Kuzey Kafkasya'da Kafkas sıradağlarının orta bölgesinde Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyettir. 1828 yılında Rus hâkimiyetine giren bölgede Balkarlı Türklerden zorla ayrılan Karaçaylı Türkler'e Rusya Çerkezlerle birlikte bu devleti kurdurmuştur.
Yüz ölçümü 14.100 km2 olup, nüfusu 415.000'dir. Bunun %31'i Karaçaylı Türk, %10 Adige, %42 Rus'tur. Başşehri Çerkessk olan cumhuriyette Türkler güneyde özellikle Kuban nehri yakınlarında yaşamaktadırlar.
Hun, Bulgar Türkleri, Hazarlar, Kıpçaklar'ın torunları olan Karaçaylılar 1800'lü yıllara kadar bölgede kurulan Türk devletleri idaresinde yaşamışlar, 1806-1812 Osmanlı - Rus Savaşı sonucu yapılan Belgrat Antlaşması ile Ruslar'ın idaresine girmişlerdir. 1822, 1835-37, 1845-46, 1853-1855 yıllarındaki isyanlar sonucu binlerce Karaçaylı şehit olmuştur.
1860 yılında bölgede özel bir sistem kuran Ruslar, Türkleri ikiye bölmüş, Karaçaylıları Kuban, Malkarlılan Terek eyaletine bağlamışlardır. 1873 ve 1900 yıllarında isyan eden Karaçaylıların toprakları ellerinden alınmış, 1917 ihtilâli sonrası bolşeviklerin verdiği bağımsızlık sözünün tutulmaması üzerine tekrar isyan ederek, 1918'de Kuzey Kafkasya Birleşik Cumhuriyeti'ne katılmışlardır.
Kafkasları tekrar ele geçirmek isteyen Bolşeviklere 1920-1922 yılları arasında direnen Karaçayhlar, 1922 yılında Rus işgaline karşı koyamamışlar, Karaçaylılar yeniden Malkarlı Türklerden ayrılarak, Karaçaylıları Çerkezlerle, Malkarlılan Kabardeylerle aynı yönetim altına almışlardır.
1926 yılında Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi olmuş, aynı yıl ve 1932-34 yıllarında isyan eden Karaçaylılann %40'ı öldürülmüş ve Sibirya'ya sürülmüştür, ll'nci Dünya Harbi'nde de Almanların işgaline uğrayan Karaçay, Almanlar'ın çekilmesinden sonra Kızıl Ordu işgaline uğramış ve Almanlar'a yardım edildiği gerekçesi ile 2 Kasım 1943 tarihinde Sibirya'ya sürülmüştür. 1957 yılında affedilerek yurtlarına geri gelmeye başlamışlardır.
Bugün Karaçay'da bağımsızlık yanlısı birçok kuruluş bulunmaktadır. "Karaçay Cemaatı" bunların başını çekmektedir. Ayrıca "Karaçay Gençlik Teşkilâtı" milliyetçi bir teşkilât olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.

KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİ 

ADİLHAN ADİLOĞLU 

Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-Karaçay-Malkar,

Cilt: 22, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s. 13-45. 


I. Karaçay-Malkar Türklerinin Nüfusu ve Yaşadıkları Coğrafya

[s. 13] Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği döneminde ikiye ayrılan Karaçay-Malkar Türkleri günümüzde Rusya Federasyonuna bağlı Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetinde ve Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar. Karaçay-Çerkes Ö.C. nüfusunun % 36’sını oluşturan Karaçay Türklerinin sayısı 1989 yılı nüfus sayımına göre 156.140 kişidir. Fakat günümüzde Karaçay Türklerinin nüfusunun 200 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 14.100 km karelik bir alanı kaplayan Karaçay-Çerkes Ö.C.’nin başkenti Çerkessk şehridir. Diğer önemli şehirleri Karaçayevsk, Zelençuk, Üçköken, Cögetey, Pregradnaya, Adige-Habl ve Habaz şehirledir. Kabardey-Balkar Ö.C. nüfusunun % 9’unu oluşturan Malkar Türklerinin sayısı ise 1989 yılı nüfus sayımına göre 88.771 kişidir. Fakat günümüzde Malkar Türklerinin nüfusunun 100 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 12.470 km karelik bir alanı kaplayan Kabardey-Balkar Ö.C.nin başkenti Nalçik şehridir. Diğer önemli şehirleri Prohladnıy, Sovyetskoye, Nart-Kala, Mayskiy, Terek, Baksan, Tırnavuz ve Çegem şehirleridir. Karaçay-Malkar Türkleri Kafkasya dışında, 1943-1944 yıllarında sürgüne gönderildikleri Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da tahmini 20 bin kişilik bir nüfusa sahiptirler. 1886 ve 1905 yıllarında Osmanlı Türkiyesi’ne göç eden Karaçay-Malkar Türklerinin Türkiye’deki tahmini nüfusu 20 bin kişidir. Bunun dışında, Amerika Birleşik Devletlerinde 5 bin, Suriye’de Şam ve çevresinde 1.500 Karaçay-Malkar Türkü yaşamaktadır.

Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadığı sahalar Kafkasya’nın merkezî bölgeleridir. Karaçay Türkleri  Elbruz dağının batısında, Koban ırmağının kaynak havzasında yer alan Hurzuk, Uçkulan, Kart-curt köyleri ile daha batıdaki Duvut, Teberdi, Morh, Ishavat, Urup, Laba ırmaklarının yukarı kısımlarında yer alan köylerde ve Mara, Cögetey, Zelençuk vadilerindeki köylerde yaşarlar. Malkar Türkleri ise Elbruz dağının doğusunda Bashan [Baksan] vadisi ile daha doğuda yer alan Çegem, Holam, Bızıngı ve Malkar [Çerek] vadilerindeki köylerde ve Köndelen, Aksuv, Hasaniya, Kaşhatav, Karasuv, Gerpegej vs. köylerinde yaşarlar.

Mingitav [Elbruz 5.642 m], Dıhtav [5.203 m] ve Koştantav [5.145 m] gibi Kafkasya’nın ve hatta Avrupa’nın en yüksek dağları Karaçay-Malkar toprakları içerisinde yer almaktadır. Dağların 2 bin 200 metreye kadar olan kısımları çam, ladin ve köknar ormanlarıyla kaplıdır. 3 bin metreden sonraki kısımlar ise buzullarla kaplıdır. Kafkasya’nın en büyük buzulları olan Alibek, Amanavuz, Uzunkol, Ullukam, Tonguzorun, Azav, Bızıngı buzulları da Karaçay-Malkar bölgesinde yer alır. Başta Koban ırmağı olmak üzere Kafkasya’nın büyük ırmakları Elbruz dağı buzullarından doğmaktadır. Bunlardan Hurzuk, Ullu Kam ve Uçkulan ırmakları birleşerek Uçkulan köyü yakınlarında Koban adını alır. Yine Duvut, Teberdi, Arhız, Morh, Zelençuk [İnçik], Laba, Urup ırmakları da Koban ırmağını beslemektedirler. Biyçesın yaylasından doğan Hudes, Calankol, Amankol, İndiş ve Mara ırmakları da doğu tarafından Koban ırmağına karışırlar. Biyçesın yaylasından doğan Kuma [Gum] ırmağı ise Hazar denizine dökülür. Yine Elbruz dağı buzullarından doğan Malk [Balk] ile Bashan ırmakları ve daha doğudan doğan Çegem, Holam-Bızıngı ve Çerek ırmakları Terek ırmağına karışır.

II. Karaçay-Malkar Türklerinin Etnik Oluşumu

Türk kavimlerinin tarihini devamlılık esasında incelemenin çeşitli zorlukları vardır. Tarih sürecinde teşkilatlanma biçimleri ve kavim adları değişmediği sürece, Türk kavimlerinin tarihteki izlerini takip etmek kolaydır. Ancak, onlar sanki bu izleri karıştırmak ve ortadan yok etmek istiyormuş gibidirler. Tarihe baktığımız zaman, dağınık haldeki Türk boylarının çoklukla federasyon şeklinde birleştiklerini, bu federasyonu oluşturan “Han”lardan veya “Bey”lerden birinin de bu federasyonun başına geçerek, kendi boy adını veya bizzat kendi adını bu birliğin tamamına kavim adı olarak kabul ettirdiğini [s. 14] görüyoruz. Bir süre sonra bu teşkilatlanma şekli, kurulduğu zamanki kadar ani bir şekilde dağılır ve boyların her biri tekrar bağımsız olur. Aradan bir zaman geçtikten sonra bu bağımsız ve dağınık haldeki boylar, bir başka boyun yönetiminde, yeni bir kavim adıyla, yeni bir teşkilatlanma sürecinde tekrar birleşirler. Bazen bu yeni birleşmede, eski birlikteki boyların tamamı yer almaz. Onların yerine başka yeni boylar geçer. Ancak bu durum böylece sona ermez. Aynı birlik, büyüklüğü ne olursa olsun yine dağılabilir ve tekrar başka bir kavim adıyla ortaya çıkabilir.[1]

Kafkasya’da Elbruz dağının doğu ve batısındaki yüksek dağlık vadilerde yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri, tarih boyunca bölgede hakimiyet kuran Kimmer, Saka [İskit], Hun, Bulgar, Alan ve Kıpçak Türklerinin binlerce yıl süren etnik bütünleşmesinden süzülerek ortaya çıkmış bir Türk halkıdır. 22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan “Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” adlı sempozyumda varılan sonuca göre; Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak ve muhtelif Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir. Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva bu etnik oluşumun, Karaçay-Malkarlıların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda, tamamlandığını söylemekte, yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir. Bilindiği üzere “Koban Kültürü”nün yaratıcıları ise Kimmer ve Saka [İskit] gibi Proto-Türk kavimleridir.[2]

Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisinde olmuşlardır. Kimmer, Saka, Hun, Bulgar, Alan, Hazar ve Kıpçak gibi eski Türk kavimleri çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya coğrafyasını binlerce yıl hakimiyet altında tutmuşlardır. Bununla birlikte, Araplar VIII. yüzyılda Kafkasya’yı fethederek İtil ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya’ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya’yı ele geçirmişlerdir. Fakat Moğollar kendilerinden hem daha fazla nüfusa sahip ve hem de askeri bakımdan daha üstün özellikleri olan Türklere bağımlı kalmışlardır. Dolayısıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler de hep Türk asıllı olmuşlardır.[3]

1. Kafkasya’da Kimmerler ve Sakalar

Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri, Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya’ya geldikleri zaman burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve “Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün önemli özelliği ise kurgan tipi mezarlardır. Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar Türk kavimlerinin en eski mezar formunu yansıtırlar. Kurgan tipi mezar kültürü en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde muhafaza edilmiştir. Kafkasya’da “Kurgan Kültürü”nü yaratan Proto-Türk kavimlerine yani Kimmer ve Sakalara ait ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada yaşadıklarını göstermektedir. Bu arkeolojik bulguların en açık örneği, M.Ö. IV. bin’den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık Zatişye bölgesindedir. Bu mezarlıkta tespit edilen bulgulardan, Kafkasyalı yerli kavimler ile Kurgan Kültürü sahiplerinin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulundukları anlaşılmaktadır. Malkar’da Bıllım  köyü yakınlarında, Krasnodar bölgesinde ve Karaçay’da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey şehri yakınlarında, Çeçen-İnguş topraklarında Mekenskiy köyü yakınında, Kabardey’de Akbaş ve Kişpek köyleri yakınlarında Kurgan Kültürü sahiplerinden kalma eski arkeolojik kalıntıların sayısı oldukça fazladır.[4]

Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla tanınmışlardır. Kimmerlerin tarihi ve etnik kökeni meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar sırasında, XVII. yüzyılın çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda çok kıymetli altın eserler bulunmuştur. Bu olayı takiben, Sibirya ve Güney Rusya’da tesadüfen bulunan benzer şekilli buluntuların, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan göçebelerle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır. “Göçebe-Hayvan Üslubu” adıyla tanımlanan bu çok zengin arkeolojik materyal “Bozkır Kurgan Kültürü”nün tipik bir kültür ürünlerinden başlıca ana grubunu oluşturmaktadır.[5] Kimmerlere izafe edilen, Bakır ve Bronz çağlara ait bu zengin [s. 15] materyaller, kuzeyde Kiev civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmıştır. Ayrıca, merkezî Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana dahildir. Bu bölgedeki buluntular, Güney Rusya Bronz Çağı formlarına bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil etmektedirler.[6] Kuzey Kafkasya’da yapılan arkeoloji çalışmalarında Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da günümüzde Karaçay Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır.[7] Yine, Kimmerlerin M.Ö. 1800-1700 yıllarından M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam eden yayılma süreci dönemine tesadüf eden “Katakomb Mezar” ve “Koban Kurgan”ları da Kimmerlere ait arkeolojik eserlerdir. Katakomb Mezar kültürü doğuda Volga, batıda Dneper, güneyde ise Azak denizi ile sınırlanmış geniş bir bozkır kuşağında görülmektedir. Buralarda ortaya çıkarılan arkeolojik materyaller tamamen Koban Kurganları ile bağlantılıdır. Mezarlardan çıkarılan bütün buluntular Katakomb Kültürünü yaratan bozkır sakinlerinin “Pastoral” yani “Göçebe-Çoban” bir hayat tarzı ile yerleşik ziraat arası bir hayatı sürdürdüklerini göstermektedir. Fakat bu hayat tarzı, icabında hayvanlarına ot bulmak için çeşitli yörelere göç eden çobanlara kışlak veya konak vazifesi gören bir yerleşikliktir. Yani bu merkezler, klasik anlamda yerleşik kültür iskanlarından farklıdır.[8]

M.Ö. XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya’nın merkezi kısımlarında “Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre, bu köyün adı dolayısıyla “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Burada bulunan arkeolojik malzemenin Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır.[9] Kafkasya’da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk [Beştav] kurganları [M.Ö. 1200] ve Koban başındaki kalıntılar [M.Ö. 1200-1000] da yine Kimmerlerden kalmıştır.[10] Öte yandan “Koban Kültürü” kavramı kimileri tarafından yanlış anlaşılmakta ve bu kavram bir kültür terimi şeklinde Kafkasya halklarının ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkasya kültürüne izafe edilerek yanılgıya düşülmektedir. Halbuki gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını Kuzey Osetya’daki Koban köyünden almıştır. Yani aslî olan Kafkasya kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer ve Saka kültürüdür. Katakomb kültürü ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu “Koban-Katakomb Komleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri dikkati çekmektedir. “Koban” ve “Kolkhidik” adıyla anılan kültürler, Kimmerlerin merkezi Kafkasya’ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler. Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli Kafkas gelenekleri de Kimmerleri oldukça etkilemiştir. Kurganlardan elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır.[11]

