|

(Harita Hakkı
DEDELER tarafından çizilmiştir)
Ahıska Neresidir:
Ahıska Gürcistan’ın Güney Batısında, Türkiye’nin
Kuzey Doğusunda, Ardahan İlimize sınır teşkil eden
dağlık bir bölgedir. Bu bölge Kuzeyde Borjoma,
Güneyde Çıldır düzlüğüne, Doğuda Borçalı’ya, Batıda
Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adigön, Aspinza,
Ahılkelek ve Bagdanovka gibi önemli yerleşim
birimleri ile; 220’den fazla köyün merkezi olan
Ahıska şehrinin yüz ölçümü 6260 km2
büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve
hayvancılığa çok elverişlidir. Bu bölge,
Gürcistan’da; “Meskhet – Dahavacheti” olarak
anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere’de “Meskhet
Türkleri” denilir. Ama, doğrusu; “Ahıska Türkleri”dir.
Ahıskanın Anlamı:
Ahıska, Gürcüce;
"Yeni-Kale" anlamına gelen Ahal-Tsihe'nin Türkçe ve
Farsça şeklidir. Burası Kars'ın Posov Kazası’nın
aşağısındaki Ahıska Şehri’nden ibarettir. ‘Ahıska’
kelimesini, Ahıska Bölgesi’nin dört tarafında
bulunan kavimler, kendi dillerinde: “Bu meyanda
Ahıska, Akhır-kıska, Ak-sıka” gibi kelimeler
kullanılır. Bu kalenin ilk kurucusu Nûşirvan her
sene Ahıska'da yaylaya çıkar tatil yapardı.
Gürcüler, "Yeni-Kale manasına Akhal-Tsikhe" diye
bunun kendi dillerinde olduğunu iddia ederler.
Fakat, 1578-82 yıllarında buraları gezip gören ve
Osmanlı Ordusu'nun "Münşi"si olan tarihçi Gelibolulu
Mustafa Ali Çelebi'nin, "Ak-Şehir demekle meşhur
Akhal-Kelek (Akhal-Kalak) nâmıyla mezkur olan kala"
diye bugünkü Ahılkelek'ten bahsetmesi doğrudan
doğruya "Ak-Şehir" diye göstermesi, belirttiğimiz
Gürcü iddiasının doğru olmadığını belirtiyor.
Herhalde adın başındaki "Akhal/Akal" Dede Korkut
kitabında işaret edilen Türkçe "Ak" ile ilişkilidir.
Akhal-Kelek Gürcü lügatinde: "Ak-Kala" manasına
gelmektedir.
Mamıkoğlu Vahan'in Başbuğluğu ve İber
(Gürcistan) Bölgesi’nde 1. Vaktan Gurg-Aslan'ın
Krallığı çağında 482 yılında Sasanlılar’la yapılan
büyük bir savaşa sahne olan burası o zaman AKESGA
ŞEHRİ diye tanınıyordu.
AHISKANIN TARİHİ GEÇMİŞİ
İslam Öncesi Devir ve Atabekler
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ahıska
Bölgesi, bugünkü Kars İli’nin Kür Irmağı Başlan
Bölgesi, çağımızdan yüzlerce yıl önceleri Kafkaslar
Kuzeyinden Kür-Aras-Çoruh ırmakları boylarına gelip
yerleşen Saka (İskit) adlı göçebe Türklerin "Gogar"
Boyu’nun yurdudur.
Bu yüzden küçük Arsaklılar sülalesinin
"Kuzey-Başbuğları" sayılan "Gogorenli" Sor
oymağından Şamşoldeli İlbeyleri Sülalesi "Gogalet
Koca Oğlu Şor-Şamsoldin" adıyla anılıyor. 1177
yılında Kıpçak/Kuman Türkleri’nin kür boylarında
ordu başbuğluğunu ellerine alışlarına kadar 1800 yıl
boyunca "Şamşoldeli Orbeliler Hanedanı" "Sbarabed" (Sipeh-bed
= Başbuğ) olarak, Kartlı-Kakhet ve İmaret/Açıkbaş
Gürcüleri’ne de hükmetmiş. Adlı - sanlı Oğuz
İlbeyleri olarak yaşadılar.
Sultan Alp Arslan, Arsaklılar'ın Baş
Vezirleri soyundan Ortodoks Bağratlılar ile onları
koruyan Bizanslılar’ın elinden 1068 güzünde bu
bölgede bulunan Ardahan ve çevresini fethederek,
Selçuklu ülkesine kattı. Haziran 1080'de Selçuklu
Başbuğu ile Danişmendli Emir Ahmet, Son Bağratı –
Bizans Müttefikleri Ordusu’nu Posof’un Kol Kalesi
altında yapılan meydan savaşında yenince Çoruh
Boyları Muş - Oğuz Türkmenlerin’in yerleşim yeri
oldu. Fakat Kafkaslar Kuzeyinden gelen Ortodoks
Kıpçak/Kuman Türkleri, mezhepdaşları Bağratlıları
canlandırarak 40 bin atlı ve ondan daha çok yaya
asker ile 1123'de Tiflis ve 1124'te Ardahan ile
Çoruh Selçuklular’a bağlı İslam-Türk Beylikleri’nden
aldılar ve uç bölgelerine ailelerini de getirip
koruyucu savaşçılar olarak yerleştiler. Bu yüzden
bugüne kadar Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Oltu-Tortum-Şavşat-Artvin
yerli halkının konuştuğu Türkçe, Kıpçak/Kuman ağzına
dönmüş bulunuyor. Sarı saçlı, gök gözlü, uzun boylu
ve insan güzeli olan Kıpçaklar, bugünde kumral
tipinde olan halkı oluşturmaktadırlar.
İşte bu Ortodoks-Kıpçak/Türkleri’nin
Posof’la Çataldere'nin birleştiği yerdeki Çak-su
üzerinde bulunan ve eski merkez Çak Kalesi'nde
ocaklı olarak yaşayan Kıpçaklı T. Sargis,
İlhanlılar'ın ilk çağı 1267/8 yılında, Tebriz'de
Abaka Handan "Gürcistan-Atabeki" unvanını alarak,
Çoruh (Artvin) ve Yukarı Kür (Ardahan-Ahıska-Ahılkelek)
Bölgesi’nin "İlbeği"si oldu. Böylece ATABEKLER
sülalesini kurmuş oldu. Anadilleri; Kıpçak Türkçesi
olduğundan, bugün Artvin ili ve Kars'ın Kür
Boyu’ndaki 5 ilçesinin "Gogaren/Gogarlı ve Çin-Çavat"
(Çin/Kaşgar ilinden gelme Çavaklar) diye anılan en
eski halkı da, Kuman-Kıpçak ağzı ile konuşurlar.
Atabekler - Osmanlı Bağlantıları
Ahıska-Ardahan-Artvin kesimlerinin
İlbeğleri olan Kıpçaklı-Atabekler (1268-1578), 310
yıl Ortodoks olarak buraları idare ettiler ve
İlhanlı-Çelayirli-Karakoyunlu-Akkoyunlu gibi
Müslüman Türk Hükümetlerine bağlı yaşayarak hep
Gürcistan Bağdatlıları ve İmaret (Kutayıs) İber
(Tiflis) Gürcüleri aleyhine çalıştılar.
Gürcülere düşman olan Kıpçaklı-Atabekler'den
II. Beka (1364-1391) ile oğlu Akboğa (1391-1451)
Beyler, Timur’a tabi oldular. Ahıska’yı başkent
edinen Akboğa Bey'in "Akboğa Yasası" adıyla yaptığı
kanun, gerçek bir Türk yasa ve tüzüğüdür. Çıldır’da
ki "Sabadur" ( = Bodur Yurdu) köyünde adı bugün de
yaşayan Atabek Badur (Bahadır) (1466-1475) Akkoyunlu
Başbuğu Uzun Hasan'a tabi olarak, Tiflis (Kartil)
ile Kutayıs (Açıkbaş) Gürcüleri ile savaşmıştır. Bu
sırada Şeyh Safı evladından, İran toprağı Şahı Şah
İsmail Ahıska Bölgesi’ni ele geçirdi. Şah İsmail
Ahıska'yı yaylak edinerek bütün Gürcistan halkını
kendine boyun eğdirdi. Yıldırım Beyazid Han
zamanında, Osmanoğulları Vilayetini harap ederek
Arpa-Çukuru denilen Sivas'a gelinceye kadar yedi
eyaleti eline geçirdi. O sırada Birinci Selim
(Yavuz) Trabzon Valisi idi. Selim Padişah olunca
evvela (niyet ettim gazaya) diyerek Şah İsmail'in
üzerine deniz gibi askerle yürüdü. Çıldır düzünde
Şah İsmail'in yüz bin Acem askerini kılıçtan
geçirerek bölgeye hakim oldu. Selim Han bu
muharebeden sonra bütün Gürcistan'ı emrine itaat
ettirmiştir.
