak amacıyla Rum tarafına yapmış olduğu öneri ve girişimler, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides tarafından görüşmeler için gerekli zemin olmadığı gerekçesiyle reddedildi.17 Nisan 1996’da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi, New York’ta yapılan görüşmede Genel-Sekreter’in iyi niyet misyonu (good offices mission) çerçevesinde yürütmekle olduğu çabalara ve iki tarafça üzerinde mutabık kalınan zirve anlaşmaları temelinde bütünlüklü bir anlaşmaya varılmasına tam destek verdi. 6 Haziranda Cumhurbaşkanı Denktaş, BM Genel Sekreteri Boutros Ghali ile İstanbul’da görüştü ve görüşmelerin yeniden başlaması için gerekli yolları tartıştı. Boutros Ghali, 11 Haziranda Klerides ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada iki tarafında kendisinin yeni özel temsilcisi Profesör Han Sung-Joo ve Özel Temsilci Yardımcısı Gustave Feissel ile çalışmalarının önemine değinir. Bu şekilde hızlanan diplomasi trafiği bir kez daha Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle bir sonuca ulaşamadı.[2]

Adada gerilim Rum tarafının silahlanma çabaları ve KKTC sınırlarına yönelik yaptıkları eylemlerle arttı. Rum tarafının tahrihkar ve provokatif tutumu nedeniyle iki halk arasında var olan güvensizlik daha da arttı.

1997-2002  Kıbrıs Görüşmeleri :

Troutbeck ve Glion Görüşmeleri :

17 Mart 1997’de, BM Genel Sekreter Yardımcısı Gustave Feissel iki taraf arasında yüz yüze görüşmeleri başlatmak amacıyla biz dizi girişimde bulundu. 9 Haziran’da BM Genel Sekreteri iki lideri yüz yüze görüşmelerin birinci turunun yapılacağı Troutbect New York’a davet eder. 9-13 Temmuz tarihleri arasında BM Genel Sekreteri’nin açılış konuşmasıyla başlayan yüz yüze görüşmeler, Genel Sekreterin Kıbrıs Özel Danışmanı Diego Cordovez tarafından basına kapalı olarak yürüttü. Fakat görüşmeler sırasında taraflara üzerinde çalışılmak maksadıyla sunulan belge ve içeriği Rum tarafınca basına sızdırıldı.[3]Diego Cordovez 14 Temmuz’da BM Güvenlik Konseyi’ni bilgilendirildikten sonra basına yaptığı açıklamada iki taraf arasındaki ayrılığın çok fazla olduğunu fakat aynı zamanda bu ayrılığı gidermek için niyet olduğuna inandığını söyledi. 1992 yılından sonra ilk kez yüz  yüze görüşmelere süreciyle yaratılan olumlu hava görüşmelerin ilk turunun sonuçlanmasından sadece 3 gün sonra yine AB’nin müdahalesi ile bozuldu. Devam eden görüşmelerin 1. turu AB müdahalesiyle kesilmeye ve olumlu bir havaya bürünen ilişkilerin eski seviyesine dönmesine neden olmuştur. AB’nin bu müdahalesi daha başlamamış olan Glion görüşmelerinin de başarısızlığına neden olmuştur. AB’nin bu müdahalesi Rum kesiminin tutumlarında da uzlaşmanın yok olmasına sebep olmuştur.[4]“6 Ağustos’ta ise, KKTC ve Türkiye Dışişleri Bakanları, 20 Temmuz 1997’de iki ülke Cumhurbaşkanları tarafından açıklanan Deklarasyon uyarınca, kurulması öngörülen Ortaklık Konseyi anlaşmasını imzaladılar. Ortaklık Konseyi Anlaşması’nın imzalanmasının ardından basına yapılan açıklamada görüşmeler sürecinin iki tarafın politik ve egemen eşitliği üzerine oturtulması ve varılacak olan anlaşmanın Türkiye ve Yunanistan arasında 1960 Antlaşmaları tarafından kurulan dengenin korunması gerekliliğinin altı çizildi. Açıklamada ayrıca ada ve bölgedeki politik gerçekleri kabul etmesi gereken AB’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile üyelik müzakerelerini başlatıyor olmasından dolayı doğacak olan olumsuz gelişmelerin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiği de vurgulandı.Bu gelişmeler ışığında Türk tarafı, Glion’daki 2. tur görüşmelere katıldı. Fakat, Rum Yönetimi Başkanı Klerides’in uzlaşmaz tutumundan gerilememesi ve AB’nin aldığı karar sonucunda görüşmeler bir büyük darbe aldı ve sonuç elde edilmedi.”[5]