Kimmerler MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda meskun iken, Sakaların [İskitlerin] gelmesiyle buradan Kafkasya’ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır.[12] Sakaların [İskitlerin] baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar kendileriyle akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.[13] Kimmerlerin arasında Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı ve hatta Kimmerlerin tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak “Kimarî”den [Kimmer] bahseder.[14] “Mücmel el-tavarih”te Yafes’in yedinci oğlu “Kemari”nin [Kimmer] Bulgarların babası olduğu yazılıdır.[15] Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların [Bulgarların] ataları olduğu ifade edilmektedir.[16] Bulgarların yakın akrabası Hazar Türklerinin Hakanları da kendi cedlerini sırasıyla “Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer’in oğlu Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır.[17]

Asur kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin kaynaklarında “Sai~Sak” ve Pers kaynaklarında “Saka” şeklinde anılan Sakalar [İskitler] Proto-Türk kavimlerin en önemli kolunu [s. 16] teşkil ederler. Sakalar da aynen Kimmerler gibi, Türkler dışında akla hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Bununla birlikte, Sakalar üzerine yapılan araştırmalar Kimmerlere göre çok daha ileri safhadadır. Bütün karşıt hipotezlere rağmen Sakaların kökenleri Orta Asya’ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve yazılı kaynaklar bu tezin ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf etmektedir.[18]

Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta toplanmaktadır. Birinci grupta yer alan Avrupalı bilim adamları, Sakaların İranî bir kavim olduğunu kabul ederler. Bunların görüşü temelde Sakalar ile Perslerin akraba kavimler olduğu şeklindedir. Fakat, Sakalar gerçekten de İranî bir kavim olsaydı ve Perslerle bir akrabalıkları bulunsaydı; Sakaları çok iyi tanıyan Persler eski kitabelerinde Sakalardan yabancı ve düşman bir kavim şeklinde söz etmez ve Türk-İran savaşlarını anlatan Şehname’de Alp Er Tonga’dan Saka~Turan Hükümdarı şeklinde bahsetmezlerdi. İkinci grupta yer alan Rus bilim adamları ise Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Bu görüşü savunanların başında İ.E. Zabelin gelmektedir. Halbuki, Herodotos ve Hippokrates’in eserlerinde Sakaların Slav kökenli olduklarıyla ilgili tek bir söz dahi geçmezken, İ.E. Zabelin ve diğer Rus tarihçiler, Sakalardan sanki Slav kökenli bir kavim olduğu ispatlanmış gibi söz etmektedirler. Üçüncü grupta yer alan Avrupalı ve Türk bilim adamlarının görüşleri ise Sakaların Ural-Altay kökenli bir kavim olduğu yönündedir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G. Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr “Herodotos Tarihi”ni tarafsız bir yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar ise başta Saka dili ile Türk-Moğol dili arasındaki paralellikler ve Saka hayat tarzı ile muhtelif Türk-Moğol kabilelerinin hayat tarzı arasındaki benzerliklerdir. B.G. Niebuhr dışında G. Grote, K. Neumann, G. Nagy, G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan, S.M. Arsal, Y. Öztuna, M.F. Kırzıoğlu ve daha birçok tarihçi Sakaların Türk kökenli bir kavim olduğunu kabul etmektedirler.[19]

Herodotos Tarihi’nde, Sakaların aslen Orta Asyalı göçebe bir kavim olduğu ve Massagetlerle [Hunlarla] yaptıkları savaştan yenik çıktıktan sonra Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldikleri anlatılmaktadır.[20] Hippokrates’in Sakaların hayat tarzı hakkında verdiği bilgiler ise Sakaların Türklüğü konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır: “İskitler [Sakalar] göçebedirler. Sabit bir ikametgahları yoktur. Bunlar dört yahut altı tekerlekli arabalar içinde otururlar. Arabalarının dört bir yanı ve üstü keçe ile kaplanmıştır. Bu evler yağmura, kara ve rüzgara karşı dayanıklıdırlar. Arabaların bazılarını iki çift, bazılarını ise üç çift öküz çeker. Bu arabalarda kadınlar ve çocuklar birlikte yaşarlar Erkekler ise at üstünde onların yanında giderler. Bunları koyun, sığır ve at sürüleri izler. Bir yerde hayvanlarına ot bulabildikleri sürece kalırlar. Otların hepsi bitince başka yere giderler. İskitler [Sakalar] pişmiş et yerler ve kısrak sütü içerler. Bu sütten bir de hippage denilen bir peynir yaparlar. Onların adetleri ve hayat tarzları böyledir.”[21] Sakaların etnik kökeni hakkında “Codex Cumanicus” adlı eserde önemli bilgiler verilmektedir: “İskitlerin [Sakaların] adı çok eski zamanlardan beri kollektif olmuştur. İskit adı verilen kavmin, bir zamanlar Hyperborei denilen bölgelerden, İranî halkların yaşadığı ülkelere kadar geniş bir alana yayılmış olan Turanîler [Türkler] olduğu ortaya çıkmıştır. Pers destanı Şehname’de Turanlılar ile İranlıların çok eski ve kanlı savaşlarının hatırası hala korunmaktadır. Artık belgelerin çokluğu İskitlerin kollektif adının farklı Türk boylarını içerdiğini açıkça göstermektedir. Son zamanlarda Grek yazarları da İskitlerin Türk olduklarını açıkça söylemektedirler.”[22]

Karaçay-Malkar Türklerinde de, Sakalara ait birtakım dil ve kültür unsurları halen yaşamaktadır. Sözgelimi, Herodotos eserinde Sakaların “Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahsetmektedir.[23] Aynı şekilde, Karaçay-Malkar Türklerinin eski pagan inançlarında da “Tabıt~Tabut” adında bir ocak tanrıçası vardır. Karaçay-Malkar Türklerindeki “Tabıt” adındaki ocak tanrıçası inancının Saka kültüründen miras kaldığı aşikardır.

Hippokrates, Sakaların hayat tarzı hakkında bilgi verirken “hippage” denilen bir peynirden bahsetmektedir. Z.V. Togan bunu “kurut” şeklinde açıklamıştır.[24] Fakat bunu kurut yerine, Karaçay-Malkar Türkçesindeki “huppegi” [yoğurt suyu~peynir suyu] sözüyle açıklamak daha isabetli olacaktır. Karaçay-Malkar Türkleri peynir veyahut yoğurt suyundan, bir tür lor peynirine benzeyen, yağsız bir peynir yaparlar ve buna da “huppegi bışlak” adını verirler. Saka dilindeki “hippage” sözü, Karaçay-Malkar Türkçesinde “huppegi” şeklinde bugün bile kullanılmaktadır. Yine bu söz Osetçe’de de [s. 17] “huppag” [inceltilmiş lapa] şeklinde yaşamaktadır.[25]

Sakalar et pişirmek için kapları olmadığı takdirde, önce hayvanın iskeletini ızgara gibi kullanmak üzere itinayla çıkarırlar, sonra da kemiklerinden sıyrılmış etleri bu iskeletin üzerine koyarlar, etlerini sıyırdıkları öteki kemikleri de odun niyetine iskeletin altında koyup ateşe verirlerdi.[26] Sakaların tencere ve oduna ihtiyaç olmaksızın bu pratik et pişirme yönteminin aynısı günümüzde bile Kafkasya meralarında sürülerini otlatan Karaçay-Malkar çobanların uygulanmakta ve bunun çok eski bir Karaçay-Malkar adeti olduğu bilinmektedir.[27] 

Herodotos, Sakaların fala ve falcılığa çok meraklı olduklarını anlatır. Buna göre, Sakalar söğüt dallarıyla fal bakarak gelecekten birtakım haberler almaktadırlar.[28] Öte yandan Ammianus Marcellinus bu tip falcılığın Alanlarda da olduğunu söyler.[29] Saka ve Alanların söğüt dallarıyla fal bakma adeti aynı şekilde Karaçay-Malkar Türklerinin kültüründe de muhafaza edilmiştir. Bu şekil fal bakma adeti Sibirya Türklerinde de halen devam etmektedir.[30]

Sonuç olarak burada Karaçay-Malkar Türklerinin doğrudan Kimmerlerin ve Sakaların devamı olduğu ispatlanmaya çalışılmamıştır. Bununla birlikte, Kimmerlerin ve Sakaların tarihin farklı ama birbirini takip eden erken dönemlerinde Kafkasya’ya gelerek bölgede yaşayan kavimlerin etnik ve kültür yapısını oldukça derinden etkiledikleri ve dolayısıyla da Kimmer ve Saka kavimlerinin bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve kültür yapısının oluşumundaki izleri çeşitli örneklerle ortaya konulmuştur.

2. Kafkasya’da Bulgarlar ve Hunlar~Sabirler

Milat öncesi Çin kaynaklarında “Okut” veya “Hokut” şeklinde bir Türk kavim adı geçmektedir. Önceleri bu kavmin Uygurlar olduğu ileri sürülmüş ise de, Uygurlar daha sonraki tarihlerde ortaya çıktıkları için Okut kavminin Ogur Türkleri olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.[31] Ogurlar, Hiung-nu’lar [Hunlar] zamanında, onların kuzeyinde yerleşmiş bulunan ve güneybatı Sibirya’da yaşayan, Çinlilerin “Ting-ling” ve daha sonra “Tieh-le” adını verdikleri kavimdir. Türk oldukları kesinlik arz eden Ting-ling kavminin ana yurtlarının Orhon civarı olduğu sanılmaktadır. Bir kısmı da Vusunların batısında yaşayan Ting-ling veya Ogurların İtil-Yayık havzasına ne zaman geldikleri kesin olarak tespit edilememiştir.[32]

Zeki Velidî Togan, Ogurların tarihini çok daha eski çağlara götürmekte ve “Ogur” adının milattan önceki dönemlerde “Türk” sözü yerine kullanıldığını ileri sürmektedir. Ona göre Ogurların esas yayılmaları milattan önceki dönemlerde cereyan etmiştir ve Önasya’daki “Hurriler” ile Ogurlar aynı kavimdir.[33] Sümerler ile de akraba oldukları ileri sürülen Hurriler M.Ö. 5000 yıllarında Türkistan coğrafyasında yaşıyorlardı. Hurrilerin, M.Ö. 4000 bin yıllarında Azerbaycan ve Doğu Anadolu dolaylarında gelip yerleştikleri sanılmaktadır.[34] Gerçekten de Doğu Anadolu’da yapılan arkeoloji çalışmaları sonucu elde edilen bilgiler Z.V. Togan’ın bu görüşünü kuvvetlendirmektedir. M.Ö. 4000 yıllarında, kuzeyde Kafkasya, güneyde Suriye’nin kuzeyi, doğuda Urmiye gölü civarı, batıda Malatya-Elazığ bölgesi arasında kalan geniş bir alanda üstün bir uygarlık ve kültür tesis eden Hurrilerin Asyalı bir kavim oldukları ve dillerinin de Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu bilim adamları tarafından kabul edilmektedir.[35]

Bulgar tarihçi B. Simeonov, eski Çin kaynaklarında, M.Ö. 103 yılında ait bir kayıtta “Pu-ku” ve “Bu-gu” şeklinde geçen kavmin Bulgarlar olduğunu ve onlardan Amu-Derya’nın batısı ve Tien-Şan dağlarının kuzeybatısında yaşayan bir kavim olarak bahsedildiğini söylemektedir.[36] Fakat, B. Simeonov’un bahsettiği Pu-ku veya Pu-ku kavmi, herhalde Kök-Türkler döneminde de mühim bir rol oynayan ve Kök-Türklerin idaresinde iken 620’li yıllarda diğer Töles boylarıyla birleşerek “Altı-Bag Bodun”u oluşturarak Kök-Türklere karşı isyan eden “Bu-gu” Türkleri olmalıdır.[37]

Bulgar adına Latin kaynaklarında ilk olarak M.S. 354 yılında rastlamaktayız. Yazarı meçhul olan ve M.S. 354 yılında yazıldığı anlaşılan “Anonim Kronik”te Bulgarlardan “Vulgares” şeklinde bahsedilmektedir.[38] Bizans kaynakları ise M.S. 482 yılında, Avrupa Hun imparatoru Attila’nın küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler.[39] Öte yandan Süryanî Mar-Abas Katina’nın Bulgarlar hakkındaki kayıtları, Latin ve Bizans kayıtlarından daha eskidir. Mar-Abas Katina, Bulgarların daha M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde yaşadıklarından bahsetmektedir. Hatta bu kayıt, VII. yüzyıl Ermeni [s. 18] tarihçisi Horenli Musa [Moses Khorenaci] tarafından da nakledilmiştir. Horenli Musa’nın kayıtlarında Bulgarlarla ilgili olarak şöyle denilmektedir: “Val Arşak oğlu I. Arşak zamanında [M.Ö. 149-127] Kafkasya dağları arasındaki Bulgarlar ülkesinde büyük karışıklıklar çıktı. Bunlardan kalabalık bir grup göçüp gelerek Gol’un altında çok verimli ve buğdayı bol ovalara yerleştiler.”[40]

Başta M.İ. Artamonov olmak üzere bazı eski Sovyet ve Avrupalı tarihçiler, Mar-Abas Katina ile Horenli Musa’nın Bulgarlar hakkında milat öncesi döneme ait verdiği bu haberleri anakronik sayarlar.[41] Fakat, V.F. Kahovskiy, K. Patkanov ve Z.V. Togan Bulgarların gerçekten de milattan önceki dönemlerde Kafkasya’da yaşadıklarını ve bunların bir kısmının, Horenli Musa’nın da işaret ettiği tarihlerde Ermenistan dolaylarına göç ettiklerini söylerler. Hatta, V.F. Kahovskiy ve K. Patkanov milat öncesi dönemde Kafkasya ve Ermenistan coğrafyasında Bulgarların yaşadıklarını ve bunun da tarihe uygun olduğu konusunda ısrarlıdırlar.[42]

VI. yüzyıl tarihçisi Zacharias Rhetor ise 569 yılında Bulgarlar hakkında önemli ve güvenilir bilgiler vermektedir: “Bazgun ülkesinden Hazar kapısı [Derbent] ve Hazar denizine kadar olan yerler Hunların toprağıdır. Onların yanında, Hunlardan farklı dilleri ve pagan inançları olan Burgar [Bulgar] adlı barbar bir kavim yaşar. Onların şehirleri vardır. Bu kavmin yakınında yaşayan Alanların da beş tane şehri vardır. Aunagur [Onogur] kavmi çadırlarda yaşar. Bu yerlerde Avgar, Sabir, Burgar [Bulgar], Alan, Kutargar, Avar, Hasar, Dirmar, Sirugur, Bagrasir, Kulas, Abdel ve Heptalit adlarında on üç tane kavim yaşar. Bunların bir kısmı çadırlarda oturur. Bu kavimler hayvan yetiştir ve balıkçılıkla uğraşırlar ve bundan başka yağmacılık yaparlar.”[43] Şiraklı Anan [Anani Şirakaci] da VII. yüzyıla ait “Ermeni Coğrafyası” adlı eserinde, Bulgarlar hakkında şöyle söylemektedir: “Kafkasların kuzeyinde Türk [Hazar] ve Bulgar kavimleri yaşarlar. Bulgar kavmi Kupi-Bulgar, Duçi-Bulkar, Oghondor-B.lkar, Çdar-Bolkar şeklinde dört kabileden teşekkül etmiştir.”[44]

Bilhassa eski Ermeni kayıtlarından Bulgarların aslında Hunlardan çok daha önce Kafkasya’ya gelip yerleştikleri anlaşılmaktadır. Fakat daha çok itibar gören Bizans kaynaklarında ise Bulgarlar daha çok Hunlarla birlikte geçmekte, Attila’nın imparatorluğunun dağılmasından sonra en küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak anılmaktadır.

