|
Kuzey Kafkasya'da Kafkas sıradağlarının orta
bölgesinde Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir
cumhuriyettir. 1828 yılında Rus hâkimiyetine
giren bölgede Balkarlı Türklerden zorla ayrılan
Karaçaylı Türkler'e Rusya Çerkezlerle birlikte
bu devleti kurdurmuştur.
Yüz ölçümü 14.100 km2 olup, nüfusu 415.000'dir.
Bunun %31'i Karaçaylı Türk, %10 Adige, %42
Rus'tur. Başşehri Çerkessk olan cumhuriyette
Türkler güneyde özellikle Kuban nehri
yakınlarında yaşamaktadırlar.
Hun, Bulgar Türkleri, Hazarlar, Kıpçaklar'ın
torunları olan Karaçaylılar 1800'lü yıllara
kadar bölgede kurulan Türk devletleri idaresinde
yaşamışlar, 1806-1812 Osmanlı - Rus Savaşı
sonucu yapılan Belgrat Antlaşması ile Ruslar'ın
idaresine girmişlerdir. 1822, 1835-37, 1845-46,
1853-1855 yıllarındaki isyanlar sonucu binlerce
Karaçaylı şehit olmuştur.
1860 yılında bölgede özel bir sistem kuran
Ruslar, Türkleri ikiye bölmüş, Karaçaylıları
Kuban, Malkarlılan Terek eyaletine
bağlamışlardır. 1873 ve 1900 yıllarında isyan
eden Karaçaylıların toprakları ellerinden
alınmış, 1917 ihtilâli sonrası bolşeviklerin
verdiği bağımsızlık sözünün tutulmaması üzerine
tekrar isyan ederek, 1918'de Kuzey Kafkasya
Birleşik Cumhuriyeti'ne katılmışlardır.
Kafkasları tekrar ele geçirmek isteyen
Bolşeviklere 1920-1922 yılları arasında direnen
Karaçayhlar, 1922 yılında Rus işgaline karşı
koyamamışlar, Karaçaylılar yeniden Malkarlı
Türklerden ayrılarak, Karaçaylıları Çerkezlerle,
Malkarlılan Kabardeylerle aynı yönetim altına
almışlardır.
1926 yılında Karaçay-Çerkes Özerk Bölgesi olmuş,
aynı yıl ve 1932-34 yıllarında isyan eden
Karaçaylılann %40'ı öldürülmüş ve Sibirya'ya
sürülmüştür, ll'nci Dünya Harbi'nde de
Almanların işgaline uğrayan Karaçay, Almanlar'ın
çekilmesinden sonra Kızıl Ordu işgaline uğramış
ve Almanlar'a yardım edildiği gerekçesi ile 2
Kasım 1943 tarihinde Sibirya'ya sürülmüştür.
1957 yılında affedilerek yurtlarına geri gelmeye
başlamışlardır.
Bugün Karaçay'da bağımsızlık yanlısı birçok
kuruluş bulunmaktadır. "Karaçay Cemaatı"
bunların başını çekmektedir. Ayrıca "Karaçay
Gençlik Teşkilâtı" milliyetçi bir teşkilât
olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
KARAÇAY-MALKAR
TÜRKLERİ
ADİLHAN ADİLOĞLU
Türkiye Dışındaki
Türk Edebiyatları Antolojisi-Karaçay-Malkar,
Cilt: 22, T.C.
Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s. 13-45.
I. Karaçay-Malkar Türklerinin Nüfusu ve Yaşadıkları Coğrafya
[s.
13] Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği döneminde ikiye ayrılan
Karaçay-Malkar Türkleri günümüzde Rusya Federasyonuna bağlı
Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyetinde ve Kabardey-Balkar Özerk
Cumhuriyetinde yaşamaktadırlar. Karaçay-Çerkes Ö.C. nüfusunun %
36’sını oluşturan Karaçay Türklerinin sayısı 1989 yılı nüfus sayımına
göre 156.140 kişidir. Fakat günümüzde Karaçay Türklerinin nüfusunun
200 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 14.100 km karelik bir
alanı kaplayan Karaçay-Çerkes Ö.C.’nin başkenti Çerkessk şehridir.
Diğer önemli şehirleri Karaçayevsk, Zelençuk, Üçköken, Cögetey,
Pregradnaya, Adige-Habl ve Habaz şehirledir. Kabardey-Balkar Ö.C.
nüfusunun % 9’unu oluşturan Malkar Türklerinin sayısı ise 1989 yılı
nüfus sayımına göre 88.771 kişidir. Fakat günümüzde Malkar Türklerinin
nüfusunun 100 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 12.470 km
karelik bir alanı kaplayan Kabardey-Balkar Ö.C.nin başkenti Nalçik
şehridir. Diğer önemli şehirleri Prohladnıy, Sovyetskoye, Nart-Kala,
Mayskiy, Terek, Baksan, Tırnavuz ve Çegem şehirleridir. Karaçay-Malkar
Türkleri Kafkasya dışında, 1943-1944 yıllarında sürgüne
gönderildikleri Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da
tahmini 20 bin kişilik bir nüfusa sahiptirler. 1886 ve 1905 yıllarında
Osmanlı Türkiyesi’ne göç eden Karaçay-Malkar Türklerinin Türkiye’deki
tahmini nüfusu 20 bin kişidir. Bunun dışında, Amerika Birleşik
Devletlerinde 5 bin, Suriye’de Şam ve çevresinde 1.500 Karaçay-Malkar
Türkü yaşamaktadır.
Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadığı sahalar Kafkasya’nın merkezî
bölgeleridir. Karaçay Türkleri Elbruz dağının batısında, Koban
ırmağının kaynak havzasında yer alan Hurzuk, Uçkulan, Kart-curt
köyleri ile daha batıdaki Duvut, Teberdi, Morh, Ishavat, Urup, Laba
ırmaklarının yukarı kısımlarında yer alan köylerde ve Mara, Cögetey,
Zelençuk vadilerindeki köylerde yaşarlar. Malkar Türkleri ise Elbruz
dağının doğusunda Bashan [Baksan] vadisi ile daha doğuda yer alan
Çegem, Holam, Bızıngı ve Malkar [Çerek] vadilerindeki köylerde ve
Köndelen, Aksuv, Hasaniya, Kaşhatav, Karasuv, Gerpegej vs. köylerinde
yaşarlar.
Mingitav [Elbruz 5.642 m], Dıhtav [5.203 m] ve Koştantav [5.145 m]
gibi Kafkasya’nın ve hatta Avrupa’nın en yüksek dağları Karaçay-Malkar
toprakları içerisinde yer almaktadır. Dağların 2 bin 200 metreye kadar
olan kısımları çam, ladin ve köknar ormanlarıyla kaplıdır. 3 bin
metreden sonraki kısımlar ise buzullarla kaplıdır. Kafkasya’nın en
büyük buzulları olan Alibek, Amanavuz, Uzunkol, Ullukam, Tonguzorun,
Azav, Bızıngı buzulları da Karaçay-Malkar bölgesinde yer alır. Başta
Koban ırmağı olmak üzere Kafkasya’nın büyük ırmakları Elbruz dağı
buzullarından doğmaktadır. Bunlardan Hurzuk, Ullu Kam ve Uçkulan
ırmakları birleşerek Uçkulan köyü yakınlarında Koban adını alır. Yine
Duvut, Teberdi, Arhız, Morh, Zelençuk [İnçik], Laba, Urup ırmakları da
Koban ırmağını beslemektedirler. Biyçesın yaylasından doğan Hudes,
Calankol, Amankol, İndiş ve Mara ırmakları da doğu tarafından Koban
ırmağına karışırlar. Biyçesın yaylasından doğan Kuma [Gum] ırmağı ise
Hazar denizine dökülür. Yine Elbruz dağı buzullarından doğan Malk
[Balk] ile Bashan ırmakları ve daha doğudan doğan Çegem, Holam-Bızıngı
ve Çerek ırmakları Terek ırmağına karışır.
II. Karaçay-Malkar
Türklerinin Etnik Oluşumu
Türk
kavimlerinin tarihini devamlılık esasında incelemenin çeşitli
zorlukları vardır. Tarih sürecinde teşkilatlanma biçimleri ve kavim
adları değişmediği sürece, Türk kavimlerinin tarihteki izlerini takip
etmek kolaydır. Ancak, onlar sanki bu izleri karıştırmak ve ortadan
yok etmek istiyormuş gibidirler. Tarihe baktığımız zaman, dağınık
haldeki Türk boylarının çoklukla federasyon şeklinde birleştiklerini,
bu federasyonu oluşturan “Han”lardan veya “Bey”lerden birinin de bu
federasyonun başına geçerek, kendi boy adını veya bizzat kendi adını
bu birliğin tamamına kavim adı olarak kabul ettirdiğini [s. 14]
görüyoruz. Bir süre sonra bu teşkilatlanma şekli, kurulduğu zamanki
kadar ani bir şekilde dağılır ve boyların her biri tekrar bağımsız
olur. Aradan bir zaman geçtikten sonra bu bağımsız ve dağınık haldeki
boylar, bir başka boyun yönetiminde, yeni bir kavim adıyla, yeni bir
teşkilatlanma sürecinde tekrar birleşirler. Bazen bu yeni birleşmede,
eski birlikteki boyların tamamı yer almaz. Onların yerine başka yeni
boylar geçer. Ancak bu durum böylece sona ermez. Aynı birlik,
büyüklüğü ne olursa olsun yine dağılabilir ve tekrar başka bir kavim
adıyla ortaya çıkabilir.[1]
Kafkasya’da Elbruz dağının doğu ve batısındaki yüksek dağlık vadilerde
yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri, tarih boyunca bölgede hakimiyet kuran
Kimmer, Saka [İskit], Hun, Bulgar, Alan ve Kıpçak Türklerinin binlerce
yıl süren etnik bütünleşmesinden süzülerek ortaya çıkmış bir Türk
halkıdır. 22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan
“Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” adlı sempozyumda varılan
sonuca göre; Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumu, Bulgar, Alan,
Kıpçak ve muhtelif Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından
meydana gelmiştir. Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı
çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva bu etnik oluşumun,
Karaçay-Malkarlıların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda,
tamamlandığını söylemekte, yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve Kafkas
kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri
eklemektedir. Bilindiği üzere “Koban Kültürü”nün yaratıcıları ise
Kimmer ve Saka [İskit] gibi Proto-Türk kavimleridir.[2]
Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla
ilişki içerisinde olmuşlardır. Kimmer, Saka, Hun, Bulgar, Alan, Hazar
ve Kıpçak gibi eski Türk kavimleri çok eski tarihlerden itibaren
Kafkasya coğrafyasını binlerce yıl hakimiyet altında tutmuşlardır.
Bununla birlikte, Araplar VIII. yüzyılda Kafkasya’yı fethederek İtil
ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi
karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve
Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği
artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri
Kafkasya’ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya’yı ele
geçirmişlerdir. Fakat Moğollar kendilerinden hem daha fazla nüfusa
sahip ve hem de askeri bakımdan daha üstün özellikleri olan Türklere
bağımlı kalmışlardır. Dolayısıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan
devletler de hep Türk asıllı olmuşlardır.[3]
1. Kafkasya’da Kimmerler ve Sakalar
Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı
Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri,
Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları
bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün
sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya’ya geldikleri zaman
burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve
“Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün önemli özelliği ise
kurgan tipi mezarlardır. Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar Türk
kavimlerinin en eski mezar formunu yansıtırlar. Kurgan tipi mezar
kültürü en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde
muhafaza edilmiştir. Kafkasya’da “Kurgan Kültürü”nü yaratan Proto-Türk
kavimlerine yani Kimmer ve Sakalara ait ortaya çıkarılan arkeolojik
bulgular Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada
yaşadıklarını göstermektedir. Bu arkeolojik bulguların en açık örneği,
M.Ö. IV. bin’den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık
Zatişye bölgesindedir. Bu mezarlıkta tespit edilen bulgulardan,
Kafkasyalı yerli kavimler ile Kurgan Kültürü sahiplerinin
birbirleriyle yakın ilişkilerde bulundukları anlaşılmaktadır.
Malkar’da Bıllım köyü yakınlarında, Krasnodar bölgesinde ve
Karaçay’da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey
şehri yakınlarında, Çeçen-İnguş topraklarında Mekenskiy köyü yakınında,
Kabardey’de Akbaş ve Kişpek köyleri yakınlarında Kurgan Kültürü
sahiplerinden kalma eski arkeolojik kalıntıların sayısı oldukça
fazladır.[4]
Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin
başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve
Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla
tanınmışlardır. Kimmerlerin tarihi ve etnik kökeni meselesi, İskit
araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir.
İskitler üzerine yapılan araştırmalar sırasında, XVII. yüzyılın
çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda çok kıymetli altın eserler
bulunmuştur. Bu olayı takiben, Sibirya ve Güney Rusya’da tesadüfen
bulunan benzer şekilli buluntuların, bir zamanlar Avrasya
bozkırlarında yaşamış olan göçebelerle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır.
“Göçebe-Hayvan Üslubu” adıyla tanımlanan bu çok zengin arkeolojik
materyal “Bozkır Kurgan Kültürü”nün tipik bir kültür ürünlerinden
başlıca ana grubunu oluşturmaktadır.[5] Kimmerlere izafe edilen, Bakır
ve Bronz çağlara ait bu zengin [s. 15] materyaller, kuzeyde Kiev
civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda
Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmıştır. Ayrıca,
merkezî Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana
dahildir. Bu bölgedeki buluntular, Güney Rusya Bronz Çağı formlarına
bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil
etmektedirler.[6] Kuzey Kafkasya’da yapılan arkeoloji çalışmalarında
Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan
yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da günümüzde
Karaçay Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi,
İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır.[7] Yine, Kimmerlerin
M.Ö. 1800-1700 yıllarından M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam eden yayılma
süreci dönemine tesadüf eden “Katakomb Mezar” ve “Koban Kurgan”ları da
Kimmerlere ait arkeolojik eserlerdir. Katakomb Mezar kültürü doğuda
Volga, batıda Dneper, güneyde ise Azak denizi ile sınırlanmış geniş
bir bozkır kuşağında görülmektedir. Buralarda ortaya çıkarılan
arkeolojik materyaller tamamen Koban Kurganları ile bağlantılıdır.
Mezarlardan çıkarılan bütün buluntular Katakomb Kültürünü yaratan
bozkır sakinlerinin “Pastoral” yani “Göçebe-Çoban” bir hayat tarzı ile
yerleşik ziraat arası bir hayatı sürdürdüklerini göstermektedir. Fakat
bu hayat tarzı, icabında hayvanlarına ot bulmak için çeşitli yörelere
göç eden çobanlara kışlak veya konak vazifesi gören bir yerleşikliktir.
Yani bu merkezler, klasik anlamda yerleşik kültür iskanlarından
farklıdır.[8]
M.Ö.
XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya’nın merkezi kısımlarında
“Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban”
köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre,
bu köyün adı dolayısıyla “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Burada
bulunan arkeolojik malzemenin Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl
dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır.[9] Kafkasya’da Terek ırmağı
civarındaki Pyatigorsk [Beştav] kurganları [M.Ö. 1200] ve Koban
başındaki kalıntılar [M.Ö. 1200-1000] da yine Kimmerlerden kalmıştır.[10]
Öte yandan “Koban Kültürü” kavramı kimileri tarafından yanlış
anlaşılmakta ve bu kavram bir kültür terimi şeklinde Kafkasya
halklarının ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü
Kafkasya kültürüne izafe edilerek yanılgıya düşülmektedir. Halbuki
gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını Kuzey
Osetya’daki Koban köyünden almıştır. Yani aslî olan Kafkasya kültürü
değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı
kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı
karakterlerini yansıtan Kimmer ve Saka kültürüdür. Katakomb kültürü
ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle
ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden
ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu
“Koban-Katakomb Komleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban
kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını
göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri
dikkati çekmektedir. “Koban” ve “Kolkhidik” adıyla anılan kültürler,
Kimmerlerin merkezi Kafkasya’ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler.
Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli
Kafkas gelenekleri de Kimmerleri oldukça etkilemiştir. Kurganlardan
elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının
tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır.[11]
Kimmerler MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyindeki
bozkırlarda meskun iken, Sakaların [İskitlerin] gelmesiyle buradan
Kafkasya’ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak
Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır.[12] Sakaların [İskitlerin]
baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar kendileriyle
akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla
kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.[13] Kimmerlerin arasında
Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı ve hatta Kimmerlerin
tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler
vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi
olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak
“Kimarî”den [Kimmer] bahseder.[14] “Mücmel el-tavarih”te Yafes’in
yedinci oğlu “Kemari”nin [Kimmer] Bulgarların babası olduğu yazılıdır.[15]
Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur
adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların [Bulgarların]
ataları olduğu ifade edilmektedir.[16] Bulgarların yakın akrabası
Hazar Türklerinin Hakanları da kendi cedlerini sırasıyla
“Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer’in oğlu
Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır.[17]
Asur
kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin
kaynaklarında “Sai~Sak” ve Pers kaynaklarında “Saka” şeklinde anılan
Sakalar [İskitler] Proto-Türk kavimlerin en önemli kolunu [s. 16]
teşkil ederler. Sakalar da aynen Kimmerler gibi, Türkler dışında akla
hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Bununla
birlikte, Sakalar üzerine yapılan araştırmalar Kimmerlere göre çok
daha ileri safhadadır. Bütün karşıt hipotezlere rağmen Sakaların
kökenleri Orta Asya’ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları
kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve yazılı kaynaklar bu tezin
ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir
şekilde bertaraf etmektedir.[18]
Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta
toplanmaktadır. Birinci grupta yer alan Avrupalı bilim adamları,
Sakaların İranî bir kavim olduğunu kabul ederler. Bunların görüşü
temelde Sakalar ile Perslerin akraba kavimler olduğu şeklindedir.
Fakat, Sakalar gerçekten de İranî bir kavim olsaydı ve Perslerle bir
akrabalıkları bulunsaydı; Sakaları çok iyi tanıyan Persler eski
kitabelerinde Sakalardan yabancı ve düşman bir kavim şeklinde söz
etmez ve Türk-İran savaşlarını anlatan Şehname’de Alp Er Tonga’dan
Saka~Turan Hükümdarı şeklinde bahsetmezlerdi. İkinci grupta yer alan
Rus bilim adamları ise Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğunu ileri
sürmektedirler. Bu görüşü savunanların başında İ.E. Zabelin
gelmektedir. Halbuki, Herodotos ve Hippokrates’in eserlerinde
Sakaların Slav kökenli olduklarıyla ilgili tek bir söz dahi geçmezken,
İ.E. Zabelin ve diğer Rus tarihçiler, Sakalardan sanki Slav kökenli
bir kavim olduğu ispatlanmış gibi söz etmektedirler. Üçüncü grupta yer
alan Avrupalı ve Türk bilim adamlarının görüşleri ise Sakaların Ural-Altay
kökenli bir kavim olduğu yönündedir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G.
Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr “Herodotos Tarihi”ni tarafsız bir
yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir
kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar ise başta Saka
dili ile Türk-Moğol dili arasındaki paralellikler ve Saka hayat tarzı
ile muhtelif Türk-Moğol kabilelerinin hayat tarzı arasındaki
benzerliklerdir. B.G. Niebuhr dışında G. Grote, K. Neumann, G. Nagy,
G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan,
S.M. Arsal, Y. Öztuna, M.F. Kırzıoğlu ve daha birçok tarihçi Sakaların
Türk kökenli bir kavim olduğunu kabul etmektedirler.[19]
Herodotos Tarihi’nde, Sakaların aslen Orta Asyalı göçebe bir kavim
olduğu ve Massagetlerle [Hunlarla] yaptıkları savaştan yenik çıktıktan
sonra Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldikleri anlatılmaktadır.[20]
Hippokrates’in Sakaların hayat tarzı hakkında verdiği bilgiler ise
Sakaların Türklüğü konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır: “İskitler [Sakalar]
göçebedirler. Sabit bir ikametgahları yoktur. Bunlar dört yahut altı
tekerlekli arabalar içinde otururlar. Arabalarının dört bir yanı ve
üstü keçe ile kaplanmıştır. Bu evler yağmura, kara ve rüzgara karşı
dayanıklıdırlar. Arabaların bazılarını iki çift, bazılarını ise üç
çift öküz çeker. Bu arabalarda kadınlar ve çocuklar birlikte yaşarlar
Erkekler ise at üstünde onların yanında giderler. Bunları koyun, sığır
ve at sürüleri izler. Bir yerde hayvanlarına ot bulabildikleri sürece
kalırlar. Otların hepsi bitince başka yere giderler. İskitler [Sakalar]
pişmiş et yerler ve kısrak sütü içerler. Bu sütten bir de hippage
denilen bir peynir yaparlar. Onların adetleri ve hayat tarzları
böyledir.”[21] Sakaların etnik kökeni hakkında “Codex Cumanicus” adlı
eserde önemli bilgiler verilmektedir: “İskitlerin [Sakaların] adı çok
eski zamanlardan beri kollektif olmuştur. İskit adı verilen kavmin,
bir zamanlar Hyperborei denilen bölgelerden, İranî halkların yaşadığı
ülkelere kadar geniş bir alana yayılmış olan Turanîler [Türkler]
olduğu ortaya çıkmıştır. Pers destanı Şehname’de Turanlılar ile
İranlıların çok eski ve kanlı savaşlarının hatırası hala korunmaktadır.
Artık belgelerin çokluğu İskitlerin kollektif adının farklı Türk
boylarını içerdiğini açıkça göstermektedir. Son zamanlarda Grek
yazarları da İskitlerin Türk olduklarını açıkça söylemektedirler.”[22]
Karaçay-Malkar Türklerinde de, Sakalara ait birtakım dil ve kültür
unsurları halen yaşamaktadır. Sözgelimi, Herodotos eserinde Sakaların
“Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahsetmektedir.[23]
Aynı şekilde, Karaçay-Malkar Türklerinin eski pagan inançlarında da
“Tabıt~Tabut” adında bir ocak tanrıçası vardır. Karaçay-Malkar
Türklerindeki “Tabıt” adındaki ocak tanrıçası inancının Saka
kültüründen miras kaldığı aşikardır.
Hippokrates, Sakaların hayat tarzı hakkında bilgi verirken “hippage”
denilen bir peynirden bahsetmektedir. Z.V. Togan bunu “kurut” şeklinde
açıklamıştır.[24] Fakat bunu kurut yerine, Karaçay-Malkar
Türkçesindeki “huppegi” [yoğurt suyu~peynir suyu] sözüyle açıklamak
daha isabetli olacaktır. Karaçay-Malkar Türkleri peynir veyahut yoğurt
suyundan, bir tür lor peynirine benzeyen, yağsız bir peynir yaparlar
ve buna da “huppegi bışlak” adını verirler. Saka dilindeki “hippage”
sözü, Karaçay-Malkar Türkçesinde “huppegi” şeklinde bugün bile
kullanılmaktadır. Yine bu söz Osetçe’de de [s. 17] “huppag” [inceltilmiş
lapa] şeklinde yaşamaktadır.[25]
Sakalar et pişirmek için kapları olmadığı takdirde, önce hayvanın
iskeletini ızgara gibi kullanmak üzere itinayla çıkarırlar, sonra da
kemiklerinden sıyrılmış etleri bu iskeletin üzerine koyarlar, etlerini
sıyırdıkları öteki kemikleri de odun niyetine iskeletin altında koyup
ateşe verirlerdi.[26] Sakaların tencere ve oduna ihtiyaç olmaksızın bu
pratik et pişirme yönteminin aynısı günümüzde bile Kafkasya
meralarında sürülerini otlatan Karaçay-Malkar çobanların uygulanmakta
ve bunun çok eski bir Karaçay-Malkar adeti olduğu bilinmektedir.[27]
Herodotos,
Sakaların fala ve falcılığa çok meraklı olduklarını anlatır. Buna
göre, Sakalar söğüt dallarıyla fal bakarak gelecekten birtakım
haberler almaktadırlar.[28] Öte yandan Ammianus Marcellinus bu tip
falcılığın Alanlarda da olduğunu söyler.[29] Saka ve Alanların söğüt
dallarıyla fal bakma adeti aynı şekilde Karaçay-Malkar Türklerinin
kültüründe de muhafaza edilmiştir. Bu şekil fal bakma adeti Sibirya
Türklerinde de halen devam etmektedir.[30]
Sonuç olarak burada Karaçay-Malkar Türklerinin doğrudan
Kimmerlerin ve Sakaların devamı olduğu ispatlanmaya çalışılmamıştır.
Bununla birlikte, Kimmerlerin ve Sakaların tarihin farklı ama
birbirini takip eden erken dönemlerinde Kafkasya’ya gelerek bölgede
yaşayan kavimlerin etnik ve kültür yapısını oldukça derinden
etkiledikleri ve dolayısıyla da Kimmer ve Saka kavimlerinin bugünkü
Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve kültür yapısının oluşumundaki
izleri çeşitli örneklerle ortaya konulmuştur.
2. Kafkasya’da Bulgarlar ve Hunlar~Sabirler
Milat öncesi Çin kaynaklarında “Okut” veya “Hokut” şeklinde
bir Türk kavim adı geçmektedir. Önceleri bu kavmin Uygurlar olduğu
ileri sürülmüş ise de, Uygurlar daha sonraki tarihlerde ortaya
çıktıkları için Okut kavminin Ogur Türkleri olması daha kuvvetli bir
ihtimaldir.[31] Ogurlar, Hiung-nu’lar [Hunlar] zamanında, onların
kuzeyinde yerleşmiş bulunan ve güneybatı Sibirya’da yaşayan,
Çinlilerin “Ting-ling” ve daha sonra “Tieh-le” adını verdikleri
kavimdir. Türk oldukları kesinlik arz eden Ting-ling kavminin ana
yurtlarının Orhon civarı olduğu sanılmaktadır. Bir kısmı da Vusunların
batısında yaşayan Ting-ling veya Ogurların İtil-Yayık havzasına ne
zaman geldikleri kesin olarak tespit edilememiştir.[32]
Zeki Velidî Togan, Ogurların tarihini çok daha eski çağlara
götürmekte ve “Ogur” adının milattan önceki dönemlerde “Türk” sözü
yerine kullanıldığını ileri sürmektedir. Ona göre Ogurların esas
yayılmaları milattan önceki dönemlerde cereyan etmiştir ve Önasya’daki
“Hurriler” ile Ogurlar aynı kavimdir.[33] Sümerler ile de akraba
oldukları ileri sürülen Hurriler M.Ö. 5000 yıllarında Türkistan
coğrafyasında yaşıyorlardı. Hurrilerin, M.Ö. 4000 bin yıllarında
Azerbaycan ve Doğu Anadolu dolaylarında gelip yerleştikleri
sanılmaktadır.[34] Gerçekten de Doğu Anadolu’da yapılan arkeoloji
çalışmaları sonucu elde edilen bilgiler Z.V. Togan’ın bu görüşünü
kuvvetlendirmektedir. M.Ö. 4000 yıllarında, kuzeyde Kafkasya, güneyde
Suriye’nin kuzeyi, doğuda Urmiye gölü civarı, batıda Malatya-Elazığ
bölgesi arasında kalan geniş bir alanda üstün bir uygarlık ve kültür
tesis eden Hurrilerin Asyalı bir kavim oldukları ve dillerinin de
Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu bilim adamları tarafından kabul
edilmektedir.[35]
Bulgar tarihçi B. Simeonov, eski Çin kaynaklarında, M.Ö.
103 yılında ait bir kayıtta “Pu-ku” ve “Bu-gu” şeklinde geçen kavmin
Bulgarlar olduğunu ve onlardan Amu-Derya’nın batısı ve Tien-Şan
dağlarının kuzeybatısında yaşayan bir kavim olarak bahsedildiğini
söylemektedir.[36] Fakat, B. Simeonov’un bahsettiği Pu-ku veya Pu-ku
kavmi, herhalde Kök-Türkler döneminde de mühim bir rol oynayan ve
Kök-Türklerin idaresinde iken 620’li yıllarda diğer Töles boylarıyla
birleşerek “Altı-Bag Bodun”u oluşturarak Kök-Türklere karşı isyan eden
“Bu-gu” Türkleri olmalıdır.[37]
Bulgar adına Latin kaynaklarında ilk olarak M.S. 354
yılında rastlamaktayız. Yazarı meçhul olan ve M.S. 354 yılında
yazıldığı anlaşılan “Anonim Kronik”te Bulgarlardan “Vulgares” şeklinde
bahsedilmektedir.[38] Bizans kaynakları ise M.S. 482 yılında, Avrupa
Hun imparatoru Attila’nın küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin
en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler.[39] Öte yandan
Süryanî Mar-Abas Katina’nın Bulgarlar hakkındaki kayıtları, Latin ve
Bizans kayıtlarından daha eskidir. Mar-Abas Katina, Bulgarların daha
M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde yaşadıklarından
bahsetmektedir. Hatta bu kayıt, VII. yüzyıl Ermeni [s. 18] tarihçisi
Horenli Musa [Moses Khorenaci] tarafından da nakledilmiştir. Horenli
Musa’nın kayıtlarında Bulgarlarla ilgili olarak şöyle denilmektedir:
“Val Arşak oğlu I. Arşak zamanında [M.Ö. 149-127] Kafkasya dağları
arasındaki Bulgarlar ülkesinde büyük karışıklıklar çıktı. Bunlardan
kalabalık bir grup göçüp gelerek Gol’un altında çok verimli ve buğdayı
bol ovalara yerleştiler.”[40]
Başta M.İ. Artamonov olmak üzere bazı eski Sovyet ve
Avrupalı tarihçiler, Mar-Abas Katina ile Horenli Musa’nın Bulgarlar
hakkında milat öncesi döneme ait verdiği bu haberleri anakronik
sayarlar.[41] Fakat, V.F. Kahovskiy, K. Patkanov ve Z.V. Togan
Bulgarların gerçekten de milattan önceki dönemlerde Kafkasya’da
yaşadıklarını ve bunların bir kısmının, Horenli Musa’nın da işaret
ettiği tarihlerde Ermenistan dolaylarına göç ettiklerini söylerler.