AB Lüksemburg Zirvesi :

AB’nin Kıbrıs’a olan müdahalesi Aralık 1997 yılında yapılan Lüksemburg Zirvesinde Kıbrıs Rum yönetimi ile üyelik müzakerelerini başlatmak kararını almasıyla had safhaya ulaşmıştır. AB’nin bu müdahalesi BM gözetiminde devam eden ve eşitlik statüsüne dayanan müzakerelerin sonuçsuz kalmasına en büyük etkendir.“Lüxemburg kararı görüşmelere son darbeyi vurmakla beraber BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde oluşturulan parametreleri ve görüşmelerin zeminini oluşturan iki tarafın eşitliği ve iki bölgelilik ilkelerini de ortadan kaldırdı. Bu gelişmeler ışığında KKTC Parlamentosu, 10 Mart 1998 yılında almış olduğu kararla KKTC’nin yadsınamaz bir gerçek olduğunu ve bundan sonra yapılacak görüşmelerin sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum arasında gerçekleşeceğin bildirdi. KKTC ve Türkiye Cumhurbaşkanları tarafından 23 Nisan 1998’de yapılan ortak bir deklarasyonla KKTC Meclisinin bu kararı desteklenerek AB’nin Rum tarafı ile üyelik görüşmelerine başlama kararının anlaşma sürecine darbe vurduğu, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak varlığını sürdürmesinin esas olduğu ve Türk Tarafınca görüşmelere devam etme için zemin bulunmadığı teyit edildi.”[6]

Kıbrıs Türk Tarafının Konfederasyon Önerisi :

31 Ağustos 1998’de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş, Kıbrıs’ta kalıcı bir barış sağlamaya yönelik olarak “Kıbrıs Konfederasyonu” kurulmasını önerdi. Bu amaçla yapılacak müzakerelerin hedefi, iki halktan ve iki devletten müteşekkil konfederal bir yapıyı öngören, iki anavatan ile garantör devletler arasında akdedilecek simetrik anlaşmalarla desteklenen bir ortaklık çözümünün teşkil edilmesidir. Fakat, AB üyelik sözü ile cesaretlendirilen Rum tarafı bu öneriyi de reddetti.[7] “Böylece müzakerelerin nihai hedefi, Türkiye ve Yunanistan ve garantör ülkelerle gerçekleştirilecek simetrik anlaşmalarla desteklenen adadaki iki halk ve iki devletten meydana gelen, konfedere bir yapının söz konusu olduğu bir ortaklıkla uzlaşılması olacaktır. Konfederal yapıyla alakası olamayan bütün haklar ve güçler, konfederasyonu oluşturan iki ülkeyle kalacaktır (yetkisi altında kalacaktır) müzakerenin sonucunda yapılacak her hangi bir anlaşma ayrı bir referandumla onaya sunulacaktır.”[8]

Dolaylı Görüşmeler :

   Dolaylı görüşmelerin ilk turu Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides arasında 3-14 Aralık 1999 tarihleri arasında New York’ta başladı ve 31 Ocak – 8 Şubat tarihleri arasında Cenevre’de devam etti Görüşmelerden pek bir ilerleme sağlanamaması ve zemin hazırlanamamasına rağmen 3. ve 4. turlar da devam eder.4. turun açılışında Genel Sekreter Kofi Annan yapmış olduğu konuşmada hedefin yeni bir ortaklık kurulması olduğunu iki tarafın eşitliğini ve bir tarafın diğerini temsil etmediğini vurgular. Rum tarafı Genel Sekreterin bu konuşmasına sert tepki gösterdi ve görüşmeleri iki gün boykot etti.[9]Müzakerelerin bundan sonraki aşamalarında BM sunmuş olduğu belge olmayan belgelerle Rum tarafının pozisyonunu güçlendiren ve Kıbrıs Türklerinin yasal taleplerini göz ardı eden bir tutum sergiledi. İki lider 1-10 Kasım tarihleri arasında Cenevre’de tekrar görüştüler ve Genel Sekreter 8 Kasım’da 11 sayfadan oluşan sözlü ifadesini sundu.

