|
HULEFÂ-İ RÂŞİDİN
Peygamber Efendimizden hemen sonra İslâm devletini sırasıyla yöneten ilk
dört halife. Hz. Ebûbekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali.
Peygamber Efendimiz, Cenâb-ı Hak'tan aldığı hidayet yolunun
prensiplerini ve İslâm'ın esaslarını insanlara ileten Allah'ın elçisi
olduğu gibi, aynı zamanda merkezi Medine olmak üzere kurduğu İslâm
devletinin de başkanı idi. O'nun vefatından sonra artık peygamberlik
müessesesi son bulmuş olmakla birlikte, İslâm dininin iki temel kaynağı
Kur'ân ve Sünnet, müslümanları ve tüm insanları dünya ve âhiret
mutluluğuna eriştirecek şaşmaz iki ölçü olarak kalmıştır ve hükümleri
kıyâmete kadar sürecektir .
İşte bu temel İslâmî esaslara göre İslâm toplumunu yönetme işini
Hz.Peygamber'den sonra üstlenen İslâm devlet başkalarına "halife" adı
verilir. Halife kelimesinin çoğulu hulefâdır. Halife, Peygamber
Efendimizin yerine, O'nun devlet başkanlığı sıfatını devralarak iş
başına gelen kişidir ve aynen Hz. Peygamberin İslâm toplumunu yönettiği
şekilde temel İslâmî esaslara bağlı kalarak, adâlet ölçülerine riâyet
ederek idarecilik görevini yerine getirmesi gerekir.
Ama ne yazık ki Peygamber Efendimizden sonra, Hulefâ-i Raşidin müstesna,
İslâm toplumunun basına geçen tüm idareciler tam olarak İslâmî esaslara
bağlı kalmamışlar, Hz. Peygamberin yolunu takip etmemişlerdir. Hz.
Peygamberden hemen hemen otuz yıl gibi kısa bir süre sonra idare yön ve
mahiyet değiştirmiş; Hakk'ın hâkimiyetine dayalı olup halkın istek ve
düşüncelerini gözeten idare, babadan oğula intikâl eden bir saltanat
şekline dönüştüğü gibi, İslâm'la katiyetle bağdaşmayan, adâlet ve insaf
ölçülerine sığmayan zulümler, haksızlıklar, gayr-i meşrû icraâtlar tarih
sahnesine çıkmıştır.
İşte bu uygulamalara ve işbasına gelen sultanların âile kökenlerine göre
İslâm tarihi ve idarecileri, Hulefâ-i Râşidîn, Emevîler, Abbâsîler vs.
gibi bölümlere ayrılmıştır.
Bu bölümler içerisinde Hz. Peygamber'in devlet idaresini temel
özellikleriyle mahiyetinden saptırmadan olduğu gibi devam ettiren
halifeler grubu, Hz. Peygamber'den hemen sonra iş başına gelen ve toplam
otuz yıllık bir sürede idarecilik yapan Hz. Ebûbekr, Hz. Osman ve Hz.
Ali'den oluşmaktadır. Bu halifeler, ardı ardına ve toplu bir dönem
olarak idarelerinde doğruluk ve istikâmet üzere bulunan, haktan ve
hidâyetten ayrılmayan halifelerdir. Bu sebeple işte bu ilk dört
halifeye"Hulefâ-i Râşidîn" (doğruluk üzere bulunan halifeler) denmiştir.
Hulefâ-i Râşidîn tâbiri bizzat Peygamber Efendimizin bir hadisinde
geçmekte olup Hz. Peygamber bu hadisinde ümmetine Hulefâ-i Râşidîn'in
sünnetine aynen kendi Sünnetine sarıldıkları gibi sarılmalarını tavsiye
ve vasiyyet etmiştir. Bu hadis meâlen şöyledir: Ashâb'tan lrbâz b.
Sâriye naklediyor: Peygamber Efendimiz bir gün bize namaz kıldırdı.
Namazdan sonra bize dönüp gözlerin yaşardığı, kalblerin ürperdiği
tesirli, belîğ bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra bir zât kalkıp: "Ey
Allah'ın Rasûlü! Sanki bu, vedâ eden bir şahsın konuşması gibi! Bize
neyi tavsiye ve vasiyyet edersiniz" dedi. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz şöyle buyurdu: "Size Allah'tan korkmayı (takvâyı) ve
başınızdaki idareci Habeşli bir köle de olsa itaat etmenizi tavsiye ve
vasiyyet ediyorum. Benden sonra hayatta kalanlarınız bir çok ihtilâflar
görecek. O zaman benim Sünnetime ve hidâyet üzere olan Râşid halifelerin
(Hulefâ-i Râşidîn'in) Sünnetine sarılın. Aman ha bu esaslara sıkı
sıkıya, iyice yapışın. Dinde aslı esası olmayan sonradan çıkma islerden
sakının! Bu şekilde sonradan ortaya atılan her şey bid'attır. Her bid'at
ise sapıklıktır" (Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlm 16; İbn Mâce,
Mukaddime 6; Dârimî, Mukaddime 16; Ahmed b. Hanbel, IV 126, 127).
Hadis âlimleri bu hadiste zikri geçen "el-Hulefâ' er-Râşidûn" tâbirinden
kasdın Hz. Ebû bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali olduğunu
belirtmişlerdir. İslâm tarihçileri de ilk dört halifeyi Hulefâ-i Râşidîn
diye isimlendirirken elbette bu hadisi göz önünde bulundurmuşlardır.
Bazı kaynaklar, Hz. Ali'nin şehid edilmesinden sonra iş başına gelen ve
altı ay kadar halifelikte kalan Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan'ı da râşid
halifelerden sayarlar. Bu kaynaklar, Hz. Peygamber'e isnâd edilen
"Benden sonra halifelik otuz senedir; bunu tâkiben saltanat hâline
gelecektir" (Ebû Dâvûd, Sünnet 9; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel V,
220, 221) hadisine dayanarak Hz. Peygamber'den sonraki otuz yıllık
övülen idare döneminin, Hz. Hasan'ın altı aylık halifeliği ile dolduğunu
da belirtmektedirler.
Ayrıca daha sonraki dönemlerde icrâatları ile İslâmî esaslara bağlılık
gösteren ve takdir gören bazı halifeler de fert olarak Hulefâ-i
Râşidîn'den sayılmışlardır. Elbette bunların başında zâhid, müttakî,
büyük şahsiyet, Emevî idaresinde İslâmî bir inkılâp meydana getiren Ömer
b. Abdilazîz gelecektir. Tefsir ve hadis ilminin önde gelen
şahsiyetlerinden büyük âlim Süfyân es-Sevrî, Ömer b. Abdilazîz'i de
Hulefâ-i Râşidîn'den kabul etmekte ve şöyle demektedir: "(Râşid)
halifeler beş kişidir: Ebû bekr, Ömer, Osman, Ali ve Ömer b. Abdilazîz"
(Ebû Dâvûd, Sünnet, 8).
Allah onlardan râzı olsun. Hulefâi Râşidîn'in hayat ve icrâatları için
her birinin adlarına ayrı ayrı bakınız.
HZ. EBÛBEKİR (r.anh)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğe
başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin,
aşere-i mübeşşerenin ilki. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik
lakaplarıyla bilinen büyük sahabi. Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında
Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı, "...mağarada bulunan iki
kişiden biri..." (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir.
Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona
Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik";
dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddîk" lâkabıyla
anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir adıyla
meşhur olmuştur.
Teymoğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre b. Kâ'b'da
Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû
Kuhafe Osman'dır. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir... b. Murra
...et-Teymî'dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman
dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in
halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hz. Ebû Bekir'in Rasûlullah
(s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir. İslâm'dan önce
de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put
bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz.
Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için
harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.
Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de
dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret
bulmuştur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu
halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup
Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise
ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük
bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir
(r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm,
Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi
İslâm'ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu
İslâm'ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.Hz. Ebû Bekir hayatı boyunca
Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında
büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun
görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla
müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e
danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206).
Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.Teymoğulları kabilesi
Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal
temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in
babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel
ahlâkı ile tanınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen
kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi.
Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur,
Allah'ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda
müşâvere ederlerdi. İkisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz
ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
İslâm'ı benimsemesi : Hz. Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hz. Muhammed
ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah'ın elçisi" olduğunu
söyleyip "Yaratan Rabbinin adıyla oku" (el-Alâk, 96/1) diye başlayan
âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah'ın birliğine ve senin O'nun
rasûlü olduğuna iman ettim" demiştir. Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'a
ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm'ı tebliğinin ilk
zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak
Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz.
Peygamber (s.a.s.), "Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'in ki
bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı " diye lâtif bir benzetme de
yapmıştır.
Mü'min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm'a adamış,
bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü
kabilelere mensup kişileri İslâm'a kazandırmaya çalıştı, öte yandan
müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu;
servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı.
Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys
bunlardandır.
Kendisi de Mescid-i Haram'da müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû
Bekir, iman ettikten sonra İslâm'ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu.
Annesi, karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları
Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi.
Osman b. Affan, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm,
Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm'a dâvet eden odur.
Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan
sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir'e de Habeşistan'a göç etmesini
söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gımâd'da Mekke'nin
ileri gelen kabilelerinden İbn Dugunne ile karşılaştığında İbn Dugunne
onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini belirterek,
ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Ebû Bekir'i
himayesine alan İbn Dugunne, Ebû Bekir'in açıktan açığa ibadet etmesi ve
inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini
iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun
himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade
etmişti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah'ın himayesi
yeter."
Böylece onüç yıl Mekke'de Rasûlullah'ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz.
Aişe'nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir'e
gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten
ağlamaya başlamıştı (İbn Hişâm, es-Sire, II, 485).
Hz. Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l
Münteha'ya gittiği İsra ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû
Bekir'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur." demiştir. Bu
sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru,
itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddîk" lâkabı verildi. Kur'an
tâbiriyle, "O, ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.İşte o "Sıddîk"
ile o "Emîn", o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket
ederek hicret etmişlerdir.
Hicreti Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) mağarada keşif
yaptıktan sonra Rasûlullah içeri girmiştir. Ebû Bekir'in kızı Esma yolda
yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca
müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş
kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar,
hakaret edip dayak attılar.Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuğuna
çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun
nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir.
İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu
sırada Kur'ân'da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: "Üzülme, Allah
bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiş,
göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür, hakimdir.
Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün
kaldıktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba'ya
vardılar.
Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: "Rasûlullah (s.a.s.)
ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O
anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, 'Ya
Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi
görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların
üçüncüsü ola, endişe edilir mi?' buyurdu.
Kuba'da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine'ye
vardılar. Medine'de Hz. Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık
ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah, "Allah'ım Mekke'yi bize sevgili
kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kıl, hummayı bizden uzaklaştır'
diye dua ettiği zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahâbîler
iyileştiler.
Bu arada Hz. Âişe ile Hz. Muhammed (s.â.s.)'in düğünleri yapıldı.
Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hz. Ebû Bekir
karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir'in kardeşliği
Harise b. Zeyd oldu.Hz. Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin inşasına
katıldı. Rasûlullah İslâm'ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak
için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara
bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat
çarpıştığı savaşlarda (Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer
aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de
bulundu.
Rasûlullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu
sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır.
Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Uşeyre gazveleriyle de
düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir,
Rasûlullah'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi.
Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir
oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de birçok sahâbî, oğlu,
kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı. Bedir savaşı, müslümanların
İslâm'ı herşeyden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan
müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, başka
insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir.
Rasûlullah'ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası
Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki
yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı
Zeyneb'in eşi Ebû'l-As da Rasûlullah'a karşı müşriklerle birlikte
savaşıyordu.
Hicretin 9. yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans
İmparatoru, Şam'da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu
hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken,
kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir malının hepsini bu
ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda "Vedâ Haccı"nda bulunan
Allah'ın Rasûlü, onbirinci yılda hastalandı.
Hicrî onbirinci yılda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel
Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan
müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları
gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun
Hz. Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini, O'nun için "öldü" diyen
olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah'ın iyi
olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât
haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'ı alnından öptü ve "Babam
ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar
güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şânın ve şerefin o
kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin
katında bizi unutma; hatırında olalım ..." dedi.
Sonra dışarı çıkıp Ömer'i susturdu ve; "Ey insanlar, Allah birdir,
O'ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık
hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah'a
kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size
Allah'ın şu buyruğunu hatırlatırım: "Muhammed sadece bir elçidir. Ondan
önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz
ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde
geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri
mükâfatlandıracaktır" (Âl-i İmrân, 3/144).Allah'ın kitabı ve
Rasûlullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran
sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden
saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz" (İbn Hişâm, es-Sire,
IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).
Hz. Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra
Rasûlullah'ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde
toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Ubâde'yi Rasûlullah'tan sonra
halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû
Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye gittiler. Orada
Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler
yapıldıktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde'nin ortasında durdu
ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey'at edilmesini
istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir'in
konuşmasından sonra Hz. Ömer atılarak hemen Ebû Bekir'e bey'at etti ve,
"Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah'ın emriyle namaz kıldırdın.
Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a
hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi.
Hz. Ömer'in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir'e
bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hz.
Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi.
Rasûlullah'ın defni salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği
hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hz. Ebû Bekir yine ferasetini
ortaya koydu ve "Her peygamber öldüğü yere defnedilir" hadisini ashaba
hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi. Rasûlullah'ın cenaze namazı imamsız
olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali'nin Hz.
Fatıma'nın evinde Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey'ata
ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya
bey'at edildiği haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği
halde evden fırlamış ve gidip Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmiştir (Taberî,
Târih, III, 207).
Onun aylarca Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmediği haberleri gerçeğe uygun
olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlüğünü bildiği, onun
hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akışı, diğer rivâyetlere
aykırıdır.Râsulullah'ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile
Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana
gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi dâima birliktelik
devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy
ve karakter farklılığı rol oynuyordu.
Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı.
Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde, Hz.
Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda
Ebû Bekir'in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye,
V, 249).
Hz. Ali, Rasûlullah'ın bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine
getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas'ın
Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini
geri çevirmiştir. Yani Hz. Ebû Bekir'in halifeliğine karşı kimseden bir
çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da
onun halifeliğidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahidname
bırakmamış, ancak Hz. Ebû Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş,
hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine İmam tâyin
etmiştir.Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'ın mirasından pay almak
için gelen Hz. Fâtıma'ya, "Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan
geri durmam" diyerek, Fâtıma'nın peygamberin kızı olmasını dinin üstün
tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah'ın yanındayken ondan ne
duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220).
Sonraları Hz. Ali'nin hilâfeti zamanında Fâtıma'ya -ki, Ebû Bekir'e
gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de
ashâbın Rasûlullah'ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (İbn
Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230).
Hz. Ebû Bekir "Rasûlullah'ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de
yaptığı konuşmada, "Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim;
görevimi hakkıyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu
gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana
itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez..." demiştir (İbn
Hişâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).
Mürtedlerle Mücadele : Irak ve Suriye Fütühatı, Hz. Ebû Bekir
Rasûlullah'ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan'da Mekke
ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine,
yalancı peygamberlere, "namaz kılarız, ama zekât vermeyiz" diyenlere
karşı savaş açtı. Esvedu'l-Ansı, Müseylemetü'l-Kezzâb, Secah, Tuleyha
gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok
edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e
konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah'ın hazırladığı, ancak
vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir,
Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır. İçte isyancılarla
mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans'ın
ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla İslâm
diyarına katılmış, Irak fethedilmiş, Suriye'nin de önemli kentleri ele
geçirilmiştir. Yermük savaşı devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmiştir.
Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır: "Kadın, çocuk ve
yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma'mur bir yeri
tahrip etmeyin, haddi aşmayın, korkmayın." Gerçekten İslâm ordusu
fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların
takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm'ın
himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.
Kur'ân-ı Kerîm'in Toplanması "Mushaf''ın Meydana gelmesi : Hz. Ebû
Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nın birçoğunun
şehid olması üzerine, Hz. Ömer'in Kur'ân'ın toplanması fikrine önce
sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur'ân âyetlerinin
toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy,
kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taşlara, enli hurma dallarına
yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur'ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan
âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur'ân'ın muhafazası hususunda
endişe edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit'in başkanlığında bir heyet
teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca
şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ' ile te'kid ediliyordu. Böylece
bütün âyetler toplandı ve "Mushaf" meydana getirildi.Bu Mushaf Ebû
Bekir'den Ömer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçti ve Hz. Osman zamanında
çoğaltılarak Dârü'l-İslam'ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.
Vefâtı : Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine
rağmen Hz. Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme
göstermiştir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında
hicretten sonra Medine'de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması
üzerine yatağa düşünce yerine Ömer'in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla
istişâre ederek Hz. Ömer'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hz.
Ömer'in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet
ahitnamesini Hz. Osman'a yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdiği
Rasûlullah gibi altmışüç yaşında vefât etti. Vasiyeti gereği
Rasûlullah'ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki
büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam
etti.
Kişiliği ve Yönetimi : Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hz. Ebû
Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yeralır.
Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile
belirgindi. Hz. Âişe'nin rivâyetine göre, "gözü yaşlı, gönlü hüzünlü,
sesi zayıf" biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve
borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah'ın en sadık dostu
olan Ebû Bekir'in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona
"es-Sıddîk" lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda "O ne söylüyorsa
doğrudur" demiştir.
Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için
harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı
maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir
deve, bir köleden başka birşey bırakmamıştır. Dört eşinden altı çocuğu
olan Ebû Bekir, kızı Âişe'yi Rasûlullah ile hicretten sonra
evlendirmiştir (Tabakat-ı İbn Sa'd, VI, 130 vd.; İbnu'l-Esir, II, 115 vd).
Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı
acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Peygamber'i uyandırmamak
için sesini çıkarmaması, ağlarken Hz. Peygamber uyanıp ne olduğunu
sorduğunda, "Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayı Ebû
Bekir'in Rasûlullah'a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir.
Hz. Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, sakallarını kına ve
çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (İbnü'l Esir,
el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420).
Rasûlullah'tan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir'dir. O, Hz.
Peygamber'in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah'ın,
"İnsanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât, 80:
Müslim, Mesâcid, 38: İbn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste iyiliklerimin
karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç" demesi ve son hutbesinde, "Allah,
kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda
serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti'' diye Ebû Bekir'i
övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hz. Ebû Bekir'in
kapısını açık bırakması ona verdiği değeri göstermektedir.
Hz. Ebû Bekir'in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır, çünkü
böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor,
Rasûlullah'ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine
karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri,
Fedâilü'l-Ashâbı'n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük,
bid'atler onun devrinde yaşanmamıştır. "Üzülme, Allah bizimle
beraberdir" buyuran Rasûlullah'ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hz. Ebû
Bekir'de zâhir olmuştur (İbn Teymiye, Külliyat Tercümesi, İstanbul 1988,
IV, 329).
Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakım esaslar
koyucu değilim" diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî,
IV, 1845; İbn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur'ân'a
bakar, bulamazsa Sünnet'te araştırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre
eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr
eşitliği'nin ihtilâfa yol açmasında Ömer'in Muhâcirlere daha çok pay
verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O
sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı.
Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk
saymışlar, bu daha sonra-birçok "maslahat gereği" diye yapılan
değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah'ın tüm
uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm'a
ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın
değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur.
Müslümanlar henüz otuzsekiz kişiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da İslâm'ı
tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u
Rasûlillah" denilmiş, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn"
denilmiştir.
Mâlî işlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve kazâ işlerini Hz. Ömer, kâtipliğini
Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, başkumandanlığını Üsâme ve Halid b. Velid
yapmıştır. Medine Dârü'l-İslâm'ın başkenti olmuş, Mekke, Taif, San'a,
Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cureş, Bahreyn
vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beşte biri
Beytü'l-Mal'de toplanmıştır.Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis
rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış birşey söylerim
korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu
kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir.
Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:"Rasûlullah vahy ile
korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır...
Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var...
Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur... Herhangi bir yericinin
yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır
yoktur... Amelin sırrı sabırdır... Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan
daha üstün bir nimet verilmemiştir... Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba
çekiniz .
HZ. ÖMER B. HATTAB (r.a)
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için
Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan
sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra
Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük
Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe,
Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da
Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup
olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir
(bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında
fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere
çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye
taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim
Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke
eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare
(elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı
tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve
görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan
anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar
bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123;
Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki
gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini
inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz
çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını
kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın
gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu.
Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in
müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek
için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile
karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o,
Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne
yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine
girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini
bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi.
Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca,
içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren
Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin
aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa
yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi
üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları
şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden
Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah
(s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa
tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet
ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer
(r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu
öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını
kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir.
İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu
öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah
(s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;
"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer
(r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd,
Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa,
Beyrut 1986, 124 vd.).
Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'ın
yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû
Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer
el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn
Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman
edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen
kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar,
Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya
gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına
gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki
gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların,
müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte
herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde
saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı.
Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe,
IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını
ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer
(r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve
net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu.
Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona
sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş,
onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her
ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm
tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu
zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye
başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a),
beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı.
Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka
gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete
hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını
aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda
oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı
İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek
dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını
yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi.
Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130).
Bunun içindir ki İbn Mes'ud;
"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153)
demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün
olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli
kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer
(r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı
ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu.
Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah,
hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok
sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev
yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı
gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla
tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan
saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara
şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın
müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir.
Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten
başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve
olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın
Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol
oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük
yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine
halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı
sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve
üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı
buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin
seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap
vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz.
Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara
halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir
kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp
mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta
yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at
etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi
gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.;
Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine
boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla
bütünleşmişlerdi.
Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara
ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri
olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû
Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan
Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki
topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot
devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî
faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu siyaseti
devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin
tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde
netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu
hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek
doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı
bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın
hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be,
Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen
yerler arasındaydı.
Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya
doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra
Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre
direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak,
komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim
etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir
mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri
gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla
buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan
bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim
aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan
sonra Medine'ye geri döndü.
Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer,
bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca
bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye
edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere,
Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine
alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât
planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri
püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine
yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra,
Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî,
Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp,
İstanbul t.y., I, 285-286).
İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan
gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde
İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü
altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz
yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi
dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları
gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.
Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri
kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine
kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.
Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar
belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal
olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin
hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak
devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin
etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti
doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve
ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.
Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır.
Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler.
Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî
teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir
yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak
için kurulmuştur.
Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir
gruplandırmaya tabi tutmuştur.
Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı
ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh
b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin
etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin
tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin
ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair
talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi
(Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II,
176-177).
Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha
göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe,
soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi
için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile
efendisi arasında bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul
kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan
zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç
kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden
olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır.
Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler
tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için
gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir.
İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının
yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve
onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh
öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar
bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti.
Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed
en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).
İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş
ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde
tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H.
16).
İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî
sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan
paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri;
Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde
bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa
bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz.
Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya
çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de
para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de
Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk,
Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).
Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı
güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde
bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan
taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri
kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir.
O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla
o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra
şehrinin inşasına başladı.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran
içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak
buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği
anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile
arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması
talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe
mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin
kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.
Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek
için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme
açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında
bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek
burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka
yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.
Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde
karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare
ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa
mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce
meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden
Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini
alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu.
Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman
kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî
statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş
vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet
anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert
davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka
karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri
problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu
hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den
sorar diye korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden
uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma
yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda
olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı
bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde
ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali
olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun
bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.
Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış
bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "Şurada,
gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına
gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde
tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer,
onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra
yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların
neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince,
Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su
bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "Allah
bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu
durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;
"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını verdi.
Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak
deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi.
Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak
değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin
vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada
bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem;
"O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum"
demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha
layıksınız" dedi. Hz. Ömer;
"Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi.
Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği
hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
İlmi
Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti
teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt
yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh
usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini
meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme
kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan
sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini
bulmaktadır. Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük
bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir
şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı,
Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî
içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif
edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O,
Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş,
onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in
kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e.,
123).
Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn
Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s)
hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den
başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan,
İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli
davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı
sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın
lehine müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde
edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat
takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya
yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini
bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım.
İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a
yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha
fazlasıyla cezalandırırım".
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî
davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı
olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan
alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer
insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi.
Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı.
Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir
uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi.
Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir
numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan
sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini
ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife
olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile
namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı ailene
emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene
haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için
Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu
sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan,
cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm
döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime
zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).
Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans
ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir
tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir
devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık
ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir
kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için
mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den
Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına
çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir
şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında
Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i
ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu
halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona;
"Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç
kişinin hakkı olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden
kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi
görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek
karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını
gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen
kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri
ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından
kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek
ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve
onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz.
Ömer (r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne
hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a)
geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in
Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini
müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında
taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi
vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu arazi satılamaz,
hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere,
akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır.
Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir
sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.
Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi
iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine
uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı
sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da
ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin
edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a),
yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman
kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis
bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar
bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah
(s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için
orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp
perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s)
gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah" dedi.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım.
Senin sesini işitince perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya
Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da
kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)'den
çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı.
Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler.
Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki,
şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi"
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).
Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:
"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir
şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e., 133).
Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer
(r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen
ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde
onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe,
II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli
davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah
(s.a.s); Allah doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe,
IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek
şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında
kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı yer).
Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun
gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle
demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da
ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri
zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için
Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab;
Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk.
Suyûtî, a.g.e., 137-140).
HZ. OSMAN B. AFFAN (R.A.)
Rasûlullah’ın damadı, gözünün
nurusun
Rabbimin sevdiği ne güzel kulsun.
Meleklerin bile utandığı sevgili
dostsun.
Sen Hz. Osman’sın cemü’l Kur’ân’sın.
Gerçek Peygamber âşıkları, hayâ,
edeb timsali ve Kur’ân-ı Kerîm’i
ahlâk edinen böyle insanlar çok
nadir bulunurlar. Onlar, yaşadıkları
hayatta bütün amaçları Rasûlullah
(s.a.v.)’in getirdiği o güzel dini
yaşamak ve yaşatmak için ellerinden
gelen tüm fedakârlığı yapan gerçek
mücahitlerdir. Bu güzel din uğruna
onca önemli hizmetlere imza atmış,
inananlara rehberlik etmiş olan ve
zalimler tarafından şehit edilen,
Efendimizin (s.a.v.) biricik dostu
ve damadı muhterem Hz. Osman
Zinnûreyn (r.a.) efendimiz…
Gerçekten İslâm tarihinde bu güzel
dine o kadar önemli hizmetler etmiş
Allah dostları var ki saymakla
bitmez. İçinde bulunduğumuz bu ayda,
Hz. Osman efendimizin şahadetinin
1344. yıldönümü içerisinde
bulunmaktayız yani miladi 17 Haziran
656 yılı. Bu günlerde Hz. Osman
efendimizi yakından tanımak ve onun
İslâm davası için yaptığı güzel
hizmetlerden kendimize ders
çıkarmamız gerekmektedir.
Peki, kimdir Hz. Osman?
Hz. Osman b. Affân b. Ebil-As b.
Ümeyye b. Abdi'ş-Şems b. Abdi Menaf
el-Kureşî el-Emevî; Raşid
halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeoğulları
ailesine mensup olup, nesebi beşinci
ceddi olan Abdi Menaf'ta Rasûlullah
(s.a.v.) ile birleşmektedir. Fil
olayından altı sene sonra Mekke'de
doğmuştur. Annesi, Erva binti Küreyz
b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir.
Büyükannesi ise Rasûlullah
(s.a.v)'in halası Abdülmuttalib'in
kızı Beyda'dır. Künyesi, "Ebû
Abdullah'tır. Ona, "Ebu Amr" ve "Ebu
Leyla" da denilirdi. (İbnul-Hacer
el-Askalânî, el-İsabe fi Temyîzi's-Sahabe,
Bağdat, II, 462; İbnü’l Esîr, Üsdül-Ğâbe,
III, 584-585; Suyûtî, Târihu’l-Hulefâ,
Beyrut 1986, 165).
Rasûlullah (s.a.v.) risaletle
görevlendirildiğinde Hz. Osman
(r.a.) otuz dört yaşlarındaydı. O,
ilk iman edenler arasındadır. Hz.
Ebû Bekir (r.a.), güvendiği
kimseleri İslâm’a davette yoğun
gayret göstermekteydi. Onun bu
çalışmaları neticesinde, Abdurrahman
b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr
b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve
Osman b. Affân iman etmişlerdi. Hz.
Osman, cahiliyye döneminde de Hz.
Ebû Bekir'in samimi arkadaşı idi. (Siret
u İbn İshak, İstanbul 1981,121)
Hz. Osman, iman ettiği zaman bunu
duyan amcası Hakem b. Ebi’l-Âs onu
sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski
dinine dönmezse asla serbest
bırakmayacağını söylemişti. Hz.
Osman (r.a.) ebediyen dininden
dönmeyeceğini söyleyince,
kararlılığını gören amcası onu
serbest bırakmıştı. (Suyûtî,
Târihu’l-Hulefâ, 168) Peşinden o,
Rasûlullah(s.a.v.)'in kızı Hz.
Rukiyye ile evlenmişti. Bazı
tarihçiler bu evliliğin Peygamber'in
risaletle görevlendirilmesinden önce
olduğunu kaydederler (Suyûtî,
Târihu’l-Hulefâ,165).
Mekke’de müşriklerin iman edenlere
yönelttikleri baskı ve işkenceler
yoğunlaşıp çekilmez bir hal alınca,
Rasûlullah (s.a.v.), ashabına
Habeşistan'a hicret etmeleri
tavsiyesinde bulunmuştu. Hz.
Osman'ın Habeşistan'a ilk hicret
edenler arasında olduğu hakkında
kaynaklar ittifak halindedirler. İbn
Hacer birçok sahabiye dayandırarak
Hz. Osman’ın, eşi Hz. Rukiyye ile
birlikte Habeşistan'a hicret eden
ilk kimse olduğunu kaydetmektedir.
Mekkelilerin iman ettiklerine dair
yanlış bir haberin Habeşistan'a
ulaşmasıyla birlikte muhacirlerden
bir bölümü Mekke'ye geri dönmüştü.