Ardanuç'ta oturan Atabek-Mirza-Çabuk
(1506-1516) Trabzon Sancakbeyi Şehzade Sultan
Selim’e öncülük ederek, Osmanlı akıncılarını 1509'da
Acara-Gürel yolundan Açıkbaş merkezi Kutayıs üzerine
yönlendirerek oranın Osmanlılara bağlanmasını
sağlamıştır. 1514 yılında yine Atabek Mırza-Çabuk
Çaldıran Seferi’ne gidiş ve dönüşünde Osmanlı
Ordusu’na sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ,
bal ve un vererek azık yetiştirmiş, İmparatorluk
ordularının geri hizmetlerini yürütmüştür. Çıldır-Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Livana
(Artvin-Yusufeli)-Tortum, Oltu kesimlerini içine
alan "Atabek-Yurdu" nun hakimi Mırza-Çabuk'un
ölümünden sonra yerine geçen kardeşi IV. Gorgora
(15169, Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517)
sırasında Şah İsmail'in baskısıyla İranlılara tabi
olmuş, Osmanlılara karşı İspir ve
Bayburt bölgelerine akın
etmiştir. Bu yüzden daha sonra KANUNİ, 1536-37'de
onun elinden Narman, Oltu ve Livana bölgelerini
aldırmış, oğlu II. Keyhusrev'i (1545-1573) Şah
Tahmasb'a hizmet ettiği için cezalandırarak,
1548-1549'da Tortum, Kâmkhıs bölgelerini de
fethettirip Erzurum'a bağlamıştır.
Van'dan Erzurum Beylerbeyliği’ne tayin
edilen İskender Paşa (1551) bu eyaletteki
sancakbeyleri ve çerileriyle Atabekler'in elinde
kalan son Çoruh boyu topraklarına yürümüş ve
kuşatmasının otuz üçüncü Cuma günü (13 Mayıs 1551)
Ardanuç Kalesi’ni fethetti. Sonra buradan doğuya
yürüyerek, Kür Boyunda Kinzo-Damal ile Ardahan
Bölgeleri’ni de zabteyledi.
1551-52 yıllarında Gürcistan Beyleri.
Acem Serdarı’na haraç veriyorlardı. 1551'in yazında
Şah Tahmâsb Seki Ülkesi’ni alıp buraya düzen
vermekte iken, Atabekli Gorgora oğlu II. Keyhusrev
Şah Tahmasb'a bir kaç elçisini göndererek: Gürcü
Vakhuş ile Şer-Mezan ve Kartil Kralı Luvarsab'ın,
kendi ülkesinden bir takım yerleri aldıkları ve aynı
zamanda İskender Paşa'nın Ardanuç Kalesi’ni
kuşattığı için yardım talebinde bulundu. Keyhusrev,
Şahın haraç veren tâbilerinden olduğu için, Şeki'de
olan Şah Tahmâsb Keyhusrev'in yardımına geldi. Şah
kendi ordusuyla beraber dağ yoluyla ilerleyip
Malinkâp, Arkanı, Derzebâd ve buradaki çok süslü
olan kiliseyi zapteyledi. Artık tutarı ve
sığınıkları kalmayan Gürcü Beyleri’nden: Amvan Bey,
Şer-Mezan oğlu Luvarsab ile Vakhuş gelerek Tahmasb'a
itaatlerini arz eylediler. Bu sırada Gorgora oğlu
Keygusrev de, pek çok armağanlarla Şahın huzuruna
gelince, onun yurduna saldırmış olan Gürcü Vakhuş
ile Şer-Mezan oğlu idam edilerek; onların yurdu
Tümük Kalesi ile Akşehir (Ahılkelek) ve çevresi ona
ihsan eyledi. Böylece, Atabekli II. Keyhusrev'e
Osmanlılar eline geçen Ardanuç ve Ardahan
Bölgeleri’ne karşılık Şah, eskiden de Atabekler'in
olan Akşehir/Ahılklelek ve Tümük Bölgeleri’ni
vererek, Atabekliler'in Adıgen, Ahıska ve Azgur
Bölgeleri’ne eklemiş ve Safevilere bağlılıklarının
devamını sağlamış oluyordu.
1552 yılının baharında 59 yaşında olan
Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın on
birinci seferinden sonra artık sefere çıkmayıp
Macaristan üzerine yine bir vezirini göndermesi,
İstanbul'dan casusları eksik olmayan Şah Tahmâsb'ın
tecavüz cesaretini artırdığı anlaşılıyor. Çünkü Şah
Tasmâsb Osmanlı Padişahı’na dostça bir mektup
yazarak, Tanrı kullarının refahını sağlamak için
çalışmakta olduğunu bildirdi ve Şems-i Felek-i
Devvar diye tanınmış olan Velikhan'lı Mir (Seyyid)
Şems ile gönderdi. Bu mektubunda Tahmâsb "müfsid ve
fitneci bir kişi olan İskender Paşa'nın haddini aşan
işlere giriştiğini" söylüyordu. Bunun üzerine Sultan
Süleyman, Şah Tahmâsb'ın gönderdiği mektuba cevap
göndererek, İskender Paşa'nın tahrikiyle tehditte
bulunup, kendisinin Acem ülkesine geleceğini
bildiriyordu.
İşte bu mektup üzerine, Tahmâsb bütün
ordunun toplanmasını buyurdu. Az zamanda Kızılbaş
bölükleri, Şah Ordusu’nun bulunduğu Gökçegöl'ün
güneyindeki 3570 m. yüce ve yaylakları meşhur olan
Akmangan Yaylağı’nda toplandılar. Şah Tahmâsb,
Osmanlı Orduları’ndan önce harekete geçmek
isteğindeydi.
959 (1552) yazında Şah Tahmâsb toplanan
sayısız ordusunu: 1) Erciş ile Bargiri (Muradiye)
üzerine; 2) Pasan'a 3) Irak'ı -Arabi yağmalamaya; 4)
Dav-Eli/Atabek Yurdu kesimlerini vurmaya memur
ederek dört kola ayrıldı. Atabek Yurdu’nu işgale
Kaçarlu Bayram Bey, Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey
ve Gürcistan Valisi Atabek II. Keyhusrev tayin
edilmişti. Bundan sonra her kol, Şah'ın buyruğuna
göre kendilerine ayrılan bölgeler üzerine
durmaksızın ilerledi.
28 Ağustos Salı günü Akmangan'dan kalkan
Tahmâsb, Araş kıyısında konaklamış ve sonra
Eleşgrit'e gelmişti. Eleşgrit'ten sonra Eylül
ayında, Pasın ile Van gölü kuzeyinden dönen kollarla
birlikte Ahlak Bölgesi’ne gelen Şah, 1553 Mart -17-
dek Van Gölü çevresini yakıp yıkmak ve Erciş ile
Bargiri Kalelerini kuşatıp almakla uğraştı.
Tahmâsb Ahlat'ta bulunduğu sırada, Atabek Yurdunu
kurtarmaya varan akıncı kolundan; Kaçarlu Bayram Bey
ile Atabek Keyhusrev'in birlikte yürüyerek iki-üç
kaleyi aldıkları sırada, Erzurum'dan İskender
Paşa'nın çokluk ordu ile gelip ansızın yetiştiği;
Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey ve yüzbaşı Bedir
Bey'in de bulunduğu Kızılbaş Ordusu’yla yapılan
savaşı, Osmanlılar’ın kazandığı ve üç yüze yakın ölü
veren Kızılbaşlar ile Gürcülerin bozulup kaçtığı
haberi geldi. Bunun üzerine Şah Tahmâsb, oğlu İsmail
Mirza başbuğluğundaki orduyu Erzurum'a gönderdi. Bu
sırada İskender Paşa ve ordusu Erzurum kalesinde
idi. İsmail Mirza bundan haberdar olduğundan
Erzurum'a vardıklarında ileri bir miktar asker
gönderip, ana orduyu arkalarda gizledi. İskender
Paşa düşmanın çokluğunu bilmeden, köyleri yakıp
yıkarak gelen görünürdeki Kızılbaşlar üzerine
Erzurum Kalesi'nden dışarı çıktı ve karşılaştığı
düşmanıyla vuruştu. Onlar da geri, geri çekilerek,
İskender Paşa'yı, pusudaki ordunun üzerine
getirince, on binlerce Kızılbaş dört yandan hücuma
geçti. Şehirden yarım fersah dışarı çıktığı söylenen
Erzurum çerisinin 2,5 km. doğudaki tepelerin ardında
İsmail Mirza ordusuyla cenge tutuştuğu anlaşılıyor.
İki tarafın
sayıca nispetsizliği, Osmanlı kolunun
bozulmasına ve Sancak Beyleri’nden bir çoğunun
ölümüne sebep oldu. Böyle iken İskender Paşa,
yaralanarak erlikte döğüşe, döğüşe kaleye çekildi.
Bundan sonra Şah Tahmâsb'ın ordusu 1552 Eylül'ünde
Ahlat Kalesi’ni, 1553. yılın dördüncü ayında Erciş
Kalesi’ni teslim aldılar. Daha sonra 1553 17 Mart -
17 Nisan arasında Kızılbaşlar (Şah Tahmâsb'ın
ordusu) toptan geri dönerek Nahçıvan şehrine
vardılar. Şah Tahmâsb'ın böylece sekiz ay süren
korkunç yıkımı ve yağmalaması sona erdi.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Kafkaslar
Bölgesi’ne hakimiyet hakkında, Osmanlılar -
Safeviler arasında yaşanan uzun mücadele döneminden
sonra Osmanlılar ile İranlılar arasında ilk defa 29
Mayıs 1555 de Amasya Barış Antlaşması imzalandı. Bu
Antlaşmadan Atabekler'in Çoruh boyundaki bütün ve
Kür başlarındaki göle, Ardahan, Meşe - Ardahan
kesimindeki eski yurtlarının Osmanlılarda, buranın
Kuzey Doğusundaki Varaz-Oğluna kalan yerlerin de
İranlılar’a bağlı kalması uygun görüldü. Bu yüzden
küçük Ardahan (Göle) ile Büyük Ardahan (Ardahan ve
Hanak) adıyla kür boyunda iki yeni Sancak kurduran
Kanuni; Yeniçeri ve top yerleştirdiği Ardahan
Kalesi’nin yeniden ve sağlam bir şekilde yapılmasını
emretmiştir.