Hatta, V.F. Kahovskiy ve K. Patkanov milat öncesi dönemde Kafkasya ve
Ermenistan coğrafyasında Bulgarların yaşadıklarını ve bunun da tarihe
uygun olduğu konusunda ısrarlıdırlar.[42]
VI. yüzyıl tarihçisi Zacharias Rhetor ise 569 yılında
Bulgarlar hakkında önemli ve güvenilir bilgiler vermektedir: “Bazgun
ülkesinden Hazar kapısı [Derbent] ve Hazar denizine kadar olan yerler
Hunların toprağıdır. Onların yanında, Hunlardan farklı dilleri ve
pagan inançları olan Burgar [Bulgar] adlı barbar bir kavim yaşar.
Onların şehirleri vardır. Bu kavmin yakınında yaşayan Alanların da beş
tane şehri vardır. Aunagur [Onogur] kavmi çadırlarda yaşar. Bu
yerlerde Avgar, Sabir, Burgar [Bulgar], Alan, Kutargar, Avar, Hasar,
Dirmar, Sirugur, Bagrasir, Kulas, Abdel ve Heptalit adlarında on üç
tane kavim yaşar. Bunların bir kısmı çadırlarda oturur. Bu kavimler
hayvan yetiştir ve balıkçılıkla uğraşırlar ve bundan başka yağmacılık
yaparlar.”[43] Şiraklı Anan [Anani Şirakaci] da VII. yüzyıla ait
“Ermeni Coğrafyası” adlı eserinde, Bulgarlar hakkında şöyle
söylemektedir: “Kafkasların kuzeyinde Türk [Hazar] ve Bulgar kavimleri
yaşarlar. Bulgar kavmi Kupi-Bulgar, Duçi-Bulkar, Oghondor-B.lkar, Çdar-Bolkar
şeklinde dört kabileden teşekkül etmiştir.”[44]
Bilhassa eski Ermeni kayıtlarından Bulgarların aslında
Hunlardan çok daha önce Kafkasya’ya gelip yerleştikleri
anlaşılmaktadır. Fakat daha çok itibar gören Bizans kaynaklarında ise
Bulgarlar daha çok Hunlarla birlikte geçmekte, Attila’nın
imparatorluğunun dağılmasından sonra en küçük oğlu İrnek’in kurmuş
olduğu devletin en önemli kabilesi olarak anılmaktadır.
Hunlar~Sabirler
Bizanslı Dionius de Charax, Hunların M.S. 330 yıllarda
Kafkaslara geldiklerini bildirmektedir.[45] Fakat, Alanları yerinden
edecek kadar güçlü bir hareket olan kavimler göçünün başlamasından ve
Hunların toplu olarak İtil, Azak ve Kafkasya dolaylarına gelip
yerleşmesinden çok daha önce Orta Asya’dan gelip buralara yerleşen Hun
kabilelerinin olduğu bilinmektedir. Bu kabileler Hunların toplu
göçünden en az 150 yıl önce buralara gelip yerleşmişlerdir.[46]
Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru dalgalar halinde akan Balamir
Han yönetimindeki Hunlar 355-360 yıllarında İtil ırmağını aştıktan
sonra Don ırmağını da geçmişler, Terek ve Koban havzasındaki Alanların
ülkesini tamamen hakimiyet altına almışlardı. Fakat Hunlar, Alanların
ülkesini ele geçirdikten sonra hemen batıya yönelmemişler, Kafkasya
üzerinden 359 yılında İran’a ve 363-373 yılları arasında Ermenistan’a
girmişlerdir.[47] Hunlar kısa bir zamanda Hazar denizinden Azak
denizine kadar uzanan bütün Kafkasya coğrafyasını kontrol altına
almışlardır. Bütün bu tarihi olaylardan sonra Kafkasya ve Azak denizi
dolayları artık Hunların gerçek vatanı olarak sayılmıştır.[48]
Eski tarih kaynaklarında “Sabar~Savar~Suvar~Saber~Sabir”
vs. şeklinde geçen Sabir Türkleri miladın ilk yıllarında İrtiş
havzasında yaşıyorlardı. Bu saha, Sabirlerin burada süre yaşamaları
nedeniyle göçlerinden sonra da Sabir yurdu [Saberia~Sibirya] olarak
anılmıştır. M.S. II. yüzyılda bu sahada cereyan eden kavimler göçü
nedeniyle Sabirler yurtlarından çıkarak Volga ırmağının orta kısımları
ile Ural ve Kama ırmağı havzasında gelmişlerdir. 460’lı yıllarda
Avarların saldırısı üzerine Sabirler Volga-Kama-Ural havzasını terk
ederek Kafkasya’ya doğru kaymışlardır. Sabirler bir müddet bölgedeki
diğer Hun ve Ogur kabileleriyle birlik halinde yaşamışlar fakat
506-558 yılları arası bir dönemde Kafkasya’yı hakimiyet altına
almışlardır.[49] Sabir Türklerinin VI. yüzyıl ortalarına kadar devam
eden Kafkasya hakimiyeti, İran kralı I. Husrev’in 545 yılında yaptığı
Kafkasya seferiyle birlikte zayıflamıştır. Bu tarihten sonra dağılma
sürecine giren Sabirlerin bazı kabileleri 545-555 yılları arasında
Alan, Abhaz ve Zikhlerle komşu haline, merkezi idareden mahrum bir
şekilde ve birçok kabile reisleri idaresinde Koban, Terek, Kura ve
Rion ırmakları dolaylarında yaşamaya başlamışlardır. Bu dönemde Ermeni
kaynakları bunlara Hun adını verirken, Bizans [s. 19] kaynakları ise
Sabir demektedir.[50]
Arran Patriği Karduşt’un faaliyetleri sonucu Kafkasya’da
yaşayan Hunların bir kısmı 507-508 yıllarında Hıristiyanlığı kabul
etmiştir. Hatta Bizanslılar da Karduşt’un bu faaliyetlerine destek
vermişler 537 yılında Kafkasya’da bir Piskoposluk bile kurmuşlardır.
Piskoposluğun başına geçen Karduşt adlı rahip Hunların dilini öğrenmiş
ve yedi yıl süren bir çalışmadan sonra 544 tarihinde İncil’i Hun
diline çevirmiştir. Süryani rahibi Zacharias Rhetor’un 555 yılına ait
kayıtlarında bahsedilen bu Hıristiyan Hun kavmi Sabir Hunlarıdır. [51]
Bizanslı tarihçi Prokopius 508 yılında Daryal geçidine
hakim bir müstahkem mevkide Ambazuk adlı bir beyin idaresinde yaşayan
Sabir Hunlarından bahsetmektedir. Prokopius’a göre Kuzey Kafkasya
bölgesi 465-556 yılları arasında bu Sabir Hunlarının hakimiyeti
altında olmuştur. Prokopius’un anlattıklarına göre Kafkasya’da Alan,
Abhaz, Zikh adlı kavimlerin dışında bir de Sabir namında Hun
kabileleri yaşamaktadır. Sabirlerin yurdu ise daha çok Koban ırmağı
havzası ile biraz kuzeye kadar olan sahayı kapsamaktadır. Yine
Prokopius’un kayıtlarında Kafkasya dağlarından Hazar geçitlerine kadar
uzanan sahanın Alanların elinde hakimiyetinde olduğu fakat aynı
zamanda bu civarda Sabir adı verilen Hun kabilelerinin de yaşadığı
söylenmektedir. Ayrıca Prokopius bu Sabir Hunlarından savaş kültürleri
ve savaş aletleri çok gelişmiş bir kavim şeklinde bahsetmektedir.
Bütün bunlardan Sabirlerin 500-560 yılları arasında Koban ırmağı
havzasında yaşadıkları anlaşılmaktadır. VI. yüzyıl sonlarında ise
Sabir kabileleri ve Onogurlar birleşerek Utirgur kabile birliğini
kurmuşlardır. Bundan sonra Kafkasya’da Sabir ve Onogur adlarının
yerine Utirgur adı anılmaya başlanmış ve Hazar Kağanlığına tabi
oluncaya kadar da Büyük Bulgarya devletinin temelini bunlar
oluşturmuşlardır.[52] Kök-Türklerin baskısıyla 552 yılında
İtil-Don-Kafkasya sahasına gelen Avarlardan 558 yılında büyük bir
darbe yiyen Sabirlerin adı bundan sonra tarih sahnesinden silinmiştir.
Daha sonra bunların büyük bir kısmı Hazar hakimiyetine girerken, bir
kısmı da Macarlarla karışmıştır.[53]
Hazar Kağanlığının kalabalık bir kütlesini teşkil ettikleri
ve hatta Balancar ve Semender adlı iki büyük Hazar kabilesinin aslında
Sabirler olduğu anlaşılmıştır.[54] Bundan dolayı bazı tarih
araştırmalarında Sabirler ile Hazarların aynı kavim olduğu öne
sürülmüş ise de bu doğru olmasa gerektir. Çünkü Kafkasya’daki Bulgar
birliğine dahil iken daha sonra Hazar Kağanlığının hakimiyetine giren
Sabir Türklerinin Bulgar ve Hazarlar gibi Lir Türkçesi konuşmadığı,
Kaşgarlı Mahmut’un “Suvarın” şeklinde adlandırdığı Sabir dilinden
aktardığı birtakım kelime ve cümleler onların Şaz Türkçesi konuşan bir
Türk kavmi olduğu ve Hazarlardan ziyade bir Hun kabilesi oldukları
görüşü ağırlık kazanmıştır.[55]
Kafkasya’nın siyasi tarihinde önemli rol oynayan Sabirler,
Karaçay-Malkar Türklerinin tarih ve kültür araştırmalarında genellikle
göz ardı edilmiştir. Karaçay-Malkar Türkçesindeki “alan” [dost,
arkadaş, vs.] sözünden hareketle Karaçay-Malkar Türklerinin hiç
şüphesiz Alanlardan geldiğini iddia ederek sayfalar dolusu teoriler
üretenler her nedense Sabir Türkleri konusuna gereken önemi
vermemişlerdir. Halbuki, Karaçay-Malkar Türklerini çok iyi bilen ve
Kafkasya’da en yakın komşusu olan Gürcü-Svanlar eskiden Karaçay
Türklerine izafeten “Savar” adını, Malkar Türkleri için de “Sabir”
adını kullanmışlardır.[56] Elbette ki Gürcü-Svanların Karaçay-Malkar
Türkleri için kullandığı “Savar” ve ”Sabir” adlarının tarihteki Sabir
Türkleriyle bir ilişkisi olmalıdır. Bunun dışında, Prof. Dr. Kaziy T.
Laypan, bazı Sabir kabilelerinin çeşitli Kafkas kavimlerine
karıştıklarını söylemektedir. Ona göre Abhaz ve Abazaların [Abazin]
eski toplumsal yapısında üst tabakayı oluşturan Açba, Çaçba, Biyberd,
Dudaruk~Tutarık ve Kılıç adlı sülaleler Sabir kökenlidir.[57]
Büyük Bulgarya
Bizanslı Priskos ve Suidas 463 yılında Şaragur, Ogur ve
Onogur adlı kabilelerin Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda ve Tuna
ırmağının kolları ile Volga arasındaki bozkırlarda yerleşmiş
olduklarını ve daha sonra 482 yılında İrnek’in kurmuş olduğu birliğin
en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler. Bulgarlar daha
sonra Kutirgur ve Utirgur şeklinde iki kabile temelinde bir siyasi
birlik oluşturmuşlardır. Bu ilk Bulgar birliğinin merkezi Koban ırmağı
civarında bulunuyordu.[58] Avrupa’dan Karadenizin kuzeyindeki
bozkırlara ve Kafkasya’ya dönüş yapan Hunlar ile buralarda çok eskiden
beri yaşamakta olan Bulgar ve Sabir kabileleri arasında çatışma
çıkacağı yerde kısa sürede dostane temaslar neticesinde siyasi birlik
oluşmuştu. Bulgar ve Sabirlerin bundan sonra kendileri için “Hun”
adını kullanmaları bunun en güzel delilidir. [s. 20] IV. yüzyılda
Bulgarların kendilerini Hunlardan sayması bir gurur vesilesi idi.[59]
M.İ. Artamonov, V. yüzyılda Kafkasya’nın etnik haritasını şöyle
çizmektedir; Dağıstan’ın kuzeyinden Kuma ırmağı ve onun kollarının
çevrelediği yerlerde Sabirler ile onların biraz yukarısında Şaragurlar
yaşamaktadır. Onların kuzeyinde ve batısında yani bugünkü Adige Ö.C.
ve Krasnodar ile Stavrapol çevresinden Azak denizine kadar olan yerler
Onogurların ülkesidir. Azak denizinin kuzey kıyılarından doğu ve
güneye doğru Şaragurlara kadar olan yerlerde Akatsir~Akaçirler
yaşamaktadır. Bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. ile Kabardey-Balkar Ö.C ve
Kuzey Osetya Ö.C. sahalarının tamamı ise Alanların hakimiyeti
altındadır.[60]
Kök-Türklerin baskısıyla 560 yıllarında batıya doğru kaçan
Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun-Bulgarları hakimiyet altına
almışlardır. Bulgarların bir kısmı Avarların baskısına dayanamayarak
Kafkasya dağlarına sığınmışlardır. Bunlar daha sonraları Bizans ve Rus
vakayinamelerinde “Kara Bulgar” adıyla anılacak olan ve bugünkü
Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olan Bulgarlardır. Kök-Türklerin
batıya doğru daha da yayılmaya başlamasıyla Avarlar da 567 yıllarında
Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru kaymaya başladılar. Avarlar
gittikleri zaman beraberlerinde de Kutirgurların önemli bir kısmını
götürmüşlerdir.[61] Kafkasya’da kalan diğer Bulgar kabileleri ise
“Ermi” adlı bir Türk kabilesine [veya sülalesine] mensup “Gostun”
[veya Organ] adlı bir prensin idaresinde 603 yılında toparlanarak
yeniden birlik oluşturmuşlardır.[62] Tuna Bulgar Hanları Listesinde
“Gostun” şeklinde geçen bu şahsın adı [veya unvanı] Bizans
kaynaklarında “Organ” şeklinde geçmektedir. Gostun veya Organ adıyla
anılan bu şahıs yakın bir gelecekte Büyük Bulgarya’yı kuracak olan
Kubrat Han’ın da dayısı [veya amcası] olan kişidir.[63] L.N. Gumilev,
Organ adlı prens ile Kök-Türklerin batıdaki valisi veya ikinci
derecedeki hükümdarı “Mohodu-heu”nun aynı kişiler olduğunu
söylemektedir. Gumilev’e göre, Mohodu-heu Kök-Türklerin meşhur Aşina
soyundan olup aynı zamanda da Kubrat Han’ın dayısıdır.[64] 605
yılında, Kubrat dayısı Organ’dan idareyi devralarak Bulgarların
“Elteber”i olmuştur. Uzun süre Avarların baskısı altında kaldıktan
sonra Kubrat, Bizans’ın da desteğini alarak, Bulgarların bağımsızlığı
için Avarlara karşı mücadeleye başlamıştır. 630 yılında, Avarlara
karşı açıkça isyan başlatmış, beş yıl süren bir mücadeleden sonra, 635
yılında bu mücadelesini başarıyla sonuçlandırarak, temelde Onogur ve
Utirgur [Onogur+Sabir] kabileleri olmak üzere “Magna Bulgaria” [Büyük
Bulgarya] devletini kurmuştur. Kubrat bundan sonra “Han Kubrat” olmuş
ve ölünceye kadar da Han olarak kalmıştır.[65]
Kubrat Han’ın 665 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu
“Bat-Bayan” geçer. Fakat, VII. yüzyıl ortalarında, batıya doğru
ilerlemekte olan Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgarya devleti
dağılır. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken, bir
kısmı da Kafkasya’yı terk ederler. Kubrat Han’ın oğullarından “Kotrag”
kendisine bağlı kabilelerle Don ırmağının karşısına yerleşirken,
“Asparuk” ise yine kendine bağlı kabilelerle birlikte Tuna ırmağı
boylarına doğru gider. Bat-Bayan ise Onogur, Utirgur, As-Alan ve
Macarların hükümdarı olarak ata yurdu Azak-Kafkasya sahasında kalır.