“Türk tarafınca Genel Sekreter’in bu “sözlü ifadesi”, “yeni bir ortaklık kurulması” “iki tarafın eşit statüsü” ve adil, gerçekçi ve yaşayabilir bir anlaşmaya ulaşılması hedeflerinden oldukça uzaktır. Genel Sekreter bu “sözlü ifadesi”nde “tek egemenliğe ve tek uluslar arası kimliğe sahip ayrılmaz bir ortak devlet” kurulmasını öngörüyordu. Bu özellikler, Türk tarafınca kabul edilemez olan bir üniter devletin özellikleriydi ve yeni bir ortaklık kurulması fikri ile bağdaşmıyordu. Bu olumsuzluklara ilaveten 8 Kasım 2000’de, AB yayınlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgesinde Kıbrıs’ı Türkiye’nin üyeliği önünde bir politik kriter ve “önkoşul olarak açıkladı. Bu gelişmeler ışığında, Ankara’da iki ülke temsilcileri ve Cumhurbaşkanları başkanlığındaki zirve toplantısının ardından Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş 24 Kasım 2000’de Türk tarafının, esas parametreler olan KKTC’nin kabulü ile “Devletten Devlete görüşmeler” sürecine girilmediği, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin devleti olmadığı ve Kıbrıslı Türkleri temsil edemeyeceği gerçekleri kabul edilene kadar görüşmelere devam edilmeyeceğini bildirdi. Cumhurbaşkanı Denktaş dolaylı görüşmeler sürecinin esas amacından uzaklaştığını ve bu şartlar altında sürdürülmesi durumunda, Kıbrıs Türk çıkarlarına zarar vereceğini açıkladı. Böylece 14 Kasım 1999’da, bütünlüklü bir çözüme ulaşmak amacıyla kapsamlı görüşmelere geçmek için zemin oluşturma amacıyla başlatılan görüşme süreci sona erdi. Altı ay sonra 28 Ağustos 2001’de BM Genel Sekreteri, Cumhurbaşkanı Denktaş ile görüşme sürecini yeniden başlatmak maksadı ile Strasbourg’da görüştü. 12 Eylül 2000 tarihinde, Genel Sekreter Kofi Annan, New York’ta aracılı görüşmelerin 4. turunun açılışında yapmış olduğu açıklamalarda, kapsamlı bir anlaşmayı mümkün kılacak anlamlı müzakerelere geçilebilmesini teminen, önkoşulsuz olarak yürütülecek aracılı görüşmelerin eşit iki taraf arasında yapılacağını ve kapsamlı bir anlaşmada tarafların eşit statüleri açıkça tanınması gerektiğini vurguladı.”[10] Türk tarafı, her fırsatta, Genel Sekreter’in 12 Eylül açıklaması temelinde Rumlarla eşit statüde bir ortaklık kurmaya hazır olduğunu bildirir.

Yüz yüze görüşmeler :