Hz. Osman da geri dönenler
arasındaydı. Ancak onlar kendilerine
ulaşan haberin asılsız olduğuna
şahit olduklarında tekrar
Habeşistan'a gitmek için yola
çıktılar. Hz. Osman (r.a.), hareket
etmeden önce Rasûlullah (s.a.v.)'e
şöyle demişti: "Ya Rasûlallah! Bir
defa hicret ettik. Bu Necaşi'ye
ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz
bizimle değilsiniz". Rasûlullah
(s.a.v.) ona; "Siz Allah'a ve bana
hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin
tamamı sizindir" karşılığını
vermişti. Bunun üzerine o; "Bu bize
yeter ya Rasûlallah" dedi (İbn Sa'd,
Tabakatü’l-Kübra, Beyrut t.y., I,
207).
Hz. Osman (r.a), ikinci olarak
hicret ettiği Habeşistan'da bir
müddet kaldıktan sonra Mekke'ye geri
döndü. Rasûlullah (s.a.v.),
Medine'ye hicret etmekle
emrolunduğunda, Hz. Osman diğer
Müslümanlarla birlikte Medine'ye
hicret etti. O, Medine'ye ulaştığı
zaman Hassan b. Sabit'in kardeşi Evs
b. Sabit'e konuk olmuştu. Bundan
dolayı Hassan, onu çok severdi. (İbnül-Esîr,
Üsdül-Gâbe, 585; İbn Sa'd, a.g.e.,
55-56).
Medine’de bir Yahudi’nin
mülkiyetinde olan Rume kuyusunu
yirmi bin dirheme satın alarak bütün
Müslümanların istifadesine sunmuştu.
Bu kuyunun Müslümanlar için ne kadar
önemli olduğu Rasûlullah (s.a.v.)'in
şu sözünden anlaşılmaktadır: "Rume
kuyusunu kim açarsa, ona Cennet
vardır." (Buharî, Fezailu'l-Ashab,
47) Hz. Osman (r.a), hanımı Hz.
Rukiyye ağır hasta olduğu için,
Rasûlullah (s.a.v.)'in izniyle Bedir
savaşından geri kalmıştı. Hz.
Rukiyye ordu Bedir'de bulunduğu
esnada vefat etmiş, Müslümanların
zaferinin müjdesi Medine'ye ulaştığı
gün toprağa verilmişti. Fiili olarak
Bedir'de bulunmamış olmakla birlikte
Rasûlullah (s.a.v.) onu Bedir'e
katılanlardan saymış ve ganimetten
ona da pay ayırmıştı. (Üsdü’l-Gâbe,
III, 586; Suyutî, a.g.e., 165;
H.İ.Hasan, Tarihu'l-İslâm, I, 256).
Hz. Osman, Bedir savaşı hariç
müşriklerle ve İslâm düşmanlarıyla
yapılan bütün savaşlara katılmıştır.
Hz. Rukiyye’nin vefat edişinden
sonra Rasûlullah (s.a.v.), Hz.
Osman'ı diğer kızı Hz. Ümmü Gülsüm
ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu
yılında Hz. Ümmü Gülsüm vefat
ettiğinde Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuştu: "Eğer kırk tane kızım
olsaydı birbiri peşinden hiç bir
tane kalmayana kadar onları Hz.
Osman'la evlendirirdim" ve yine Hz.
Osman'a "Üçüncü bir kızım olsaydı
muhakkak ki seninle evlendirirdim"
demişti. (Üsdü’l-Gâbe) Rasûlullah
(s.a.v.)'in iki kızıyla evlenmiş
olduğu için iki nur sahibi
anlamında, "Zi'n-Nûreyn" lakabıyla
anılır olmuştur. Zatü'r-Rika ve
Gatafan seferlerinde Rasûlullah
(s.a.v.), onu Medine'de yerine vekil
bırakmıştır. (Suyuti, a.g.e., 165).
Hicretin altıncı yılında
Müslümanlar, Umre yapmak için
Mekke'ye hareket ettiklerinde, Hz.
Osman da onların arasındaydı. Ancak
putperest Mekke yönetimi,
Müslümanları Mekke'ye sokmama kararı
almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye'de
karargâh kuran Rasûlullah (s.a.v.),
müşriklerle diyalog kurarak
maksatlarının yalnızca umre yapmak
olduğunu onlara bildirmek istiyordu.
Rasûlullah (s.a.v.), bu iş için Hz.
Ömer'i görevlendirmek istemiş ancak
Hz. Ömer, bir takım geçerli sebepler
ileri sürerek Hz. Osman'ın daha
uygun olduğunu söylemişti. Bunun
üzerine Rasûlullah (s.a.v.), elçilik
görevini Hz. Osman'a verdi. Daha
önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye
el-Ka'bî'yi Mekke’liler öldürmek
istemişlerdi. (İbn Sa'd, a.g.e., II,
96) Müşriklerin hırçın davranışları
böyle bir elçiliği tehlikeli bir
hale sokuyordu. Rasûlullah (s.a.v.),
Hz. Osman'a şöyle dedi: "Git ve
Kureyş'e haber ver ki, biz buraya
hiç kimse ile savaşmaya gelmedik.
Sadece şu Beyt'i ziyaret ve onun
haremliğine saygı göstermek için
geldik ve getirdiğimiz kurbanlık
develeri kesip döneceğiz." Hz. Osman
(r.a.), Mekke'ye gidip, müşriklere
bu hususları bildirdi. Ancak onlar;
"Bu asla olmaz. Mekke'ye
giremezsiniz" karşılığını verdiler.
Onların red cevabı İslâm karargâhına
Hz. Osman (r.a.)'ın öldürüldüğü
şeklinde ulaştı. Onun dönüşünün
gecikmesi bu haberi destekler
nitelikteydi. Bunun üzerine
Rasûlullah (s.a.v.), yanındaki bütün
Müslümanları ölmek pahasına
müşriklerle çarpışmak üzere bey'ata
çağırdı. Bey'atu'r-Rıdvan adıyla
tarihe geçen bu bey'atlaşmada
Rasûlullah (s.a.v.) sol elini sağ
elinin üzerine koyarak, "Osman
Allah'ın ve Rasûlünün işi için
gitmiştir" dedi ve onun adına da
bey'at etti. Müşrikler bu durumdan
korkuya kapıldıkları için anlaşma
yolunu tercih etmişlerdir. (İbn Sa'd,
II, 96, 97)
Hz. Osman, bu arada Mekke'deki
güçsüz Müslümanlarla görüşmüş ve
onları İslâm'ın yakında
gerçekleşecek olan fethiyle teselli
etmişti. (Asım Köksal, İslâm Tarihi,
VI, 177) Müşrikler, Hz. Osman'a
isterse Kâ'be'yi tavaf edebileceğini
bildirmişler, ancak o, Rasûlullah
(s.a.v.) tavaf etmeden, kendisinin
de tavaf etmeyeceği cevabını
vermişti. Hudeybiye'de bulunan
sahabiler ise Rasûlullah (s.a.v.)’e:
"Osman Beytullah'a kavuştu, onu
tavaf etti; ne mutlu ona"
dediklerinde Rasûlullah (s.a.v.): "Beytullah'ı
biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf
etmez buyurmuştur." (Vakidî'den
naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179)
Hz. Osman, Medine dönemi boyunca
sürekli Rasûlullah (s.a.v.) ile
birlikte olmaya gayret gösterdi.
Ashabın en zenginlerinden olması,
onun İslâm’a ve Müslümanlara
herkesten çok maddi yardımda
bulunmasını sağladı. Bilhassa
kâfirler üzerine sefere çıkan
orduların techiz edilmesinde aşırı
derecede cömert davrandığı
görülmektedir. Tarihçiler onun
Ceyşu’l-Usr diye adlandırılan Tebük
seferine çıkacak ordunun techiz
edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle
zikretmektedirler. O, bu ordunun
yaklaşık üçte birini tek başına
techiz etmiştir. Asker sayısının
otuz bin kişi olduğu göz önüne
alınırsa bu meblağın büyüklüğü
rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın
dökümü şöyledir: Gerekli
takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli
deve ve yüz at, bunların
süvarilerinin techizatı, on bin
dinar nakit para (A. Köksal, IX,
162). Onun bu davranışından çok
memnun olan Rasûlullah (s.a.v.): "Ey
Allah'ım! Ben Osman'dan razıyım. Sen
de razı ol" (İbn Hişam, Sîre, IV,161)
diyerek duada bulunmuş ve: “Bundan
sonra Osman'a işledikleri için bir
sorumluluk yoktur" buyurmuştur. (Suyûtî,
a.g.e.,169)
Hz. Osman, Veda Haccı esnasında da
Rasûlullah (s.a.v.)'in yanındaydı.