Fakat kısa bir süre sonra da Hazarların hakimiyetini kabul eder.[66]
Kara-Bulgarlar
ve Karaçay-Malkarlar
Tarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” şeklinde
geçen Kafkasya Bulgarlarını birçok bilim adamı Karaçay-Malkar
Türklerinin etnik oluşumunda birinci derecede pay sahibi oldukları
konusunda birleşmekte ve Karaçay-Malkar Türklerini doğrudan Kafkasya
Bulgarlarının devamı olarak kabul etmektedirler. Sözgelimi; V.F.
Miller, Karaçay-Balkar Türklerini eskiden Koban ırmağı dolaylarında
yaşamış olan eski Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak saymaktadır. V.
Minorsky ve J. Marqwart da aynı görüşte olup V.F. Miller’in bu
görüşünü desteklemektedirler.[67] Meşhur tarihçi M.İ. Artamonov da
Karaçay-Malkarları Bulgar Türklerinin devamı olarak kabul etmektedir.
Ona göre, tarihte “Kara-Bulgar” adıyla bilinen ve Hazarların
hakimiyetine giren Batbayan önderliğindeki “Koban Bulgarları” bugünkü
Karaçay-Malkarların atalarıdır.[68]
M.F. Kırzıoğlu yazmış olduğu kitap ve makalelerinin hemen
hepsinde Bulgar Türklerinin Karaçay-Malkarların ataları olduğunu
söyler. M.F. Kırzıoğlu’na göre, XII. yüzyılda Genceli Nizami’nin
şiirlerinde bile bahsettiği “Kafkasya Bulgarları” [s. 21] bugünkü
Karaçay-Malkar Türkleridir.[69] F.A. Nurettinov, Karaçay-Malkarların,
Avar ve Hazarların baskısıyla Azak-Kafkasya sahasını terk etmek
zorunda kalan eski Bulgarların Kafkasya’da kalan bakiyeleri olduğunu
söylemektedir.[70]
Z.V. Togan da, Karaçay-Malkarların Kafkasya Bulgarlarının
devamı olarak görmekte ve Karaçay-Malkarların önceleri bugünkü
Çuvaşlar gibi l-r Türkçesini konuştuklarını fakat XV. yüzyıldan önce
tespit edilemeyen bir dönemde ş-z Türkçesine geçiş yaptıklarını
söylemektedir.[71] Fakat Z.V. Togan, Karaçay-Malkarların önceleri l-r
Türkçesini konuştukları ve sonradan dillerinin ş-z Türkçesine
dönüştüğü şeklindeki görüşünü ispatlayacak herhangi bir delil ortaya
koyamamıştır. Verdiği kelime örnekleri ise günümüzde Kıpçak Türkçesi
konuşan diğer Türk halklarının dilinde yaşamakta olup aynı zamanda bu
kelimeler ş-z Türkçesine aittir. Bulgar tarihçi B. Simeonov da Çuvaş
ve Karaçay-Malkarların dillerini eski Bulgar Türkçesinin varisleri
sayarak şöyle bir açıklama getirir: “Çuvaş ve Karaçay-Malkar dilleri
eski Bulgar Türkçesinin devamıdır. Fakat, artık bugün Çuvaş dili daha
çok Fin-Ugur dillerinin etkisinde kalarak eski Bulgar Türkçesinden
uzaklaşmıştır. Karaçay-Malkar dili ise diğer Türk dillerinin etkisinde
kalarak Bulgar Türkçesinin esaslarını kaybetmiştir.”[72]
E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki
Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav [Pyatigorski],
Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor [Kuzey Osetya] bölgelerine
gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de
karışarak bugünkü Karaçay-Malkarların temelini oluşturduklarını
söylemektedir.[73]
1930’lu yılların başlarında A. Miller arkeoloji çalışmaları
sırasında Digorya’da [Kuzey Osetya] Bulgar Türklerine ait kulplu asma
kazan parçalarını bulmuş ve daha o zaman, “Burada [Digorya’da] bulunan
Bulgar kazanları, Azak Kara Bulgarları atalarının Kuzey Kafkasya’da
bugünkü Malkar Türkleri olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde bir
açıklama yapmıştır. A. Miller’e göre, Azak’taki Kara Bulgarlarının
ataları önceden Kafkasya’da, bugünkü Digor ve Malkar topraklarında
yaşıyorlardı. Daha sonra bunların bir kısmı Azak civarına göç etmiş,
bir kısmı da Kafkasya’da kalmıştır. Kuzey Kafkasya’da kalanlar da
bugünkü Malkar Türkleridir. A. Miller ileride bu konuyla ilgili özel
olarak ilgilenmek ve bu kültürün kalıntılarını bulmak düşüncesiyle
arkeoloji literatüründe bu hususta herhangi bir açıklamada bulunmaktan
çekinmiştir. A. Miller bugünkü Malkar Türkleri ile Azak Kara
Bulgarlarının bir kökten olduklarını ispat etmeyi ve bundan sonra elde
ettiği sonuçları bilim dünyasına açıklamayı düşünüyordu. Fakat 1933
yılının sonlarına doğru Sovyet hükümeti tarafından tutuklanarak
Sibirya’ya sürgün edilmiş ve çok geçmeden de orada ölmüştür. Onunla
birlikte değerli çalışmaları ve toplamış olduğu malzemeleri de ortadan
yok olmuştur.[74]
A. Miller’in bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin eski
Kara-Bulgarların devamı olduğu şeklindeki teorisini M. Miller de kabul
etmektedir. Fakat M. Miller’e göre Azak Kara Bulgarları Azak civarına
Kafkasya’dan göç etmemiş, tam tersine Azak’taki Kara Bulgarların bir
kısmı göç ederek Kafkasya’ya gelmiş ve bugünkü Karaçay-Malkar
Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. M. Miller, Azak Kara
Bulgarların Kafkasya’ya göçlerinin Kiyev-Rus prensi Svyatoslav’ın
964-966 yıllarında Hazar Türklerine yaptığı seferler sırasında
gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Buna göre, Svyatoslav, Hazarların
Şarkel şehrini ele geçirdikten sonra Hazarların bütün kuzeybatı
kısmını hakimiyet altına almış ve Kiyev-Rus prensliğiyle
birleştirmiştir. Rusların, Dnyeper’den güneydoğuya doğru yaptıkları
akınların baskısı altına kalan Bulgarlar, Don ve Azak’tan Kafkasya’ya
doğru göç etmişlerdir. Eldeki arkeolojik malzemeye dayanılarak,
Kafkasya’daki Karaçay-Malkar Türklerinin, Rusların baskısıyla Azak
civarından Kafkasya’ya göç edip gelen Bulgarların devamı olduklarını
söylemek mümkündür.[75]
Hakikaten de, birtakım arkeolojik malzeme ve Kafkasya’daki
bazı yer adları, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik bakımdan Kafkasya
Bulgarlarının devamı olduğunu destekler niteliktedir. Sözgelimi
Karaçay’da İndiş ırmağı yakınlarındaki Bulgar yerleşimi kalıntıları,
Malkar’da Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan Bulgarlara ait
arkeolojik eserler, Yukarı Çegem, Lıgıt ve Kaşha-Tav yakınlarında
ortaya çıkarılan Bulgar Türklerinden kalma mezarlar Karaçay-Malkarlar
ile Bulgarlar arasındaki etnik ilişkinin varlığını ortaya
koymaktadır.[76] Öte yandan, İ.M. Mızı, “Kutirgur” adının Malkar’da
Çegem vadisindeki eski “Gudurgu” köyünün adında hatırasını koruduğunu
ve “Bittogur” adının da Çegem ırmağının yukarı kısmında “Biturgu”
şeklinde devam ettiğini söylemektedir. Ayrıca “Çılmas”, “Bulungu”,
“Uçkulan” ve “Bıllım” adlı Karaçay-Malkar köylerinin adlarının da
Bulgar Türklerinden kaldığını ileri sürmektedir.[77]
Humara Şehri
[s. 22] Bulgar Türkleri “agul” [avul] adını verdikleri,
büyük blok taşlardan inşa edilen müstahkem şehirlerde yaşarlardı.
Bunun en güzel örneklerinden biri de Karaçay’daki eski “Humara”
müstahkem şehridir. Bulgar Türklerinden kalmış olan eski Humara şehri
20 hektardan fazla bir alanı kapsamaktadır. Humara şehri eskiden
çevresi blok taş duvarlarla çevrili ve dokuz kulesi olan bir
kale-şehirdir.[78] Eldeki bilgilere göre bu şehrin, Kafkasya
Bulgarlarının ve Hazar Hakanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi
merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Humara müstahkem şehrinin
inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. yüzyılda
Arapların Kafkasya saldırılarına karşı Bulgar ve Alanlar tarafından
inşa edildiği tahmin edilmektedir.[79]
Bulgar
Yazıtları
1960-1962 yıllarında Karaçay’daki eski Humara şehri kazı
çalışmaları sırasında Kök-Türk yazısına benzeyen runik karakterde
yazılı taşlar bulunmuştur. İlk olarak 1962 yılında A.M. Şçerbak bu
yazıtların Don ve Talas yazıtlarıyla olan benzerliğini açıklayarak
Humara yazıtlarının Batı Türklerine ait özel bir runik alfabeyle
yazılmış olduğunu ileri sürmüştür. 1963 yılında V.A. Kuznetsov ise
Humara yazıtlarının, Kuzey Kafkasya’da geniş bir alana yayılmış olan
eski Yunan kitabelerinden çok farklı bir dil ve yazı sistemiyle
yazılmış olduğunu ve bu yazıtların Orhon-Yenisey yazıtlarıyla büyük
benzerlik gösterdiğini söylemiş, Humara kitabelerinin şüphe
bırakmayacak şekilde bunların eski Türk yazısı olduğunu ileri
sürmüştür. Böylece bu iki bilim adamının çabalarıyla Humara
yazıtlarının varlığı dünya bilim alemine duyurulmuştur. Daha sonra
Humara yazıtlarına ilgi artmış, çok sayıda bilim adamı bu yazıtları
çözme çalışmalarına başlamışlardır. G.F. Turçaninov, Humara
yazıtlarının Çerkes veya Osetlerin atalarından kalmış olabileceğini
ileri sürmüş fakat onun bu yazıtları Çerkes ve Oset dilleriyle çözme
çalışmalarının tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. M.A. Habiç ise bu
yazıtlardan birkaçını başarılı bir şekilde çözmüş ve bunların Türk
dilli Alanlara ait olduğunu ileri sürmüştür. Nihayet, S.Y. Bayçora
yıllarca sürdürdüğü çalışmalarıyla, Karaçay-Malkar topraklarında
bulunan; Humara, Arhız, Sutul, Ahmat-Kaya, İnal, Gınakızı, Temirtüz,
Sarıtüz, Tokmak-Kaya, Ishavat, Ullu-Dorbunla, Kalej, Teşikle, Bitikle,
Ak-Kaya bölgeleri ile yine Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları
arasında geniş bir alanda yayılmış olan yazıtlardan 74 tanesini
çözerek bütün bu yazıtların Bulgar Türklerine ait olduğunu
delilleriyle ortaya koymuştur. Arkeolog H.H. Bici de bu yazıtların
Bulgar Türklerine aitliğini kabul etmiştir.[80]
S.Y. Bayçora vardığı sonuca göre Humara ve Kuzey
Kafkasya’nın birçok bölgesinde bulunan yazılı taşlarda kullanılan
dilden, Kafkasya Bulgarlarının “d”, “c”, “dz” ve “ara~ortak” olmak
üzere dört şivede konuştuklarını söylemektedir. Hasavut bölgesindeki
bazı yazıtlar ise iki ayrı Türk lehçesi ve iki ayrı alfabeyle
kazınmıştır. Bunların birincisi Kafkasya Bulgar Türkleri’nin
harfleriyle, ikincisi ise eski Uygur Türkleri harfleriyle
yazılmıştır.[81] S.Y. Bayçora, Kafkasya Bulgar yazıtları alfabesi ile
Tuna Bulgar, İtil-Don, Sekel, Orhon-Yenisey yazıtlarında kullanılan
alfabelerin karşılaştırmalı çizelgesini hazırlamıştır.[82] Bu
çizelgede, Kafkasya Bulgar yazıtlarında kullanılan alfabenin
diğerlerine çok benzediği, hatta harflerin çoğunluğunun birbirlerinin
aynısı olduğu görülmektedir.
3. Kafkasya’da As-Alanlar
Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda önemli pay
sahibi olan kavimlerden biri de As-Alanlardır. Çinlilerin “An-tsa-i”,
Romalıların “Alani” ve Bizanslıların da “Asioi” şeklinde adlandırdığı
As ve Alanlar ilk önceleri Türkistan sahasında yaşıyorlardı. M.Ö. I.
yüzyıl ortalarında Türkistan’dan göç ederek Don ırmağı ile Kırım
arasında geniş bir sahaya yerleştiler. M.S. 370-3375 yıllarında
gerçekleşen Hun baskısıyla As ve Alanların bir kısmı batıya doğru
kaymış, bir kısmı da güneye doğru giderek Kafkasya dağlarına
sığınmışlardır.[83] E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII.
yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol,
Beştav [Pyatigorski], Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor [Kuzey
Osetya] bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri
yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin
temelini oluşturduklarını söylemektedir.[84] Bulgar Türklerinin Koban
ırmağı havzasında yaşadıkları sırada Kafkasya’daki Alanlarla sıkı
temaslarda bulundukları ve bunların bazı kültür tesirlerine maruz
kalmış olmaları mümkündür.[85] Karaçay’daki tarihi Humara
kale-şehrinden elde edilen arkeolojik malzemeye göre bu kale-şehrinde
Hazar-Bulgarları ile Alanların birlikte yaşadıkları [s. 23]
anlaşılmıştır.[86] E.P. Alekseyeva’ya tespitine göre bugünkü Karaçay-Çerkes
Ö.C. sınırları içerisinde X-XIII. yüzyıllar arasında Alanların
yaşadığı şehir ve köylerin toplam sayısı 40’tan fazladır.[87] Bunun
dışında, VIII-X. yüzyıllar arasında Bizans ve Gürcülerin etkisiyle
Hıristiyanlığı kabul eden Alanlardan kalma Karaçay’ın Çuvana, Sıntı ve
Arhız bölgelerinde birer tane kilise mevcuttur.[88]
Avrupalı ve Sovyet tarihçileri genel olarak As-Alanları
İranî bir kavim şeklinde kabul etmekte ve Kafkasya’da yaşayan bugünkü
Osetlerin de As-Alanların devamı olduklarını söylemektedirler. Z.V.
