(Harita  Hakkı DEDELER tarafından çizilmiştir)

Ahıska Neresidir: Ahıska Gürcistan’ın Güney Batısında, Türkiye’nin Kuzey Doğusunda, Ardahan İlimize sınır teşkil eden dağlık bir bölgedir. Bu bölge Kuzeyde Borjoma, Güneyde Çıldır düzlüğüne, Doğuda Borçalı’ya, Batıda Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adigön, Aspinza, Ahılkelek ve Bagdanovka gibi önemli yerleşim birimleri ile; 220’den fazla köyün merkezi olan Ahıska şehrinin yüz ölçümü 6260 km2 büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve hayvancılığa  çok elverişlidir. Bu bölge, Gürcistan’da; “Meskhet – Dahavacheti” olarak anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere’de “Meskhet Türkleri” denilir. Ama, doğrusu; “Ahıska Türkleri”dir.

Ahıskanın Anlamı: Ahıska, Gürcüce; "Yeni-Kale" anlamına gelen Ahal-Tsihe'nin Türkçe ve Farsça şeklidir. Burası Kars'ın Posov Kazası’nın aşağısındaki Ahıska Şehri’nden ibarettir. ‘Ahıska’ kelimesini, Ahıska Bölgesi’nin dört tarafında bulunan kavimler, kendi dillerinde: “Bu meyanda Ahıska, Akhır-kıska, Ak-sıka” gibi kelimeler kullanılır. Bu kalenin ilk kurucusu Nûşirvan her sene Ahıska'da yaylaya çıkar tatil yapardı. Gürcüler, "Yeni-Kale manasına Akhal-Tsikhe" diye bunun kendi dillerinde olduğunu iddia ederler. Fakat, 1578-82 yıllarında buraları gezip gören ve Osmanlı Ordusu'nun "Münşi"si olan tarihçi Gelibolulu Mustafa Ali Çelebi'nin, "Ak-Şehir demekle meşhur Akhal-Kelek (Akhal-Kalak) nâmıyla mezkur olan kala" diye bugünkü Ahılkelek'ten bahsetmesi doğrudan doğruya "Ak-Şehir" diye göstermesi, belirttiğimiz Gürcü iddiasının doğru olmadığını belirtiyor. Herhalde adın başındaki "Akhal/Akal" Dede Korkut kitabında işaret edilen Türkçe "Ak" ile ilişkilidir. Akhal-Kelek Gürcü lügatinde: "Ak-Kala" manasına gelmektedir.

Mamıkoğlu Vahan'in Başbuğluğu ve İber (Gürcistan) Bölgesi’nde 1. Vaktan Gurg-Aslan'ın Krallığı çağında 482 yılında Sasanlılar’la yapılan büyük bir savaşa sahne olan burası o zaman AKESGA ŞEHRİ diye tanınıyordu.

AHISKANIN TARİHİ GEÇMİŞİ

İslam Öncesi Devir ve Atabekler

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ahıska Bölgesi, bugünkü Kars İli’nin Kür Irmağı Başlan Bölgesi, çağımızdan yüzlerce yıl önceleri Kafkaslar Kuzeyinden Kür-Aras-Çoruh ırmakları boylarına gelip yerleşen Saka (İskit) adlı göçebe Türklerin "Gogar" Boyu’nun yurdudur.

Bu yüzden küçük Arsaklılar sülalesinin "Kuzey-Başbuğları" sayılan "Gogorenli" Sor oymağından Şamşoldeli İlbeyleri Sülalesi "Gogalet Koca Oğlu Şor-Şamsoldin" adıyla anılıyor. 1177 yılında Kıpçak/Kuman Türkleri’nin kür boylarında ordu başbuğluğunu ellerine alışlarına kadar 1800 yıl boyunca "Şamşoldeli Orbeliler Hanedanı" "Sbarabed" (Sipeh-bed = Başbuğ) olarak, Kartlı-Kakhet ve İmaret/Açıkbaş Gürcüleri’ne de hükmetmiş. Adlı - sanlı Oğuz İlbeyleri olarak yaşadılar.