Cumhurbaşkanı Denktaş 8 Kasım 2001’de bir girişimde bulunur ve Rum Yönetimi Lideri Clerides’e bu duyguları içeren bir mektup gönderir. Bu girişim, karşılıklı iki mektupla devam eder ve sonuç olarak Klerides; Cumhurbaşkanı Denktaş ile 4 Aralık 2001’de, BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto’nun da sadece not tutmak üzere bulunacağı bir toplantıda buluşmayı kabul etti. Uluslararası Lefkoşa Havaalanı yakınındaki Ara Bölgede BM tarafından özel olarak düzenlenen bir Konferans Merkezinde yapılan görüşmenin ardından basına yapılan açıklamada görüşmenin çok samimi ve olumlu bir atmosferde gerçekleştiği ve BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde tarafları yüz yüze görüşmeler için davet edeceği bildirdi. Bu çerçevede, görüşmeler Kıbrıs’taki ara bölgede gerçekleştirilecek, görüşmelerde hiçbir önkoşul olmaksızın taraflar istedikleri her konuyu masaya getirecekler ve kapsamlı bir çözüme ulaşana kadar görüşmelere devam edecekler, ancak tüm konularda görüş birliğine varılıncaya kadar hiçbir konuda anlaşılmış sayılmayacaktı. Böylece görüşmeler, Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulma amacıyla BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto gözetiminde 16 Ocak’ta başladı.[11]5 Aralık 2001 tarihinde, Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides 1974 Barış Harekatı’ndan bu yana ilk kez kuzeye, KKTC’ye geçti ve Cumhurbaşkanlığı Sarayında Cumhurbaşkanı Denktaş’ın vermiş olduğu akşam yemeğine katıldı. Yemekte BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto’da, bulundu. Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Denktaş 29 Aralık 2001 akşamı Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides’in vermiş olduğu yemeğe katılmak üzere güneye geçti. Yemek sonunda yapılan açıklamada, iki liderin 11 Ocak 2002 tarihinde kayıplar konusunu görüşmek üzere bir toplantı gerçekleştireceği bildirdi.Cumhurbaşkanı Denktaş’ın inisiyatifiyle 16 Ocak’ta başlayan doğrudan görüşmeler sürecinin birinci turu 19 Şubat’ta yapılan 14. görüşmeyle tamamlandı. 1 Mart-27 Mart 2002 tarihleri arasında geçekleşmiş olan ikinci tur görüşmeler, Salı günleri saat 16.00 ve Cuma günleri saat 10.00’da olmak üzere haftada iki kez yapıldı. Birinci turda konularla ilgili görüşlerini ortaya koyan taraflar, ikinci turda özlü müzakereler yaptılar. Nisan ayı boyunca devam eden 3. turda Cumhurbaşkanı Denktaş ve Klerides ilk iki turda üzerinde durdukları konuların detayına girdiler.[12]

4. Tur görüşmelerin devam ettiği Mayıs ayında BM Genel Sekreteri Kofi Annan 14-16 Mayıs tarihleri arasında adayı ziyaret etti. Cumhurbaşkanı Denktaş ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Clerides ile ayrı ayrı görüşen Genel Sekreter, akşam yemeğinde iki tarafı bir araya getirir. Adadan ayrılırken basına yaptığı açıklamada Kofi Annan, temel konularda yoğunlaşılmasını sağlamak amacıyla adaya geldiğini, ziyaretinin oldukça tatmin edici geçtiğini ve liderlerin çözüme yönelik çabalarını artırmaları yönündeki taahhütleriyle ayrıldığına dikkat çekti.Görüşmeler güvenlik, toprak ve egemenlik konuları üzerinde yoğunlaştı. Görüşme süreci, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın 6 Eylül’de Paris’te Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides ile bir araya gelmesi ile devam etti. 6 Eylül’de, Fransa’nın başkenti Paris’teki Bristol Hotel’de, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides arasında, yapılan tarihi zirve, yeni bir zirve kararıyla sonuçlandı. Tarafların, 3-4 Ekim’de, New York’ta yeniden bir araya gelmeleri kararlaştırıldı.[13]

Genel Sekreter’le üzerinde durulan konularda görüşmelere devam eden taraflar, Ekim’de, New York’ta tekrar bir araya geldi ve iki teknik komite oluşturulması ve Kasım ayında yeniden bir zirve toplantısında bir araya gelmek konusunda anlaşmaya varıldı. Cumhurbaşkanı Denktaş, burada basına yapmış olduğu açıklamada Kıbrıs konusunun çözümlenebilmesi için AB’nin meseleden elini çekmesi gerektiğini konunun iki tarafın eşitliği temelinde, dış müdahale olmaksızın halledilebileceğini söyledi. AB ise 9 Ekim 2002 tarihinde, aday ülkelerle ilgili olarak açıkladığı genişleme raporunda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin siyasi kriterleri yerine getirdiği ve uyum müzakerelerini tamamlama aşamasına geldiğini kaydetmekte ve bir anlamda Aralık ayında toplanacak Avrupa Birliği Konseyi’ne üyelik için yeşil ışık yakmaktaydı.