Atabeklerin Osmanlılara Tabi Oluşu
III. Murat zamanında Serdar Lala Mustafa
Paşa Başbuğluğunda gelen 100 bin kişilik Osmanlı
Ordusu, 9 Ağustos 1578 Cumartesi günü Purut ile
Zurzuna Köyleri arasındaki düzlükte “ÇILDIR ZAFERİ”
İran Ordusu’nu yenerken, şimdiki Çıldır İlçesi
bölgesi de Osmanlılar’ın eline geçmiş oldu. 8
Ağustos akşamı kendi sancak askeri ile Ulgur Dağı’nı
aşan Ardahan Sancakbeyi Abdurrahman Bey de; 9
Ağustos 1578 akşamına kadar bütün Posof Deresi
köyleri ile Vale
Kalesi ve Ahıska'yı işgal
etti. Diğer taraftan bilindiği gibi İslam'ın
doğduğu ilk asırlarda Hz. Osman'ın hilafeti
dönemi İslam fetihleri sırasında Şam Valisi
Muaviye'nin komutanlarından Habib b. Mesleme
tarafından fethedilen Ahıska (642) Bölgesi halkı bu
zamana kadar büyük bir kısmı Müslüman olmuş
gözükmektedir ki; yine o gün 9 Ağustos 1578 günü,
Altunkale'de oturan son Türk-Ortodoks Atabekli II.
Keyhusrev'in oğulları Menuçehr ile Gorgora
kardeşler, 5-6 bin atlıları ile Çıldır'a gelerek 10
Ağustos günü Lala Paşa'ya törenle itaatlerini sunup,
Osmanlılara tabi oldular.
Bu tâbiyeti takiben Menuçehr Bek de,
Sardar'ın adıyla "Mustafa Paşa" olarak anılıp İslam
dinine girdi. Tiflis ve Şirvan’ın fethinden
Erzurum'da kışlamaya dönen Serdar Lala Mustafa Paşa,
1578 yazında fethedilen Yukarı Kür Bölgesi’ndeki
eski Atabek Yurdu kesimlerini birleştirip, güzün
"Çıldır Eyaleti" adıyla ve merkezi Ahıska olarak
büyük bir Beylerbeylik yapmıştır.
Şark Serdarı Lala Mustafa Paşa'nın
1578'de "Çıldır Eyaleti"nin merkezi yaptığı Ahıska,
250 yıl boyunca Anadolu'nun kuzey-doğu bölgesi
olarak "Paşalık" devrine başlamıştır. 1628 yılında
Ahıska Paşalığı veya Çıldır Beylerbeyliği’ne Sefer
Paşa hükmetmiştir.
Osmanlılar’ın 1536-1578 arasında
Atabekler elinden fethederek Anadolu Birliği’ne
kattıkları Çoruh ve Yukarı Kür Boyları’ndaki Artvin,
Ardahan ve Ahıska Bölgeleri’ne az sayıda Türkmen ve
göçebelerden başka, Anadolu'dan veya Azerbaycan'dan
Türk halkını yerleştirdikleri halde, öteden beri
ATABEKLER YURDU'ndaki halkın çok güzel Kıpçak/Kuman
ağzıyla Türkçe konuşmaları ve Türk folkloru ile
etnografyasını en köklü biçimde yaşatagelmeleri
Ahıska Türkleri’nin ezeli Türklüğünü ispat
etmektedir.
1828 Rus- Türk Savaşı ve Ahıska topraklarının
Ruslar’ın hakimiyetine terk edilmesi
1801’de Rus Ordusu “Hıristiyan Gürcistan’a yardım
etmek” yaygarasıyla gelip, Tiflis’e yerleştiler.
Kısa zamanda dini farklılık nedeniyle, Ortodoks
Gürcüleri ile ihtilafa düştüler.
Ruslar, 1807-1812 yılları
arasında yapılan Türk-Rus Savaşı’nda ilk defa, 16
Kasım 1810 General
Tormasov'un 12 grup ve 3000 atlıdan ibaret ordusu
Ahıska'yı
muhasaraya aldı, fakat Şerif Paşa'nın Türk
Ordusu kaleyi korumayı başararak düşman eline teslim
etmedi.
1828 yılının Nisan'ında İmparator Nikolay
Osmanlı’ya savaş
ilan etti. 1828 Temmuz'unda
Tiflis'ten
saldıran Ruslar, Arpaçay'ı geçerek Kars'ı
muhasaraya aldılar. General Kont Paskeviç ordusuyla
beraber Kars
etrafında kanlı savaşlar yaptı ama bir sonuç
alamadı. Daha sonra şehirde bulunan Ermeniler
tarafından Rus
Ordusu’na yardım edilerek Kars işgal edildi. Kars
işgal edildikten bir kaç saat sonra Köse
Mehmet Paşa'nın 20
bin kişilik ordusu Erzurum'dan
Kars'ın yardımına
geliyor, ama artık şehir Rus
Ordusu’nun elinde
idi. Kars'ın yardımına gelen Türk
Ordusu Ahıska'nın yardımına yöneldi. Daha sonra Kars'ın fethinden
sonra, Paskeviç'in ordusu geri dönüp
Ahılkelek’i
muhasaraya aldı. Güçlü top ateşi ile
Ahılkelek
Kalesi'ni ele geçirerek, Paskeviç'in Ordusu l
Ağustos'ta Ahıska'yı kuşattı. O zaman şehirde 50 bin
Türk vardı ve anıtları, han ve çarşıları ile burası çok
mutlu ve
bayındır bir Osmanlı/Anadolu beldesiydi;
Ahıskalılar, kadınlı-erkekli Ruslara karşı,
destanlar yazarak
boğaz boğaza vuruştular, ateşler içinde
yanarak ve temiz
kanlarını dökerek şehit oldular. 28 Ağustos 1828'de
Ruslar, yüzkarası bir zaferle çoluk -
çocuk 40 bin
ahalinin şehit düştüğü Ahıska'yı ele
geçirdi. Aynı zamanda Erzurum'dan gelmiş olan Köse
Mehmet Paşa'nın
Ordusu da Ruslar tarafından dağıtılarak diğer
köyler ve kaleler, o cümleden Azgur
Kalesi, Zanav
Kalesi, Artun Kalesi ve diğer bölgeler ele
geçirildi.
Osmanlı Sultanları Ahıska'yı geri almak için bir
kaç defa çaba gösterdiler. 1829 yılının
Şubat'ında Acar
Beylerbeyi Ahmed Bey’in ordusu, 1853 yılının
Ekim'inde Ali
Paşa'nın ordusu Ahıska'ya hücum
ediyor, fakat
şehri almak mümkün olmuyor. 29 Eylül
1829'de Osmanlı
ile Rusya arasında bağlanan Edirne Muahedenamesiyle,
Ahıska/Çıldır Eyaleti'nin Kuzey kısmı;
Ahılkelek, Hırtıs,
Azgur, Bedre, Çeçerek, Ahıska,
Kobliyan adlı 7
sancak "savaş tazminatı" yerine
Moskoflara bırakılarak, Erzurum, Muş, Kars, Bayazit,
Ardahan kesimleri
işgalden kurtarıldı. Böylece
Ahıska'da paşalık
dönemi tarihe damgasını koyarak
yerini yeni bir tarihi döneme bıraktı.
Türk Halkının geleceği ile oynayan Paskeviç'in
emri ile
ilk
önce 30 bin, 1828-29 yıllarında ise 100
binden çok Ermeni
Ahıska'ya yerleştirildi. Ruslar Türk köy ve
mahallerine Ermeni ve Gürcüleri yerleştirerek,
Türkleri
azınlığa düşürmeye çalışıyordu. Bu zor şartlar
altında
yaşayan Türkler arasında yeniden bir uyanış
başladı. Ahıska Bölgesi’nde hürriyet hareketleri
güçlenerek
çeşitli cemiyet ve dernekler kuruldu,
1905'de Posoflu
Yusuf Zülalı Efendi cemiyet kurarak,
Kars, Batum ve
Ahıska'da halka hitap etti. 1913'de
Kars'da "Hilal-i
Ahmer" Cemiyeti kuruldu. Daha sonra bu cemiyetlerin
başındaki şahıslar, Ruslar tarafından
takip edilerek,
1914 Birinci Dünya Savaşı
başlangıcında
Türklere öncülük eden 150'den çok vatanperver
Rusya'nın içlerine sürüldü.