Sultan Alp Arslan, Arsaklılar'ın Baş Vezirleri soyundan Ortodoks Bağratlılar ile onları koruyan Bizanslılar’ın elinden 1068 güzünde bu bölgede bulunan Ardahan ve çevresini fethederek, Selçuklu ülkesine kattı. Haziran 1080'de Selçuklu Başbuğu ile Danişmendli Emir Ahmet, Son Bağratı – Bizans Müttefikleri Ordusu’nu Posof’un Kol Kalesi altında yapılan meydan savaşında yenince Çoruh Boyları Muş - Oğuz Türkmenlerin’in yerleşim yeri oldu. Fakat Kafkaslar Kuzeyinden gelen Ortodoks Kıpçak/Kuman Türkleri, mezhepdaşları Bağratlıları canlandırarak 40 bin atlı ve ondan daha çok yaya asker ile 1123'de Tiflis ve 1124'te Ardahan ile Çoruh Selçuklular’a bağlı İslam-Türk Beylikleri’nden aldılar ve uç bölgelerine ailelerini de getirip koruyucu savaşçılar olarak yerleştiler. Bu yüzden bugüne kadar Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Oltu-Tortum-Şavşat-Artvin yerli halkının konuştuğu Türkçe, Kıpçak/Kuman ağzına dönmüş bulunuyor. Sarı saçlı, gök gözlü, uzun boylu ve insan güzeli olan Kıpçaklar, bugünde kumral tipinde olan halkı oluşturmaktadırlar.

İşte bu Ortodoks-Kıpçak/Türkleri’nin Posof’la Çataldere'nin birleştiği yerdeki Çak-su üzerinde bulunan ve eski merkez Çak Kalesi'nde ocaklı olarak yaşayan Kıpçaklı T. Sargis, İlhanlılar'ın ilk çağı 1267/8 yılında, Tebriz'de Abaka Handan "Gürcistan-Atabeki" unvanını alarak, Çoruh (Artvin) ve Yukarı Kür (Ardahan-Ahıska-Ahılkelek) Bölgesi’nin "İlbeği"si oldu. Böylece ATABEKLER sülalesini kurmuş oldu. Anadilleri; Kıpçak Türkçesi olduğundan, bugün Artvin ili ve Kars'ın Kür Boyu’ndaki 5 ilçesinin "Gogaren/Gogarlı ve Çin-Çavat" (Çin/Kaşgar ilinden gelme Çavaklar) diye anılan en eski halkı da, Kuman-Kıpçak ağzı ile konuşurlar.

Atabekler - Osmanlı Bağlantıları

Ahıska-Ardahan-Artvin kesimlerinin İlbeğleri olan Kıpçaklı-Atabekler (1268-1578), 310 yıl Ortodoks olarak buraları idare ettiler ve İlhanlı-Çelayirli-Karakoyunlu-Akkoyunlu gibi Müslüman Türk Hükümetlerine bağlı yaşayarak hep Gürcistan Bağdatlıları ve İmaret (Kutayıs) İber (Tiflis) Gürcüleri aleyhine çalıştılar.