[1] www.trncinfo.com

[2]Tamçelik, A.g.m, s-9

[3] www.trncinfo.com

[4] www.trncinfo.com

[5] www.trncinfo.com

[6] www.trncinfo.com

[7] www.trncinfo.com

[8] Dodd, Clement, “Yapısal Bilmeceler”, Kıbrıs Sorunu İle İlgili yeni görüş Açıları, s-18

[9]www.trncinfo.com

[10] www.trncinfo.com

[11] www.trncinfo.com

[12] İsmail, Sebahattin, Egemenlik, Konfederasyon ve Kıbrıs Türk Halkı, s-45

[13] www.trncinfo.com

 

Annan Planı :

   Bu gelişmeler ışığında, 12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’e aynı anda sunuldu. Cumhurbaşkanı Denktaş Annan’ın, Türk ve Rum taraflarına sunduğu kapsamlı çözüm önerileri ile ilgili yaptığı açıklamada, planı tüm yönleri ile dikkatlice inceleyeceklerini, yapıcı bir anlayışla değerlendireceklerini ve hükümet, meclis ve Türkiye ile değerlendirme ve istişareden sonra, halkın görüş ve düşüncelerine başvuracağını belirtti. Cumhurbaşkanı ayrıca her iki lidere serbestçe müzakere için imkan ve zaman verilmesi gerektiğini vurguladı.[1]Cumhurbaşkanı, planın içerisinde değişmesi gereken, kabul edilemez olan ve zaman içerisinde Kıbrıslı Türkleri bir azınlık durumuna düşürecek çok şey olduğunun takvimleme yapılmasının ve tarih sınırlaması getirilmesinin empoze anlamına geldiğini belirtti. Kıbrıs Türk tarafı, planın zemin olarak kabul edilebilmesi için yapılması gereken değişiklikleri ise görüşebileceğini açıkladı. Türk  tarafınca yapılan değerlendirmede, BM planının genel olarak Kıbrıs gerçeklerine uymayan, bugüne kadar Kıbrıs Türk tarafının savunduğu ve ortaya koyduğu, egemenliğinin tanınması ve kayda geçirilmesi, iki kurucu devletin siyasi eşitliğinin her düzeyde tescil edilmesi, iki kesimliliğin değiştirilmeden devamının sağlanması, mal-mülk konularının tazminatlar yoluyla halledilmesi, 1960 Antlaşmalarından kaynaklanan Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin sulandırılmadan devamı gibi gerçekçi önerilerden uzak olduğu tespiti yapılmıştır.. Plan özellikle toprak, harita, mal mülk ve yeniden göçe zorlanan Kıbrıslı Türklerin sayısı ve kuzeye gelecek Rumlar ve onlara verilecek siyasi haklar konularında kabul edilmesi çok sakıncalı ve mümkün olmayan hükümler içermektedir.

Plan’ın anayasal değişiklik izlenimi veren bir yaklaşımla Rum tarafının AB’ye girişini garanti altına almak isteyen ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi bozmaya yönelik bir yaklaşım sergilediği saptanmıştır.BM Genel Sekreteri, planın iki tarafça da ilk değerlendirmelerinin ardından, taraflara birer mektup göndererek, belgede uygun bulmayıp, değiştirmek istedikleri noktaları kendisine 30 Kasım’a kadar bildirmeleri konusunda bir davet yaptı. İki taraf değişiklik yapılmasını istedikleri konuları içeren mektuplarını BM Genel Sekreteri’ne gönderdiler. 10 Aralık’ta, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro De Soto, Annan Planı’nı iki tarafın itirazlarını dikkate alarak revize edilmiş şekliyle taraflara sundu. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, planın revize edilmiş haliyle iyileştirilmiş kısımlarının bulunduğunu ancak temelinde Kıbrıs Türk’ünün egemenlik sorunu, devlet sorunu, Rumların Kıbrıs Türk’ünün içine gelip yerleşme sorunu, gibi konular bulunduğuna, toprak, harita meselesi bulunduğuna ve bu konuların Rumlarla bir araya gelerek müzakere yapılması gerektiğini, belgenin imzalanma aşamasına gelmediğini söyledi.(57)AB ise Kıbrıs konusundaki yanlı tutumunu 12 Aralık Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs Rum Yönetimi’ni “Kıbrıs” adı altında AB’ye üye alarak katma konusunda almış olduğu kararla bir kez daha gözler önüne serdi ve 16 Nisan’a kadar bir anlaşmaya varılamaması durumunda, GKRY’nin AB üyeliğinin onaylanacağını bildirdi.Bu gelişmeler karşısında, taraflarla istişarelerde bulunmak amacı ile, BM Genel Sekreteri Kofi Annan 24 Şubat 2003 tarihinde, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ı kapsayan bölge turunun ilk durağı olan Ankara’ya, ardından da Atina’ya gitti. 26 Şubat’ta adaya gelen Genel Sekreter taraflarla ayrı ayrı görüşerek, üçüncü çözüm planını sundu. Annan adadan ayrılışında basına yaptığı açıklamada, iki liderle yapmış olduğu görüşmelerde ortaya koyduğu değişiklikler ve çözüm planı ile ilgili değerlendirmeler yaptığını ve taraflardan planda öngörülen 30 Mart tarihinde referanduma gidip gitmeyecekleri konusunda taahhüt istediğini, liderleri cevaplarını vermek üzere 10 Mart’ta Lahey’e davet ettiğini söyledi[2].