Togan, A.N. Kurat, B. Ögel ve M.F. Kırzıoğlu da, Avrupalı ve Sovyet
tarihçilerinin ileri sürdüğü bu görüşü kabul etmişlerdir. Fakat Z.V.
Togan, başlangıçta İranî kökenli olsalar bile As-Alanların çok eski
tarihlerde Orta Asya’da yaşarlarken Hunlarla çok yakın temasları
neticesinde Türkleşmeye başladıklarını söylemektedir. Sözgelimi, M.Ö.
3. yüzyılda Çin kaynaklarında zikredilen Hunların 24’lü teşkilatının
ilk 4 esas kabilesinden birinin adı “Alan”dır.[89]
As-Alanların etnik kökeni konusundaki tartışmalar günümüzde
halen devam etmektedir. Bunun sebebi eski tarihi kaynaklarda verilen
bilgilerin As-Alanların etnik kökenini aydınlatacak kadar yeterli
olmayışından ve en önemlisi de As-Alanların bizzat kendi dilleriyle
yazılmış ve dolayısıyla da As-Alanların hangi dili konuştuğunu ortaya
koyacak tatmin edici bir belgenin bulunamayışından kaynaklanmaktadır.
Tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin çoğunluğu As-Alanların hayat
tarzıyla ilgilidir. Bununla birlikte bazı tarihi kaynaklar
As-Alanların etnik kökeni ve hangi dili konuştukları hakkında bazı
bilgiler vermektedir. Bu bilgilerin ilginç olan tarafı ise
As-Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahsedilmesidir. Hakikaten de
Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin As-Alanları İranî bir kavim olarak
kabul etmelerine karşın eski tarihi kaynakların hiçbirinde
As-Alanların İranî bir kavim olduğu konusunda tek bir söz dahi
geçmemektedir. Tam tersine bütün eski kaynaklarda As-Alanlardan “Türk
kavmi” ve “Hıristiyan Türkler” şeklinde bahsedilmektedir.
Sözgelimi, Ebul Fida’nın kayıtlarında As ve Alanlardan Türk
kavmi şeklinde söz edilmektedir: “Ancaz’ın doğusunda deniz kıyısında
bir Alan şehri vardır. Türk olan Alanlardan bir topluluğun iskan
ettiği bir şehirdir. Bunlar Hıristiyanlaşmışlardır. Alanlar bu bölgede
kalabalık bir kavimdir. Alan’ın arkasında Babül Ebvab vardır. Al-As
denilen bir Türk kavmine komşudurlar.”[90] Said el-Magribî de “Kitab
El-Coğrafya” adlı eserinde As ve Alanlardan bir Türk kavmi olarak
bahseder: “Gürcistan’ın doğusunda Alan ülkesi bulunur. Bunlar
Hıristiyan Türklerdir. Alanlardan sonra Türklerden As denen bir kavim
vardır.”[91] Yahudi tarihçi ve ilahiyatçısı Josephus Flavius’un [M.S.
37 - 100] “Yahudi Savaşı” adlı eserinde Asların konuştuğu dilin
Peçeneklerin konuştuğu dile benzediğinden bahsedilmektedir.[92] Aynı
ifadeler El-Birunî’nin kayıtlarında da geçmektedir: “Bu mecrada
[Ceyhun ırmağı ile Hazar denizi arasında] oturanlar Hazar denizi
sahiline göçtüler. Bunlar El-Lan [Alan] ve As kavimleridir. Bu
kavimlerin dilleri Harezmce ile Peçenekçenin bir karışımıdır.”[93] Öte
yandan Z.V. Togan, El-Birunî’nin bu ifadelerinden, İranî Harezmliler
ile Peçenek Türkleri arasındaki bir sahada yaşayan As-Alanların dil
bakımından Peçenek Türkçesinin tesirinde kalmış olmakla birlikte İranî
Harezmlilerle akraba bir kavim olduğu konusunda ısrarlıdır. Z.V. Togan,
XII-XIII. yüzyıllarda İtil havzasında yaşayan Asların çoktan
Türkleşmiş olmalarına ve Altın Orda Hanlığında siyasi nüfuz elde
etmelerine rağmen yerli Türkler [Kıpçaklar] ve Moğollar tarafından
daima yabancı sayıldıklarını söyler. Hatta bu yüzden Altın Orda
Hanlarının As kızlarıyla evlenmeleri hiç hoş görülmemiştir. Sözgelimi,
Altın Orda Hanlığının son büyük hükümdarlarından Canibek Han
[1340-1357] hakkında Nogay ve Başkurt rivayetlerinde şöyle bir kayıt
bulunmaktadır: “Canibek Han’ın iki karısı vardı. Birincisinin adı
Taydulu Hatun idi. Bu Kıpçak olanı idi. İkincisinin adı ise Karaçaç
idi. Bu da Aslardan idi. Canibek Han’ın Kıpçak kökenli olan karısı
Taydulu bir gün Canibek Han’a şöyle der: As’dıñ kızını aldıñ, bizni
közden saldıñ~As kızını aldın, bizi gözden düşürdün.”[94]
IV. yüzyıl sonlarında Alanların hayat tarzıyla ilgili en
geniş bilgiler Ammianus Marcellinus’un kayıtlarında bulunmaktadır. A.
Marcellinus’un anlattıklarına göre Alanların hayat tarzının eski
Türklerin göçebe hayat tarzından pek bir farkı yoktur: “Alanların
evleri yoktur. Sürekli göç ettikleri, başı ağaç kabuklarıyla örtülü
araba-evlerde yaşarlar. Tarla sürmeyi bilmezler. Temel yiyecekleri et
ve süttür. Bunları da vahşi hayvanlar gibi yerler. Bir otlağa gelip
yerleştiklerinde ev-arabalarını daire şeklinde konuşlandırırlar.
Otlaklar tükenince araba-evleriyle başka yerlere göç ederler. Kadın,
erkek, çocuk hepsi bu araba-evlerde yaşarlar. Çocuklar bu
araba-evlerin içerisinde büyürler. Bu araba onların sürekli evidir.
Küçük ve büyük baş hayvanları [s. 24] vardır. At sürüleri vardır. Buna
özel önem verirler. Oralarda otlaklar geniş ve yeşildir. Her yer meyve
ağaçlarıyla doludur. Verimli toprakların ve ırmakların bol olması
nedeniyle göçebeler hiçbir zaman yiyecek ve otlak sıkıntısı çekmezler.
Yaşlılar, çocuklar ve kadınlar savaşamayacak durumda oldukları için
kolay işlerle uğraşırlar. Erkekler çocukluktan itibaren ata binmeyi
öğrenir. Çünkü onlar yürümeyi onur kırıcı olarak görürler. Hepsi birer
mükemmel savaşçı olarak yetiştirilir. Alanların büyük çoğunluğu iri
yapılı, sarışın ve güzel insanlardır. Bakışları korkutucudur.
Silahlarını hızlı ve ustalıkla kullanırlar. Hunlara benzerler. Fakat
yemek ve giyim-kuşam kültürü Hunlardan daha gelişmiştir. Avcılık ve
yağmacılıkla geçinirler. Hatta Meot bataklığından Ermenistan’a ve
Medya boylarına kadar geniş alanlarda yağmacılık yaparlar. Rahat ve
huzurlu bir hayat yerine tehlike ve savaştan hoşlanırlar. Savaşta
ölmek onlar için mutluluk ve onurdur. Yaşlılıktan veya herhangi bir
kaza sonucu ölenler aşağılanır ve onların cesetleriyle alay edilir.
Alan savaşçıları düşmanlarının kafa derilerini yüzerek bunlardan
atlarına süsler yaparlar. Alanların tapınakları yoktur. Hatta bunlarda
çatısı samanla örtülü tek bir kulübe dahi yoktur. Savaş Tanrısı Mars
gibi, toprağa saplanmış bir kılıca taparlar. Kamışları dikine
birleştirirler ve büyülü sözlerle bir anda bırakırlar. Böylece
geleceği gördüklerini düşünürler. Soylu bir kan taşırlar. Kölelik
nedir bilmezler. Reislerini en çok savaş deneyimi olan kişiler
arasından seçerler.”[95]
Kaziy T. Laypan ve İsmail M. Mızı başta olmak üzere genel
olarak Karaçay-Malkarlı tarihçilerinin büyük çoğunluğu As-Alanların
bugünkü devamının Karaçay-Malkar Türkleri olduğunu savunmaktadırlar.
Buna en güçlü dayanak olarak da Karaçay-Malkar Türkçesinde “kardeş,
dost, arkadaş” anlamında ve bir hitap şeklinde kullanılan “alan” sözü
gösterilmektedir. Bunun dışında Karaçay-Malkar Türklerinin yakın
zamana kadar başta Osetler olmak üzere bazı komşu Kafkas kavimleri
tarafından “Alan” ve “As” şeklinde adlandırılması da bu görüşün diğer
önemli dayanağıdır. Gerçekten de bugün kendilerini As-Alanların devamı
sayan Osetler halbuki eskiden Karaçay-Malkar Türklerini “Asi” ve
“Asson” şeklinde, Malkar ülkesini “Asiyag” ve Karaçay ülkesine de
“Tstur-Asiyag” şeklinde adlandırmışlardır. Yine Gürcü-Megreller
Karaçaylıları “Alani” şeklinde adlandırırlarken, Abhazlar da “Azuho”
ve “As” şeklinde adlandırmışlardır. [96] V.F. Miller ise eskiden komşu
Kafkas halkları tarafından Karaçay-Malkarlıların “Alan” ve “As”
şeklinde adlandırılmalarını kabul etmekle birlikte bunu farklı bir
şekilde yorumlamaktadır. Ona göre Karaçay-Malkarlıların yaşadığı
topraklarda eskiden Osetler veya onların ataları olan As ve Alanlar
yaşamışlardır. As-Alanlar güneye doğru bugünkü Osetlerin yaşadığı
yerlere göç ettikten sonra onlardan boşalan yerlere Karaçay-Malkar
Türkleri gelip yerleşmişlerdir. Fakat tarih boyunca buraları As ve
Alan adıyla anıldığından dolayı komşu Kafkas halkları da Karaçay-Malkar
Türklerini “As” veya “Alan” şeklinde adlandırmışlardır. V.F. Miller’in
bu ifadeleri hem mantıksız ve hem de çelişkilidir. Diyelim ki, Gürcü-Megreller
ile Abhazlar, eskiden As ve Alanların yaşadığı topraklara gelip
yerleşen Karaçay-Malkar Türklerini, V.F. Miller’in söylediği gibi
yanlışlıkla “As” ve “Alan” şeklinde adlandırmışlardır. Fakat madem
Osetler gerçekten As ve Alanların devamı iseler neden kendileri için
“İron” ve “Digoron” adlarını kullanmışlar ve neden Karaçay-Malkar
Türklerine “As” ve “Alan” adlarını vermişlerdir? V.F. Miller’in
çelişkiye düştüğü husus budur. Herhalde hiçbir halk kendi kavim adını
unutarak “yanlışlıkla” bir başka kavim için kullanmaz.[97]
Osetlerin As-Alanların devamı olduğuna dair ileri sürülen
görüşlerin en güçlü dayanağı yine V.F. Miller’in meşhur “Osetinskie
Etüdı” adlı eseridir. Halbuki bu eserin hiçbir yerinde “Aslar veya
Alanlar İranî bir kavimdir ve bugünkü İronların [Osetlerin]
atalarıdır” şeklinde bir ifade geçmemektedir. V.F. Miller kitabında
aynen şöyle söylemektedir: “Osetlerin ataları Alanya’da [Terek ve Laba
ırmakları arasındaki sahada] yaşamışlardır. Bundan dolayı da Osetlerin
atalarının Alanlar olması mümkündür.” V.F. Miller’in bu ifadelerinden
Osetlerin kesinlikle Alanların devamı olduğu sonucu çıkarılamaz. Öte
yandan XVIII. yüzyıl sonlarında Kafkasya’ya seyahat yapan J.
Pototski’nin Alanlarla ilgili kayıtları oldukça enteresandır: “19
Kasım 1797 tarihinde Mozdok ve Macar şehri Piskoposu Gürcü asıllı Gay
adında birini ziyaret ettim. Piskopos bana tarihte sıkça geçen
Alanların bir kısmının halen mevcut olduğunu ve bunların sayısının
1000 kişi civarında olduğunu söyledi. Bunlar gerçek Alanlarmış ve
Svanların yurduna yakın dağlık bir vadide yaşıyorlarmış. Fakat kendisi
bu gerçek Alanları çetin coğrafi şartlardan dolayı görme imkanını elde
edememiş. Piskoposun bahsettiği bu gerçek Alanları görmeyi ve onların
hangi dili konuştuğunu öğrenmeyi çok istememe rağmen ben de bu imkanı
elde edemedim. Halbuki büyük bir tarihi problem aydınlığa kavuşmuş
olacaktı.” Digor ve İronların [Osetlerin] 1744 yılında kendi
istekleriyle Rus Çarlığının [s. 25] hakimiyet geçmeleri tarihi
belgelerle sabittir. Gürcülerin “Ovset” şeklinde adlandırdıkları bu
iki halk Rus Çarlığına bağlandıktan sonra Ruslar tarafından “Osetin”
şeklinde adlandırılmışlardır. Aradan 53 yıl sonra 1797 yılında
Kafkasya’ya giden J. Pototski ve hele Osetleri çok yakından bilen
Gürcü asıllı Piskopos Gay’ın “gerçek Alanlar”dan bahsetmesi oldukça
enteresandır. Özellikle de Gürcü Piskopos gerçek Alanlar dediği meçhul
kabile ile Osetler arasında bir ilişki olsaydı bundan mutlaka
bahsederdi. Öte yandan Svanların ülkesine yakın dağlık bir vadide
yaşadıklarını söylediği gerçek Alanların yurdu bugünkü Karaçay
Türklerinin yaşadığı yerdir.[98] Bir başka önemli husus ise bazı eski
ve tarihi Kafkasya haritalarında Karaçaylıların ve Alanların yaşadığı
topraklar daima birlikte gösterilmektedir. Sözgelimi Rus Çarlığının
Kafkasya Ordusu Komutanlığında Harita Subayı olarak görev yapan İvan
V. Sahovskoy’un 1833 yılında çizdiği Kafkasya haritasında Karaçay
Türklerinin yaşadığı yerler “Alanetı-Karaçavtsı” [Alanlar-Karaçaylar]
adıyla gösterilmektedir.[99]
Karaçay-Malkarlı tarihçiler Alanların bir Türk kavmi ve
Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olduğu konusunda da ısrarlıdırlar.