Rasûlullah (s.a.v.) Müslümanları
ilgilendiren bir çok meselede Hz.
Osman'ın yardımına müracaat etmiştir
(H.İ.Hasan, a.g.e., I, 256). Hz. Ebû
Bekir (r.a.) halife seçilince Osman
(r.a.) ona bey'at etti. Hz. Ebû
Bekir (r.a.) halifeliği boyunca
ümmetin işlerini idarede onunla
istişarede bulundu. Hz. Ebû Bekir'in
vefatından önce yazdırdığı Hz.
Ömer'in halife atanmasına dair
belgeyi Osman (r.a.) kaleme
almıştır. Hz. Ebû Bekir, Hz Osman
(r.a.)'ın yazdıklarını ona tekrar
okutturduktan sonra mühürletmişti.
Hz. Osman, yanında Hz. Ömer (r.a.)
ve Useyd İbn Saîd el-Kurazî olduğu
halde dışarı çıkmış ve oradakilere:
"Bu kağıtta adı yazılan kimseye
bey'at ediyor musunuz?" diye
sormuştu. Onlar da: "evet" diyerek
bunu kabul etmişlerdi. (İbn Sad a.g.e.,
III, 200).
Hz. ALİ B. EBU TÂLİB (r.a.)
Resulullah'in amcasinin oglu, damadi,
dördüncü halife. BabasiEbû Talib,
annesi Kureys'ten Fâtima binti Esed,
dedesiAbdulmuttalib'tir. Künyesi
Ebu'i Hasan ve Ebû Tûrab (topraginbabasi),
lâkabi Haydar; ünvani Emîru'l-Mü'minin'dir.Ayrica
'Allah'in Arslani' ünvaniyla da
anilir.
Hz. Ali küçük yasindan beri
Resulullah'in yaninda büyüdü.On
yasinda islâm'i kabul ettigi
bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra
müslümanligiilk kabul eden odur. Hz.
Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün
ibadet ederkengören Hz. Ali'ye
Peygamberimiz sirkin kötülügünü,tevhidin
manasini anlattiginda Hz. Ali hemen
müslüman olmustu. Mekke dönemindeher
zaman Resulullah'in yanindaydi.
Kâbe'deki putlari kirmasini
söyleanlatir: "Bir gün Resul-u Ekrem
ile Kâbe'ye gittik. Resul-uEkrem
omuzuma çikmak istedi. Kalkmak
istedigim zaman
kalkamiyacagimianladi, omuzumdan
indi, beni omuzuna çikardi ve ayaga
kalkti. Kendimiistesem ufuklari
tutacak saniyordum. Kâbe'nin
üzerinde bir put vardi,onu sagdan
soldan ittim. Put düstü, parça parça
oldu.Resulullah'in omuzlarindan
indim. ikimiz geri döndük." (Ahmed
b.Hanbel, Müsned, I, 384).
Resul-u Ekrem, en yakin akrabasini
uyarmak ve hakki teblig etmek
hususundaAllah'u Teâlâ'dan emir
alinca onlari Safa tepesinde
toplayip ilâhîemirleri teblig
edince, Kureys müsrikleri onunla
alay etmisti. ikincitoplantiyi
yapmasini Hz. Ali (r.a.)'ye birakti,
Ali de bir ziyafet
hazirlayarakHasimogullarini davet
etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey
Abdülmuttalibogullari,ben özellikle
size ve bütün insanlara
gönderilmisbulunuyorum.
Içinizden hanginiz benim kardesim ve
dostum olarak bana bey'at
edecek"dedi. Yalniz Ali (r.a.)
kalkti ve orada Resulullah'a onun
istedigi sözlerlebey'at etti. Bunun
üzerine Resul-u Ekrem, "Kardesimsin
ve vezirimsin "diyerek Hz. Ali'yi
taltif etti.
Hz. Peygamber hicret etmeden önce
elinde bulunan
emanetleri,sahiplerine verilmek
üzere Ali'ye birakti ve o gece Hz.
Ali, Resulullah'inyatagini da
yatarak müsrikleri sasirtti. Böylece
Hz. Ali, Hz.Peygamber'i öldürmeye
gelen müsrikleri oyalayarak onun
yerinehayatini tehlikeye atmis, bu
suretle Peygamber'e hicreti
sirasinda zamankazandirmistir. Hz.
Ali, Peygamberimiz'in kendisine
biraktigi emanetlerisahiplerine
verdikten sonra Medine'ye hicret
etti. Medine'de de Hz.
Peygamber'indevamli yaninda bulundu,
bütün cihat harekâtlarina katildi,Uhud'da
gâzî oldu. Bedir'de sancaktardi.
Ayni zamanda kesif kolununbasindaydi;
hakim noktalari tesbit ederek Hz.
Peygamber'e bildirdi. Bu
mevkilerisgal edilerek, Bedir'de
önemli bir savas harekâtini
basariyaulastirdi. Bedir gazasinin
baslamasindan önce, Kureysliler'le
teke tek dövüsenüç kisiden biriydi.
Bu dögüste, hasmi Velid b.
Mugire'yikilici ile öldürdügü gibi,
Hz. Ebû Ubeyde zordurumdayken
yardimina kostu ve onun hasmini da
öldürdü. Kendisine"Allah'in Arslani"
lâkabi ve Bedir ganimetlerinden bir
kiliç,bir kalkan ve bir de deve
verildi.
Hz. Ali, Bedir savasindan sonra Hz.
Peygamber'in kizi Hz. Fâtima
ileevlendi. Nikâhini Hz. Peygamber
kiydi. O zamana kadar Resulullah'la
oturanHz. Ali nikâhtan sonra ayri
bir eve tasindi. Hz. Ali'nin, Hz.
Fâtima'danüç oglu, iki kizi dünyaya
geldi. Hicret'in üçüncüyilinda Uhud
savasinda, müslüman okçularin hatasi
yüzündenmüsrikler müslümanlarin
üzerine saldirmislar ve Hz.Peygamber
de yaralanarak bir hendege düsmüs ve
düsman onun öldügünüyaymisti.
Halbuki o sirada dögüse dögüse
gerileyen Hz. Ali,Hz. Peygamber'in
içine düstügü hendege ulasarak,
onukorumaya almisti. Iki tarafin da
kazanamadigi bu savasta Hz. Ali
birçokyerinden yaralanarak gazi
oldu.
Uhud savasindan sonra Hz. Ali "Benu
Nadr" Yahudilerininhainlikleri
üzerine bu kabile ile yapilan savasi
bizzat idare etti.
Bütünçarpismalarda Hz. Ali
kahramanca dögüsmüs ve müsriklerinen
meshur savasçilarini öldürmüstür.
Hudeybiyebarisinda sulh sartlarinin
yazilmasinda o memur edildi. Hz.
Ali, sulhnameyiyazmaya söyle basladi:
"Bismillâhirrahmânirrahîm .Muhammed
Resulullah...." Ancak müsrikler bu
ifadeye itiraz ettiler.Hz.
Peygamber, "Resulullah" yerine
"Muhammed b. Abdullah"yazmasini Hz.
Ali'ye söylemis fakat Hz. Ali "Resulullah"ifadesinin
yaziminda israr etmistir.