[1] www.trncinfo.com

[2] www.trncinfo.com

SONUÇ

 

   Kıbrıs Adası 1571 tarihinde Seksen  bin şehit verilerek Osmanlı Devleti tarafından fethedildiği dönemde, dini baskı ve zulümlere eğmiş Rum halkının bu durumdan kurtulması sağlanmıştır. 1571’den başlayarak yaklaşık üç yüz sene Osmanlı hakimiyetine Kıbrıs Adası ve üzerinde yaşayan halk en mutlu devirlerinden birini yaşamıştır. O döneme kadar diğer yönetimlerin baskıları altında ezilen Rum halkı, Osmanlı yönetimi altında en rahat ve baskısız hayatı yaşamışlardır. Rumların fırsatı bulduğunda bu rahat hayatı yüzlerce sene kendilerine yaşatan Türklere karşı, yok etme planı uygulayabilecekleri tahmin bile edilemezdi.

   Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs hakkında yapmış olduğu yanlış bir politika sorunun doğmasında etkili olmuştur. Güçlü devletler, fethettikleri yerlere kendi milletini yerleştirip orada nüfus olarak üstün olma politikası uygulamışlardır. Osmanlı devleti ise Kıbrıs Adası  üzerindeki Rum nüfusu üzerinde herhangi bir baskı  uygulamamış ve onların asimile edilmesi için de herhangi bir uygulamaya gitmemiştir. Buraya yerleşen Türk nüfusu Rumlara oranla çoğunluğu elde edememiştir. Osmanlı Devleti bir gün gelip hesapların nüfus sayısına göre çözüm yoluna gidebileceğini tahmin etmemiştir.

   Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başlamasıyla birlikte Kıbrıs Adası için de uzun süren bir çıkmazı da ortaya çıkarmıştır. Osmanlı Devleti, Rusya ile girdiği savaşta mağlup olup Ayastefanos anlaşmasını imzalamasıyla Ada’nın İngilizlere kiralanması aynı döneme denk gelmektedir.

   İngiltere, Rusya’nın  Osmanlı topraklarının üzerindeki emellerini bahane ederek, Osmanlı Devleti’ni korumak için Kıbrıs’ı istemiş ve Osmanlının bu durumu kabul etmekten başka bir şansı da ne yazık ki kalmamıştı. İngiltere’nin asıl amacı Osmanlı’yı korumak değil, kendi çıkarlarını Rusya’ya karşı korumaktı. Sözde Osmanlı-Rusya arsında bir barış sağlandığına ve Rusya’nın güneye inme teşebbüsü son bulduğunda Kıbrıs, Osmanlıya geri bırakılacaktı. Ama İngiltere’nin Kıbrıs Ada’sını bir daha Osmanlıya geri vermemesi kendi çıkarlarını göz önünde tuttuğunun bir göstergesidir. İngiltere, bütün sömürgelerini kaybettiği dönemde bile stratejik önemi olan Kıbrıs’tan ancak üs bırakarak yönetimi devretmiştir. Kıbrıs Ada’sı Osmanlı Devleti’nin elinden çıkarak emperyalist bir toplum olan İngilizlerin eline geçmesiyle, Kıbrıs Sorunu karmaşık bir durum haline gelmiş ve bu Ada üzerinde oynanan oyunlarla beraber içinden çıkılmaz bir durum haline gelmiştir.