Bunun dışında bazı bilim adamları Alanların Türk ve İranî kabilelerden
oluşmuş bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Sözgelimi V.B.
Kovalevskiy “Kafkasya ve Alanlar” adlı kitabında Alanların hem Karaçay-Malkar
Türklerinin hem de Osetlerin ataları olduğu sonucuna varmaktadır.[100]
M.A. Habiç de Alanların Türk ve İranî olmak üzere iki kısımdan
oluştuğunu ve Türkçe konuşan Alanların Karaçay-Malkar Türklerinin
ataları, İran dilini konuşan Alanların ise Osetlerin ataları olduğunu
söylemektedir.[101] As-Alanların Türk veya İranî bir kavim oldukları
konusundaki tereddütler ve tartışmalar devam edecek gibi
görünmektedir. Fakat As-Alanların etnik kökeni ne olursa olsun,
Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda As-Alanların önemli bir
pay sahibi olduğu inkar edilemez bir gerçektir.
4. Kafkasya’da Kıpçak~Kumanlar
Bizans-Latin kaynaklarında “Koman~Kuman”, İslam
kaynaklarında “Kıpçak~Kıfçak” ve Rus kaynaklarında “Polovest” adıyla
anılan Kıpçak Türkleri, Moğol istilasına kadar, Karadeniz kuzeyi
bozkırları ile Kafkasya coğrafyasını 200 yıl boyunca hakimiyet altında
tutarak bölgenin etnik ve kültür yapısının şekillenmesinde çok büyük
rol oynamışlardır. Kıpçak Türkleri önceleri İrtiş-Talas sahasında
yaşıyorlarken 1060 yılından itibaren vaktiyle Peçeneklerin işgal
ettiği Karadeniz kuzeyi bozkırlarına gelmişler, kısa bir süre sonra da
Don-Dnester havzası merkez olmak üzere doğuda Balkaş-Talas havzası ve
batıda Tuna havzasına kadar geniş bir sahaya yayılmışlardır.
Kafkasya’da Koban ırmağı havzasından Dağıstan’a kadar uzanan bölgeleri
de içine alan bu geniş saha kuzeyde İtil Bulgarları sınırına kadar
uzanmaktadır. Doğu Avrupa ile Batı Sibirya bozkırlarının tamamını
içine alan Kıpçak sahası daha o tarihten itibaren İslam kaynaklarında
“Deşt-i Kıpçak” [Kıpçak Bozkırı] adını almış, Bizans-Latin
kaynaklarında da “Komania” şeklinde anılmıştır.[102]
Kıpçak Türklerinin tarih sahnesine ne zaman çıktıkları
konusunda kesin bir sonuca varılmamıştır. Bazı tarih araştırmalarına
göre Kıpçaklar çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya’da
yaşamaktaydılar. Eski Gürcü kaynaklarında M.Ö. IV. yüzyılda Kür [Kura]
nehri boylarında yaşayan “Bun-Turki” [Yerli Türk] ve “Kıpçak” adında
iki Türk kavminden bahsedilmektedir. En eski Gürcü vakayinamesi olarak
bilinen Kartlis Tshovreba’da [Gürcü Hayatı] bu iki Türk kavminden
şöyle bahsedilmektedir: “M.Ö. 312 yılında Filip’in oğlu Makedonyalı
İskender, Kartvel’e [Gürcistan’a] geldiği zaman Kür ırmağı boyunca ve
onun kolları üzerine yerleşmiş olan Bun-Turki ve Kıpçak adlı
kavimlerle karşılaştı. Bütün şehirler ve kaleler, yılmaz savaşçılar
olarak bilinen Bun-Turki ve Kıpçaklar tarafından savunuldu.
Makedonyalı İskender büyük hayretler içerisinde kaldı. Çünkü hiçbir
millet onlar gibi düşmana karşı koyamazdı.” Bunun dışında, Plinius’un
kayıtlarında M.S. 23-79 yıllarında Dağıstan’da “Kamak” ve “Oran” adlı
iki Türk kavminden bahsedilmektedir. Bilindiği gibi Kamak ve Oranlar
Maveraünnehir havzasında yaşayan eski Türk kavimleridir ve Kıpçak
Türklerinin bir diğer adı da “Kimak~Kemak”tır. Plinius ayrıca Daryal
geçidinin “Kumania Kapısı” şeklinde adlandırıldığını da
söylemektedir.[103]
Kıpçak Türkleri, Dede Korkut destanlarında “azgun dinlü
kafirler” şeklinde ve Oğuzların baş düşmanı olarak anlatılmaktadır.
Dede Korkut Destanlarına göre Kıpçak Türkleri Kafkasya dağları
kuzeyinde yaşamakta ve sık aralıklarla Daryal geçidini aşarak güneye
akınlar yapmaktadırlar. Destanlarda anlatılanlara göre Kafkasya
Kıpçaklarının hükümdarı “Alaca atlı Şavhal Melik” olup bugünkü Kumuk-Avar
bölgesi hakimidir. Onun sağ [s. 26] kol beyi “Bogaçuk Melik” bugünkü
Koban ırmağının kaynak havzası olan Karaçay topraklarının hakimidir.
Sol kol beyi “Kara Tokan Melik” ise Dağıstan’da Koy ve Ilısu ırmakları
boyu hakimidir. Yine, Oğuz komutanlarından Kara Konak’ın oğlu Kara
Budak’ın sürekli akın edip kan kusturduğu “Demir Yaylı Kıpçak Melik”
de Koban ırmağı boyları ile bugün Malkar ve Kabardey Çerkeslerinin
yaşadığı toprakların hakimidir.[104]
Azak-Kafkasya hattındaki Kıpçakların en kuvvetli dönemi
1090-1110 yılları arasındadır. Bu dönemde Kıpçaklar eski Türklerin
klasik yönetim biçimi olan 4’lü sistemine göre Böñek, Tugor, Şaru ve
Altun-Aba adlı komutanların idaresinde teşkilatlanmışlardır. Koban
ırmağı havzası merkez olmak üzere Batı Kafkasya bölgesi Şaru Han ve
daha sonra da oğlu Etrek Han’ın yönetiminde olmuştur. Guran-Duhkt adlı
kızını Gürcü kralı II. Davit’le evlendirmek suretiyle Gürcülerle
ilişkileri sağlama alan Etrek Han 1118 yılında damadı II. Davit’in
çağrısı üzerine kalabalık bir Kıpçak topluluğuyla Gürcistan’a
yerleşmiştir. Bununla birlikte Etrek Han Gürcistan’da fazla duramamış
ve tekrar Kafkasya’ya dönmüştür. Fakat daha önce beraberinde götürdüğü
halkının büyük çoğunluğu Gürcistan’da kalmıştır.[105]
Moğol İstilası
ve Kıpçak-Alan İttifakı
Moğollar önce 1219-1222 yıllarında Orta Asya’yı bir kasırga
felaketi gibi tahrip etmişler ve binlerce insanın hayatına son
vermişlerdir. 1222 yılı baharında Cengiz Han tarafından Orta Asya’dan
kaçan Harzemşah Muhammed’i takiple görevlendirilen Sübedey Bagatur ve
Cebe Noyan adlı komutanların idaresindeki Moğol orduları önce Kuzey
İran’ı kılıçtan geçirdikten sonra Gürcistan üzerinden Şirvan boğazı
yoluyla Kafkasya’ya gelmişler ve burada Kıpçak-Alan ittifakıyla
karşılaşmışlardır. Bunun üzerine Moğollar gizlice Kıpçak komutanlarına
çeşitli hediyeler göndererek “Moğollar ile Kıpçakların aynı soydan
olduklarını, Alanlarla kurdukları ittifaktan ayrıldıkları takdirde
Moğol ordularının Kıpçaklara dokunmayacaklarını” bildirmişlerdir.
Kıpçak ordularının komutanı Könçek oğlu Yuri de Moğolların bu vaadine
kanarak Kıpçak-Alan ittifakından ayrılmıştır. Fakat bunu müteakip
Moğollar önce Alanlara saldırarak onları mağlup etmiş ve daha sonra
Koban dolaylarında konuşlanmış bulunan Kıpçaklara hücum ederek
birçoğunu kılıçtan geçirmişlerdir. Könçek oğlu Yuri ve Köbek oğlu
Daniel adlı Kıpçak komutanlar da Moğol askerlerinin elinden
kurtulamayıp öldürülmüşlerdir. Bunun üzerine Kafkasya dağları
eteklerinde yaşayan Kıpçak kabileleri arasında büyük bir korku ve
telaş baş göstermiş, Kıpçakların büyük bir kısmı kuzeye doğru Azak ve
İtil dolaylarına kaçarken, bir kısmı da Moğolların katliamından sağ
kalabilen Alan ve Bulgar kabileleriyle birlikte dağlık arazilere
sığınmışlardır.[106] Kuzeye doğru kaçan Kıpçak kabileleri ise bu sefer
1637 yılında Cengiz Han oğlu Cuci Han tarafından sıkıştırılmışlar
birçoğu kılıçtan geçirilmişlerdir. İtil ve Don havzasında kurtulmayı
başarabilen Kıpçak kabilelerinin birçoğu Çerkes [Batı Kafkasya] ve
Tümen [Dağıstan] yurtlarına kaçmışlar ve buradaki kavimlerle
karışmışlardır.[107]
Emir Timur’un
Kafkasya Seferi
Moğolların istilası sonunda Deşt-i Kıpçak ve uzantısı
Kafkasya’da büyük bir Moğol devleti kurulmuştur. Doğu kaynaklarında
“Cuci Ulusu” ve “Kök Orda” şeklinde anılan, Rus kroniklerinde ise
“Altın Ordu” adıyla geçen bu devlet, XIII-XIV. yüzyıllarda siyasi,
iktisadi ve kültür bakımından yalnız Doğu Avrupa’da değil, bütün Türk
Dünyasının en önemli devletlerinden biri olmuştur. Bu devletin
yönetimi ve üst tabakası Moğollardan oluşmakla birlikte ordunun
kaynağı ve ahalinin büyük çoğunluğu Kıpçak Türkleri idi.[108]
Tohtamış Han vaktiyle 1377 yılında Emir Timur’un yardımıyla
Altın Ordu hükümdarlığına oturmuştu. Bu yüzden Tohtamış ve Timur
arasındaki ilişkiler gayet iyi bir şekilde devam ederken Harezm
bölgesi yüzünden bu iki hükümdarın arası açılmıştır. Tohtamış bu
bölgenin Altın Ordu Devletine ait olduğunu iddia etmekteydi. Bunun
üzerine Emir Timur da özellikle Tohtamış Han’a bir ders vermek ve onu
tahtından indirmek için Altın Ordu’ya iki büyük sefer düzenlemiştir.
Bu seferlerin birincisi 1391 yılında, ikincisi de 1395 yılında
gerçekleşmiştir. Bu seferlerin ikincisi, Kafkasya tarihi bakımından
büyük önem arz etmektedir. Çünkü bu ikinci sefer Kafkasya’da cereyan
etmiştir ve Timur’un karşısına çıkan Tohtamış Han’ın ordusunun büyük
çoğunluğu Kıpçak, Bulgar, Alan ve Kafkas kavimlerine mensup
askerlerden oluşmaktadır. Tohtamış Han ve Emir Timur’un orduları 15
Nisan 1395 tarihinde Terek nehri civarında karşılaşmış ve büyük bir
meydan savaşından sonra Tohtamış Han’ın ordusu müthiş bir yenilgiye
uğramıştır. Tohtamış [s. 27] Han’ın kendisi de Timur’un elinden güç
bela kurtulabilmiştir.[109] Ali Yezidî’nin kayıtlarına göre mağlup
olan Tohtamış Han’ın ordusu, bilhassa merkez karargahla bağlantılarını
kaybetmiş olan Bulgar ve Kıpçak kökenli askeri birlikler, Timur’un
ordusu tarafından tamamen yok edilme korkusuyla, Kafkasya dağlarına
doğru kaçarak yüksek ve kuytu vadilere sığınmışlardır. Bunun için en
elverişli yer ise bugünkü Malkar Türklerinin yaşadığı Çerek [Malkar]
vadisidir.[110]
Yukarıda anlatılan Moğol istilası ve Timur’un Kafkasya
seferi gibi tarihi olayların Karaçay-Malkar Türklerinin etnik
yapısının oluşumunda büyük etkisi vardır. Moğol ve Timur ordularından
kaçarak yüksek dağ vadilerine sığınan Hun, Bulgar, Sabir, Alan ve
Kıpçak kabileleri Karaçay-Malkar Türklerinin etnik yapısının temelini
oluşturmuştur. Özellikle de XI-XIII. yüzyıllar arasında, kalabalık
Kıpçak~Kuman kabileleri, eskiden beri Kafkasya’da yaşayan diğer eski
Türk kabileleriyle karışmış, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik
yapısının en önemli unsurunu oluşturmuştur. Kıpçak kabilelerinin
kalabalık ve baskın unsur olması nedeniyle zamanla diğer kabilelerin
hepsi Kıpçaklaşmıştır.[111]
Kıpçak~Kuman Türkleri tarihi süreç içerisinde Kafkasya’ya
gelen eski Türk kavimlerinin sonuncusu olup aynı zamanda da Karaçay-Malkar
Türklerinin etnik oluşumuna son noktayı koyan kavimdir. Günümüz
itibariyle milletlerin kimliğini belirleyen en önemli unsur “dil”
olduğuna göre bu yüzden Karaçay-Malkar Türklerini de Kıpçak~Kuman
Türklerinin devamı olarak saymak gerekir. Çünkü Karaçay-Malkar
Türklerinin konuştuğu dil, ana çizgileriyle tipik bir Kıpçak Türkçesi
olup, Türk dilinin Kıpçak lehçesi grubuna girmektedir. Karaçay-Malkar
Türkçesinde Hun-Bulgar dilinden kalma çok sayıda kelime bulunmakla
birlikte Karaçay-Malkar Türkçesinin kelime hazinesinin tamamına yakını
Kıpçak Türkçesine aittir. XIV. yüzyıl başlarında Avrupalı
misyonerlerin Kıpçak Türkleri arasında Hıristiyanlığı yaymak ve Kıpçak
Türkçesini Avrupalılara öğretmek amacıyla hazırlanan “Codex Cumanicus”
adlı eserde kullanılan Kıpçak~Kuman Türkçesi ile bugünkü Karaçay-Malkar
Türkçesi hemen hemen aynıdır. Eserdeki kelime hazinesinin dörtte
üçünden fazlası şekil ve anlam bakımından Karaçay-Malkar Türkçesinin
kelime hazinesinde mevcuttur.