Hunlar~Sabirler

Bizanslı Dionius de Charax, Hunların M.S. 330 yıllarda Kafkaslara geldiklerini bildirmektedir.[45] Fakat, Alanları yerinden edecek kadar güçlü bir hareket olan kavimler göçünün başlamasından ve Hunların toplu olarak İtil, Azak ve Kafkasya dolaylarına gelip yerleşmesinden çok daha önce Orta Asya’dan gelip buralara yerleşen Hun kabilelerinin olduğu bilinmektedir. Bu kabileler Hunların toplu göçünden en az 150 yıl önce buralara gelip yerleşmişlerdir.[46]

Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru dalgalar halinde akan Balamir Han yönetimindeki Hunlar 355-360 yıllarında İtil ırmağını aştıktan sonra Don ırmağını da geçmişler, Terek ve Koban havzasındaki Alanların ülkesini tamamen hakimiyet altına almışlardı. Fakat Hunlar, Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra hemen batıya yönelmemişler, Kafkasya üzerinden 359 yılında İran’a ve 363-373 yılları arasında Ermenistan’a girmişlerdir.[47] Hunlar kısa bir zamanda Hazar denizinden Azak denizine kadar uzanan bütün Kafkasya coğrafyasını kontrol altına almışlardır. Bütün bu tarihi olaylardan sonra Kafkasya ve Azak denizi dolayları artık Hunların gerçek vatanı olarak sayılmıştır.[48]

Eski tarih kaynaklarında “Sabar~Savar~Suvar~Saber~Sabir” vs. şeklinde geçen Sabir Türkleri miladın ilk yıllarında İrtiş havzasında yaşıyorlardı. Bu saha, Sabirlerin burada süre yaşamaları nedeniyle göçlerinden sonra da Sabir yurdu [Saberia~Sibirya] olarak anılmıştır. M.S. II. yüzyılda bu sahada cereyan eden kavimler göçü nedeniyle Sabirler yurtlarından çıkarak Volga ırmağının orta kısımları ile Ural ve Kama ırmağı havzasında gelmişlerdir. 460’lı yıllarda Avarların saldırısı üzerine Sabirler Volga-Kama-Ural havzasını terk ederek Kafkasya’ya doğru kaymışlardır. Sabirler bir müddet bölgedeki diğer Hun ve Ogur kabileleriyle birlik halinde yaşamışlar fakat 506-558 yılları arası bir dönemde Kafkasya’yı hakimiyet altına almışlardır.[49] Sabir Türklerinin VI. yüzyıl ortalarına kadar devam eden Kafkasya hakimiyeti, İran kralı I. Husrev’in 545 yılında yaptığı Kafkasya seferiyle birlikte zayıflamıştır. Bu tarihten sonra dağılma sürecine giren Sabirlerin bazı kabileleri 545-555 yılları arasında Alan, Abhaz ve Zikhlerle komşu haline, merkezi idareden mahrum bir şekilde ve birçok kabile reisleri idaresinde Koban, Terek, Kura ve Rion ırmakları dolaylarında yaşamaya başlamışlardır. Bu dönemde Ermeni kaynakları bunlara Hun adını verirken, Bizans [s. 19] kaynakları ise Sabir demektedir.[50]

Arran Patriği Karduşt’un faaliyetleri sonucu Kafkasya’da yaşayan Hunların bir kısmı 507-508 yıllarında Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Hatta Bizanslılar da Karduşt’un bu faaliyetlerine destek vermişler 537 yılında Kafkasya’da bir Piskoposluk bile kurmuşlardır. Piskoposluğun başına geçen Karduşt adlı rahip Hunların dilini öğrenmiş ve yedi yıl süren bir çalışmadan sonra 544 tarihinde İncil’i Hun diline çevirmiştir. Süryani rahibi Zacharias Rhetor’un 555 yılına ait kayıtlarında bahsedilen bu Hıristiyan Hun kavmi Sabir Hunlarıdır. [51]

Bizanslı tarihçi Prokopius 508 yılında Daryal geçidine hakim bir müstahkem mevkide Ambazuk adlı bir beyin idaresinde yaşayan Sabir Hunlarından bahsetmektedir. Prokopius’a göre Kuzey Kafkasya bölgesi 465-556 yılları arasında bu Sabir Hunlarının hakimiyeti altında olmuştur. Prokopius’un anlattıklarına göre Kafkasya’da Alan, Abhaz, Zikh adlı kavimlerin dışında bir de Sabir namında Hun kabileleri yaşamaktadır. Sabirlerin yurdu ise daha çok Koban ırmağı havzası ile biraz kuzeye kadar olan sahayı kapsamaktadır. Yine Prokopius’un kayıtlarında Kafkasya dağlarından Hazar geçitlerine kadar uzanan sahanın Alanların elinde hakimiyetinde olduğu fakat aynı zamanda bu civarda Sabir adı verilen Hun kabilelerinin de yaşadığı söylenmektedir. Ayrıca Prokopius bu Sabir Hunlarından savaş kültürleri ve savaş aletleri çok gelişmiş bir kavim şeklinde bahsetmektedir. Bütün bunlardan Sabirlerin 500-560 yılları arasında Koban ırmağı havzasında yaşadıkları anlaşılmaktadır. VI. yüzyıl sonlarında ise Sabir kabileleri ve Onogurlar birleşerek Utirgur kabile birliğini kurmuşlardır. Bundan sonra Kafkasya’da Sabir ve Onogur adlarının yerine Utirgur adı anılmaya başlanmış ve Hazar Kağanlığına tabi oluncaya kadar da Büyük Bulgarya devletinin temelini bunlar oluşturmuşlardır.[52] Kök-Türklerin baskısıyla 552 yılında İtil-Don-Kafkasya sahasına gelen Avarlardan 558 yılında büyük bir darbe yiyen Sabirlerin adı bundan sonra tarih sahnesinden silinmiştir. Daha sonra bunların büyük bir kısmı Hazar hakimiyetine girerken, bir kısmı da Macarlarla karışmıştır.[53]

Hazar Kağanlığının kalabalık bir kütlesini teşkil ettikleri ve hatta Balancar ve Semender adlı iki büyük Hazar kabilesinin aslında Sabirler olduğu anlaşılmıştır.[54] Bundan dolayı bazı tarih araştırmalarında Sabirler ile Hazarların aynı kavim olduğu öne sürülmüş ise de bu doğru olmasa gerektir. Çünkü Kafkasya’daki Bulgar birliğine dahil iken daha sonra Hazar Kağanlığının hakimiyetine giren Sabir Türklerinin Bulgar ve Hazarlar gibi Lir Türkçesi konuşmadığı, Kaşgarlı Mahmut’un “Suvarın” şeklinde adlandırdığı Sabir dilinden aktardığı birtakım kelime ve cümleler onların Şaz Türkçesi konuşan bir Türk kavmi olduğu ve Hazarlardan ziyade bir Hun kabilesi oldukları görüşü ağırlık kazanmıştır.[55]

Kafkasya’nın siyasi tarihinde önemli rol oynayan Sabirler, Karaçay-Malkar Türklerinin tarih ve kültür araştırmalarında genellikle göz ardı edilmiştir. Karaçay-Malkar Türkçesindeki “alan” [dost, arkadaş, vs.] sözünden hareketle Karaçay-Malkar Türklerinin hiç şüphesiz Alanlardan geldiğini iddia ederek sayfalar dolusu teoriler üretenler her nedense Sabir Türkleri konusuna gereken önemi vermemişlerdir. Halbuki, Karaçay-Malkar Türklerini çok iyi bilen ve Kafkasya’da en yakın komşusu olan Gürcü-Svanlar eskiden Karaçay Türklerine izafeten “Savar” adını, Malkar Türkleri için de “Sabir” adını kullanmışlardır.[56] Elbette ki Gürcü-Svanların Karaçay-Malkar Türkleri için kullandığı “Savar” ve ”Sabir” adlarının tarihteki Sabir Türkleriyle bir ilişkisi olmalıdır. Bunun dışında, Prof. Dr. Kaziy T. Laypan, bazı Sabir kabilelerinin çeşitli Kafkas kavimlerine karıştıklarını söylemektedir. Ona göre Abhaz ve Abazaların [Abazin] eski toplumsal yapısında üst tabakayı oluşturan Açba, Çaçba, Biyberd, Dudaruk~Tutarık ve Kılıç adlı sülaleler Sabir kökenlidir.[57]

Büyük Bulgarya

Bizanslı Priskos ve Suidas 463 yılında Şaragur, Ogur ve Onogur adlı kabilelerin Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda ve Tuna ırmağının kolları ile Volga arasındaki bozkırlarda yerleşmiş olduklarını ve daha sonra 482 yılında İrnek’in kurmuş olduğu birliğin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler. Bulgarlar daha sonra Kutirgur ve Utirgur şeklinde iki kabile temelinde bir siyasi birlik oluşturmuşlardır. Bu ilk Bulgar birliğinin merkezi Koban ırmağı civarında bulunuyordu.[58] Avrupa’dan Karadenizin kuzeyindeki bozkırlara ve Kafkasya’ya dönüş yapan Hunlar ile buralarda çok eskiden beri yaşamakta olan Bulgar ve Sabir kabileleri arasında çatışma çıkacağı yerde kısa sürede dostane temaslar neticesinde siyasi birlik oluşmuştu. Bulgar ve Sabirlerin bundan sonra kendileri için “Hun” adını kullanmaları bunun en güzel delilidir. [s. 20] IV. yüzyılda Bulgarların kendilerini Hunlardan sayması bir gurur vesilesi idi.[59] M.İ. Artamonov, V. yüzyılda Kafkasya’nın etnik haritasını şöyle çizmektedir; Dağıstan’ın kuzeyinden Kuma ırmağı ve onun kollarının çevrelediği yerlerde Sabirler ile onların biraz yukarısında Şaragurlar yaşamaktadır. Onların kuzeyinde ve batısında yani bugünkü Adige Ö.C. ve Krasnodar ile Stavrapol çevresinden Azak denizine kadar olan yerler Onogurların ülkesidir. Azak denizinin kuzey kıyılarından doğu ve güneye doğru Şaragurlara kadar olan yerlerde Akatsir~Akaçirler yaşamaktadır. Bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. ile Kabardey-Balkar Ö.C ve Kuzey Osetya Ö.C. sahalarının tamamı ise Alanların hakimiyeti altındadır.[60]

Kök-Türklerin baskısıyla 560 yıllarında batıya doğru kaçan Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun-Bulgarları hakimiyet altına almışlardır. Bulgarların bir kısmı Avarların baskısına dayanamayarak Kafkasya dağlarına sığınmışlardır. Bunlar daha sonraları Bizans ve Rus vakayinamelerinde “Kara Bulgar” adıyla anılacak olan ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olan Bulgarlardır. Kök-Türklerin batıya doğru daha da yayılmaya başlamasıyla Avarlar da 567 yıllarında Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru kaymaya başladılar. Avarlar gittikleri zaman beraberlerinde de Kutirgurların önemli bir kısmını götürmüşlerdir.[61] Kafkasya’da kalan diğer Bulgar kabileleri ise “Ermi” adlı bir Türk kabilesine [veya sülalesine] mensup “Gostun” [veya Organ] adlı bir prensin idaresinde 603 yılında toparlanarak yeniden birlik oluşturmuşlardır.[62] Tuna Bulgar Hanları Listesinde “Gostun” şeklinde geçen bu şahsın adı [veya unvanı] Bizans kaynaklarında “Organ” şeklinde geçmektedir. Gostun veya Organ adıyla anılan bu şahıs yakın bir gelecekte Büyük Bulgarya’yı kuracak olan Kubrat Han’ın da dayısı [veya amcası] olan kişidir.[63] L.N. Gumilev, Organ adlı prens ile Kök-Türklerin batıdaki valisi veya ikinci derecedeki hükümdarı “Mohodu-heu”nun aynı kişiler olduğunu söylemektedir. Gumilev’e göre, Mohodu-heu Kök-Türklerin meşhur Aşina soyundan olup aynı zamanda da Kubrat Han’ın dayısıdır.[64] 605 yılında, Kubrat dayısı Organ’dan idareyi devralarak Bulgarların “Elteber”i olmuştur. Uzun süre Avarların baskısı altında kaldıktan sonra Kubrat, Bizans’ın da desteğini alarak, Bulgarların bağımsızlığı için Avarlara karşı mücadeleye başlamıştır. 630 yılında, Avarlara karşı açıkça isyan başlatmış, beş yıl süren bir mücadeleden sonra, 635 yılında bu mücadelesini başarıyla sonuçlandırarak, temelde Onogur ve Utirgur [Onogur+Sabir] kabileleri olmak üzere “Magna Bulgaria” [Büyük Bulgarya] devletini kurmuştur. Kubrat bundan sonra “Han Kubrat” olmuş ve ölünceye kadar da Han olarak kalmıştır.[65]