Gürcülere düşman olan Kıpçaklı-Atabekler'den II. Beka (1364-1391) ile oğlu Akboğa (1391-1451) Beyler, Timur’a tabi oldular. Ahıska’yı başkent edinen Akboğa Bey'in "Akboğa Yasası" adıyla yaptığı kanun, gerçek bir Türk yasa ve tüzüğüdür. Çıldır’da ki "Sabadur" ( = Bodur Yurdu) köyünde adı bugün de yaşayan Atabek Badur (Bahadır) (1466-1475) Akkoyunlu Başbuğu Uzun Hasan'a tabi olarak, Tiflis (Kartil) ile Kutayıs (Açıkbaş) Gürcüleri ile savaşmıştır. Bu sırada Şeyh Safı evladından, İran toprağı Şahı Şah İsmail Ahıska Bölgesi’ni ele geçirdi. Şah İsmail Ahıska'yı yaylak edinerek bütün Gürcistan halkını kendine boyun eğdirdi. Yıldırım Beyazid Han zamanında, Osmanoğulları Vilayetini harap ederek Arpa-Çukuru denilen Sivas'a gelinceye kadar yedi eyaleti eline geçirdi. O sırada Birinci Selim (Yavuz) Trabzon Valisi idi. Selim Padişah olunca evvela (niyet ettim gazaya) diyerek Şah İsmail'in üzerine deniz gibi askerle yürüdü. Çıldır düzünde Şah İsmail'in yüz bin Acem askerini kılıçtan geçirerek bölgeye hakim oldu. Selim Han bu muharebeden sonra bütün Gürcistan'ı emrine itaat ettirmiştir.

Ardanuç'ta oturan Atabek-Mirza-Çabuk (1506-1516) Trabzon Sancakbeyi Şehzade Sultan Selim’e öncülük ederek, Osmanlı akıncılarını 1509'da Acara-Gürel yolundan Açıkbaş merkezi Kutayıs üzerine yönlendirerek oranın Osmanlılara bağlanmasını sağlamıştır. 1514 yılında yine Atabek Mırza-Çabuk Çaldıran Seferi’ne gidiş ve dönüşünde Osmanlı Ordusu’na sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek azık yetiştirmiş, İmparatorluk ordularının geri hizmetlerini yürütmüştür. Çıldır-Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Livana (Artvin-Yusufeli)-Tortum, Oltu kesimlerini içine alan "Atabek-Yurdu" nun hakimi Mırza-Çabuk'un ölümünden sonra yerine geçen kardeşi IV. Gorgora (15169, Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517) sırasında Şah İsmail'in baskısıyla İranlılara tabi olmuş, Osmanlılara karşı İspir ve Bayburt bölgelerine akın etmiştir. Bu yüzden daha sonra KANUNİ, 1536-37'de onun elinden Narman, Oltu ve Livana bölgelerini aldırmış, oğlu II. Keyhusrev'i (1545-1573) Şah Tahmasb'a hizmet ettiği için cezalandırarak, 1548-1549'da Tortum, Kâmkhıs bölgelerini de fethettirip Erzurum'a bağlamıştır.

Van'dan Erzurum Beylerbeyliği’ne tayin edilen İskender Paşa (1551) bu eyaletteki sancakbeyleri ve çerileriyle Atabekler'in elinde kalan son Çoruh boyu topraklarına yürümüş ve kuşatmasının otuz üçüncü Cuma günü (13 Mayıs 1551) Ardanuç Kalesi’ni fethetti. Sonra buradan doğuya yürüyerek, Kür Boyunda Kinzo-Damal ile Ardahan Bölgeleri’ni de zabteyledi.