Bunun dışında, Kıpçak~Kuman Türkleri ile Karaçay-Malkar
Türkleri arasındaki etnik ilişkiyi bazı arkeolojik bulgularla da
desteklemek mümkündür. Karaçay-Malkar Türklerinin yaşadıkları
topraklarda; Pregradna, Kobu-Başı, Storojevoy, İspravna, Kubina,
Baytal-Çabhan, Arhız, Çegem ve Beştav çevresinde Kıpçaklara ait çok
sayıda mezar ve heykel ortaya çıkarılmıştır. Tabiatıyla bu durum
bugünkü Karaçay-Malkar topraklarında eskiden Kıpçak Türklerinin
yaşadığını belgelemekte ve Karaçay-Malkar Türklerinin etnik ve kültür
yapısının oluşumunda etkili olduklarını ortaya koymaktadır. Karaçay’da
Koban ırmağının sol tarafındaki Kubina köyüne 5 km yakın bir yerde
Kıpçak mezarları bulunmuştur. Bu mezarların tabanı taşlarla
döşenmiştir. Mezarda insan kemikleri dışında bir de at iskeleti
bulunmuştur. Baytal-Çabhan bölgesinde bulunan mezarların XIV-XVI.
yüzyıla ait olduğu ve bunların Kıpçak Türklerinden kaldığı tespit
edilmiştir.[112]
G. Rubruck XI-XIII. yüzyıllara ait Kıpçak mezarlarını şöyle
tasvir etmektedir: “Kumanlar [Kıpçaklar] ölünün üzerine büyük bir
tümsek yaparlar ve bunun üzerine yüzü doğuya dönük, elinde göbeğinin
hizasında bir kadeh bulunan bir heykel dikerler. Kumanlar asil ve
zenginleri için mezarların üzerine ehramlar yani sivri binalar
yaparlar. Bazı yerlerde tuğladan büyük kuleler, bazı yerlerde de
taştan evler yapıldığını da gördüm.”[113] G.Rubruck’un kayıtlarında
bahsettiği eli göbeğinin hizasında bir kadeh bulunan Kıpçak
heykellerinden birisi Karaçay’da Zelençuk ırmağı kıyısında
bulunmuştur. G. Rubruck’un tarif ettiği Kuman [Kıpçak] asil ve
zenginlerine ait mezarların aynısı Malkar Türklerinin yaşadığı Yukarı
Çegem bölgesinde bulunmuştur. Yukarı Çegem’deki Kıpçak Türklerinden
kalma sivri tepeli yani piramit şeklindeki anıt mezarlar bugün hala
ayaktadırlar. Ayrıca eski Karaçay-Malkar beyleri için yapılan anıt
mezarların da Kıpçak mezar tipinde olduğu görülmektedir. Sözgelimi
Malkar beylerinden Alimurza Abay için Künlüm köyünde yapılan anıt
mezar tipik bir Kıpçak mezarıdır.[114
III. Destan ve
Efsanelere Göre Karaçay-Malkar Türkleri
Karaçay-Malkar Türklerinin tarih sahnesine ne zaman ve ne şekilde
çıktıkları konusunda tarihî ve eski yazılı kaynaklarda şimdiye kadar
herhangi bir bilgiye tesadüf edilmemiştir. Bunun dışında bir de
Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumuyla ilgili birtakım destan ve
halk hikayeleri vardır. Elbette bir [s. 28] milletin veyahut bir
devletin tarihini incelerken destan ve halk hikayelerini bir belge
gibi görmek bazı yanlış sonuçları da beraberinde getirecektir. Çünkü
bunlar çoğunlukla gerçek ile abartının ayırt edilemediği anakronik
olayların hikayesidir. Bunların en büyük eksikliği anlatılan olayların
kronolojik olarak yerine oturmayışından kaynaklanmaktadır. Bununla
birlikte her ne kadar bir tarih belgesi değilse de bazı tarihî
gerçekler bu destan ve halk hikayelerini örtüsü altında gizlidir. Bu
tür halk edebiyatı ürünlerinin iyi bir şekilde tahlil edilmesiyle
milletlerin eski tarihini aydınlatmak ve onların kültürü hakkında bir
fikir ortaya koymak mümkündür.
Karaçay
Türklerinin etnik oluşumunu ve Kafkasya’ya gelip yerleşmesini anlatan
bir sürü hikaye vardır. Birkaç ayrıntı dışında bunların çoğunluğu
birbirine benzemektedir. Bu hikayelerin birine göre Karaçay Türkleri
Kafkasya’da bugünkü yurtlarına gelip yerleşmeden önce Hazar Hakanı
Obadiy [Obedia] Han zamanında “Karaçay” adlı bir beyin idaresinde Kuma
ırmağı civarında “Macar” adlı bir şehirde yaşıyorlarmış. Obadiy Han’ın
sürekli olarak vergi almak suretiyle Macar şehrini baskı altında
tutmasından dolayı, Karaçay adlı bey ve kabilesi Macar şehrini terk
ederek Kafkasya’nın dağlık vadilerine göç etmişler ve burada
kendilerine yeni bir yurt kurmuşlar. Daha sonra Karaçay adlı bey
ölünce onun kabilesi beylerinin hatırasını yaşatmak için kendilerine
kavim adı olarak “Karaçay” adını vermişler.[115]
Başka
bir hikayeye göre ise Karaçay Türkleri Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım
civarında yaşarlarken, Kırım’da çıkan siyasi karışıklıklar üzerine
“Karça” adlı bir beyin idaresinde Kırım’dan Kafkasya’ya gelip
yerleşmişler. Karça ve kabilesi önce Arhız ve Bashan vadileri gibi
Kafkasya’nın muhtelif yerlerinde bir müddet kaldıktan sonra nihayet
bugünkü yurtları olan Koban ırmağının doğduğu yere gelmişler ve burada
kalıcı olarak yerleşmişler. Karça öldükten sonra da onun adı zamanla
Karaçay şekline dönüşmüş ve kabilesinin adı Karaçay olmuş.
Manzum
şekli de mevcut olan bu ikinci hikaye tarih araştırmaları bakımından
birinci hikayeye göre daha çok itibar görmektedir. Fakat
Karaçaylıların tarihi hakkında birtakım ipuçları vermekle birlikte bu
ikinci hikayenin de birçok zayıf yanları vardır. Karça’nın hikayesinin
hem manzume şeklinde ve hem de nesir şeklindeki örneklerinde anlatılan
farklı zamanlarda yaşamış kişilerin ve farklı zamanlarda cereyan eden
olayların birbirine karıştığı görülmektedir. Sözgelimi hikayede
Karça’nın mücadele ettiği Kabardey Çerkes beyinin adı hem Kaziy Bey
olarak ve hem de Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek olarak geçmektedir. Halbuki
bu iki şahıs farklı zamanlarda yaşamışlardır. Yine Karça ile Kabardey
Çerkes beyinin arasında geçen olayların konusu hikayenin bir
varyantında başka şekilde anlatılırken, bir başka varyantta ise daha
başka türlü anlatılmaktadır. Yani kısacası Karaçay Türkleri ile
Kabardey Çerkesleri arasında farklı zamanlarda ve farklı kişiler
arasında cereyan eden farklı olaylar bu hikayede birbirine karışmıştır.
Tarihi
kayıtlara göre Kabardey Çerkes beyleri arasında iki tane Kaytuk ve iki
tane Aslanbek adlı beyin adı geçmektedir. Bunlardan birinci Kaytuk ve
onun oğlu Aslanbek 1500-1600 yılları arasında yaşamışlarken, ikinci
Kaytuk ve onun oğlu Sarı Aslanbek ise 1700-1800 yılları arasında
yaşamışlardır. Karça’nın hikayesinde bahsedilen Kabardey Çerkes beyi
ise ikinci Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek’tir. Halbuki hikayede adı geçen
bu Kabardey Çerkes beyi ile Karça’nın aynı dönemde yaşamalarına imkan
yoktur. Çünkü Kabardey Çerkeslerinin en güçlü ve en meşhur beylerinden
olan Kaytuk oğlu Sarı Aslanbek XVIII. yüzyıl ortasında ve sonlarında
yaşamışken, elimizdeki Karça ile aynı dönemde yaşamış birkaç sağlam
Karaçay [Navruz ve Botaş] soy şeceresine göre Karça’nın yaşadığı dönem
1580-1630 yılları arasındadır. Bizim tahlilimize göre Karça’nın
mücadele ettiği Kabardey Çerkes beyi hikayelerde de adı geçen Pşeapşok
oğlu Kaziy Bey’dir. Pşeapşok oğlu Kaziy Bey tarihte gerçekten de
yaşamış bir Kabardey Çerkes beyidir ve Osmanlı kayıtları da onun XVI.
yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında yaşadığını doğrulamaktadır.
Bun göre bir Osmanlı belgesinde, 1584 yılında Şirvan serdarı Özdemir
oğlu Osman Paşa’nın askerleriyle birlikte Demirkapı’dan İstanbul’a
gitmek üzere Kefe’ye gelirken Kabardey Çerkes beylerinin yardımıyla
Terek ırmağı üzerine bir köprü inşa ettiğinden bahsedilmektedir. Osman
Paşa’ya yardımcı olan Kabardey Çerkes beylerinin arasında I. Kaytuk
oğlu Aslanbek ile onun yeğeni Pşeapşok oğlu Kaziy’in adı da
geçmektedir.[116] Buna bağlı olarak da bizim vardığımız sonuca göre
Karça XVI. yüzyıl sonları ile XVII. yüzyıl başlarında yaşamıştır ve
Karça’nın hikayesinde anlatılan olaylar da Karça ve kendisiye aynı
dönemde yaşayan Kabardey Çerkes beyi Pşeapşok oğlu Kaziy arasında
geçmiştir.
Bunun
dışında Karaçay Türklerinin etnik oluşumunu ve Kafkasya’da yurt
tutuşunu anlatan bu hikayelerle ilgili olarak bir başka önemli husus
daha vardır. Karça adının zamanla değişerek Karaçay [s. 29] şekline
dönüştüğünü varsayıp Karaçay Türklerinin Kafkasya’daki tarihini Karça
ile başlatmak bize göre yanlıştır. Karça’dan Karaçay Türklerinin ilk
kurucusu olarak değil, XVI. yüzyıl sonları ile XVII. başları
arasındaki bir dönemde Karaçay Türklerinin lideri olarak bahsetmek
daha doğru olur. Karaçay adı da Karça adlı beyin adından değil,
yukarıda birinci hikayede bahsettiğimiz Karaçay adlı beyin adından
kalmış olmalıdır. Yani Karça ve kabilesi gelmeden önce de Kafkasya’da
Karaçay adında bir Türk kavmi mevcut idi. Bunlar Cengiz Han ve Emir
Timur istilaları dolayısıyla dağınık bir şekilde dağlarda ve komşu
Kafkas halklarına sığınmış bir şekilde yaşıyorlardı. Daha sonra
muhtemelen 1600’lü yılların başlarında Kırım dolaylarından Kafkasya’ya
gelen Karça ve kabilesi burada dağınık şekilde yaşayan Kıpçak ve
eskiden beri Kıpçaklaşma sürecine girmiş olan Hun-Sabir, Bulgar ve
As-Alan bakiyelerinden müteşekkil Karaçay kabilesiyle karşılaşmıştır.
Kıpçak kökenli Karça ve kabilesinin Kafkasya’ya gelip bilhassa
Kabardey Çerkes beylerine karşı verdiği başarılı mücadeleleri ve
dolayısıyla bütün Kafkasya’da nam salmasıyla birlikte dağınık ve küçük
bakiyeler halinde yaşayan Türk unsurları Karça ve kabilesinin
etrafında toplanarak yeniden birleşmişlerdir. Yani Karça bu dönemde
Kafkasya’da dağınık şekilde yaşayan Türk unsurları için bir “çekim
kuvveti” olmuştur. Karça üstün siyasi ve sosyal teşkilatlanma
yeteneğiyle bütün bu unsurları birleştirmiş ve bugünkü Karaçay
Türklerinin etnik oluşum sürecine son noktayı koymuştur.
Karaçay
Türkleri arasında anlatılan destan ve halk hikayelerine göre Karça ve
halkının Kuzey Kafkasya’ya gelip yurt tutma hikayesi özet olarak
şöyledir:
Karça
ve halkı Kuzey Kafkasya’ya gelmeden önce Kırım dolaylarında
yaşıyorlarmış. Kırım Hanlığında ortaya çıkan taht kavgalarından veya
Kırım’ın birileri tarafından istila etmesinden dolayı Karça ve halkı
huzursuz olmuşlar ve Kırım’ı terk etmişler. Karça ve halkı Karadeniz
kıyısı boyunca doğuya doğru uzun ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra
ilk önce Abhazya’da İnal-Kuba [Cemetey] denilen yere gelmişler. Burada
az bir zaman kaldıktan sonra Zagzan~Zagdan denilen yere gidip oradan
da Zelençuk ırmağının yukarı kısımlarına Arhız vadisine gelip
yerleşmişler. Karça ve halkı burada kendilerine yurt kurmuşlar. Daha
sonra buraya Eski-Curt denilmiş. Akıllı ve cesur bir lider olan
Karça’nın yanında en yakın neferleri olarak Adurhay Budyan ve Navruz
adlı arkadaşları bulunuyormuş. Karça burada Kızılbeklerin [Abazaların]
baskısına maruz kalmış. Bunun üzerine Karça ve arkadaşları Arhız
vadisinden göçmeye karar vermişler. Karça ve halkı burayı terk ederek
Cögetey vadisindeki Eltarkaç denilen yere gelmişler. Fakat bir süre
sonra burada bulaşıcı bir hastalık salgını çıkmış. Bunun için de
oradan ayrılmışlar ve Bashan [Baksan] vadisine gitmişler.
Karça
ve halkı Bashan vadisine yerleşerek yeni bir yurt kurmuşlar ve bu
köyün adına da El-curt demişler. Karça ve halkı burada altı yıl kadar
hiç kimseye görünmeden rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar. Bashan
ırmağının karşı tarafına rahat bir şekilde gidip gelebilmek için Karça
ırmağın üzerine bir köprü yaptırmak istemiş ve adamlarına emir vererek
derhal köprü inşaatı çalışmalarına başlamalarını söylemiş. Karça bu
arada adamlarını köprü inşa ederken Bashan ırmağına tek bir ağaç
parçası dahi düşürmeyin diye tembihlemiş. Fakat Karça’nın adamları
çalışma sırasında ırmağa birkaç ağaç parçasını düşürmüşler. Ağaç
parçaları ırmağın akıntısıyla sürüklenerek Bashan ırmağının aşağı
kısımlarında yaşayan Kabardey Çerkeslerinin ülkesine kadar gitmiş.