1914'ün Kasım'ında Türkiye ile Rusya arasında
yeniden savaş başlayınca,
Türklere karşı zulüm daha da
şiddetlendi. 1915 yılının Ocak'ında Ardahan'ı almış Rus
alayı üç ay
içinde, Kars-Ardahan'da 40 bine yakın Türkü
katletti. Rusya'da hakimiyeti ele geçirmiş
olan Bolşeviklerin 1918 yılının Mart'ında
imzaladığı Brest
Litovsk Muahedesi'ne göre Sovyet
Ordusu Kars,
Batum, Ardahan Bölgeleri’nde emniyeti
sağlamalı ve
buraları boşaltmalı idi. Fakat Sovyet
Orduları’nın gözü
önünde 1918 yılında zalim Andranikin,
Kantarciyev, Aganikin, Areşevun, Pyotr ve
Muraba
Sivili’nin grupları Kars-Ahıska Bölgesi’nde on
binlerce Türkü acımasızca katletmişlerdir.
Türk Orduları bu zulüm karşısında seyirci
kalamazdı. 1918 yılının Şubat'ında Türk Ordusu’nun
Şark yürüyüşü
başladı. Mart-Nisan aylarında Erzurum,
Sarıkamış ve
Kars Ermeniler’den kurtarıldı. Ahıska-Ahılkelek Türkleri, Ermeni
ve Gürcü gruplarının
zulmünden kurtulmak için 13 Nisan 1918'de
Türkiye'ye müracaatında bulundular. Bunun üzerine 14
Temmuz 1918 yılında Kars,
Ardahan ve Batum'da referandum yapıldı. Bu
referanduma katılmış olan
87.048 kişiden 85.129'u Türkiye'ye bağlanmak
taraftarı iken, 1.693'ü ise
aleyhine oldu. Böylece üç vilayet
ve bunlara bağlı olan
Akbaba, Şavşat, Nahcıvan. Posof,
Çıldır, Ahıska, Ahılkelek
Osmanlı Devleti’ne bağlandı.
14 Temmuz 1918'de yapılan referandumu hoş
karşılamayan
Ermeni, Gürcü ve Sovyetler bundan sonra
Türk halkına
karşı zulümü şiddetlendirdiler. Sovyet
Devleti, Türkiye ile dost olduğu
görünümündeyse de, 20 Ağustos 1918 yılında Almanya
ile Türkiye'ye
karşı gizli antlaşma yaptı. Türkiye
meydanda yalnız
kalınca, İngiliz Orduları da İstanbul'u
tehdit etmeye
başladı. Bütün bu zor şartlar sonucunda
30 Ekim 1918
yılında Türkiye "Mondros Mütarekesini"
imzalamaya
mecbur kaldı ve Cenub-Garb Kafkas'tan
ordusunu
çıkarmaya mecbur kaldı. Kars, Ardahan,
Batum, Nahcıvan,
Ahıska, Ahılkelek, Goyçe, Akbaba
ve Borçalı
Türkleri düşman karşısında tek başına
kaldılar.
Bu ölüm-kalım kargaşasında yerli Türk ahalisi,
"Demokrasi" uğrunda çalışmaları güçlendirerek siyasi
tedbirler aldılar. Bu
amaçla "Ahıska Hükümeti", "Araz Türk Hükümeti" ve "Cenub-Garb
Kafkas Hükümeti"
adlarını alan Türk
Devletleri kuruldu. Hükümet reisi
Türk Dünyasının tanınmış
şahıslarından olan Ömer
Faruk Numanzâde seçildi. 30 Kasım 1918'de,
merkezi
Kars'da olan, Nahcıvan'dan Batum'a kadar Türk
halkını Ermeni-Gürcü işgaline karşı birleştirmek
amacı
ile kurulmuş olan "Milli Şura Hükümeti"ne
bağlandı. Daha
sonra 3 Kasım 1918'de "Araz-Türk Hükümeti"
kurulup, hükümet reisi Emir bey Ekberzade
seçilerek, "Milli
Şura Hükümeti"ne bağlandı. Ermeni
ve Gürcülerin
tecavüzüne karşı namus ve hayatlarını korumak için
Kars Türkleri de 5 Kasım 1918'de "Kars İslam Şurası"
adıyla müstakil bir hükümet kurdular. Bu
hükümetin ilk
reisi Borçalı’dan Kepenekçili Emin Ağa, yardımcısı
ise Piroğlu Fahreddin Bey seçildi.
30 Kasım 1918'de Kars İslam Şura'sının daveti
ile Ordubad, Nahcıvan,
Kemerli, Iğdır, Akbaba,
Serdarbad, Süregel, Şavşat, Çıldır, Ahıska ve
Ahılkelek
Bölgeleri’nden 60'tan çok milletvekili Kars'da
yapılan kongrede
toplandılar. Kongre, halkı silahlı savunmaya
hazırlamak, dış münasebetleri genişletmek kararını aldı.
Hükümet
reisliğine ise Cihangiroğlu İbrahim Bey,
Yardımcısı
Kepenekçi Emin Ağa seçildi. Bu ara
Ermeni ve Gürcü
fitnelerinin arttığı zamandır. Tecavüz ve
fitnelerin şiddetlenmesi sonucu 1918 sonu 1919
başlarında Ahıska-Ahılkelek
ve özellikle Borçalı’da
Ermenistan-Gürcistan Savaşı başladı,
1918 yılının Aralık ayında Türk Orduları
uluslararası anlaşmalara göre Ahıska ve
Ahılkelek'den
çekildi. Aynı ayın 4-5’inde Gürcüler Ahıska'yı,
Ermeniler Ahılkelek'i işgal ettiler. Aralık
ayının 8'inde ise
İngilizler
Batum’u ele geçirdiler. Türk vatanperverleri
İngilizlerin
ortaya attığı Mondros Antlaşması'nın bu
ağır neticelerine tahammül edemeyerek , 1919 yılının
Ocak ayında, I. ve
II. Ardahan Kongreleri’nde bir araya
geldiler.
Erzurum'da vatanın kurtuluşu için "İstilası
Vatan Cemiyeti"
kuruldu. Ocak ayının 7 ile 9'u
arasında yapılan Ardahan Kongresi’nde Ahıska'yı
Osman Server
Bey, Ahılkeleği Muhammed Ali Bey ve
Afzal Bey,
Akbaba'yı Hacıabbasoğlu, Kerbela'yı
Muhammet Bey
temsil ettiler.
Ermeni, Gürcü ve İngiliz grupları Türklerin
uyanışını ve
devlet kuruluşunu yıkmak için planlar
hazırladılar. 13
Ocak 1919 yılında İngiliz
Nunayendeleri
Ermenilerden oluşan 60 kişilik hükümet
heyeti (elçisi)
ile Kars'a gelip, Ermeni Korganov'u
Kars valisi tayin etmek istediler. Milli İslam Şurası
buna karşı çıkıp
ve göz göre, göre Türkleri, Ermenilere
teslim
etmeyeceğini belirtti. İngilizler Ermeni heyetini
geri
götürmeye mecbur oldu, ama bundan sonra Ermeni
terörü daha da şiddetlenerek 100 binden çok Türk
katledildi.
17-18 Ocak 1919'da Doktor Esat Oktay Bey'in
idareciliği ile Kars'ta
toplanan büyük kongrede
merkezi Kars olmakla Cenub-Gerb Kafkas
Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi. Yine bu
kongrede:
1)
Hükümet reisi Cihangiroğlu İbrahim Bey
seçildi
2)
18 maddelik Anayasa kabul edildi.
3)
Türk Dili Devlet Dili ilan edildi.
4)
Üç renkli -beyaz, yeşil, siyah -
zemin üzerinde ay-yıldız olan devlet bayrağı
seçildi.
Kısa bir zamanda 8.000 kişilik ordu oluşturulup,
yeterli derecede silahı
olmamasına rağmen, bu
kahraman ordu halkı katliamlardan kurtarmayı
başardı.
Böylece, Ordubad'dan Batum'a, Ağrı Dağı’ndan
Ahıska'ya kadar 40.000 km2
bir arazide yerleşen,
toplam 34 vilayet ve kazalı 1.763.148 ahalisi
olan müstakil Türk Devleti
kuruldu. Ancak bu devletin ömrü 6 ay sürebildi.
Zira kurulduğu zamandan itibaren bu devletin
yıkılması için Ermeni ve
Gürcüler bütün
fıtnekârlıklarını ortaya koydular. Hiç bir
yerden yardım
alamayan Kars, İngilizlerin eline geçti.
İngiliz
askerleri ile Milli Meclisi koruyan Türk polisleri karşı
karşıya gelerek yapılan bu mücadelede yüzlerce Türk
Polisleri şehit oldular. Cumhurbaşkanı Cihangirzade İbrahim
Bey ve 11 nazir
(Bakan ve milletvekili) Tiflis'e,
oradan da Batum
yolu ile İstanbul'a götürülerek Malta'ya
sürüldüler.
Böylece 12 Nisan 1919 yılında "Cenubu-Garbi
Kafkas Cumhuriyeti" İngilizler tarafından
dağıtılmış oldu. Daha sonra buralara 30 Nisan'da
Ermeniler
yerleştirildi.
Bu arada Türkiye'nin milli mücadelesi için
Mustafa Kemal Paşa
önderliğinde Türk toprakları teker
teker esaretten
kurtuluyordu. 7 Mart 1921'de Ahıska,
11 Mart'ta Batum, 14 Mart'ta Ahılkelek Türk
Ordusu tarafından
düşman elinden kurtarıldı. Fakat ne yazık ki;
siyasi anlaşmalar sonucunda Türkiye 16 Mart 1921'de
Moskova
Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmaya göre,
Batum, Ahıska,
Ahılkelek, Acar Bölgeleri Rusya'ya
bırakılarak Gürcistan S.S.C.B’nin Tiflis vilayetine
bağlandı.