Kubrat Han’ın 665 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu “Bat-Bayan” geçer. Fakat, VII. yüzyıl ortalarında, batıya doğru ilerlemekte olan Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgarya devleti dağılır. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken, bir kısmı da Kafkasya’yı terk ederler. Kubrat Han’ın oğullarından “Kotrag” kendisine bağlı kabilelerle Don ırmağının karşısına yerleşirken, “Asparuk” ise yine kendine bağlı kabilelerle birlikte Tuna ırmağı boylarına doğru gider. Bat-Bayan ise Onogur, Utirgur, As-Alan ve Macarların hükümdarı olarak ata yurdu Azak-Kafkasya sahasında kalır. Fakat kısa bir süre sonra da Hazarların hakimiyetini kabul eder.[66]

Kara-Bulgarlar ve Karaçay-Malkarlar

Tarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” şeklinde geçen Kafkasya Bulgarlarını birçok bilim adamı Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda birinci derecede pay sahibi oldukları konusunda birleşmekte ve Karaçay-Malkar Türklerini doğrudan Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak kabul etmektedirler. Sözgelimi; V.F. Miller, Karaçay-Balkar Türklerini eskiden Koban ırmağı dolaylarında yaşamış olan eski Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak saymaktadır. V. Minorsky ve J. Marqwart da aynı görüşte olup V.F. Miller’in bu görüşünü desteklemektedirler.[67] Meşhur tarihçi M.İ. Artamonov da Karaçay-Malkarları Bulgar Türklerinin devamı olarak kabul etmektedir. Ona göre, tarihte “Kara-Bulgar” adıyla bilinen ve Hazarların hakimiyetine giren Batbayan önderliğindeki “Koban Bulgarları” bugünkü Karaçay-Malkarların atalarıdır.[68]

M.F. Kırzıoğlu yazmış olduğu kitap ve makalelerinin hemen hepsinde Bulgar Türklerinin Karaçay-Malkarların ataları olduğunu söyler. M.F. Kırzıoğlu’na göre, XII. yüzyılda Genceli Nizami’nin şiirlerinde bile bahsettiği “Kafkasya Bulgarları” [s. 21] bugünkü Karaçay-Malkar Türkleridir.[69] F.A. Nurettinov, Karaçay-Malkarların, Avar ve Hazarların baskısıyla Azak-Kafkasya sahasını terk etmek zorunda kalan eski Bulgarların Kafkasya’da kalan bakiyeleri olduğunu söylemektedir.[70]

Z.V. Togan da, Karaçay-Malkarların Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak görmekte ve Karaçay-Malkarların önceleri bugünkü Çuvaşlar gibi l-r Türkçesini konuştuklarını fakat XV. yüzyıldan önce tespit edilemeyen bir dönemde ş-z Türkçesine geçiş yaptıklarını söylemektedir.[71] Fakat Z.V. Togan, Karaçay-Malkarların önceleri l-r Türkçesini konuştukları ve sonradan dillerinin ş-z Türkçesine dönüştüğü şeklindeki görüşünü ispatlayacak herhangi bir delil ortaya koyamamıştır. Verdiği kelime örnekleri ise günümüzde Kıpçak Türkçesi konuşan diğer Türk halklarının dilinde yaşamakta olup aynı zamanda bu kelimeler ş-z Türkçesine aittir. Bulgar tarihçi B. Simeonov da Çuvaş ve Karaçay-Malkarların dillerini eski Bulgar Türkçesinin varisleri sayarak şöyle bir açıklama getirir: “Çuvaş ve Karaçay-Malkar dilleri eski Bulgar Türkçesinin devamıdır. Fakat, artık bugün Çuvaş dili daha çok Fin-Ugur dillerinin etkisinde kalarak eski Bulgar Türkçesinden uzaklaşmıştır. Karaçay-Malkar dili ise diğer Türk dillerinin etkisinde kalarak Bulgar Türkçesinin esaslarını kaybetmiştir.”[72]

E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav [Pyatigorski], Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor [Kuzey Osetya] bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkarların temelini oluşturduklarını söylemektedir.[73]

1930’lu yılların başlarında A. Miller arkeoloji çalışmaları sırasında Digorya’da [Kuzey Osetya] Bulgar Türklerine ait kulplu asma kazan parçalarını bulmuş ve daha o zaman, “Burada [Digorya’da] bulunan Bulgar kazanları, Azak Kara Bulgarları atalarının Kuzey Kafkasya’da bugünkü Malkar Türkleri olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde bir açıklama yapmıştır. A. Miller’e göre, Azak’taki Kara Bulgarlarının ataları önceden Kafkasya’da, bugünkü Digor ve Malkar topraklarında yaşıyorlardı. Daha sonra bunların bir kısmı Azak civarına göç etmiş, bir kısmı da Kafkasya’da kalmıştır. Kuzey Kafkasya’da kalanlar da bugünkü Malkar Türkleridir. A. Miller ileride bu konuyla ilgili özel olarak ilgilenmek ve bu kültürün kalıntılarını bulmak düşüncesiyle arkeoloji literatüründe bu hususta herhangi bir açıklamada bulunmaktan çekinmiştir. A. Miller bugünkü Malkar Türkleri ile Azak Kara Bulgarlarının bir kökten olduklarını ispat etmeyi ve bundan sonra elde ettiği sonuçları bilim dünyasına açıklamayı düşünüyordu. Fakat 1933 yılının sonlarına doğru Sovyet hükümeti tarafından tutuklanarak Sibirya’ya sürgün edilmiş ve çok geçmeden de orada ölmüştür. Onunla birlikte değerli çalışmaları ve toplamış olduğu malzemeleri de ortadan yok olmuştur.[74] 

A. Miller’in bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin eski Kara-Bulgarların devamı olduğu şeklindeki teorisini M. Miller de kabul etmektedir. Fakat M. Miller’e göre Azak Kara Bulgarları Azak civarına Kafkasya’dan göç etmemiş, tam tersine Azak’taki Kara Bulgarların bir kısmı göç ederek Kafkasya’ya gelmiş ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. M. Miller, Azak Kara Bulgarların Kafkasya’ya göçlerinin Kiyev-Rus prensi Svyatoslav’ın 964-966 yıllarında Hazar Türklerine yaptığı seferler sırasında gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Buna göre, Svyatoslav, Hazarların Şarkel şehrini ele geçirdikten sonra Hazarların bütün kuzeybatı kısmını hakimiyet altına almış ve Kiyev-Rus prensliğiyle birleştirmiştir. Rusların, Dnyeper’den güneydoğuya doğru yaptıkları akınların baskısı altına kalan Bulgarlar, Don ve Azak’tan Kafkasya’ya doğru göç etmişlerdir. Eldeki arkeolojik malzemeye dayanılarak, Kafkasya’daki Karaçay-Malkar Türklerinin, Rusların baskısıyla Azak civarından Kafkasya’ya göç edip gelen Bulgarların devamı olduklarını söylemek mümkündür.[75]

Hakikaten de, birtakım arkeolojik malzeme ve Kafkasya’daki bazı yer adları, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik bakımdan Kafkasya Bulgarlarının devamı olduğunu destekler niteliktedir. Sözgelimi Karaçay’da İndiş ırmağı yakınlarındaki Bulgar yerleşimi kalıntıları, Malkar’da Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan Bulgarlara ait arkeolojik eserler, Yukarı Çegem, Lıgıt ve Kaşha-Tav yakınlarında ortaya çıkarılan Bulgar Türklerinden kalma mezarlar Karaçay-Malkarlar ile Bulgarlar arasındaki etnik ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır.[76] Öte yandan, İ.M. Mızı, “Kutirgur” adının Malkar’da Çegem vadisindeki eski “Gudurgu” köyünün adında hatırasını koruduğunu ve “Bittogur” adının da Çegem ırmağının yukarı kısmında “Biturgu” şeklinde devam ettiğini söylemektedir. Ayrıca “Çılmas”, “Bulungu”, “Uçkulan” ve “Bıllım” adlı Karaçay-Malkar köylerinin adlarının da Bulgar Türklerinden kaldığını ileri sürmektedir.[77]

Humara Şehri

[s. 22] Bulgar Türkleri “agul” [avul] adını verdikleri, büyük blok taşlardan inşa edilen müstahkem şehirlerde yaşarlardı. Bunun en güzel örneklerinden biri de Karaçay’daki eski “Humara” müstahkem şehridir. Bulgar Türklerinden kalmış olan eski Humara şehri 20 hektardan fazla bir alanı kapsamaktadır. Humara şehri eskiden çevresi blok taş duvarlarla çevrili ve dokuz kulesi olan bir kale-şehirdir.[78] Eldeki bilgilere göre bu şehrin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Hakanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Humara müstahkem şehrinin inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. yüzyılda Arapların Kafkasya saldırılarına karşı Bulgar ve Alanlar tarafından inşa edildiği tahmin edilmektedir.[79]

Bulgar Yazıtları

1960-1962 yıllarında Karaçay’daki eski Humara şehri kazı çalışmaları sırasında Kök-Türk yazısına benzeyen runik karakterde yazılı taşlar bulunmuştur. İlk olarak 1962 yılında A.M. Şçerbak bu yazıtların Don ve Talas yazıtlarıyla olan benzerliğini açıklayarak Humara yazıtlarının Batı Türklerine ait özel bir runik alfabeyle yazılmış olduğunu ileri sürmüştür. 1963 yılında V.A. Kuznetsov ise Humara yazıtlarının, Kuzey Kafkasya’da geniş bir alana yayılmış olan eski Yunan kitabelerinden çok farklı bir dil ve yazı sistemiyle yazılmış olduğunu ve bu yazıtların Orhon-Yenisey yazıtlarıyla büyük benzerlik gösterdiğini söylemiş, Humara kitabelerinin şüphe bırakmayacak şekilde bunların eski Türk yazısı olduğunu ileri sürmüştür. Böylece bu iki bilim adamının çabalarıyla Humara yazıtlarının varlığı dünya bilim alemine duyurulmuştur. Daha sonra Humara yazıtlarına ilgi artmış, çok sayıda bilim adamı bu yazıtları çözme çalışmalarına başlamışlardır. G.F. Turçaninov, Humara yazıtlarının Çerkes veya Osetlerin atalarından kalmış olabileceğini ileri sürmüş fakat onun bu yazıtları Çerkes ve Oset dilleriyle çözme çalışmalarının tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. M.A. Habiç ise bu yazıtlardan birkaçını başarılı bir şekilde çözmüş ve bunların Türk dilli Alanlara ait olduğunu ileri sürmüştür. Nihayet, S.Y. Bayçora yıllarca sürdürdüğü çalışmalarıyla, Karaçay-Malkar topraklarında bulunan; Humara, Arhız, Sutul, Ahmat-Kaya, İnal, Gınakızı, Temirtüz, Sarıtüz, Tokmak-Kaya, Ishavat, Ullu-Dorbunla, Kalej, Teşikle, Bitikle, Ak-Kaya bölgeleri ile yine Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları arasında geniş bir alanda yayılmış olan yazıtlardan 74 tanesini çözerek bütün bu yazıtların Bulgar Türklerine ait olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur. Arkeolog H.H. Bici de bu yazıtların Bulgar Türklerine aitliğini kabul etmiştir.[80]

S.Y. Bayçora vardığı sonuca göre Humara ve Kuzey Kafkasya’nın birçok bölgesinde bulunan yazılı taşlarda kullanılan dilden, Kafkasya Bulgarlarının “d”, “c”, “dz” ve “ara~ortak” olmak üzere dört şivede konuştuklarını söylemektedir. Hasavut bölgesindeki bazı yazıtlar ise iki ayrı Türk lehçesi ve iki ayrı alfabeyle kazınmıştır. Bunların birincisi Kafkasya Bulgar Türkleri’nin harfleriyle, ikincisi ise eski Uygur Türkleri harfleriyle yazılmıştır.[81] S.Y. Bayçora, Kafkasya Bulgar yazıtları alfabesi ile  Tuna Bulgar, İtil-Don, Sekel, Orhon-Yenisey yazıtlarında kullanılan alfabelerin karşılaştırmalı çizelgesini hazırlamıştır.[82] Bu çizelgede, Kafkasya Bulgar yazıtlarında kullanılan alfabenin diğerlerine çok benzediği, hatta harflerin çoğunluğunun birbirlerinin aynısı olduğu görülmektedir.