Kabardey Çerkesleri tesadüfen ırmakta düzgün bir şekilde yontulmuş
ağaç parçalarını görmüşler ve Bashan ırmağının yukarı kısımlarında
birilerinin yaşadığını anlamışlar. Bunun üzerine Kabardey Çerkesleri
hemen kendi beylerine haber verip durumu anlatmışlar. Kabardey
Çerkeslerinin prensi Kaziy Bey adamlarının anlattıklarını duyunca hem
çok şaşırmış hem de çok öfkelenmiş. Kaziy Bey hakimiyetindeki
topraklara kendisinden izinsiz yerleşen bu meçhul kişileri şiddetle
cezalandırmaya karar vermiş ve en cesur adamlarına emir vererek Bashan
ırmağının yukarı kısımlarında yaşayan bu meçhul kişileri bulmalarını
söylemiş. Bir zaman sonra burada yaşayan meçhul kişilerin Karça ve
halkı olduğu anlaşıldıktan sonra Kaziy Bey tekrar adamlarını
göndererek Karça’ya kendisine tabi olmasını ve düzenli olarak vergi
vermesini, ancak bu şekilde burada rahat ve huzurlu ber şekilde
yaşayabileceğini söylemiş. Kaziy Bey’in adamları gelip Karça’ya durumu
bildirmişler. Karça ise Kaziy Bey’in adamlarına şimdiye kadar hiç
kimseye vergi vermediğini ve bundan sonra da birisine vergi verip
şerefini ayak altına almayacağını söylemiş. Karça ayrıca adamlara
Kaziy Bey’in bu isteğini bir hakaret olarak kabul ettiğini ve elçi
olmalarından dolayı onları bir defalığına affettiğini fakat bir daha
böyle bir istekle geldikleri takdirde hepsini öldüreceğini bildirmiş.
Karça bunları söyledikten sonra Kaziy Bey’in adamlarının sırtına bir
yaşlı köpeği bağlamış [s. 30] ve bu yaşlı köpeği beyinize benden
hediye olarak götürün diyerek adamları geri göndermiş. Kaziy Bey kendi
adamlarının sırtlarında yaşlı bir köpekle geldiklerini görüp Karça’nın
söylediklerini öğrenince çok kızmış ve hemen büyük ordu hazırlayıp
Karça’yı cezalandırmak üzere Bashan vadisine gitmiş. Karça ile Kaziy
Bey arasında büyük bir savaş başlamış. Kabardey Çerkesleri sayıca çok
daha fazla olduğundan Karça bu savaşı kaybetmiş ve sağ kalan
adamlarını toplayıp dağlara çekilmiş. Kaziy Bey de bunun üzerine
Karça’nın köyünü yağmalamış ve köy halkını esir edip kendi yurduna
dönmüş.
Karça
ve adamları bir süre dağlarda dolaştıktan sonra Gürcü-Svanlara
gitmişler ve onlardan yardım istemişler. Gürcü-Svanlar da Karça ve
adamlarını hoş karşılamışlar ve onlara yardım edeceklerini söylemişler.
Karça ve adamları Gürcü-Svanlardan aldıkları asker yardımıyla Kaziy
Bey’in topraklarına saldırmışlar ve Kaziy Bey’in bütün at ve koyun
sürülerini toplayıp götürmüşler. Karça koyunlardan birini Kaziy Bey’in
çobanına vermiş ve bunu alıp Kaziy Bey’e götürmesini, Kaziy Bey eğer
mallarına tekrar kavuşmak ve anlaşma yapmak istiyorsa onu Gürcü-Svan
ülkesi sınırında üç gün bekleyeceğini söylemiş. Çobanlar hemen
Kabardey ülkesine gitmişler ve Karça’nın söylediklerini Kaziy Bey’e
bildirmişler.
Kaziy
Bey sahip olduğu bütün servetin elden gideceği endişesiyle Karça ile
anlaşma yapmaya razı olmuş. Kaziy Bey ve adamaları Karça’nın söylediği
yere gitmişler. Karça anlaşmak için şartı olduğunu söylemiş. Bunlardan
birincisi yağmalanan mallar ile esir edilen adamların geri verilmesi,
ikincisi Karça’nın egemenlik hakkı tanınması ve Kabardey Çerkeslerinin
bir daha Karça’nın yurduna saldırmaması, üçüncüsü de Karça’ya yardım
etmek için gelen Gürcü-Svan askerlerinin masraflarının Kaziy Bey
tarafından karşılanması imiş. Kaziy Bey bu şartların ilk ikisini kabul
etmiş fakat üçüncüsünü kabul etmek istememiş. Bunun üzerine Karça da
hiddetlenerek madem öyle gücün yetiyorsa mallarını gel de al bakalım
diye bağırmış ve elinde tuttuğu demir mızrağı yanı başında duran büyük
ve sert kayaya saplamış. Karça mızrağı öyle kuvvetli saplamış ki kaya
dört parçaya ayrılmış. Karça’nın bu derece olağanüstü kuvvetini gören
Kaziy Bey korkmuş ve Karça’nın bütün şartlarını kabul etmiş. Kaziy Bey
ile Karça arasında tercümanlık yaparak anlaşma görüşmelerini yürüten,
Kaziy Bey’in yanında Kırımşavhal adlı soylu bir adam varmış.
Kırımşavhal adlı adam Kaziy Bey’den müsaade isteyerek Karça’nın yanına
katılmış. Karça daha sonra tek kızını bu Kırımşavhal adlı adamla
evlendirmiş.
Karça
ve halkı Bashan vadisindeki El-curt [El-curt~El-caşagan~Tar-avuz]
köyünde 40 yıl kadar rahat ve huzurlu bir şekilde yaşamışlar.
Karça’nın halkı burada çoğalıp El-curt köyüne sığmaz olmuş. Bunun
üzerine Karça da yeni bir yurt bulup Bashan vadisinden göçmeye karar
vermiş. Karça yeni yurtlar keşfetmesi için adamlarından Botaş adlı
birini görevlendirmiş. Botaş yanına arkadaşlarını da alıp yeni yerler
keşfetmek üzere yola çıkmış. Botaş ve arkadaşları epeyce dolaştıktan
sonra Hurzuk vadisi civarında ve Elbruz dağının kuzey batısında
bulunan Sadırla denilen yerde durup konaklamışlar. Botaş ve
arkadaşları burada on beş gün kaldıktan sonra Ullu-Kam vadisine
gitmişler. Ullu-Kam vadisi ormanlık ve kimsenin yaşamadığı çok güzel
bir yermiş. Bu yüzden Botaş burayı çok beğenmiş. Botaş ve arkadaşları
birkaç gün Ullu-Kam vadisinde kaldıktan sonra El-curt köyüne dönmek
üzere yola çıkmışlar. Botaş ve arkadaşları Bashan vadisine geri
dönerlerken Ullu-Kam ve Hurzuk ırmaklarının birleştiği yerde durmuşlar
ve buraya fişekliklerinde muhafaza ettikleri darı tohumlarını ekmişler.
Botaş ve arkadaşları El-curt köyüne gelip durumu Karça’ya anlatmışlar.
Bir yıl sonra Karça ve arkadaşları Botaş’ın darı ektiği yere gelip
bakmışlar. Botaş’ın bir yıl önce ektiği darı tohumlarının büyüyüp
başak verdiğini görünce çok sevinmişler. Bunun üzerine Karça buraya
göçmeye karar vermiş. Karça ve halkı gerekli hazırlıkları yaptıktan
sonra Koban vadisine göç etmişler. Ancak Karça’nın halkının bir kısmı
ise göç etmeyip El-curt köyünde kalmaya karar vermiş. Karça ve halkı
Koban vadisine gelip yerleştikten sonra burada bir köy kurmuşlar ve
köyün adına da El-tübü adını vermişler. Fakat daha sonra bu köyün
adına Kart-curt denilmiş.
Karça
burada halkına toprak paylaşımı yaptığı sırada, Karça ile Botaş
arasında bir anlaşmazlık çıkmış. Botaş bu yeni yurtları ilk önce
kendisinin bulduğunu ve bu yüzden de başkalarına oranla kendisine daha
fazla toprak verilmesi gerektiğini öne sürmüş. Fakat Karça ise
Botaş’ın bu isteğini kabul etmemiş ve Botaş’a karışıklık çıkarmamasını
ve kendisine verilen paya razı olmasını söylemiş. Ancak Botaş bu
isteğinde ısrar etmiş ve Karça ile münakaşa girmiş. Bunun üzerine
Karça da adamlarına emir vererek Botaş’ı orada öldürtmüş. Babalarının
Karça tarafından öldürüldüğünü duyan Botaş’ın oğulları kendilerinin de
öldürülebilecekleri korkusuyla hemen oradan kaçarak Kabardey
Çerkeslerinin topraklarına sığınmışlar. Karça daha sonra Botaş’ı [s.
31] öldürdüğüne pişman olmuş ve Kabardey Çerkeslerine sığınan Botaş’ın
oğullarına geri gelmeleri için haber göndermiş. Karça’nın çağrısı
üzerine Botaş’ın oğullarından bir kısmı geri dönmüş. Karça geri dönen
Botaş’ın oğullarına hem babalarının topraklarını vermiş ve hem de
gönüllerini almak için onlara fazladan toprak hediye etmiş. Bunun
dışında Karça bir de Botaş’ın oğullarına tarlalarını sulamaları için
uzun bir kanal yaptırmış. Böylece her şey tatlıya bağlanmış ve
Karça’nın halkı Koban vadisinde uzun ve huzurlu bir hayat yaşamış.
Karça öldükten sonra ise halkın idaresi Karça’nın damadı olan
Kırımşavhal ve oğullarına geçmiş.[117]
Malkar
Türklerinin etnik oluşumuyla da ilgili çok eskilere dayanan tarihi bir
kayıt yoktur. Sadece halkın belleğinde korunan belli belirsiz bir
oluşum hikayesi mevcuttur. Bu da bölük pörçük olarak geç tarihlerde
yazıya geçirilebilmiştir. Malkarlıların etnik oluşumuyla ilgili olarak
Karaçaylıların Kafkasya’ya geliş hikayesini anlatan “Batır Karça”
destanına benzer manzumeye de şimdiye kadar rastlanmamıştır. Bunun
dışında Malkarlıların “Malkar Basiyatı-Düger Badinatı” adlı destanı
ise Malkar Türkçesine ait bir manzume olmakla birlikte bu destanda
Digor [Kuzey Oset] prenslerinin mücadelesi anlatılmaktadır.[118]
Değişik kişi ve tarihlerde halk ağzından derlenerek geç tarihlerde
yazıya geçirilen Malkarlıların oluşum hikayesi özet olarak şöyledir:
Malkarlılar kendilerini, tarihi ve nereden geldiği belli olmayan
“Malkar” veya “Balkar” adlı bir avcıya dayandırırlar. Malkar adındaki
avcı bir gün geyik avına çıkmış ve geyik peşinde koşarken bugünkü
Malkar topraklarına gelmiş. O zamanda bu yerlerde yaşayan kavim
kendisini “Tavlu” [Dağlı] şeklinde adlandırıyormuş. Malkar adlı avcı
Tavluların ülkesini çok beğendiği için kendisine bağlı kabilelerle
birlikte buraya gelip yerleşmiş ve Tavluların yönetimini eline alarak
onların başına hükümdar olmuş. Zamanla Prens Malkar’ın soyu ve
kabilesinin nüfusu çoğaldığından burası “Malkar-El” adıyla anılmaya
başlamış.
Aradan
bir zaman geçtikten sonra Malkar ülkesine Dağıstan tarafından “Misak”
adlı bir prens gelmiş. Dağlılar samimi bir misafirperverlikle onu en
iyi şekilde ağırlamışlar. Prens Misak bir gün Prens Malkar’ın biricik
kızını görüp aşık olmuş. Malkar’ın kızı da Prens Misak’ın aşkına
karşılık vermiş. Fakat Malkar’ın oğulları, yani kızın erkek kardeşleri
bu duruma karşı çıkmışlar. Bunun üzerine Prens Misak ile Malkar’ın
kızı gizlice bir plan yaparak Malkar’ın bütün oğullarını öldürmüşler.
Prens Misak’ın önünde başka bir engel de kalmayınca Malkar’ın kızıyla
evlenmiş ve bütün Malkar topraklarının tek hakimi olmuş. Daha sonra da
asıl yurdu olan Dağıstan’dan kabilesini getirerek buraya yerleştirmiş.
Tavlular, Misak’ın yönetiminden hiç memnun değilmişler. Çünkü Prens
Misak, Tavluları sürekli baskı altında tutmakta ve onlardan zorla
vergi almaktaymış. Bu hikayede anlatılan Prens Misak’ın torunlarından
da Malkarlıların önde gelen “Misak” adlı prens sülalesi doğmuş.
Yine
tarihi belli olmayan bir zamanda Kuma ırmağı civarında “Macar” adlı
bir şehrin hükümdarı olan “Cambek” [Canibek?] adlı bir hükümdarın
oğulları olan “Basiyat” ve “Badinat” adında iki kardeş, Prens Misak’ın
yönetimindeki Malkar ülkesine gelmişler. Basiyat ve Badinat adlı bu
iki kardeş, Çerek ve Holam ırmakları arasındaki sahada yaşayan bütün
Tavlularla savaşarak onları hakimiyetleri altına almışlar. İki kardeş
fethettikleri bu toprakları kendi aralarında bölüşmüşler. Badinat adlı
kardeş kendi payına düşen Digor [Kuzey Oset] topraklarının hükümdarı
olarak buraya yerleşmiş. Daha sonra Prens Badinat, Karaçaylıların
Kırımşavhal adlı prens sülalesine mensup bir prensesle evlenmiş.
Badinat ile Karaçaylı prensesten doğan yedi erkek çocuk Digorların
prens sülalelerinin başlangıcı olmuşlar. Bu çocukların adı “Çegem”, “Karacav”,
“Koban”, “Abisal”, “Tuvgan”, “Kubadiy” ve “Betuy”muş. İşte Digorların
meşhur “Badinat” [veya Badilat] adlı prens sülalelerinin kökeni
bunlara dayanıyormuş. Öteki kardeş Basiyat’ın payına ise Malkar
toprakları düşmüş. Basiyat da Malkar topraklarının tek hakimi olmuş ve
aynı şekilde Malkarlıların meşhur prens sülalelerinin soy atası olmuş.
Malkarlıların “Abay”, “Aydabol”, “Canhot” ve “Şahan” adlı prens
sülaleleri Prens Basiyat’ın soyundan gelmekteymiş. Prens Basiyat,
Malkar ülkesinde feodal bir düzen oluşturmuş ve ülkenin tek hakimi
olmuş. Fakat kendisinden önce Malkarlıların idaresini elinde tutan
Prens Misak’ın mülkiyetine dokunmayıp bunları Prens Misak’ın kendisine
bırakmış.[119]
IV. Eski
Avrupa ve Rus Yazılı Kaynaklarına Göre Karaçay-Malkar Malkar Türkleri
Eski
Avrupa ve Rus yazılı kaynaklarında Karaçay-Malkar Tükleri değişik
adlarla anılmaktadır. Karaçay Türkleri hakkında tarihi il |