Ahıska’nın Rusların eline geçmesinden sonra Şâir
Gülali’nin şöyle âh etmesi çok mânalıdır:
Ahıska gül idi gitti,
Bir ehli dil idi gitti,
Söyleyin Sultan Mahmut’a;
İstanbul kilidi gitti.
Ahıska’nın düşüşünden sonra Rusların hemen, hemen
hiçbir direnme ile karşılaşmadan, Osmanlı
topraklarından İstanbul’a doğru, çok kısa zamanda
yol kat etmeleri de Ahıska’nın bir “kilit” olduğunu
ortaya koymuştur.
AHISKA FELAKETİ
Böylece tarih kaynaklarında yer alan bilgiler:
Osmanlı Devleti'nin durumu savaşa elverişli olmasa
da, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne açtığı savaşa (26
Nisan 1828) karşılık olarak, Osmanlı Devleti "de
Rusya'ya savaş ilan etmek zorunda kaldı.(20 Mayıs
1828)
Bu ortamda başlayan savaş Balkanlar'da ve
Kafkasya'da Osmanlı Devleti'nin ağır yenilgisiyle
sonuçlandı. Osmanlı Devleti Rusya'dan ateşkes
istemek zorunda kaldı. Türk ve Rus delegeleri
arasındaki barış görüşmelerine Edirne'de başlandı.
(25 Ağustos 1829)
Bir ay kadar süren görüşmelerden sonra Rusların
önceden hazırladıkları barış şartlarını, Osmanlı
heyetinin itirazsız kabul etmesi üzerine, Edirne
Antlaşması imzalandı (14 Eylül 1829).
16 Maddelik bu antlaşmanın başlıca hükümleri içinde
şunlar da vardı: Doğuda sınır AHISKA, Poti, Anapa
Kaleleri Rusya'da kalmak üzere düzenlenecek;
Osmanlı Devleti savaş tazminatı olarak Rusya'ya on
bir buçuk milyon dukalık altın ödeyecek vs.
Bu antlaşmayı değerlendiren Prof. Dr. Yaşar Yücel ve
Prof. Dr. Ali Sevim şunu belirtiyor; "Kazandığı bu
başarılara rağmen Çar 1. Nikola, ülkesinde
(Rusya'da) görülen huzursuzluk, karışıklık ve
buhran nedeniyle son derece sıkışık ve güç durumda
bulunuyordu. Fakat bundan faydalanacak bir durumda
bulunamayan Osmanlı Devleti Rusya'dan barış
isteğinde bulunmak zorunda kaldı..."
Yazarlar antlaşmanın neticesini anlatırken de şu
önemli noktanın altını çiziyor: "Edirne Antlaşması,
Osmanlı İmparatorluğu'nun imzaladığı, maddi, manevi
en ağır antlaşmadır... Osmanlı İmparatorluğu'nun
çöküş ve dağılmasının başlangıcı sayılmalıdır..."
Böylece Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya savaş
tazminatı olarak ödeyeceği meblağın yanı sıra, terk
edilmesi öngörülen Ahıska Bölgesi de içindeki Türk
nüfus ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin
Kafkasya'daki en stratejik bölgesi idi.
Uğursuz 1828 savasında Osmanlı Ordusu ile birlikte
Ruslara karşı omuz omuza din ve Türklük adına
savaşan ve çok sayıda şehit veren Ahıskalılar, bütün
mal ve mülklerini bırakarak Türkiye'ye göç etmeğe
mecbur kaldılar. Türkiye'ye göç eden Ahıskalılar’ın
yerine 100 bin civarında Ermeni iskan edildi. Ayrıca
buralara Rus, Gürcü ve Yahudiler de yerleştirildi
Ahıska Bölgesi’nin başlıca köylerinde kalan
Türklere, Rus, Gürcü ve Ermeni ittifaklı zulümler
uygulandı.
1853-1854 Rus savaşında Bolşeviklerin Çarlık
Rusya'sını yenmesi ve 1917 güzünde Çar ordusunun
Ahıska Bölgesi’nden çekilişi Ahıskalılar’ın ümidini
bitirdi. 1917-1921 yıllarında Ermeni ve Gürcüler
ile yaptığı savaşlarda ki; erlikleri de Ahıska
Bölgesi’ne, Türkiye'ye tekrar kavuşma şansını
vermedi.
Ahıska'yı Türkiye'ye dahil etmek uğrundaki tarihi şanssız
gelişmelerden bazı örnekler: *
Örnek 1:
S.Kafkasya Tümeni Komutanı Halit Paşa, 4 Nisan
1918'de İngilizlerin desteği ile Ahıska'ya dayanan
Ermenileri Ahıskalıların Milli kahramanı Osman
Servet Atabek ile birlikte yenip şehri teslim aldı.
Altı buçuk ay sonra 30 Ekim 1918'de Yunanistan'ın
Mondros Limanı’nda İngilizlere ait Agamemnon
Zırhlısı’nda İtilaf Devletleri (Fransa, Büyük
Britanya ve Rusya) temsilcileri, İngiliz Amirali
Galthorpe başkanlığında Türkiye delegesi ile bir
araya geldi. Beş oturum süren görüşmeler sonunda
İngiliz çıkarlarını öne alan ve
İngilizler tarafından hazırlanmış, Mondros
Mütarekesi aynen imzalandı. Anlaşmayla, Türk Ordusu
Ahıska'yı boşaltarak 1914 sınırları gerisine
çekildi.
Örnek 2:
XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, aldığı
emir üzerine İngilizlerin himayesindeki ve
Gürcülerin elinde olan Ahıska'yı yerli milislerin
desteği ile 19 Mart 1921'de işgal etti. Ama
Ahıskalılar’ın sevinci uzun sürmedi. Türk
Ordusu’nun 6-10 Ocak 1921'de Eskişehir'in batısında
Yunan kuvvetlerine karsı kazandığı büyük zaferden
sonra Sovyetler Birliği TBMM Hükümeti ile iyi
ilişkiler kurma gereği duydu. Çünkü Anadolu'nun
itilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi,
Sovyetler Birliği'nin güney sınırlarını tehlikeye
sokuyordu.
Bunun üzerine Sovyetler Birliği ile TBMM Hükümeti
orasında 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması yapıldı.
Kazım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu bu
antlaşma gereğince Ahıska'dan geri çekildi. Özgün
dostluk adıyla hem de Rusya'nın isteği üzerine
Türkiye-Rusya muahede ahitnamesi olarak bilinen 16
maddelik antlaşma Türkiye adına Yusuf Kemal (Tengişenk),
Dr. Rıza Nur ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy); Sovyetler
Birliği adına da Çiçerin ve Celal Korkmazov
tarafından imzalanmıştır. Antlaşmanın birinci
maddesine göre SSCB, 28 Kasım 1920 günü İstanbul'da
toplanan Meclis-i Mebusan'ın kabul ettiği Misak-ı
Milli sınırlarını tanıyor, taraflardan birine zorla
kabul ettirilmek istenen bir barış antlaşması ya da
uluslararası bağlayıcı bir başka belgeyi tanımama
ilkesini getiriyordu. Antlaşma; “bağıtlı taraflardan
birine zorla kabul ettirilemez” ilkesini taşımasına
rağmen Ahıska Sovyetler Birliği’ne verildi.
Bu antlaşmayı Türkiye adına imzalayıp trenle Kars'a
gelen murahhaslarımıza "Gürcistan'la yapılan 1918
Batum Muahedesi’yle Türkiye'ye katılan Ahıska
sancağı neden ihmal edildi?" diye sitem edenlere,
Dr. Rıza Nur şu karşılığı vermiştir: "Ahıska'da
böyle yüzlerce Türk köyü olduğunu maalesef
bilmiyorduk! Elimizde neşredilmiş bir vesika bile
yoktu. Keşke daha önce bu hususta bilgi sahibi
olsaydık!..."
Böylece Moskova Antlaşması’nın zeminini iyi
hazırlamadan, otorite sahibi bir bilgin olmadan
Türk diplomasisini Moskova'da temsil edenlerin
yüzünden, Edirne Antlaşması’yla Ahıska
Türkleri'nin kara günlerinin temeli de atılmış oldu.
Ahıskalılar için bu sefer "beton duvarlı esaret
kampı kuruldu".
Asırlarca Türkiye'nin bölünmez bir parçası, verimli
topraklara, zengin doğaya sahip ve yüzölçümü 6.260
km kare olan Ahıska Bölgesi'nin hiçbir talep veya
dayatma olmadan veya hesabın yanlış yapıldığının
farkında olunmadan, o dönemde iç savaş ve
mütteliklere karşı kendini zor savunan, dolayısıyla
da güçlükle ayakta duran Bolşevik Rusya'nın bir
kağıt üzerine yazılmış "Dostluk Antlaşması "
kelimesi uğruna verilmesi, diğer taraftan Ahıskanın
Türkiye'ye bağlı kalması uğrunda düşmanlarla mertçe
savaşarak şehit düşenleri hiçe saymak kabul
edilemez.