1551-52 yıllarında Gürcistan Beyleri. Acem Serdarı’na haraç veriyorlardı. 1551'in yazında Şah Tahmâsb Seki Ülkesi’ni alıp buraya düzen vermekte iken, Atabekli Gorgora oğlu II. Keyhusrev Şah Tahmasb'a bir kaç elçisini göndererek: Gürcü Vakhuş ile Şer-Mezan ve Kartil Kralı Luvarsab'ın, kendi ülkesinden bir takım yerleri aldıkları ve aynı zamanda İskender Paşa'nın Ardanuç Kalesi’ni kuşattığı için yardım talebinde bulundu. Keyhusrev, Şahın haraç veren tâbilerinden olduğu için, Şeki'de olan Şah Tahmâsb Keyhusrev'in yardımına geldi. Şah kendi ordusuyla beraber dağ yoluyla ilerleyip Malinkâp, Arkanı, Derzebâd ve buradaki çok süslü olan kiliseyi zapteyledi. Artık tutarı ve sığınıkları kalmayan Gürcü Beyleri’nden: Amvan Bey, Şer-Mezan oğlu Luvarsab ile Vakhuş gelerek Tahmasb'a itaatlerini arz eylediler. Bu sırada Gorgora oğlu Keygusrev de, pek çok armağanlarla Şahın huzuruna gelince, onun yurduna saldırmış olan Gürcü Vakhuş ile Şer-Mezan oğlu idam edilerek; onların yurdu Tümük Kalesi ile Akşehir (Ahılkelek) ve çevresi ona ihsan eyledi. Böylece, Atabekli II. Keyhusrev'e Osmanlılar eline geçen Ardanuç ve Ardahan Bölgeleri’ne karşılık Şah, eskiden de Atabekler'in olan Akşehir/Ahılklelek ve Tümük Bölgeleri’ni vererek, Atabekliler'in Adıgen, Ahıska ve Azgur Bölgeleri’ne eklemiş ve Safevilere bağlılıklarının devamını sağlamış oluyordu.

1552 yılının baharında 59 yaşında olan Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın on birinci seferinden sonra artık sefere çıkmayıp Macaristan üzerine yine bir vezirini göndermesi, İstanbul'dan casusları eksik olmayan Şah Tahmâsb'ın tecavüz cesaretini artırdığı anlaşılıyor. Çünkü Şah Tasmâsb Osmanlı Padişahı’na dostça bir mektup yazarak, Tanrı kullarının refahını sağlamak için çalışmakta olduğunu bildirdi ve Şems-i Felek-i Devvar diye tanınmış olan Velikhan'lı Mir (Seyyid) Şems ile gönderdi. Bu mektubunda Tahmâsb "müfsid ve fitneci bir kişi olan İskender Paşa'nın haddini aşan işlere giriştiğini" söylüyordu. Bunun üzerine Sultan Süleyman, Şah Tahmâsb'ın gönderdiği mektuba cevap göndererek, İskender Paşa'nın tahrikiyle tehditte bulunup, kendisinin Acem ülkesine geleceğini bildiriyordu.

İşte bu mektup üzerine, Tahmâsb bütün ordunun toplanmasını buyurdu. Az zamanda Kızılbaş bölükleri, Şah Ordusu’nun bulunduğu Gökçegöl'ün güneyindeki 3570 m. yüce ve yaylakları meşhur olan Akmangan Yaylağı’nda toplandılar. Şah Tahmâsb, Osmanlı Orduları’ndan önce harekete geçmek isteğindeydi.

959 (1552) yazında Şah Tahmâsb toplanan sayısız ordusunu:  1) Erciş ile Bargiri (Muradiye) üzerine; 2) Pasan'a 3) Irak'ı -Arabi yağmalamaya; 4) Dav-Eli/Atabek Yurdu kesimlerini vurmaya memur ederek dört kola ayrıldı. Atabek Yurdu’nu işgale Kaçarlu Bayram Bey, Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey ve Gürcistan Valisi Atabek II. Keyhusrev tayin edilmişti. Bundan sonra her kol, Şah'ın buyruğuna göre kendilerine ayrılan bölgeler üzerine durmaksızın ilerledi.

28 Ağustos Salı günü Akmangan'dan kalkan Tahmâsb, Araş kıyısında konaklamış ve sonra Eleşgrit'e gelmişti. Eleşgrit'ten sonra Eylül ayında, Pasın ile Van gölü kuzeyinden dönen kollarla birlikte Ahlak Bölgesi’ne gelen Şah, 1553 Mart -17- dek Van Gölü çevresini yakıp yıkmak ve Erciş ile Bargiri Kalelerini kuşatıp almakla uğraştı.