Hz. Ali Mekke'nin fethi sirasinda
yine sancaktardi. "Keda"mevkiinden
Mekke'ye girdi. Mekke kan dökülmeden
fethedildi. Hz.Peygamber ile
birlikte Kâbe'deki bütün putlari
kirdilar.
Mekke'nin fethinden sonra Resulu
Ekrem, Hâlid b. Velid'i Benu
Huzeymekabilesine gönderdi. Bu
kabile ya cehaleti, ya da
bedevîolmalarindan, "müslüman olduk"
anlamindaki "eslemna"kelimesi yerine
"sabbena" dedigi için Hâlid b.
Velidhiddetlendi ve onlarla harp
etti. Hz. Peygamber olayi duyunca
çok üzüldü.Hz. Ali'yi bu hatayi
telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali
BenuHuzeyme'ye giderek
öldürülenlerin diyetini ödeyip
magdurolanlarin zararlarini telâfi
etmisti.
Huneyn gazasinda müslümanlar bir ara
bozulup dagildilar. Sayilaribinleri
buldugu halde içlerinden ancak
birkaç kisi sabredipdayanabildi. Hz.
Ali bu savasta yalniz sabirla
tahammül etmekle
kalmayarakgösterdigi yigitlik ve
kumandanlikla islâm ordusunun kendi
safindatoparlanmasini sagladi.
Resulu Ekrem hicretin 9. yilinda
Tebük seferine çikarken Hz.Ali'yi
ehl-i beytin muhafazasi için
Medine'de birakti, ancak bu
seferekatilamadigi için müteessir
oldu. Bunun üzerine Resulullah: "Musa'yagöre
Harun ne ise, sen bana karsi o olmak
istemez misin?" dedi. Ali,bu
iltifattan çok memnun oldu.
Berae suresinin ayetleri nazil
olunca, Resulullah Hz. Ali'yi
Mekke'ye gönderdi.Bu suretle hiçbir
müsrikin artik Kâbe-i serîfi
bundansonra haccedemeyecegini
bildirdi.
bundan sonra haccedemeyecegini
bildirdi. Yemen bölgesinin
islâm'agirmesi zordu. Görev yine Ali
b. Ebi Talib'e verildi. Hz. Ali "Bu
çokgüç bir is" dedi. Resulullah da
"Ya Rabb, Ali'nin dilitercümani,
kalbi hidayet nurunun memba olsun"
diye dua edince, Ali,siyah bir
bayrak alarak Yemen'e gitti, kisa
süren irsadlari sayesindeYemen'in
bütün Hemedan kabilesi müslüman
oldu.
Hz. Peygamber'in vefati sirasinda,
hücresinde bulunanlarin
basindageliyordu. Hz. Ebu Bekir
halife seçildigi sirada Hz. Ali
Resulullah'in hücresindetekfin ile
mesgul idi.
Hz. Ömer devrinde devletin bütün
hukuk isleriyle ilgilenipadeta islâm
devletinin bas kadisi olarak görev
yapti. Hz. Ömer'insehâdeti üzerine
yine devlet baskanini seçmekle
görevlendirilenalti kisilik sûra
heyetinde yer alip, bu alti kisiden
en sona kalan ikiadaydan biri oldu.
Hz. Osman'in hilâfeti döneminde
idarî tutumdan pek memnunolmamakla
birlikte islâm devletinin muhtelif
vilâyetlerinden gelensikayetleri hep
Hz. Osman'a bildirmis ve ona hâl
çareleri teklifetmisti. Hz. Osman'i
muhasara edenleri uzlastirmak için
elinden gelen gayreti sarfetti.
Hz. Osman'in sehâdetinden sonra
islâm'in ileri gelensahsiyetleri ona
bey'at ettiler. Ancak onun bu dönemi
Allah'in bir takdiriolarak son
derece karisik bir dönem oldu.
Hilâfete geçtigindehâlledilmesi
gereken bir çok problemle karsi
karsiya kaldi. Bukarisikliklar Cemel
ve Siffin gibi iç çatismalari
dogurdu. islâmdevleti bünyesindeki
bu ihtilâflari giderme konusunda
büyükfedakârlik ve gayretler
gösterdi.
Nihayet, Kûfe'de 40/661 yilinda bir
Hârici olan Abdurrahman b.
Mülcemtarafindan sabah namazina
giderken yaralandi. Bu yaranin
etkisiyle sehid oldu.
Hz. Ali devamli olarak Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in yaninda bulundugu
içinTefsir, Hadîs ve Fikihta
sahabenin ileri gelenlerindendir.
HattaResulullah'in tabiri ile "ilim
beldesinin kapisi" olarak ümmetinen
bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda
insanlari hakka iletmek için
büyükgayretler sarfetmis ve hilâfet
dönemi iç karisikliklarla
doluolmasina ragmen islâm'in
ögretilmesi ve ögrenilmesi hususunda
büyükkatkilari olmustu.
Medine'de duruma hakim olup yönetimi
tam olarak eline aldiktan sonra
ögretimiçin merkezde bir okul kurdu.
Arapça gramerin ögretilmesiniEbu
Esved ed-Düeli'ye, Kur'an okutma ve
ögretme isini Abdurrahman
esSülemi'ye,Tabiî ilimler konusunda
ögretmenlik görevini Kümeyl b.
Ziyâd'averdi. Arap edebiyati
konusunda çalisma yapmak üzere de
Ubade b.esSamit, ve Ömer b.
Seleme'yi görevlendirdi. Devlet
yönetimi vehizmetlerini; maliye,
ordu, tesrî ve kaza gibi
bölümlereayirarak yürütüyordu. Malî
isleri, dagıtma ve toplama diyeiki
kisma ayirmazdi.
Ümmetin malini ümmete dagitirken de
son derece titiz davranirdi.Kendisine
bir pay ayirma noktasinda gayet
dikkatli olup, kimsenin hakkina
tecavüzetmemekte de büyük bir örnek
idi. Kendisini Kûfe'de
görenler,kisin sogugunda ince bir
elbisenin altinda tir tir titreyerek
camiye gittiginiaktarirlar. Devlet
yönetici ve memurlarinin nasil
davranmalari gerektigikonusunda su
yönetmeligi hazirlamisti.
1. Halka karsi daima içinizde sevgi
ve nezaket besleyin. Onlara
bircanavar gibi davranmayin ve
onlari azarlamayin .
2. Müslüman olsun olmasin herkese
ayni davranin.
Müslümanlarkardesleriniz, müslüman
olmayanlar ise sizin gibi bir
insandir.
3. Affetmekten utanmayin.
Cezalandirmada acele etmeyin.
Emriniz altindabulunanlarin hatalari
karsisinda hemen öfkelenip kendinizi
kaybetmeyin .
4. Taraf tutmayin, bazi insanlari
kayirmayin. Bu tür davranislar
sizizulme ve despotluga çeker.
5. Memurlarinizi seçerken zalim
yöneticilere hizmet etmemis
vedevletin suçlarindan ve
zulümlerinden sorumlu olmamis
bulunmalarinadikkat edin.
6. Dogru, dürüst ve nazik kisileri
seçin ve çikarummadan ve korkmadan
aci gerçekleri söyleyebilenleri
tercih edin.
7. Atamalarda arastirma yapmayi
ihmal etmeyin.
8. Haksiz kazanç ve ahlâksizliklara
düsmemeleri içinmemurlariniza
yeterince maas ödeyin.
9. Memurlarinizin hareketlerini
kontrol edin ve bunun için
güvendiginizsamimi kisileri kullanin.
10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat
kendiniz cevap verin.
11. Halkin güvenini kazanin ve
onlarin iyiligini
istediginizekendilerini inandirin .
12. Hiç bir zaman vaadinizden ve
sözünüzden dönmeyin.
13. Esnaf ve tüccara dikkat edin;
onlara gereken önemi gösterin,fakat
ihtikâr, karaborsa ve mal
yigmalarina izin vermeyin.