Bu antlaşma Türkiye'nin milli menfaatleri açısından
muazzam kayıp ve dolayısıyla da affedilmez siyasi
bir hatadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nca ilköğretim
okullarında ders kitabı olarak onaylanan "Sosyal
Bilgiler" kitabında Türkiye ile Rusya arasında 16
Mart 1921'de Moskova'da imzalanan bu antlaşma
hakkında: "Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği yeni
Türk Devleti'ni tanıdı" denilerek bu antlaşma
Türkiye için çok önemliymiş gibi sunuluyor. Fakat
milyonlarca öğrenci antlaşmanın perde arkasını
yeterince bilmiyor. Doğru, aynı antlaşmanın öteki
maddeleriyle Türkiye, Çarlık dönemi Hükümleriyle
yapılmış olan sözleşmelerden doğan bazı mali
yükümlülüklerden kurtuluyordu ama bu mali
yükümlülüklerin maliyeti Ahıska'nın acı kaybına
nispeten cüzi bir miktardır.
Bugün Türkiye'de bulunan ve 16 Mart 1921 Moskova
Antlaşması hakkında bilgi alınabilecek tarihi
kaynaklardan anlaşılıyor ki; 1921'de Bolşevik
Rusyası’nın durumu, Ahıska'yı Ruslara vermemek için
çok münasip idi. Fakat TBMM Hükümeti tarafından
Türkiye adına yetkilendirilip Moskova'ya gönderilen
heyet diplomatik olarak bundan faydalanamadı.
Sonuçta eşi görülmemiş ölçüde bir hataya yol
açıldı ve bunun ağır faturasını 60 yılı aşkın bir
süredir sürgünün pençesindeki Ahıska Türkleri
ödüyor.
Günümüzde de öyle anlaşılıyor ki Türkiye'yi yöneten
liderler, siyasetçiler hala yapılmış bu hatanın,
acı gerçeğin farkına varmamışlar.
Meclis-i Mebusan'ın 28 Ocak 1920 tarihli gizli
oturumunda kabul edilen Misaki Milli Beyannamesi
Türkiye'nin kabul edebileceği barış koşullarını
saptayarak özetle şu hükümleri içeriyordu: "Mondros
Mütarekesi sınırları içinde Osmanlı-İslam
çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü,
gerçekte ya da hükmen hiçbir nedenle birbirinden
ayrılmayacak bir bütündür... Bölgelerin geleceği,
halkın serbest oyu ile belirlenecektir..."
O dönem Ahıska Bölge ahalisinin ekseriyetini (%72)
Türkler teşkil etmekte idi ve Misak-ı Milli
sınırları içinde bulunuyordu. 4 Nisan 1918'de Türk
Ordusu İngilizler’in desteği ile Ahıska'ya dayanan
Ermenileri püskürterek Ahıska'yı kurtarmış ve
Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihten (30 Ekim
1918) önce Ahıska ve Ahılkelek halkı delegeleri
Batum Konferansı'nda 13-26 Nisan 1918 tarihinde
Türkiye'ye katılmak istediklerini bildirmiştiler.
11 Mayıs 1918'de toplanan Batum Konferansı'nda,
Osmanlı tarafı, bölge halkının isteği doğrultusunda,
Ahıska ve çevresinin Türkiye'ye terk edilmesini
talep etti. 15 Mayıs 1918'de Gürcistan bu talebi
kabul etmek zorunda kaldı.
AHISKA ÖZERKLİĞİNİ İLAN EDİYOR
Osman Servet Atabek tarafından kurulan Güneybatı
Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma Merkezi (Ahıska
Ahılkelek Müslümanları Milli Şurası), 25 Aralık 1919
tarihinde Gürcistan içinde Ahıska Bölgesi’nin
Özerkliği'ni ilan etti.
18 Temmuz 1920'de Ankara'da Atatürk ile birlikte
TBMM üyeleri de, Milli Misak üzerine ant içtiler,
İngilizlerin Batum'dan çekilirken, burayı ve
Artvin'i Gürcistan'ın işgaline bırakmasını, 25
Temmuz 1920'de Türkiye Hükümeti adına Atatürk
resmen protesto etti. Kazım Karabekir Paşa
Kumandasındaki XV. Türk Kolordusu Ankara'dan
aldığı emirle 30 Ekim 1920'de Kars'ı Ermenilerden
kurtardı. Sıra, Gürcü kuvvetleri işgalindeki
yerlerimize gelmişti. Türk Ordusu Ardahan ile
Artvin'i işgal etmek için hazırlık yaparken, TBMM
Hükümeti bu bölgelerdeki tarihi ve etnik haklarını
belirten ültimatomu 22 Şubat 1921'de Gürcistan'a
verdi.
Türkiye Hükümeti Gürcistan'dan ültimatoma 18 saat
içinde müspet cevap aldı. Böylece diplomasi yolu ile
Ardahan ve Artvin Türkiye'ye geri verildi. Yukarıda
anlatıldığı gibi, Kazım Karabekir Paşa'nın ordusu 9
Mart 1921'de Ahıska'yı da işgal etti. Ama ne yazık
ki 6 gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova
görüşmelerinde başarısızlığa uğrayan Türk
diplomasisi yüzünden bu sefer Ahıska'yı Kazım
Karabekir Paşa kendi eliyle Gürcülere teslim etmek
mecburiyetinde kaldı ve Mart sonunda Ahıska'dan
geri çekildi.
Asırlar boyunca Türkiye'nin bir parçası olan Ahıska
Bölgesi’ni Türk nüfusu ile birlikte, Moskova'da
bağıtlı taraflardan birine zorla kabul ettirilmek
istenmeyen koşullar altında imzalanan antlaşma
sonucu Rusya'ya verilmesini doğru bulmuyorum. Ancak
tam olarak büyük hataya yol açıldığı inancında da
değilim. Belki o dönemde kamuoyuna gizli gelişme,
düşünce ve kuşkular nedeniyle Ahıska'yı vermek gibi
hayli riskli bir adım atılmıştır.
Bunun aksini iddia etmek şüpheli ve düşündürücü,
çünkü bir taraftan 18 Temmuz 1920'de Atatürk ile
birlikte TBMM üyeleri Misak-ı Milli sınırları
üzerine ant içiyorlar; Ankara'nın emri ile 9 Mart
1921'de Kazım Karabekir Paşa Ahıska'yı esaretten
kurtarıyor. Öte yandan Ahıska'nın kurtuluşundan tam
6 gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova'dan hiçbir
baskı, zaruret olmadan Ahıska'yı Ruslara geri
veriyorlar. Daha sonra Moskova'dan Türkiye'ye dönen
murahhaslarımız Ahıska'yı Ruslara verdiklerinden
dolayı pişmanlık duyuyorlar.
Ardından 13 Ekim 1921'de Kars Antlaşması ile
tekrar Moskova Antlaşması’ndan pek farkı olmayan
bir antlaşma daha TBMM Hükümeti ile Sovyetler
Birliği'nin o zamanki anayasasına göre birer
federal Cumhuriyet olan Ermenistan, Azerbaycan ve
Gürcistan arasında imzalanıyor. Bu antlaşmanın
amacı Moskova Antlaşması hükümlerinin adları geçen
Kafkas Cumhuriyetleri tarafından da tanınmasını
garanti altına almaktı. Bu antlaşma Türkiye'nin son
Ahıska pazarlığı idi. Yani verdik gitti, sonsuza dek
Ahıska'nın Türkiye'ye geri katılması söz konusu
olamaz anlamına geliyor.
1921 – 1944 yılları arasında Ahıska Türkleri:
16 Mart 1921 yılında Ahıska'nın Sovyet topraklarına
bağlanması ile Ahıskalılar için kara günler yeniden
başladı. 1956 yılındaki verilere göre bu yerlerdeki
Türk nüfusu 138.000 kadardır. Sovyet yönetimi, zorla
Gürcistan sınırları içerisinde bıraktıkları Abhaz,
Asetin ve Acarlılara, Özerk Cumhuriyet kurma hakkı
tanırken, Ahıska Türkleri yokmuş gibi farz edilerek,
göz ardı edildiler. Bu yıllarda Ahıskalılar,
okullarda önce Arap, sonra Latin ve daha sonra da
Kiril alfabesi ile eğitim gördüler.
Ahıska'da kolhozlar 1927 yılında kurulmaya başladı.
1921'den 1927'ye kadar bu geçen 6 yıllık süre
içerisinde Ahıskalıların ileri gelenleri Sovyet
yönetimi tarafından hapishanelere atıldı. 1930'lu
yıllarda başlatılan baskı ve şiddet (Represiya)
döneminde binlerce aydın ve din adamı "Kemalist ve
Pantürkist" suçlaması ile evlerinden toplanarak
cezaevlerine atıldılar. Bu insanlardan bir daha hiç
bir haber alınamadı. Daha sonra Stalin'in de desteği
ile Gürcü şovenizmi güçlenerek, Ahıska Türkleri’nin
büyük bölümünün soyadlarını Gürcüce’ye çevirdiler.
1938 yılında Sovyet Anayasa'sının kabulünden sonra,
Ahıskalılar kayıtlara Azerbaycan milleti, dilleri
ise; Azerice olarak geçti. Fakat bu durumda,
Rusların kendi amaçları ve politikaları açısından
pek fayda getirmeyeceği anlaşılınca bundan da
vazgeçilip, 1940'da Ahıskalıların resmi dili
Gürcüce’ye çevrildi. Bu uygulamadan anlaşılan
Ahıskalılar, bağlı bulundukları Türk kimliğinden
tamamen koparılmak istenmiştir.