Tahmâsb Ahlat'ta bulunduğu sırada, Atabek Yurdunu kurtarmaya varan akıncı kolundan; Kaçarlu Bayram Bey ile Atabek Keyhusrev'in birlikte yürüyerek iki-üç kaleyi aldıkları sırada, Erzurum'dan İskender Paşa'nın çokluk ordu ile gelip ansızın yetiştiği; Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey ve yüzbaşı Bedir Bey'in de bulunduğu Kızılbaş Ordusu’yla yapılan savaşı, Osmanlılar’ın kazandığı ve üç yüze yakın ölü veren Kızılbaşlar ile Gürcülerin bozulup kaçtığı haberi geldi. Bunun üzerine Şah Tahmâsb, oğlu İsmail Mirza başbuğluğundaki orduyu Erzurum'a gönderdi. Bu sırada İskender Paşa ve ordusu Erzurum kalesinde idi. İsmail Mirza bundan haberdar olduğundan Erzurum'a vardıklarında ileri bir miktar asker gönderip, ana orduyu arkalarda gizledi. İskender Paşa düşmanın çokluğunu bilmeden, köyleri yakıp yıkarak gelen görünürdeki Kızılbaşlar üzerine Erzurum Kalesi'nden dışarı çıktı ve karşılaştığı düşmanıyla vuruştu. Onlar da geri, geri çekilerek, İskender Paşa'yı, pusudaki ordunun üzerine getirince, on binlerce Kızılbaş dört yandan hücuma geçti. Şehirden yarım fersah dışarı çıktığı söylenen Erzurum çerisinin 2,5 km. doğudaki tepelerin ardında İsmail Mirza ordusuyla cenge tutuştuğu anlaşılıyor. İki tarafın

sayıca nispetsizliği, Osmanlı kolunun bozulmasına ve Sancak Beyleri’nden bir çoğunun ölümüne sebep oldu. Böyle iken İskender Paşa, yaralanarak erlikte döğüşe, döğüşe kaleye çekildi. Bundan sonra Şah Tahmâsb'ın ordusu 1552 Eylül'ünde Ahlat Kalesi’ni, 1553. yılın dördüncü ayında Erciş Kalesi’ni teslim aldılar. Daha sonra 1553 17 Mart - 17 Nisan arasında Kızılbaşlar (Şah Tahmâsb'ın ordusu) toptan geri dönerek Nahçıvan şehrine vardılar. Şah Tahmâsb'ın böylece sekiz ay süren korkunç yıkımı ve yağmalaması sona erdi.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Kafkaslar Bölgesi’ne hakimiyet hakkında, Osmanlılar - Safeviler arasında yaşanan uzun mücadele döneminden sonra Osmanlılar ile İranlılar arasında ilk defa 29 Mayıs 1555 de Amasya Barış Antlaşması imzalandı. Bu Antlaşmadan Atabekler'in Çoruh boyundaki bütün ve Kür başlarındaki göle, Ardahan, Meşe - Ardahan kesimindeki eski yurtlarının Osmanlılarda, buranın Kuzey Doğusundaki Varaz-Oğluna kalan yerlerin de İranlılar’a bağlı kalması uygun görüldü. Bu yüzden küçük Ardahan (Göle) ile Büyük Ardahan (Ardahan ve Hanak) adıyla kür boyunda iki yeni Sancak kurduran Kanuni; Yeniçeri ve top yerleştirdiği Ardahan Kalesi’nin yeniden ve sağlam bir şekilde yapılmasını emretmiştir.