3. Kafkasya’da As-Alanlar

Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda önemli pay sahibi olan kavimlerden biri de As-Alanlardır. Çinlilerin “An-tsa-i”, Romalıların “Alani” ve Bizanslıların da “Asioi” şeklinde adlandırdığı As ve Alanlar ilk önceleri Türkistan sahasında yaşıyorlardı. M.Ö. I. yüzyıl ortalarında Türkistan’dan göç ederek Don ırmağı ile Kırım arasında geniş bir sahaya yerleştiler. M.S. 370-3375 yıllarında gerçekleşen Hun baskısıyla As ve Alanların bir kısmı batıya doğru kaymış, bir kısmı da güneye doğru giderek Kafkasya dağlarına sığınmışlardır.[83] E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav [Pyatigorski], Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor [Kuzey Osetya] bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturduklarını söylemektedir.[84] Bulgar Türklerinin Koban ırmağı havzasında yaşadıkları sırada Kafkasya’daki Alanlarla sıkı temaslarda bulundukları ve bunların bazı kültür tesirlerine maruz kalmış olmaları mümkündür.[85] Karaçay’daki tarihi Humara kale-şehrinden elde edilen arkeolojik malzemeye göre bu kale-şehrinde Hazar-Bulgarları ile Alanların birlikte yaşadıkları  [s. 23] anlaşılmıştır.[86] E.P. Alekseyeva’ya tespitine göre bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. sınırları içerisinde X-XIII. yüzyıllar arasında Alanların yaşadığı şehir ve köylerin toplam sayısı 40’tan fazladır.[87] Bunun dışında, VIII-X. yüzyıllar arasında Bizans ve Gürcülerin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul eden Alanlardan kalma Karaçay’ın Çuvana, Sıntı ve Arhız bölgelerinde birer tane kilise mevcuttur.[88]

Avrupalı ve Sovyet tarihçileri genel olarak As-Alanları İranî bir kavim şeklinde kabul etmekte ve Kafkasya’da yaşayan bugünkü Osetlerin de As-Alanların devamı olduklarını söylemektedirler. Z.V. Togan, A.N. Kurat, B. Ögel ve M.F. Kırzıoğlu da, Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin ileri sürdüğü bu görüşü kabul etmişlerdir. Fakat Z.V. Togan, başlangıçta İranî kökenli olsalar bile As-Alanların çok eski tarihlerde Orta Asya’da yaşarlarken Hunlarla çok yakın temasları neticesinde Türkleşmeye başladıklarını söylemektedir. Sözgelimi, M.Ö. 3. yüzyılda Çin kaynaklarında zikredilen Hunların 24’lü teşkilatının ilk 4 esas kabilesinden birinin adı “Alan”dır.[89]

As-Alanların etnik kökeni konusundaki tartışmalar günümüzde halen devam etmektedir. Bunun sebebi eski tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin As-Alanların etnik kökenini aydınlatacak kadar yeterli olmayışından ve en önemlisi de As-Alanların bizzat kendi dilleriyle yazılmış ve dolayısıyla da As-Alanların hangi dili konuştuğunu ortaya koyacak tatmin edici bir belgenin bulunamayışından kaynaklanmaktadır. Tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin çoğunluğu As-Alanların hayat tarzıyla ilgilidir. Bununla birlikte bazı tarihi kaynaklar As-Alanların etnik kökeni ve hangi dili konuştukları hakkında bazı bilgiler vermektedir. Bu bilgilerin ilginç olan tarafı ise As-Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahsedilmesidir. Hakikaten de Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin As-Alanları İranî bir kavim olarak kabul etmelerine karşın eski tarihi kaynakların hiçbirinde As-Alanların İranî bir kavim olduğu konusunda tek bir söz dahi geçmemektedir. Tam tersine bütün eski kaynaklarda As-Alanlardan “Türk kavmi” ve “Hıristiyan Türkler” şeklinde bahsedilmektedir.

Sözgelimi, Ebul Fida’nın kayıtlarında As ve Alanlardan Türk kavmi şeklinde söz edilmektedir: “Ancaz’ın doğusunda deniz kıyısında bir Alan şehri vardır. Türk olan Alanlardan bir topluluğun iskan ettiği bir şehirdir. Bunlar Hıristiyanlaşmışlardır. Alanlar bu bölgede kalabalık bir kavimdir. Alan’ın arkasında Babül Ebvab vardır. Al-As denilen bir Türk kavmine komşudurlar.”[90] Said el-Magribî de “Kitab El-Coğrafya” adlı eserinde As ve Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahseder: “Gürcistan’ın doğusunda Alan ülkesi bulunur. Bunlar Hıristiyan Türklerdir. Alanlardan sonra Türklerden As denen bir kavim vardır.”[91] Yahudi tarihçi ve ilahiyatçısı Josephus Flavius’un [M.S. 37 - 100] “Yahudi Savaşı” adlı eserinde Asların konuştuğu dilin Peçeneklerin konuştuğu dile benzediğinden bahsedilmektedir.[92] Aynı ifadeler El-Birunî’nin kayıtlarında da geçmektedir: “Bu mecrada [Ceyhun ırmağı ile Hazar denizi arasında] oturanlar Hazar denizi sahiline göçtüler. Bunlar El-Lan [Alan] ve As kavimleridir. Bu kavimlerin dilleri Harezmce ile Peçenekçenin bir karışımıdır.”[93] Öte yandan Z.V. Togan, El-Birunî’nin bu ifadelerinden, İranî Harezmliler ile Peçenek Türkleri arasındaki bir sahada yaşayan As-Alanların dil bakımından Peçenek Türkçesinin tesirinde kalmış olmakla birlikte İranî Harezmlilerle akraba bir kavim olduğu konusunda ısrarlıdır. Z.V. Togan, XII-XIII. yüzyıllarda İtil havzasında yaşayan Asların çoktan Türkleşmiş olmalarına ve Altın Orda Hanlığında siyasi nüfuz elde etmelerine rağmen yerli Türkler [Kıpçaklar] ve Moğollar tarafından daima yabancı sayıldıklarını söyler. Hatta bu yüzden Altın Orda Hanlarının As kızlarıyla evlenmeleri hiç hoş görülmemiştir. Sözgelimi, Altın Orda Hanlığının son büyük hükümdarlarından Canibek Han [1340-1357] hakkında Nogay ve Başkurt rivayetlerinde şöyle bir kayıt bulunmaktadır: “Canibek Han’ın iki karısı vardı. Birincisinin adı Taydulu Hatun idi. Bu Kıpçak olanı idi. İkincisinin adı ise Karaçaç idi. Bu da Aslardan idi. Canibek Han’ın Kıpçak kökenli olan karısı Taydulu bir gün Canibek Han’a şöyle der: As’dıñ kızını aldıñ, bizni közden saldıñ~As kızını aldın, bizi gözden düşürdün.”[94]

IV. yüzyıl sonlarında Alanların hayat tarzıyla ilgili en geniş bilgiler Ammianus Marcellinus’un kayıtlarında bulunmaktadır. A. Marcellinus’un anlattıklarına göre Alanların hayat tarzının eski Türklerin göçebe hayat tarzından pek bir farkı yoktur: “Alanların evleri yoktur. Sürekli göç ettikleri, başı ağaç kabuklarıyla örtülü araba-evlerde yaşarlar. Tarla sürmeyi bilmezler. Temel yiyecekleri et ve süttür. Bunları da vahşi hayvanlar gibi yerler. Bir otlağa gelip yerleştiklerinde ev-arabalarını daire şeklinde konuşlandırırlar. Otlaklar tükenince araba-evleriyle başka yerlere göç ederler. Kadın, erkek, çocuk hepsi bu araba-evlerde yaşarlar. Çocuklar bu araba-evlerin içerisinde büyürler. Bu araba onların sürekli evidir. Küçük ve büyük baş hayvanları [s. 24] vardır. At sürüleri vardır. Buna özel önem verirler. Oralarda otlaklar geniş ve yeşildir. Her yer meyve ağaçlarıyla doludur. Verimli toprakların ve ırmakların bol olması nedeniyle göçebeler hiçbir zaman yiyecek ve otlak sıkıntısı çekmezler. Yaşlılar, çocuklar ve kadınlar savaşamayacak durumda oldukları için kolay işlerle uğraşırlar. Erkekler çocukluktan itibaren ata binmeyi öğrenir. Çünkü onlar yürümeyi onur kırıcı olarak görürler. Hepsi birer mükemmel savaşçı olarak yetiştirilir. Alanların büyük çoğunluğu iri yapılı, sarışın ve güzel insanlardır. Bakışları korkutucudur. Silahlarını hızlı ve ustalıkla kullanırlar. Hunlara benzerler. Fakat yemek ve giyim-kuşam kültürü Hunlardan daha gelişmiştir. Avcılık ve yağmacılıkla geçinirler. Hatta Meot bataklığından Ermenistan’a ve Medya boylarına kadar geniş alanlarda yağmacılık yaparlar. Rahat ve huzurlu bir hayat yerine tehlike ve savaştan hoşlanırlar. Savaşta ölmek onlar için mutluluk ve onurdur. Yaşlılıktan veya herhangi bir kaza sonucu ölenler aşağılanır ve onların cesetleriyle alay edilir. Alan savaşçıları düşmanlarının kafa derilerini yüzerek bunlardan atlarına süsler yaparlar. Alanların tapınakları yoktur. Hatta bunlarda çatısı samanla örtülü tek bir kulübe dahi yoktur. Savaş Tanrısı Mars gibi, toprağa saplanmış bir kılıca taparlar. Kamışları dikine birleştirirler ve büyülü sözlerle bir anda bırakırlar. Böylece geleceği gördüklerini düşünürler. Soylu bir kan taşırlar. Kölelik nedir bilmezler. Reislerini en çok savaş deneyimi olan kişiler arasından seçerler.”[95]

Kaziy T. Laypan ve İsmail M. Mızı başta olmak üzere genel olarak Karaçay-Malkarlı tarihçilerinin büyük çoğunluğu As-Alanların bugünkü devamının Karaçay-Malkar Türkleri olduğunu savunmaktadırlar. Buna en güçlü dayanak olarak da Karaçay-Malkar Türkçesinde “kardeş, dost, arkadaş” anlamında ve bir hitap şeklinde kullanılan “alan” sözü gösterilmektedir. Bunun dışında Karaçay-Malkar Türklerinin yakın zamana kadar başta Osetler olmak üzere bazı komşu Kafkas kavimleri tarafından “Alan” ve “As” şeklinde adlandırılması da bu görüşün diğer önemli dayanağıdır. Gerçekten de bugün kendilerini As-Alanların devamı sayan Osetler halbuki eskiden Karaçay-Malkar Türklerini “Asi” ve “Asson” şeklinde, Malkar ülkesini “Asiyag” ve Karaçay ülkesine de “Tstur-Asiyag” şeklinde adlandırmışlardır. Yine Gürcü-Megreller Karaçaylıları “Alani” şeklinde adlandırırlarken, Abhazlar da “Azuho” ve “As” şeklinde adlandırmışlardır. [96] V.F. Miller ise eskiden komşu Kafkas halkları tarafından Karaçay-Malkarlıların “Alan” ve “As” şeklinde adlandırılmalarını kabul etmekle birlikte bunu farklı bir şekilde yorumlamaktadır. Ona göre Karaçay-Malkarlıların yaşadığı topraklarda eskiden Osetler veya onların ataları olan As ve Alanlar yaşamışlardır. As-Alanlar güneye doğru bugünkü Osetlerin yaşadığı yerlere göç ettikten sonra onlardan boşalan yerlere Karaçay-Malkar Türkleri gelip yerleşmişlerdir. Fakat tarih boyunca buraları As ve Alan adıyla anıldığından dolayı komşu Kafkas halkları da Karaçay-Malkar Türklerini “As” veya “Alan” şeklinde adlandırmışlardır. V.F. Miller’in bu ifadeleri hem mantıksız ve hem de çelişkilidir. Diyelim ki, Gürcü-Megreller ile Abhazlar, eskiden As ve Alanların yaşadığı topraklara gelip yerleşen Karaçay-Malkar Türklerini, V.F. Miller’in söylediği gibi yanlışlıkla “As” ve “Alan” şeklinde adlandırmışlardır. Fakat madem Osetler gerçekten As ve Alanların devamı iseler neden kendileri için  “İron” ve “Digoron” adlarını kullanmışlar ve neden Karaçay-Malkar Türklerine “As” ve “Alan” adlarını vermişlerdir? V.F. Miller’in çelişkiye düştüğü husus budur. Herhalde hiçbir halk kendi kavim adını unutarak “yanlışlıkla” bir başka kavim için kullanmaz.[97]

Osetlerin As-Alanların devamı olduğuna dair ileri sürülen görüşlerin en güçlü dayanağı yine V.F. Miller’in meşhur “Osetinskie Etüdı” adlı eseridir. Halbuki bu eserin hiçbir yerinde “Aslar veya Alanlar İranî bir kavimdir ve bugünkü İronların [Osetlerin] atalarıdır” şeklinde bir ifade geçmemektedir. V.F. Miller kitabında aynen şöyle söylemektedir: “Osetlerin ataları Alanya’da [Terek ve Laba ırmakları arasındaki sahada] yaşamışlardır. Bundan dolayı da Osetlerin atalarının Alanlar olması mümkündür.” V.F. Miller’in bu ifadelerinden Osetlerin kesinlikle Alanların devamı olduğu sonucu çıkarılamaz. Öte yandan XVIII. yüzyıl sonlarında Kafkasya’ya seyahat yapan J. Pototski’nin Alanlarla ilgili kayıtları oldukça enteresandır: “19 Kasım 1797 tarihinde Mozdok ve Macar şehri Piskoposu Gürcü asıllı Gay adında birini ziyaret ettim. Piskopos bana tarihte sıkça geçen Alanların bir kısmının halen mevcut olduğunu ve bunların sayısının 1000 kişi civarında olduğunu söyledi. Bunlar gerçek Alanlarmış ve Svanların yurduna yakın dağlık bir vadide yaşıyorlarmış. Fakat kendisi bu gerçek Alanları çetin coğrafi şartlardan dolayı görme imkanını elde edememiş. Piskoposun bahsettiği bu gerçek Alanları görmeyi ve onların hangi dili konuştuğunu öğrenmeyi çok istememe rağmen ben de bu imkanı elde edemedim. Halbuki büyük bir tarihi problem aydınlığa kavuşmuş olacaktı.” Digor ve İronların [Osetlerin] 1744 yılında kendi istekleriyle Rus Çarlığının [s. 25] hakimiyet geçmeleri tarihi belgelerle sabittir. Gürcülerin “Ovset” şeklinde adlandırdıkları bu iki halk Rus Çarlığına bağlandıktan sonra Ruslar tarafından “Osetin” şeklinde adlandırılmışlardır. Aradan 53 yıl sonra 1797 yılında Kafkasya’ya giden J. Pototski ve hele Osetleri çok yakından bilen Gürcü asıllı Piskopos Gay’ın “gerçek Alanlar”dan bahsetmesi oldukça enteresandır. Özellikle de Gürcü Piskopos gerçek Alanlar dediği meçhul kabile ile Osetler arasında bir ilişki olsaydı bundan mutlaka bahsederdi. Öte yandan Svanların ülkesine yakın dağlık bir vadide yaşadıklarını söylediği gerçek Alanların yurdu bugünkü Karaçay Türklerinin yaşadığı yerdir.[98] Bir başka önemli husus ise bazı eski ve tarihi Kafkasya haritalarında Karaçaylıların ve Alanların yaşadığı topraklar daima birlikte gösterilmektedir. Sözgelimi Rus Çarlığının Kafkasya Ordusu Komutanlığında Harita Subayı olarak görev yapan İvan V. Sahovskoy’un 1833 yılında çizdiği Kafkasya haritasında Karaçay Türklerinin yaşadığı yerler “Alanetı-Karaçavtsı” [Alanlar-Karaçaylar] adıyla gösterilmektedir.[99]

Karaçay-Malkarlı tarihçiler Alanların bir Türk kavmi ve Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olduğu konusunda da ısrarlıdırlar. Bunun dışında bazı bilim adamları Alanların Türk ve İranî kabilelerden oluşmuş bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Sözgelimi V.B. Kovalevskiy “Kafkasya ve Alanlar” adlı kitabında Alanların hem Karaçay-Malkar Türklerinin hem de Osetlerin ataları olduğu sonucuna varmaktadır.[100] M.A. Habiç de Alanların Türk ve İranî olmak üzere iki kısımdan oluştuğunu ve Türkçe konuşan Alanların Karaçay-Malkar Türklerinin ataları, İran dilini konuşan Alanların ise Osetlerin ataları olduğunu söylemektedir.[101] As-Alanların Türk veya İranî bir kavim oldukları konusundaki tereddütler ve tartışmalar devam edecek gibi görünmektedir. Fakat As-Alanların etnik kökeni ne olursa olsun, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda As-Alanların önemli bir pay sahibi olduğu inkar edilemez bir gerçektir.