14. El islerine yardim edin; çünkü
bu yoksullugu azaltir,hayat
standardini artirir.
15. Tarimla uğrasanlar devletin
servet kaynagidir ve bir servet gibi
korunmalidir.
16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat
ve yetimlere bakmak oldugunu
hiçaklinizdan çikarmayin.
Memurlariniz onlari incitmesin,
onlara kötüdavranmasin. Onlara
yardim edin, koruyun ve yardiminiza
ihtiyaçduyduklari her zaman
huzurunuza çikmalarina engel olmayin
.
17. Kan dökmekten kaçinin, islâm'in
hükümlerinegöre öldürülmesi
gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.
Hz. Ali bütün bu emirleri kendi
nefsinde eksiksiz uygulayan
birhalifeydi. Bes yillik halifeligi
çok önemli olaylarla, savas
vesikintilarla geçmisti. Fitnelere
karsi sonuna kadar dogru yoldan
sabirlamücadele etmek istedi sonunda
sehid oldu.
Hz. Ali Islâm'in bütün
güzelliklerine vakifti. Çünküo,
Resulullah'in daima yaninda
bulunmustu. Vahiy kâtibiydi, hâfiz,
müfessirve muhaddisti. Hz.
Peygamber'den bes yüzden fazla hadis
rivayet etti. Ahkâminnazariyatindan
çok amelî keyfiyetine bakardi: "Halkaanladiklari
hadisleri söyleyiniz. Allah ile
Peygamber'in tekzip edilmesiniister
misiniz?" (Buhârî, ilim) demistir.
Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan Hasan,
Hüseyin, Muhsin adli ogullarive
Zeynep, Ümmü Gülsüm adli kizlari
oldu.
Hz. Ali âbid, kahraman, cesur,
iyilikte yarisan, takva sahibi ve
sonderece cömertti. Medine'de
müslümanlarin durumu
düzeldiktensonra, Hz. Ali de bir
hizmetçi almaya karar verip,
Resulullah'a gitti.Resulullah
kiziyla damadinin arasina girerek:
"Ben size hizmetçidendaha
hayirlisini haber vereyim. Yatarken
otuzüç kere Allahüekber, otuzüç kere
Elhamdülillah, otuzüç kere
deSubhanallah deyin" buyurdu. Yine
bir gün yiyecek çok azyemekleri olan
Hz. Ali ile ailesi sofraya
oturduklari sirada kapilarina
birdilenci geldi, onlar da yemegi
dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen
biryetime, üçüncü gün gelen bir
esire yemekleriniverdiler. Bu olay
üç gün sürdükten sonra su ayet-ikerime
indi: "süphesiz en iyiler mizaci
kâfur olan bir tastan içerler.Allah'in
kullarinin tasira tasira içecegi bir
kaynak. Adagi yerinegetirirler ve
serri yaygin olan bir günden
korkarlar. içleri çektigihâlde
yiyecegi, miskine, yetime ve esire
yedirirler. 'Biz sizi ancakAllah'in
rizasi için doyuruyoruz, sizden bir
karsilik ve tesekkürbeklemiyoruz.
Dogrusu biz oldukça asik suratli
zorlu bir gündendolayi Rabbimizdan
korkuyoruz' derler. Allah da bu
günün serrindenonlari korur. Onlara
parlaklik ve sevinç verir." (Insan,
5/11)
Hz. Ali'nin "Zülfikâr" adi verilen
meshur bir kilicivardi. Kilicin agzi
iki çatalli idi ve Hz. Ali'ye
Resulullah tarafindanhediye
edilmisti. Hz. Ali'nin cömertligi,
insanîligi, Resulullah'aolan
yakinligiyla edindigi büyük manevî
miras onu yüzyillardirhalk
inançlarinda destani bir kisilige
büründürmüstür.Bir gün onun dört
dirhemi vardi. Birini açiktan,
birinigizliden birini gündüz, birini
de gece infak etti ve hakkinda
suayet-i kerime indi: "Mallarini
gece ve gündüz, gizli ve açikolarak
infak edenler. Onlar için Rabbleri
katinda karsiliklari vardir ve
üzülecekde degillerdir." (el-Bakara,
2/274).
Hz. Ali'nin peygamberimizden rivayet
ettigi bazi hadis-i serifler: "Günahisleyen
biri pisman olur, abdest alir namaz
kilar ve günahi içinistigfar ederse
Allah'u Tealâ Nisâ suresinde 'Biri
günah islerveya kendine zulmeder
sonra pisman olup Allah'u Teâlâ'ya
istigfarederse Allah'u Teâlâ'yi çok
merhametli ve af ve magfiretedici
bulur' buyurmaktadır."
"Üzerinde farz namaz borcu olan
kimse, kazasini kilmadan
nafilekilarsa bos yere zahmet çekmis
olur. Bu kimse, kazasini
ödemedikçeAllah'u Teâlâ onun nafile
namazlarini kabul etmez. "
"Malinizin zekâtini veriniz. Biliniz
ki, zekâtinivermeyenlerin bunu
vazife kabul etmeyenlerin namazi,
orucu, hacci ve cihadi veimani
yoktur. "
Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'ye
buyurdu: " Ya Ali, altiyüzbinkoyun
mu istersin, yahut altiyüzbin altin
mi veya altiyüzbin nasihatmi
istersin ? " Hz. Ali dedi: "Altiyüzbin
nasihat isterim."Peygamberimiz
buyurdu: "su alti nasihate uyarsan
altiyüzbin nasihatauymus olursun: 1.
Herkes nafilelerle mesgul olurken
sen farzlari ifa et. Yanifarzlardaki
rükünleri, vacipleri sünnetleri,
müstehaplariifa et. 2. Herkes dünya
ile mesgul olurken sen Allah'u
Teâlâ'yihatirla. islâm'a uygun yasa;
islâm'a uygun kazan; islâm'auygun
harca. 3. Herkes birbirinin ayibini
arastirirken sen kendi ayiplarini
ara.Kendi ayiplarinla mesgul ol. 4.
Herkes dünyayi imar ederken sen
dinini imaret, zinetlendir. 5.
Herkes halka yaklasmak için vasita
ararken, halkinrizasini gözetirken
sen Hakk'in rizasini gözet; hakka
yaklastiricisebep ve vasitalari ara.
6. Herkes çok amel islerken sen
amelinin çokolmasina degil, ihlasli
olmasina dikkat et."
Hz. Ali buyurdu:
"Kisi dili altinda saklidir.
Konusturunuz, kiymetinden
nelerkaybettigini anlarsiniz."
"Insanin yaslanip Rabbini bildikten
sonra ölmesi, küçükkenölüp hesapsiz
Cennet'e girmesinden daha hayirlidir.
"
"Kul ümidini yalniz Rabbi'ne
baglamali ve yalniz günahlarikendini
korkutmalidir. "
"Cahil, bilmedigini sormaktan
utanmasin. Âlim, içinden
çikamayacagibir meselede en iyisini
Allah'u Teâlâ bilir' demekten
sakinmasin."
"Sizin için korktugum seylerin en
basinda, nefsinin istegineuymak ve
uzun emelli olmak gelir. Birincisi
hak yoldan alikoyar; ikincisi
iseahireti unutturur. "
"Amellerin en zoru üçtür. Bunlar;
nefsin hakkiniverebilmek, her halde
Allah'u Teâlâ'yi hatirlayabilmek,
kardesinebol bol ikramda
bulunabilmektir. "
"Takva, hataya devami birakmak;
aldanmamaktir . "
"Kalpler, kaplara benzer. Hayirli
olani, hayirla dolu olanidir."
"Bana bir harf ögretenin kölesi
olurum. "
Hz. Ali bu ümmetin en ileri
gelenlerinden biri olarak
isllâm'inbize kadar gelmesinde büyük
rolü olan sahabelerdendir .
|
|
|
 |
|