İngiltere ve Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşında farklı kutuplarda yer almasıyla Kıbrıs Ada’sının İngilizlerce ilhakı sonucunu doğurmuştur. Ada yönetiminin tamamen İngiltere’ye geçmesiyle burada yaşamakta olan ve yüzlerce yıl Türklerle aynı kaderi paylaşan Rumlar, Adanın   kendilerine ait olduğunu öne sürerek burayı  Yunanistan’a ilhak için megalo-idea hayallerini gerçekleştirmek için İngilizlere ve Türklere karşı faaliyete başlamışlardır. Tarihin hiçbir döneminde Yunanistan veya Rumların idaresi altında bulunmayan Kıbrıs Adası bu tarihten itibaren Yunanistan’a bağlanmak istemesi düşündürücü bir olaydır. Rumların Birinci Dünya Savaşında İngiltere’yle beraber aynı safta yer alarak Osmanlı devletine karşı savaşmalarında böyle bir düşüncenin ortaya çıkmasında etkili olmuştur Rumlar adayı Yunanistan’a bağlamak için İngiltere’ye verdikleri desteğin bir karşılığı olarak görmekteydiler.

   Hiçbir tarihi dayanağı ve haklı bir yönü  olmayan  düşüncenin ortaya çıkmasıyla adada yaşayan Türkler için var olma mücadelesinin de  başlamasına yol açmıştır. Ada üzerinde yüzlerce yıl iki ayrı millet yaşamış olmasını göz önünde bulundurmayan büyük devletler Kıbrıs Sorununun çözümündeki en büyük yanlış politikalarıdır.

   Kıbrıs Rumları İngiliz idaresindeki Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için birinci dünya savaşından sonra silahlı mücadeleye başlamıştır. Bu mücadelede en büyük payı kilise ve piskoposlar almıştır. Dini görevleri olan bu insanların zamanı geldiğinde en büyük katliamlara girmekten çekinmedikleri görülmüştür. 1931 isyanı kilisenin düzenlemiş olduğu en büyük isyandır. Bu isyan İngilizlerce bertaraf edilmesi Rumların hayallerinden vazgeçmesinde yeterli olmamıştır. Rumların Türklere ve İngilizlere karşı faaliyetlerinde en büyük destekçileri Yunanistan olmuş ve Yunanistan Kıbrıs konusunda sürekli girişimde bulunarak Ada’nın ilhakı için çalışmıştır.

   Siyasi yollardan Kıbrıs’ın Yunanistan'a ilhakının mümkün olmayacağını anlayan Yunanistan ve Rumlar 1950’li yıllardan itibaren silahlı tedhiş uygulamalarına gitmiş ve Enosis hayallerini gerçekleştirmeye çalışmaya başlamaları  ile birlikte Kıbrıs konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin gündemine ancak girebilmiştir. Kıbrıs Adasında ki karışıklıkları bitirmek ve sorunun çözümü için Türkiye Yunanistan ve İngiltere’nin devreye girmesiyle 1960 yılında Rumların pek içlerine sinmese de ortak bir cumhuriyetin kurulması sağlanmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti ancak üç sene dayanabilmiş ve Rumların yönetimi ele geçirmeye başlamasıyla Türkleri yönetimden uzaklaştırarak onları esaret altına alarak Ada’da bir azınlık durumuna getirmeye çalışmıştır.

   Ortaklıkla kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Rumları tarafından ele geçirilmiş Kıbrıs Türkleri baskı altına alınarak her türlü baskı ve zulümden nasiplerini almaları ve dünya kamuoyunun bu durum karşısında gözünü kapayarak seyirci kalmaları Rumları daha da cesaretlendirmiştir. Bu durum karşısında Türkiye’nin müdahale etme isteğine de dönemin süper gücü ABD set çekerek baskıların devamını sağlamıştır.  Rumlar da Türkleri yönetimden uzaklaştırarak Kıbrıs’ı tek başına temsil etmekle kalmamış, Türkleri azınlık olarak görmüş, Adanın Yunanistan’a ilhakı için mücadeleye devam ederek yapılan müzakerelerde de Kıbrıs’ta iki toplum gerçeğine yanaşmamışlardır.

   T.C 1974 yılında yapmış olduğu  müdahale ile Kıbrıs Türklerinin can, mal ve ırzını güvence altına almış ise de çözüm için yeterli olmamıştır. Bu harekatla beraber Kıbrıs Türkleri üzerinde sıkı bir ambargo uygulanmaya başlanmış ve hatta ABD, Türkiye’nin müdahale isteğine karşı olmasından dolayı bu harekattan sonra Türkiye üzerinde uzun yıllar silah ambargosu uygulamıştır.   