4. Kafkasya’da Kıpçak~Kumanlar

Bizans-Latin kaynaklarında “Koman~Kuman”, İslam kaynaklarında “Kıpçak~Kıfçak” ve Rus kaynaklarında “Polovest”  adıyla anılan Kıpçak Türkleri, Moğol istilasına kadar, Karadeniz kuzeyi bozkırları ile Kafkasya coğrafyasını 200 yıl boyunca hakimiyet altında tutarak bölgenin etnik ve kültür yapısının şekillenmesinde çok büyük rol oynamışlardır. Kıpçak Türkleri önceleri İrtiş-Talas sahasında yaşıyorlarken 1060 yılından itibaren vaktiyle Peçeneklerin işgal ettiği Karadeniz kuzeyi bozkırlarına gelmişler, kısa bir süre sonra da Don-Dnester havzası merkez olmak üzere doğuda Balkaş-Talas havzası ve batıda Tuna havzasına kadar geniş bir sahaya yayılmışlardır. Kafkasya’da Koban ırmağı havzasından Dağıstan’a kadar uzanan bölgeleri de içine alan bu geniş saha kuzeyde İtil Bulgarları sınırına kadar uzanmaktadır. Doğu Avrupa ile Batı Sibirya bozkırlarının tamamını içine alan Kıpçak sahası daha o tarihten itibaren İslam kaynaklarında “Deşt-i Kıpçak” [Kıpçak Bozkırı] adını almış, Bizans-Latin kaynaklarında da “Komania” şeklinde anılmıştır.[102]

Kıpçak Türklerinin tarih sahnesine ne zaman çıktıkları konusunda kesin bir sonuca varılmamıştır. Bazı tarih araştırmalarına göre Kıpçaklar çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya’da yaşamaktaydılar. Eski Gürcü kaynaklarında M.Ö. IV. yüzyılda Kür [Kura] nehri boylarında yaşayan “Bun-Turki” [Yerli Türk] ve “Kıpçak” adında iki Türk kavminden bahsedilmektedir. En eski Gürcü vakayinamesi olarak bilinen Kartlis Tshovreba’da [Gürcü Hayatı] bu iki Türk kavminden şöyle bahsedilmektedir: “M.Ö. 312 yılında Filip’in oğlu Makedonyalı İskender, Kartvel’e [Gürcistan’a] geldiği zaman Kür ırmağı boyunca ve onun kolları üzerine yerleşmiş olan Bun-Turki ve Kıpçak adlı kavimlerle karşılaştı. Bütün şehirler ve kaleler, yılmaz savaşçılar olarak bilinen Bun-Turki ve Kıpçaklar tarafından savunuldu. Makedonyalı İskender büyük hayretler içerisinde kaldı. Çünkü hiçbir millet onlar gibi düşmana karşı koyamazdı.” Bunun dışında, Plinius’un kayıtlarında M.S. 23-79 yıllarında Dağıstan’da “Kamak” ve “Oran” adlı iki Türk kavminden bahsedilmektedir. Bilindiği gibi Kamak ve Oranlar Maveraünnehir havzasında yaşayan eski Türk kavimleridir ve Kıpçak Türklerinin bir diğer adı da “Kimak~Kemak”tır. Plinius ayrıca Daryal geçidinin “Kumania Kapısı” şeklinde adlandırıldığını da söylemektedir.[103]

Kıpçak Türkleri, Dede Korkut destanlarında “azgun dinlü kafirler” şeklinde ve Oğuzların baş düşmanı olarak anlatılmaktadır. Dede Korkut Destanlarına göre Kıpçak Türkleri Kafkasya dağları kuzeyinde yaşamakta ve sık aralıklarla Daryal geçidini aşarak güneye akınlar yapmaktadırlar. Destanlarda anlatılanlara göre Kafkasya Kıpçaklarının hükümdarı “Alaca atlı Şavhal Melik” olup bugünkü Kumuk-Avar bölgesi hakimidir. Onun sağ [s. 26] kol beyi “Bogaçuk Melik” bugünkü Koban ırmağının kaynak havzası olan Karaçay topraklarının hakimidir. Sol kol beyi “Kara Tokan Melik” ise Dağıstan’da Koy ve Ilısu ırmakları boyu hakimidir. Yine, Oğuz komutanlarından Kara Konak’ın oğlu Kara Budak’ın sürekli akın edip kan kusturduğu “Demir Yaylı Kıpçak Melik” de Koban ırmağı boyları ile bugün Malkar ve Kabardey Çerkeslerinin yaşadığı toprakların hakimidir.[104] 

Azak-Kafkasya hattındaki Kıpçakların en kuvvetli dönemi 1090-1110 yılları arasındadır. Bu dönemde Kıpçaklar eski Türklerin klasik yönetim biçimi olan 4’lü sistemine göre Böñek, Tugor, Şaru ve Altun-Aba adlı komutanların idaresinde teşkilatlanmışlardır. Koban ırmağı havzası merkez olmak üzere Batı Kafkasya bölgesi Şaru Han ve daha sonra da oğlu Etrek Han’ın yönetiminde olmuştur. Guran-Duhkt adlı kızını Gürcü kralı II. Davit’le evlendirmek suretiyle Gürcülerle ilişkileri sağlama alan Etrek Han 1118 yılında damadı II. Davit’in çağrısı üzerine kalabalık bir Kıpçak topluluğuyla Gürcistan’a yerleşmiştir. Bununla birlikte Etrek Han Gürcistan’da fazla duramamış ve tekrar Kafkasya’ya dönmüştür. Fakat daha önce beraberinde götürdüğü halkının büyük çoğunluğu Gürcistan’da kalmıştır.[105]

Moğol İstilası ve Kıpçak-Alan İttifakı

Moğollar önce 1219-1222 yıllarında Orta Asya’yı bir kasırga felaketi gibi tahrip etmişler ve binlerce insanın hayatına son vermişlerdir. 1222 yılı baharında Cengiz Han tarafından Orta Asya’dan kaçan Harzemşah Muhammed’i takiple görevlendirilen Sübedey Bagatur ve Cebe Noyan adlı komutanların idaresindeki Moğol orduları önce Kuzey İran’ı kılıçtan geçirdikten sonra Gürcistan üzerinden Şirvan boğazı yoluyla Kafkasya’ya gelmişler ve burada Kıpçak-Alan ittifakıyla karşılaşmışlardır. Bunun üzerine Moğollar gizlice Kıpçak komutanlarına çeşitli hediyeler göndererek “Moğollar ile Kıpçakların aynı soydan olduklarını, Alanlarla kurdukları ittifaktan ayrıldıkları takdirde Moğol ordularının Kıpçaklara dokunmayacaklarını” bildirmişlerdir. Kıpçak ordularının komutanı Könçek oğlu Yuri de Moğolların bu vaadine kanarak Kıpçak-Alan ittifakından ayrılmıştır. Fakat bunu müteakip Moğollar önce Alanlara saldırarak onları mağlup etmiş ve daha sonra Koban dolaylarında konuşlanmış bulunan Kıpçaklara hücum ederek birçoğunu kılıçtan geçirmişlerdir. Könçek oğlu Yuri ve Köbek oğlu Daniel adlı Kıpçak komutanlar da Moğol askerlerinin elinden kurtulamayıp öldürülmüşlerdir. Bunun üzerine Kafkasya dağları eteklerinde yaşayan Kıpçak kabileleri arasında büyük bir korku ve telaş baş göstermiş, Kıpçakların büyük bir kısmı kuzeye doğru Azak ve İtil dolaylarına kaçarken, bir kısmı da Moğolların katliamından sağ kalabilen Alan ve Bulgar kabileleriyle birlikte dağlık arazilere sığınmışlardır.[106] Kuzeye doğru kaçan Kıpçak kabileleri ise bu sefer 1637 yılında Cengiz Han oğlu Cuci Han tarafından sıkıştırılmışlar birçoğu kılıçtan geçirilmişlerdir. İtil ve Don havzasında kurtulmayı başarabilen Kıpçak kabilelerinin birçoğu Çerkes [Batı Kafkasya] ve Tümen [Dağıstan] yurtlarına kaçmışlar ve buradaki kavimlerle karışmışlardır.[107]

Emir Timur’un Kafkasya Seferi

Moğolların istilası sonunda Deşt-i Kıpçak ve uzantısı Kafkasya’da büyük bir Moğol devleti kurulmuştur. Doğu kaynaklarında “Cuci Ulusu” ve “Kök Orda” şeklinde anılan, Rus kroniklerinde ise “Altın Ordu” adıyla geçen bu devlet, XIII-XIV. yüzyıllarda siyasi, iktisadi ve kültür bakımından yalnız Doğu Avrupa’da değil, bütün Türk Dünyasının en önemli devletlerinden biri olmuştur. Bu devletin yönetimi ve üst tabakası Moğollardan oluşmakla birlikte ordunun kaynağı ve ahalinin büyük çoğunluğu Kıpçak Türkleri idi.[108]

Tohtamış Han vaktiyle 1377 yılında Emir Timur’un yardımıyla Altın Ordu hükümdarlığına oturmuştu. Bu yüzden Tohtamış ve Timur arasındaki ilişkiler gayet iyi bir şekilde devam ederken Harezm bölgesi yüzünden bu iki hükümdarın arası açılmıştır. Tohtamış bu bölgenin Altın Ordu Devletine ait olduğunu iddia etmekteydi. Bunun üzerine Emir Timur da özellikle Tohtamış Han’a bir ders vermek ve onu tahtından indirmek için Altın Ordu’ya iki büyük sefer düzenlemiştir. Bu seferlerin birincisi 1391 yılında, ikincisi de 1395 yılında gerçekleşmiştir. Bu seferlerin ikincisi, Kafkasya tarihi bakımından büyük önem arz etmektedir. Çünkü bu ikinci sefer Kafkasya’da cereyan etmiştir ve Timur’un karşısına çıkan Tohtamış Han’ın ordusunun büyük çoğunluğu Kıpçak, Bulgar, Alan ve Kafkas kavimlerine mensup askerlerden oluşmaktadır. Tohtamış Han ve Emir Timur’un orduları 15 Nisan 1395 tarihinde Terek nehri civarında karşılaşmış ve büyük bir meydan savaşından sonra Tohtamış Han’ın ordusu müthiş bir yenilgiye uğramıştır. Tohtamış [s. 27] Han’ın kendisi de Timur’un elinden güç bela kurtulabilmiştir.[109] Ali Yezidî’nin kayıtlarına göre mağlup olan Tohtamış Han’ın ordusu, bilhassa merkez karargahla bağlantılarını kaybetmiş olan Bulgar ve Kıpçak kökenli askeri birlikler, Timur’un ordusu tarafından tamamen yok edilme korkusuyla, Kafkasya dağlarına doğru kaçarak yüksek ve kuytu vadilere sığınmışlardır. Bunun için en elverişli yer ise bugünkü Malkar Türklerinin yaşadığı Çerek [Malkar] vadisidir.[110]

Yukarıda anlatılan Moğol istilası ve Timur’un Kafkasya seferi gibi tarihi olayların Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının oluşumunda büyük etkisi vardır. Moğol ve Timur ordularından kaçarak yüksek dağ vadilerine sığınan Hun, Bulgar, Sabir, Alan ve Kıpçak kabileleri Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının temelini oluşturmuştur. Özellikle de XI-XIII. yüzyıllar arasında, kalabalık Kıpçak~Kuman kabileleri, eskiden beri Kafkasya’da yaşayan diğer eski Türk kabileleriyle karışmış, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının en önemli unsurunu oluşturmuştur. Kıpçak kabilelerinin kalabalık ve baskın unsur olması nedeniyle zamanla diğer kabilelerin hepsi Kıpçaklaşmıştır.[111]

Kıpçak~Kuman Türkleri tarihi süreç içerisinde Kafkasya’ya gelen eski Türk kavimlerinin sonuncusu olup aynı zamanda da Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumuna son noktayı koyan kavimdir. Günümüz itibariyle milletlerin kimliğini belirleyen en önemli unsur “dil” olduğuna göre bu yüzden Karaçay-Malkar Türklerini de Kıpçak~Kuman Türklerinin devamı olarak saymak gerekir. Çünkü Karaçay-Malkar Türklerinin konuştuğu dil, ana çizgileriyle tipik bir Kıpçak Türkçesi olup, Türk dilinin Kıpçak lehçesi grubuna girmektedir. Karaçay-Malkar Türkçesinde Hun-Bulgar dilinden kalma çok sayıda kelime bulunmakla birlikte Karaçay-Malkar Türkçesinin kelime hazinesinin tamamına yakını Kıpçak Türkçesine aittir. XIV. yüzyıl başlarında Avrupalı misyonerlerin Kıpçak Türkleri arasında Hıristiyanlığı yaymak ve Kıpçak Türkçesini Avrupalılara öğretmek amacıyla hazırlanan “Codex Cumanicus” adlı eserde kullanılan Kıpçak~Kuman Türkçesi ile bugünkü Karaçay-Malkar Türkçesi hemen hemen aynıdır. Eserdeki kelime hazinesinin dörtte üçünden fazlası  şekil ve anlam bakımından Karaçay-Malkar Türkçesinin kelime hazinesinde mevcuttur.