Diğer taraftan bu yıllarda, İkinci Dünya harbinin
patlak vermesi, bu harbe Rusya'nın dahil olmasıyla
birlikte 1938-40 yıllarında Ahıska ve çevresine,
Türkiye'ye mücavir sınırın korunması adı altında, on
binlerce Sovyet askeri yerleştirildi. 1940 yılına
kadar hiç askere alınmayan Ahıskalılar’dan birden
bire 40 bin civarında kişi Alman cephesine sevk
edildi. Askere sevk edilenlerin kız, gelin ve
çocukları Borcom'a demiryolu inşaatında
çalıştırdılar. 1944 yılında Borcom'dan Vale'ye
döşenen 70 kilometrelik demiryolu yapımında binlerce
Ahıska Türkü kötü koşullar sebebiyle hayatını
kaybetti.
Kaynaklardan öğrendiğimiz bilgilerden anlaşılıyor
ki; Ahıska Türkleri’nin sürgün edilme düşüncesi Rus
yöneticileri tarafından 10-15 yıl öncesinden
planlanmaya başlanmıştır. Çünkü 1921 yılından sonra
komünist Sovyet yönetimin, Abhaz, Asetin ve Acarlara
Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken; Ahıska
Türklerine bu hakkı tanımaması; 1930'lu yıllarda
halkın lideri durumunda olan binlerce aydın ve din
adamının hapse atılması; 1940 yılına kadar diğer
özerk Cumhuriyetlerden askere adam alındığı halde,
Ahıskalılar’dan askere alınmayıp, ancak Rus-Alman
Harbi’nde 40 bin civarında kişinin Alman cephesine
gönderilmesi ve geri kalan kadın ve ihtiyarlara da
demiryolunun yaptırılması gibi olay ve uygulamalar
gösteriyor ki, sürgün olayını daha önceden
hazırlanmış bir planı tam istedikleri bir anda
gerçekleştirmişlerdir.
1944 Sürgünü ve Sürgününü Hazırlayan Koşullar
Bilindiği gibi 1944 yılı Mayıs'ında hazırlanmış olan
bir belgeye göre, önce Ahıska Türkleri’ni, S.S.C.B.
üyesi olan Gürcistan'ın Şark ilçelerine (Rayonlarına)
nakletmek kararı alınmış. Ancak daha sonra büyük
ihtimal ki, bu karar halkın kafasını karıştırmak ve
meşgul etmek için hazırlanmış sahte bir belge olduğu
ortaya çıkmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, gerçek niyeti
ve planı gizlemek suretiyle; ortaya çıkacak tepkiyi
ölçmek, gibi gayelerle aslı olmayan bir dedikodu
ortaya atılarak halkın zihni bulandırılmış ve
dikkatler başka tarafa çekilmeye çalışılmıştır. Daha
sonra, aynı yılın Temmuz'unda yeni plan tasdik
olunuyor. Tasdik edilen bu yeni kararda, ahaliyi
Gürcistan Cumhuriyeti'nden dışarıya çıkarmak, Orta
Asya ve Kazakistan'a sürmek planı açıklanıp
uygulamaya konuluyor.
Sürgünün Uygulanması
Bu acımasız Stalin rejimi, Devlet Savunma Komitesi
kararına dayanarak sınır güvenliği gerekçesiyle 110
bini aşkın Türkü, Ahıska'nın 209 köyünden alarak
kargo trenleriyle Orta Asya'ya sürmüştür.
Şimdiye kadar gizli olan belgelerin açıklanmasından
sonra sürgün olayını kısaca özetlersek Stalin
rejiminin biraz daha iç yüzünü görmüş olacağız.
13 Kasım 1944 yılında "Komünist İmecesi"
uygulamasıyla yollar, köprüler v.s. gibi tesisler,
daha başlarına geleceklerinden haberi olmayan halka
tamir ettirildi. 14 Kasım 1944 günü, gece saat
12.00'de, daha önce sınıra takviye amacıyla
yerleştirilmiş olan on binlerce Rus askeri,
silahlarıyla Türklerin evlerine girdiler. Dört saat
içerisinde kamyonlara doldurulan mazlum ve çaresiz
Türk insanı demir yoluna getirildiler. Diğer
taraftan bu sırada yüzlerce Ahıskalı aile ise, her
türlü riski göze alarak, Rus askerleriyle
çarpışarak, onlarca şehit verme pahasına Türkiye'ye
geçmeyi başardı. Bu aileler halen Ağrı, Muş,
Kırıkhan, İnegöl, Bursa, Ankara, İstanbul ve diğer
yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar.
Türkiye sınırına yakın köylerdeki insanlarımızın
toplanması için 15 dakika izin verildi. Babaları,
kocaları, kardeşleri Alman Cephesi’nde bulunan bu
kimsesizleri ve ihtiyarları kim, hangi sebeple,
nereye sürüyordu? belirsizdi.
Böylece 100-120 bin civarındaki Ahıska Türkü, kara
kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde
koyunlar gibi doldurularak kapılar kilitleniyordu.
Yer gök Allah-Allah haykırışlarıyla inliyor, ağlama,
sızlama ve hıçkırık sesleri kulakları sağır
ediyordu. Halbuki bu yakarışları işitecek vicdana
sahip kimse yoktu. Vagonlar Hazar Denizi'ne
yaklaşmaya başlayınca, bu insanlar kendilerinin
denize döküleceklerini sandılar. Bu olay karşısında
Azerbaycan'ın o dönemdeki yöneticileri, Ahıskalıları
Azerbaycan'da iskan etmek istediler. Ancak Stalin'in
kararı kesindi. Azerbaycan yöneticilerini kurşuna
dizmekle tehdit etti. Azerbaycan Türkleri’nin
gayretleri de netice vermedi. Üç gün sonra vagonlar
tekrar Urallar Bölgesi’ne hareket etmeye başladı.
Ural Dağları’nın soğuk havası bir çok insanın
hayatına mâl oldu. Onlara kefen ve mezar bile nasip
olmadı. Kefenleri Sibirya'nın bembeyaz karıydı. Bir
buçuk ay süren yolculuk sonunda bu talihsiz insanlar
Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a
dağıtıldılar.
Ahıska Türkleri sürülürken: Onlara; “Sizleri Alman
tehlikesinden korumak için başka yerlere geçici
olarak göç ettiriyoruz, en kısa zamanda
topraklarınıza geri döneceksiniz” diye yalan
söylediler. Sürgün anılarını anlatan başta babam
Rahmetli Mihrali BİNALİOĞLU ve sürgün yaşamış
100’den fazla insanların anılarını çok kısa olarak
şöyle ifade edebiliriz: ”Gece Rus askerleri
köyümüzün evlerini kontrol altına aldılar ve iki
saat içinde toplanmamızı emrettiler. Sonra da silah
zoruyla tren istasyonunda topladılar. 220’ye yakın
Ahıska köyünün Türk ve Müslüman nüfusunun
kırk-elli kişi bir hayvan vagonuna dolduruldu.
Vagonlar hayvan vagonları olduğu için ısıtma sistemi
yoktu. Tuvaletsiz, susuz, dışarıda -15, -20 derece
soğukta, bir buçuk ay bir yolculuk yapıldı. Rus
askerleri her istasyonda vagonları açarak: açlıktan,
soğuktan ve hastalıktan ölenleri trenlerden dışarı
atıyorlardı. Tren kapıları günde bir kez açılıyordu.
Erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet
ihtiyaçlarını yapamayan kadınların idrar keseleri
patlayarak ölenler vardı” Onları bu insanlık
ayıbına düşürenler neden utanmadılar? Bu
insanların suçu neydi?, Türk ve Müslüman olmak mı,
nerde bu insanların cesetleri? Kim bu insanlık
ayıbını üstlenecek? Altmış yıl içinde kimse
üstlenmemişse, bundan sonra birilerinin üstlenmesi
zor olur.
Ahıska Türklerinin Özbekistan’daki sürgün
yaşantıları:
Bir buçuk ay süren bu zorlu yolculuktan sonra,
açlıktan, soğuktan, hastalıktan, 17 bini çocuk olmak
üzere 30 binden fazla insan vefat etmiştir. Orta
Asya Çöllerine Ocak ayında gelen Ahıskalılar zor
şartlar altında yaşam mücadelesi vermeye başladılar.
Bu toprakların insanlarına, havasına, suyuna alışmak
mecburiyetindeydiler. Özbekistan, Kazakistan ve
Kırgızistan çöllerine yerleştirilen bu insanlar sıkı
bir polis ve KGB rejimi altında adeta bir
karantinaya alındılar. 1944-1956 yıllar arasında
sıkı yönetim uygulandı. Belli sınırlar içinde
yaşamak mecburiyetinde kaldılar, bir köyden diğer
bir köye izinsiz gidemediler. Düğün yapmak,
evlenmek, yakın akrabaları ziyaret etmek için özel
izin alınması gerekiyordu. Yüksek eğitim alma, seçme
ve seçilme hakları yoktu. Ne yazık ki; bütün bu
insanlık dramını dünya kamuoyu bilmiyordu. Bu
insanlık ayıbı tam 12 yıl sürdü. (1944-1956)
yılları arasında devam etti. Stalin’in ölümünden
sonra sıkı yönetim kaldırıldı. Ama Ahıskalılar
Ahıska’ya dönemediler. Ellerinden alınmış mal ve
mülkleri verilmedi, hatta turist olarak Ahıska
topraklarını ziyaret etmeleri yasaklandı. Bunun
başlıca sebepleri Ahıska’nın Türk sınırında
bulunması ve 1944’ten sonra boş kalmış Türk
köylerine Ermenilerin yerleştirilmiş olmasıydı.