   Kıbrıs sorunu normal görüntüsüyle Türkiye, Yunanistan  ve adada yaşayan Türk ve Rum halkı arasında bir sorun gibi görünse de aslında görüntünün arkasında tarihin gerçekleri yatmaktadır. Batının özellikle bu gün Avrupa birliği adı altında toplanan devletlerin Anadolu ve Kıbrıs’ta ki Türk varlığını kabul etmek istememeleri ve bu bölgelerdeki sosyal ve kültürel zenginliklerin Türk Milletine bırakılmak istenilmemesinin getirdiği istekler yatmaktadır. KKTC’nin ilan edilmesinden sonra yapılan müzakereler de Rum tarafının tutumu ve BM tarafından çıkarılan kararlar Türk tarafının mevcut hukuki haklarını gasp edilmesine yöneliktir.

   KKTC’nin kurulmasıyla birlikte Rum Yunan ikilisinin tavırlarında da sertleşme olmuştur. Kıbrıs Türkleri üzerinde ambargolar daha da artmıştır. Yunanistan en büyük ideali Kıbrıs’ın ilhakıdır. Mevcut koşullarda bunun mümkün olmadığını anlayan Yunanistan; AB üzerinden Enosis denemesi yapmaya başlamıştır. 1990 yılında Rum yönetiminin tek taraflı olarak AB’ye üyelik başvurusu ile Kıbrıs’ta ki hukuki kuralları çiğnemiştir. 1998 yılından itibaren Rum kesimi ile AB arasında tam üyelik müzakerelerinin başlamasıyla AB Kıbrıs konusunda  baş aktör olarak ortaya çıkmıştır. Adada ki mevcut idareyi değiştirmenin en önemli yolu AB’yi devreye sokmaktır. Ancak müzakereler yoluyla Rum ve Türk kesimi arasında bir anlaşma sağlanmadığı müddetçe Kıbrıs’ın tümünün AB’ye üye olması mümkün değildir. Rum kesiminin tek başına AB üyeliğine alınması mevcut sınırların hukukileşmesi ve yeni hukuksal siyasal sorunların da  ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

             Kıbrıs’ta kalıcı ve adil bir çözümün olabilmesi için iki kesimin eşitliğine dayanan ve Türkiye’nin etkin garantörlüğü altında bir çözüm yolunun aranmasıdır.

TÜRK DÜNYASI

  • AZERBAYCAN CUMHURİYETİ
  •  
  • KAZAKİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • KIRGIZİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ
  •  
  • ÖZBEKİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • TÜRKMENİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • ALTAY CUMHURİYETİ
  •  
  • BAŞ KURDİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • ÇUVAŞİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • DAĞISTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • GAGAVUZ CUMHURİYETİ
  •  
  • GÜNEY AZERBAYCAN TÜRKLERİ
  •  
  • HAKAS CUMHURİYETİ
  •  
    *  HORASAN TÜRKLERİ
     
  • KABARDEY-BALKAR CUMHURİYETİ
  •  
  • KARAÇAY-ÇERKEZ CUMHURİYETİ
  •  
  • SAHA CUMHURİYETİ
  •  
  • TATARİSTAN CUMHURİYETİ
  •  
  • TUVA CUMHURİYETİ
  •  
  • KARAKALPAK CUMHURİYETİ
  •  
  • NAHCIVAN CUMHURİYETİ
  •  
  • BATI TRAKYA  TÜRKLERİ
  •  
  • ÇEÇENİSTAN TÜRKLERİ
  •  
  • DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ
  •  
  • IRAK TÜRKLERİ
  •  
  • AHISKA TÜRKLERİ
  •  
  • AFGANİSTAN TÜRKLERİ
  •  
  • KAFKAS TÜRKLERİ
  •  
  • ROMANYA TÜRKLERİ
  •  
  • BULGARİSTAN TÜRKLERİ
  •  
  • MAKEDONYA TÜRKLERİ
  •  
  • KOSOVA TÜRKLERİ
  •  
  • SANCAK TÜRKLERİ
  •  
  • İDİL-URAL BÖLGESİ TÜRKLERİ
  •  
  • SİBİRYA BÖLGESİ TÜRKLERİ
  •  
    SURİYE TÜRKLERİ
     
    AVRUPA TÜRKLERİ

      

    Google

    Copyrights (c) 2004  karunpc İzmir

    www.karunpc.org