Bunun dışında, Kıpçak~Kuman Türkleri ile Karaçay-Malkar Türkleri arasındaki etnik ilişkiyi bazı arkeolojik bulgularla da desteklemek mümkündür. Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadıkları topraklarda; Pregradna, Kobu-Başı, Storojevoy, İspravna, Kubina, Baytal-Çabhan, Arhız, Çegem ve Beştav çevresinde Kıpçaklara ait çok sayıda mezar ve heykel ortaya çıkarılmıştır. Tabiatıyla bu durum bugünkü Karaçay-Malkar topraklarında eskiden Kıpçak Türklerinin yaşadığını belgelemekte ve  Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve kültür yapısının oluşumunda etkili olduklarını ortaya koymaktadır. Karaçay’da Koban ırmağının sol tarafındaki Kubina köyüne 5 km yakın bir yerde Kıpçak mezarları bulunmuştur. Bu mezarların tabanı taşlarla döşenmiştir. Mezarda insan kemikleri dışında bir de at iskeleti bulunmuştur. Baytal-Çabhan bölgesinde bulunan mezarların XIV-XVI. yüzyıla ait olduğu ve bunların Kıpçak Türklerinden kaldığı tespit edilmiştir.[112]

G. Rubruck XI-XIII. yüzyıllara ait Kıpçak mezarlarını şöyle tasvir etmektedir: “Kumanlar [Kıpçaklar] ölünün üzerine büyük bir tümsek yaparlar ve bunun üzerine yüzü doğuya dönük, elinde göbeğinin hizasında bir kadeh bulunan bir heykel dikerler. Kumanlar asil ve zenginleri için mezarların üzerine ehramlar yani sivri binalar yaparlar. Bazı yerlerde tuğladan büyük kuleler, bazı yerlerde de taştan evler yapıldığını da gördüm.”[113] G.Rubruck’un kayıtlarında bahsettiği eli göbeğinin hizasında bir kadeh bulunan Kıpçak heykellerinden birisi Karaçay’da Zelençuk ırmağı kıyısında bulunmuştur. G. Rubruck’un tarif ettiği Kuman [Kıpçak] asil ve zenginlerine ait mezarların aynısı Malkar Türklerinin yaşadığı Yukarı Çegem bölgesinde bulunmuştur. Yukarı Çegem’deki Kıpçak Türklerinden kalma sivri tepeli yani piramit şeklindeki anıt mezarlar bugün hala ayaktadırlar. Ayrıca eski Karaçay-Malkar beyleri için yapılan anıt mezarların da Kıpçak mezar tipinde olduğu görülmektedir. Sözgelimi Malkar beylerinden Alimurza Abay için Künlüm köyünde yapılan anıt mezar tipik bir Kıpçak mezarıdır.[114 

III. Destan ve Efsanelere Göre Karaçay-Malkar Türkleri

Karaçay-Malkar Türklerinin tarih sahnesine ne zaman ve ne şekilde çıktıkları konusunda tarihî ve eski yazılı kaynaklarda şimdiye kadar herhangi bir bilgiye tesadüf edilmemiştir. Bunun dışında bir de Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumuyla ilgili birtakım destan ve halk hikayeleri vardır. Elbette bir [s. 28] milletin veyahut bir devletin tarihini incelerken destan ve halk hikayelerini bir belge gibi görmek bazı yanlış sonuçları da beraberinde getirecektir. Çünkü bunlar çoğunlukla gerçek ile abartının ayırt edilemediği anakronik olayların hikayesidir. Bunların en büyük eksikliği anlatılan olayların kronolojik olarak yerine oturmayışından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte her ne kadar bir tarih belgesi değilse de bazı tarihî gerçekler bu destan ve halk hikayelerini örtüsü altında gizlidir. Bu tür halk edebiyatı ürünlerinin iyi bir şekilde tahlil edilmesiyle milletlerin eski tarihini aydınlatmak ve onların kültürü hakkında bir fikir ortaya koymak mümkündür.

Karaçay Türklerinin etnik oluşumunu ve Kafkasya’ya gelip yerleşmesini anlatan bir sürü hikaye vardır. Birkaç ayrıntı dışında bunların çoğunluğu birbirine benzemektedir. Bu hikayelerin birine göre Karaçay Türkleri Kafkasya’da bugünkü yurtlarına gelip yerleşmeden önce Hazar Hakanı Obadiy [Obedia] Han zamanında “Karaçay” adlı bir beyin idaresinde Kuma ırmağı civarında “Macar” adlı bir şehirde yaşıyorlarmış. Obadiy Han’ın sürekli olarak vergi almak suretiyle Macar şehrini baskı altında tutmasından dolayı, Karaçay adlı bey ve kabilesi Macar şehrini terk ederek Kafkasya’nın dağlık vadilerine göç etmişler ve burada kendilerine yeni bir yurt kurmuşlar. Daha sonra Karaçay adlı bey ölünce onun kabilesi beylerinin hatırasını yaşatmak için kendilerine kavim adı olarak “Karaçay” adını vermişler.[115]

Başka bir hikayeye göre ise Karaçay Türkleri Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım civarında yaşarlarken, Kırım’da çıkan siyasi karışıklıklar üzerine “Karça” adlı bir beyin idaresinde Kırım’dan Kafkasya’ya gelip yerleşmişler. Karça ve kabilesi önce Arhız ve Bashan vadileri gibi Kafkasya’nın muhtelif yerlerinde bir müddet kaldıktan sonra nihayet bugünkü yurtları olan Koban ırmağının doğduğu yere gelmişler ve burada kalıcı olarak yerleşmişler. Karça öldükten sonra da onun adı zamanla Karaçay şekline dönüşmüş ve kabilesinin adı Karaçay olmuş.

Manzum şekli de mevcut olan bu ikinci hikaye tarih araştırmaları bakımından birinci hikayeye göre daha çok itibar görmektedir. Fakat Karaçaylıların tarihi hakkında birtakım ipuçları vermekle birlikte bu ikinci hikayenin de birçok zayıf yanları vardır. Karça’nın hikayesinin hem manzume şeklinde ve hem de nesir şeklindeki örneklerinde anlatılan farklı zamanlarda yaşamış kişilerin ve farklı zamanlarda cereyan eden olayların birbirine karıştığı görülmektedir. Sözgelimi hikayede Karça’nın mücadele ettiği Kabardey Çerkes beyinin adı hem Kaziy Bey olarak ve hem de Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek olarak geçmektedir. Halbuki bu iki şahıs farklı zamanlarda yaşamışlardır. Yine Karça ile Kabardey Çerkes beyinin arasında geçen olayların konusu hikayenin bir varyantında başka şekilde anlatılırken, bir başka varyantta ise daha başka türlü anlatılmaktadır. Yani kısacası Karaçay Türkleri ile Kabardey Çerkesleri arasında farklı zamanlarda ve farklı kişiler arasında cereyan eden farklı olaylar bu hikayede birbirine karışmıştır.

Tarihi kayıtlara göre Kabardey Çerkes beyleri arasında iki tane Kaytuk ve iki tane Aslanbek adlı beyin adı geçmektedir. Bunlardan birinci Kaytuk ve onun oğlu Aslanbek 1500-1600 yılları arasında yaşamışlarken, ikinci Kaytuk ve onun oğlu Sarı Aslanbek ise 1700-1800 yılları arasında yaşamışlardır. Karça’nın hikayesinde bahsedilen Kabardey Çerkes beyi ise ikinci Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek’tir. Halbuki hikayede adı geçen bu Kabardey Çerkes beyi ile Karça’nın aynı dönemde yaşamalarına imkan yoktur. Çünkü Kabardey Çerkeslerinin en güçlü ve en meşhur beylerinden olan Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek XVIII. yüzyıl ortasında ve sonlarında yaşamışken, elimizdeki Karça ile aynı dönemde yaşamış birkaç sağlam Karaçay [Navruz ve Botaş] soy şeceresine göre Karça’nın yaşadığı dönem 1580-1630 yılları arasındadır. Bizim tahlilimize göre Karça’nın mücadele ettiği Kabardey Çerkes beyi hikayelerde de adı geçen Pşeapşok oğlu Kaziy Bey’dir. Pşeapşok oğlu Kaziy Bey tarihte gerçekten de yaşamış bir Kabardey Çerkes beyidir ve Osmanlı kayıtları da onun XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında yaşadığını doğrulamaktadır. Bun göre bir Osmanlı belgesinde, 1584 yılında Şirvan serdarı Özdemir oğlu Osman Paşa’nın askerleriyle birlikte Demirkapı’dan İstanbul’a gitmek üzere Kefe’ye gelirken Kabardey Çerkes beylerinin yardımıyla Terek ırmağı üzerine bir köprü inşa ettiğinden bahsedilmektedir. Osman Paşa’ya yardımcı olan Kabardey Çerkes beylerinin arasında I. Kaytuk oğlu Aslanbek ile onun yeğeni Pşeapşok oğlu Kaziy’in adı da geçmektedir.[116] Buna bağlı olarak da bizim vardığımız sonuca göre Karça XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında yaşamıştır ve Karça’nın hikayesinde anlatılan olaylar da Karça ve kendisiye aynı dönemde yaşayan Kabardey Çerkes beyi Pşeapşok oğlu Kaziy arasında geçmiştir.

Bunun dışında Karaçay Türklerinin etnik oluşumunu ve Kafkasya’da yurt tutuşunu anlatan bu hikayelerle ilgili olarak bir başka önemli husus daha vardır. Karça adının zamanla değişerek Karaçay [s. 29] şekline dönüştüğünü varsayıp Karaçay Türklerinin Kafkasya’daki tarihini Karça ile başlatmak bize göre yanlıştır. Karça’dan Karaçay Türklerinin ilk kurucusu olarak değil, XVI. yüzyıl sonları ile XVII. başları arasındaki bir dönemde Karaçay Türklerinin lideri olarak bahsetmek daha doğru olur. Karaçay adı da Karça adlı beyin adından değil, yukarıda birinci hikayede bahsettiğimiz Karaçay adlı beyin adından kalmış olmalıdır. Yani Karça ve kabilesi gelmeden önce de Kafkasya’da Karaçay adında bir Türk kavmi mevcut idi. Bunlar Cengiz Han ve Emir Timur istilaları dolayısıyla dağınık bir şekilde dağlarda ve komşu Kafkas halklarına sığınmış bir şekilde yaşıyorlardı. Daha sonra muhtemelen 1600’lü yılların başlarında Kırım dolaylarından Kafkasya’ya gelen Karça ve kabilesi burada dağınık şekilde yaşayan Kıpçak ve eskiden beri Kıpçaklaşma sürecine girmiş olan Hun-Sabir, Bulgar ve As-Alan bakiyelerinden müteşekkil Karaçay kabilesiyle karşılaşmıştır. Kıpçak kökenli Karça ve kabilesinin Kafkasya’ya gelip bilhassa Kabardey Çerkes beylerine karşı verdiği başarılı mücadeleleri ve dolayısıyla bütün Kafkasya’da nam salmasıyla birlikte dağınık ve küçük bakiyeler halinde yaşayan Türk unsurları Karça ve kabilesinin etrafında toplanarak yeniden birleşmişlerdir. Yani Karça bu dönemde Kafkasya’da dağınık şekilde yaşayan Türk unsurları için bir “çekim kuvveti” olmuştur. Karça üstün siyasi ve sosyal teşkilatlanma yeteneğiyle bütün bu unsurları birleştirmiş ve bugünkü Karaçay Türklerinin etnik oluşum sürecine son noktayı koymuştur.

Karaçay Türkleri arasında anlatılan destan ve halk hikayelerine göre Karça ve halkının Kuzey Kafkasya’ya gelip yurt tutma hikayesi özet olarak şöyledir:

Karça ve halkı Kuzey Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım dolaylarında yaşıyorlarmış. Kırım Hanlığında ortaya çıkan taht kavgalarından veya Kırım’ın birileri tarafından istila etmesinden dolayı Karça ve halkı huzursuz olmuşlar ve Kırım’ı terk etmişler. Karça ve halkı Karadeniz kıyısı boyunca doğuya doğru uzun ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra ilk önce Abhazya’da İnal-Kuba [Cemetey] denilen yere gelmişler. Burada az bir zaman kaldıktan sonra Zagzan~Zagdan denilen yere gidip oradan da Zelençuk ırmağının yukarı kısımlarına Arhız vadisine gelip yerleşmişler. Karça ve halkı burada kendilerine yurt kurmuşlar. Daha sonra buraya Eski-Curt denilmiş. Akıllı ve cesur bir lider olan Karça’nın yanında en yakın neferleri olarak Adurhay Budyan ve Navruz adlı arkadaşları bulunuyormuş. Karça burada Kızılbeklerin [Abazaların] baskısına maruz kalmış. Bunun üzerine Karça ve arkadaşları Arhız vadisinden göçmeye karar vermişler. Karça ve halkı burayı terk ederek Cögetey vadisindeki Eltarkaç denilen yere gelmişler. Fakat bir süre sonra burada bulaşıcı bir hastalık salgını çıkmış. Bunun için de oradan ayrılmışlar ve Bashan [Baksan] vadisine gitmişler.

Karça ve halkı Bashan vadisine yerleşerek yeni bir yurt kurmuşlar ve bu köyün adına da El-curt demişler. Karça ve halkı burada altı yıl kadar hiç kimseye görünmeden rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar. Bashan ırmağının karşı tarafına rahat bir şekilde gidip gelebilmek için Karça ırmağın üzerine bir köprü yaptırmak istemiş ve adamlarına emir vererek derhal köprü inşaatı çalışmalarına başlamalarını söylemiş. Karça bu arada adamlarını köprü inşa ederken Bashan ırmağına tek bir ağaç parçası dahi düşürmeyin diye tembihlemiş. Fakat Karça’nın adamları çalışma sırasında ırmağa birkaç ağaç parçasını düşürmüşler. Ağaç parçaları ırmağın akıntısıyla sürüklenerek Bashan ırmağının aşağı kısımlarında yaşayan Kabardey Çerkeslerinin ülkesine kadar gitmiş.