Bir Türk toplumunun Türkiye sınır bölgesinde
bulunması Rusya açısından sakıncalı olarak
görülmüştü.
Ahıska Türkleri’nin sürgünündeki Ermeni faktörünü de
unutmamalıyız. 1915 Türk-Rus Savaşı’nda Ermeniler
Türklere ihanet ettikten sonra, artık Türk
topraklarında kalamayacaklarının farkına vardılar.
Rus Ordusu’nun arkasına takılarak Anadolu
topraklarını terk ettiler ve Kafkasya’ya
yerleştiler. Ahıskalılar Ahıska’dan sürülünce de boş
kalan köylere Ermeniler yerleştirildiler. İngiliz
yazarı Robert Conguest; “120 bin kişilik bir Türk
nüfusu yurtlarından sürülüyor ve bu olay 1969 yılına
kadar Batı dünyasında duyulmuyor. Koca bir halk
yurtlarından sürülüp binlerce km uzaklıkta sıkı bir
polis rejimi altında yaşamaya mahkum ediliyor ve
dünyanın bu soykırımdan haberi olmuyor” diye
yazıyor. Nasıl adalet bu?
Bir buçuk ay süren bu yolculuk sonucu 1944 yılının
soğuk kışında Ahıska Türkleri Orta Asya’ya
ulaştılar. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ın
çöl arazilerine dağıtıldılar. Yerli halk
Ahıskalıları hiç de iyi karşılamadılar. KGB yerli
halk arasında iyi çalışmıştı ki; Ahıskalıları düşman
gibi karşıladılar. “Siz insan yiyormuşsunuz,
Almanlar ile iş birliği yapıyormuşsunuz” diye yalan
suçlamalarda bulunmuşlar. Ahıskalılar bu çöl
dediğimiz arazileri güzelleştirmeye başladılar.
Çalışkanlıkları, dürüstlükleri ile çok kısa bir
zamanda yerli halktan daha iyi yaşamaya başladılar.
Baskı ve zulümlere rağmen Türklüklerini, dinlerini,
örf ve geleneklerini hep korumaya çalıştılar. Yerli
halk Ahıskalılara; “Göçmen, Kafkas” diyenlere karşı
kendilerinin “Türk” olduklarını ispat etmeye
çalıştılar. Bu nedenledir ki; kimliklerine “Türk”
diye yazdırıyorlardı. Merkez Komitesi; Azeri, Özbek,
Gürcü, Rus yazmak istemelerine rağmen Ahıskalılar;
“Hayır ben Türk’üm ve asla milliyetimden vazgeçmem”
diye direniyorlardı. Ahıskalılar hariç eski SSCB
de “Türk” diye resmen kabul edilen başka millet
olmamıştır.
Koca bir halk yaşadıkları sınır boyundaki yurtlarından sürgün ediliyor,
soykırıma tabi tutuluyor, 30 binden fazla insan
açlık, hastalık ve soğuktan vefat ediyor”, Sağ
kalanlar sıkı bir polis “KGB” rejimi altında 12
sene yaşamaya mahkum ediliyor, Ahıska haritasından
Türk toplumu siliniyor ve bütün bu mezalim gelip
geçen Sovyet liderleri tarafından gizli tutuluyor.
Daha da düşündürücüsü Türkiye’de gizli tutulması, bu
sürgün ile ilgili bilgiye rastlanmaması hayret
vericidir.
Sürgüne tabi tutulan bazı milletlerin; “Almanlar ile
işbirliği yaptıkları için” sürüldükleri ileri
sürülüyor, ama Ahıska Türkleri’ne böyle bir suçlama
yapamadılar. Demek ki; Ahıska Türkleri’nin
sürgününün tek sebebi Türk olmaktı. Stalin Türk
Devleti’ne yapamadığını, Ahıska Türkleri’ne yaptı.
Ahıska Türkleri’ne yapılan bu sürgün, resmen bir
soykırımdır. Bütün dünyanın bunu böyle kabul
etmesini istiyoruz. İnsanlık tarihinin en kirli
sayfalarını teşkil eden bu sürgün olayının belgeleri
yıllar sonra ortaya çıktı. Bu insanlık suçunu
işleyenler, bu ayıbı ortadan kaldırmak için hiçbir
girişimde bulunmadılar. İnsanlık tarihini
inceleyenler bir gün bu suçun hesabını da
soracaklar, ama ne zaman?
Özbekistan Fergana Olayları:
1944 yılında Ahıska’dan sürülen Ahıska Türkleri Orta
Asya ve Kazakistan Çölleri’ne yerleştirildiler.
Mecburi göçe tabi tutulan bu insanlar bu çöl
havasına, soğuğuna, insanlarına ve suyuna alışmak
mecburiyetindeydiler. Alışamayanlar, soğuktan ve
hastalıktan 10 binden fazla insan vefat etmişti.
Sovyet Rejiminde sürgün hayatı geçiren Ahıskalılar
hep dışlandılar, üçüncü sınıf statüsünde yaşam
mücadelesi verdiler. Çalışkanlıkları, dürüstlükleri
ile çok kısa zamanda, yerli halktan daha iyi
yaşamaya başladılar. Kendilerine yapılan baskılara,
haksızlıklara rağmen Türklüklerini, örf adetlerini
ve geleneklerini korumaya çalıştılar. Gürcü, Göçmen,
Kafkas, diyenlere karşı Türk olduklarını ispatlamak
için çalıştılar, pasaportlarında Millet yazıldığı
yere " TÜRK" diye yazdırdılar. Hükümet görevlileri
Azeri, Özbek, yazmak istemelerine rağmen,
Ahıskalılar; “Hayır biz Türküz ve Milletimizden asla
vazgeçemeyiz” diye direndiler. Ahıskalılar hariç
eski S.S.C.B de Türk diye resmen kabul edilen başka
millet yoktur. Bu nedenledir ki; Ahıskalılar hiç
sevilmediler ve devamlı KGB'nin takibi
altındaydılar. Ahıska Türkleri Orta Asya ve
Kazakistan'ın kendilerine hiçbir zaman vatan
olmayacağının farkındaydılar. Bundan dolayıda kendi
anavatanlarına Ahıskaya veya Türkiye'ye dönme
mücadelesi veriyorlardı. Gürcistan buna hep
direniyordu. Türklerin Ahıskaya yerleşmesine
karşıydı. 45 Sene sürgün hayatı böyle geçti.1989
Sovyetler Birliği'nin son dönemlerinde Sovyet
Rejimi'nin çökmesi sırasında Sovyetler Birliğini
oluşturan Cumhuriyetler bağımsız bir Devlet olmak
istiyorlardı. İlk Cumhuriyetlerden birisi de
Gürcistan’dı. Ahıskalılar’ın Ahıska Topraklarına
yerleşmesine sıcak bakmayan Moskova Ahıska
Türklerinin meselesini Gürcistan'a baskı yapmak için
alet olarak kullanmaya başladı. Moskova'nın ve
KGB'nin bu ince hesapları Ermenilerin de işine
yaradı. Özbekistan'da çoğu Fergana Vilayeti’nde
oturan Ahıska Türkleri arasında Ahıskaya dönme
faaliyetleri güçlenmiştir. Son zamanlar 1986-89
Özbekistan'daki pamuk yetiştirmedeki yolsuzlukları
hakkında soruşturma yapmak için Moskova'dan gelen
Ermeni asıllı savcı Gıdilyan- İvanov, binlerce Özbek
asıllı insanları tutuklayıp ceza evlerine
gönderdiler. Bu gelişmeler Özbekistan'daki toplum
içinde azınlıklara karşı özellikle Ruslara ve
Ermenilere karşı ayaklanmaya başladılar. Tabi ki KGB
durumu kontrol ediyordu ve gelişmelerden haberdardı.
9 Nisan 1989 da Tiflis ayaklanmasında Gürcü Milleti
Rus ordusuna karşı isyan etti ve çatışmalar çıktı.
Kızılordu, Sivil topluma karşı silah kullandı
onlarca insan öldürüldü. Bu olayları örtbas etmek
için Sovyetler Birliği’nin son Cumhurbaşkanı
Gorbaçov Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov ve KGB bir
senaryo yazdılar ve uygulamaya başladılar.
1) Gürcistan Devletini zor durumda bırakmak için
Ahıska Türklerini kullanmak,
2) Özbekistan'daki pamuk tarımındaki yapılan
yolsuzlukları ortadan kaldırmak,
3) Özbekistan'daki azınlıklara karşı isyancı olan ve
devleti suçlayan," BİRLİK" oluşumunu yok etmek,
4) Özbeklerin Rus düşmanlığını Ahıska Türkleri
üzerine yönlendirmek, böylelikle iki Türk insanını
|