Kabardey Çerkesleri tesadüfen ırmakta düzgün bir şekilde yontulmuş ağaç parçalarını görmüşler ve Bashan ırmağının yukarı kısımlarında birilerinin yaşadığını anlamışlar. Bunun üzerine Kabardey Çerkesleri hemen kendi beylerine haber verip durumu anlatmışlar. Kabardey Çerkeslerinin prensi Kaziy Bey adamlarının anlattıklarını duyunca hem çok şaşırmış hem de çok öfkelenmiş. Kaziy Bey hakimiyetindeki topraklara kendisinden izinsiz yerleşen bu meçhul kişileri şiddetle cezalandırmaya karar vermiş ve en cesur adamlarına emir vererek Bashan ırmağının yukarı kısımlarında yaşayan bu meçhul kişileri bulmalarını söylemiş. Bir zaman sonra burada yaşayan meçhul kişilerin Karça ve halkı olduğu anlaşıldıktan sonra Kaziy Bey tekrar adamlarını göndererek Karça’ya kendisine tabi olmasını ve düzenli olarak vergi vermesini, ancak bu şekilde burada rahat ve huzurlu ber şekilde yaşayabileceğini söylemiş. Kaziy Bey’in adamları gelip Karça’ya durumu bildirmişler. Karça ise Kaziy Bey’in adamlarına şimdiye kadar hiç kimseye vergi vermediğini ve bundan sonra da birisine vergi verip şerefini ayak altına almayacağını söylemiş. Karça ayrıca adamlara Kaziy Bey’in bu isteğini bir hakaret olarak kabul ettiğini ve elçi olmalarından dolayı onları bir defalığına affettiğini fakat bir daha böyle bir istekle geldikleri takdirde hepsini öldüreceğini bildirmiş. Karça bunları söyledikten sonra Kaziy Bey’in adamlarının sırtına bir yaşlı köpeği bağlamış [s. 30] ve bu yaşlı köpeği beyinize benden hediye olarak götürün diyerek adamları geri göndermiş. Kaziy Bey kendi adamlarının sırtlarında yaşlı bir köpekle geldiklerini görüp Karça’nın söylediklerini öğrenince çok kızmış ve hemen büyük ordu hazırlayıp Karça’yı cezalandırmak üzere Bashan vadisine gitmiş. Karça ile Kaziy Bey arasında büyük bir savaş başlamış. Kabardey Çerkesleri sayıca çok daha fazla olduğundan Karça bu savaşı kaybetmiş ve sağ kalan adamlarını toplayıp dağlara çekilmiş. Kaziy Bey de bunun üzerine Karça’nın köyünü yağmalamış ve köy halkını esir edip kendi yurduna dönmüş.

Karça ve adamları bir süre dağlarda dolaştıktan sonra Gürcü-Svanlara gitmişler ve onlardan yardım istemişler. Gürcü-Svanlar da Karça ve adamlarını hoş karşılamışlar ve onlara yardım edeceklerini söylemişler. Karça ve adamları Gürcü-Svanlardan aldıkları asker yardımıyla Kaziy Bey’in topraklarına saldırmışlar ve Kaziy Bey’in bütün at ve koyun sürülerini toplayıp götürmüşler. Karça koyunlardan birini Kaziy Bey’in çobanına vermiş ve bunu alıp Kaziy Bey’e götürmesini, Kaziy Bey eğer mallarına tekrar kavuşmak ve anlaşma yapmak istiyorsa onu Gürcü-Svan ülkesi sınırında üç gün bekleyeceğini söylemiş. Çobanlar hemen Kabardey ülkesine gitmişler ve Karça’nın söylediklerini Kaziy Bey’e bildirmişler.

Kaziy Bey sahip olduğu bütün servetin elden gideceği endişesiyle Karça ile anlaşma yapmaya razı olmuş. Kaziy Bey ve adamaları Karça’nın söylediği yere gitmişler. Karça anlaşmak için şartı olduğunu söylemiş. Bunlardan birincisi yağmalanan mallar ile esir edilen adamların geri verilmesi, ikincisi Karça’nın egemenlik hakkı tanınması ve Kabardey Çerkeslerinin bir daha Karça’nın yurduna saldırmaması, üçüncüsü de Karça’ya yardım etmek için gelen Gürcü-Svan askerlerinin masraflarının Kaziy Bey tarafından karşılanması imiş. Kaziy Bey bu şartların ilk ikisini kabul etmiş fakat üçüncüsünü kabul etmek istememiş. Bunun üzerine Karça da hiddetlenerek madem öyle gücün yetiyorsa mallarını gel de al bakalım diye bağırmış ve elinde tuttuğu demir mızrağı yanı başında duran büyük ve sert kayaya saplamış. Karça mızrağı öyle kuvvetli saplamış ki kaya dört parçaya ayrılmış. Karça’nın bu derece olağanüstü kuvvetini gören Kaziy Bey korkmuş ve Karça’nın bütün şartlarını kabul etmiş. Kaziy Bey ile Karça arasında tercümanlık yaparak anlaşma görüşmelerini yürüten, Kaziy Bey’in yanında Kırımşavhal adlı soylu bir adam varmış. Kırımşavhal adlı adam Kaziy Bey’den müsaade isteyerek Karça’nın yanına katılmış. Karça daha sonra tek kızını bu Kırımşavhal adlı adamla evlendirmiş.

Karça ve halkı Bashan vadisindeki El-curt [El-curt~El-caşagan~Tar-avuz] köyünde 40 yıl kadar rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar. Karça’nın halkı burada çoğalıp El-curt köyüne sığmaz olmuş. Bunun üzerine Karça da yeni bir yurt bulup Bashan vadisinden göçmeye karar vermiş. Karça yeni yurtlar keşfetmesi için adamlarından Botaş adlı birini görevlendirmiş. Botaş yanına arkadaşlarını da alıp yeni yerler keşfetmek üzere yola çıkmış. Botaş ve arkadaşları epeyce dolaştıktan sonra Hurzuk vadisi civarında ve Elbruz dağının kuzey batısında bulunan Sadırla denilen yerde durup konaklamışlar. Botaş ve arkadaşları burada on beş gün kaldıktan sonra Ullu-Kam vadisine gitmişler. Ullu-Kam vadisi ormanlık ve kimsenin yaşamadığı çok güzel bir yermiş. Bu yüzden Botaş burayı çok beğenmiş. Botaş ve arkadaşları birkaç gün Ullu-Kam vadisinde kaldıktan sonra El-curt köyüne dönmek üzere yola çıkmışlar. Botaş ve arkadaşları Bashan vadisine geri dönerlerken Ullu-Kam ve Hurzuk ırmaklarının birleştiği yerde durmuşlar ve buraya fişekliklerinde muhafaza ettikleri darı tohumlarını ekmişler. Botaş ve arkadaşları El-curt köyüne gelip durumu Karça’ya anlatmışlar. Bir yıl sonra Karça ve arkadaşları Botaş’ın darı ektiği yere gelip bakmışlar. Botaş’ın bir yıl önce ektiği darı tohumlarının büyüyüp başak verdiğini görünce çok sevinmişler. Bunun üzerine Karça buraya göçmeye karar vermiş. Karça ve halkı gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Koban vadisine göç etmişler. Ancak Karça’nın halkının bir kısmı ise göç etmeyip El-curt köyünde kalmaya karar vermiş. Karça ve halkı Koban vadisine gelip yerleştikten sonra burada bir köy kurmuşlar ve köyün adına da El-tübü adını vermişler. Fakat daha sonra bu köyün adına Kart-curt denilmiş.

Karça burada halkına toprak paylaşımı yaptığı sırada, Karça ile Botaş arasında bir anlaşmazlık çıkmış. Botaş bu yeni yurtları ilk önce kendisinin bulduğunu ve bu yüzden de başkalarına oranla kendisine daha fazla toprak verilmesi gerektiğini öne sürmüş. Fakat Karça ise Botaş’ın bu isteğini kabul etmemiş ve Botaş’a karışıklık çıkarmamasını ve kendisine verilen paya razı olmasını söylemiş. Ancak Botaş bu isteğinde ısrar etmiş ve Karça ile münakaşa girmiş. Bunun üzerine Karça da adamlarına emir vererek Botaş’ı orada öldürtmüş. Babalarının Karça tarafından öldürüldüğünü duyan Botaş’ın oğulları kendilerinin de öldürülebilecekleri korkusuyla hemen oradan kaçarak Kabardey Çerkeslerinin topraklarına sığınmışlar. Karça daha sonra Botaş’ı [s. 31] öldürdüğüne pişman olmuş ve Kabardey Çerkeslerine sığınan Botaş’ın oğullarına geri gelmeleri için haber göndermiş. Karça’nın çağrısı üzerine Botaş’ın oğullarından bir kısmı geri dönmüş. Karça geri dönen Botaş’ın oğullarına hem babalarının topraklarını vermiş ve hem de gönüllerini almak için onlara fazladan toprak hediye etmiş. Bunun dışında Karça bir de Botaş’ın oğullarına tarlalarını sulamaları için uzun bir kanal yaptırmış. Böylece her şey tatlıya bağlanmış ve Karça’nın halkı Koban vadisinde uzun ve huzurlu bir hayat yaşamış. Karça öldükten sonra ise halkın idaresi Karça’nın damadı olan Kırımşavhal ve oğullarına geçmiş.[117]

Malkar Türklerinin etnik oluşumuyla da ilgili çok eskilere dayanan tarihi bir kayıt yoktur. Sadece halkın belleğinde korunan belli belirsiz bir oluşum hikayesi mevcuttur. Bu da bölük pörçük olarak geç tarihlerde yazıya geçirilebilmiştir. Malkarlıların etnik oluşumuyla ilgili olarak Karaçaylıların Kafkasya’ya geliş hikayesini anlatan “Batır Karça” destanına benzer manzumeye de şimdiye kadar rastlanmamıştır. Bunun dışında Malkarlıların “Malkar Basiyatı-Düger Badinatı” adlı destanı ise Malkar Türkçesine ait bir manzume olmakla birlikte bu destanda Digor [Kuzey Oset] prenslerinin mücadelesi anlatılmaktadır.[118] Değişik kişi ve tarihlerde halk ağzından derlenerek geç tarihlerde yazıya geçirilen Malkarlıların oluşum hikayesi özet olarak şöyledir:

Malkarlılar kendilerini, tarihi ve nereden geldiği belli olmayan “Malkar” veya “Balkar” adlı bir avcıya dayandırırlar. Malkar adındaki avcı bir gün geyik avına çıkmış ve geyik peşinde koşarken bugünkü Malkar topraklarına gelmiş. O zamanda bu yerlerde yaşayan kavim kendisini “Tavlu” [Dağlı] şeklinde adlandırıyormuş. Malkar adlı avcı Tavluların ülkesini çok beğendiği için kendisine bağlı kabilelerle birlikte buraya gelip yerleşmiş ve Tavluların yönetimini eline alarak onların başına hükümdar olmuş. Zamanla Prens Malkar’ın soyu ve kabilesinin nüfusu çoğaldığından burası “Malkar-El” adıyla anılmaya başlamış.

Aradan bir zaman geçtikten sonra Malkar ülkesine Dağıstan tarafından “Misak” adlı bir prens gelmiş. Dağlılar samimi bir misafirperverlikle onu en iyi şekilde ağırlamışlar. Prens Misak bir gün Prens Malkar’ın biricik kızını görüp aşık olmuş. Malkar’ın kızı da Prens Misak’ın aşkına karşılık vermiş. Fakat Malkar’ın oğulları, yani kızın erkek kardeşleri bu duruma karşı çıkmışlar. Bunun üzerine Prens Misak ile Malkar’ın kızı gizlice bir plan yaparak Malkar’ın bütün oğullarını öldürmüşler. Prens Misak’ın önünde başka bir engel de kalmayınca Malkar’ın kızıyla evlenmiş ve bütün Malkar topraklarının tek hakimi olmuş. Daha sonra da asıl yurdu olan Dağıstan’dan kabilesini getirerek buraya yerleştirmiş. Tavlular, Misak’ın yönetiminden hiç memnun değilmişler. Çünkü Prens Misak, Tavluları sürekli baskı altında tutmakta ve onlardan zorla vergi almaktaymış. Bu hikayede anlatılan Prens Misak’ın torunlarından da Malkarlıların önde gelen “Misak” adlı prens sülalesi doğmuş.

Yine tarihi belli olmayan bir zamanda Kuma ırmağı civarında “Macar” adlı bir şehrin hükümdarı olan “Cambek” [Canibek?] adlı bir hükümdarın oğulları olan “Basiyat” ve “Badinat” adında iki kardeş, Prens Misak’ın yönetimindeki Malkar ülkesine gelmişler. Basiyat ve Badinat adlı bu iki kardeş, Çerek ve Holam ırmakları arasındaki sahada yaşayan bütün Tavlularla savaşarak onları hakimiyetleri altına almışlar. İki kardeş fethettikleri bu toprakları kendi aralarında bölüşmüşler. Badinat adlı kardeş kendi payına düşen Digor [Kuzey Oset] topraklarının hükümdarı olarak buraya yerleşmiş. Daha sonra Prens Badinat, Karaçaylıların Kırımşavhal adlı prens sülalesine mensup bir prensesle evlenmiş. Badinat ile Karaçaylı prensesten doğan yedi erkek çocuk Digorların prens sülalelerinin başlangıcı olmuşlar. Bu çocukların adı “Çegem”, “Karacav”, “Koban”, “Abisal”, “Tuvgan”, “Kubadiy” ve “Betuy”muş. İşte Digorların meşhur “Badinat” [veya Badilat] adlı prens sülalelerinin kökeni bunlara dayanıyormuş. Öteki kardeş Basiyat’ın payına ise Malkar toprakları düşmüş. Basiyat da Malkar topraklarının tek hakimi olmuş ve aynı şekilde Malkarlıların meşhur prens sülalelerinin soy atası olmuş. Malkarlıların “Abay”, “Aydabol”, “Canhot” ve “Şahan” adlı prens sülaleleri Prens Basiyat’ın soyundan gelmekteymiş. Prens Basiyat, Malkar ülkesinde feodal bir düzen oluşturmuş ve ülkenin tek hakimi olmuş. Fakat kendisinden önce Malkarlıların idaresini elinde tutan Prens Misak’ın mülkiyetine dokunmayıp bunları Prens Misak’ın kendisine bırakmış.[119]

IV. Eski Avrupa ve Rus Yazılı Kaynaklarına Göre Karaçay-Malkar Malkar Türkleri

Eski Avrupa ve Rus yazılı kaynaklarında Karaçay-Malkar Tükleri değişik adlarla anılmaktadır. Karaçay Türkleri hakkında tarihi il