Atabeklerin Osmanlılara Tabi Oluşu

III. Murat zamanında Serdar Lala Mustafa Paşa Başbuğluğunda gelen 100 bin kişilik Osmanlı Ordusu, 9 Ağustos 1578 Cumartesi günü Purut ile Zurzuna Köyleri arasındaki düzlükte “ÇILDIR ZAFERİ” İran Ordusu’nu yenerken, şimdiki Çıldır İlçesi bölgesi de Osmanlılar’ın eline geçmiş oldu. 8 Ağustos akşamı kendi sancak askeri ile Ulgur Dağı’nı aşan Ardahan Sancakbeyi Abdurrahman Bey de; 9 Ağustos 1578 akşamına kadar bütün Posof Deresi köyleri ile Vale Kalesi ve Ahıska'yı işgal etti.    Diğer taraftan bilindiği gibi   İslam'ın   doğduğu   ilk   asırlarda   Hz.   Osman'ın hilafeti dönemi İslam fetihleri sırasında Şam Valisi Muaviye'nin komutanlarından Habib b. Mesleme tarafından fethedilen Ahıska (642) Bölgesi halkı bu zamana kadar büyük bir kısmı Müslüman olmuş gözükmektedir ki; yine o gün 9 Ağustos 1578 günü, Altunkale'de oturan son Türk-Ortodoks Atabekli II. Keyhusrev'in oğulları Menuçehr ile Gorgora kardeşler, 5-6 bin atlıları ile Çıldır'a gelerek 10 Ağustos günü Lala Paşa'ya törenle itaatlerini sunup, Osmanlılara tabi oldular.

Bu tâbiyeti takiben Menuçehr Bek de, Sardar'ın adıyla "Mustafa Paşa" olarak anılıp İslam dinine girdi. Tiflis ve Şirvan’ın fethinden Erzurum'da kışlamaya dönen Serdar Lala Mustafa Paşa, 1578 yazında fethedilen Yukarı Kür Bölgesi’ndeki eski Atabek Yurdu kesimlerini birleştirip, güzün "Çıldır Eyaleti" adıyla ve merkezi Ahıska olarak büyük bir Beylerbeylik yapmıştır.

Şark Serdarı Lala Mustafa Paşa'nın 1578'de "Çıldır Eyaleti"nin merkezi yaptığı Ahıska, 250 yıl boyunca Anadolu'nun kuzey-doğu bölgesi olarak "Paşalık" devrine başlamıştır. 1628 yılında Ahıska Paşalığı veya Çıldır Beylerbeyliği’ne Sefer Paşa hükmetmiştir.

Osmanlılar’ın 1536-1578 arasında Atabekler elinden fethederek Anadolu Birliği’ne kattıkları Çoruh ve Yukarı Kür Boyları’ndaki Artvin, Ardahan ve Ahıska Bölgeleri’ne az sayıda Türkmen ve göçebelerden başka, Anadolu'dan veya Azerbaycan'dan Türk halkını yerleştirdikleri halde, öteden beri ATABEKLER YURDU'ndaki halkın çok güzel Kıpçak/Kuman ağzıyla Türkçe konuşmaları ve Türk folkloru ile etnografyasını en köklü biçimde yaşatagelmeleri Ahıska Türkleri’nin ezeli Türklüğünü ispat etmektedir.

1828 Rus- Türk Savaşı ve Ahıska topraklarının Ruslar’ın hakimiyetine terk edilmesi

1801’de Rus Ordusu “Hıristiyan Gürcistan’a yardım etmek” yaygarasıyla gelip, Tiflis’e yerleştiler. Kısa zamanda dini farklılık nedeniyle, Ortodoks Gürcüleri ile ihtilafa düştüler. Ruslar, 1807-1812 yılları arasında yapılan Türk-Rus Savaşı’nda ilk defa, 16 Kasım 1810 General Tormasov'un 12 grup ve 3000 atlıdan ibaret ordusu Ahıska'yı muhasaraya aldı, fakat Şerif Paşa'nın Türk Ordusu kaleyi korumayı başararak düşman eline teslim etmedi.

1828 yılının Nisan'ında İmparator Nikolay Osmanlı’ya savaş ilan etti. 1828 Temmuz'unda Tiflis'ten saldıran Ruslar, Arpaçay'ı geçerek Kars'ı muhasaraya aldılar. General Kont Paskeviç ordusuyla beraber Kars etrafında kanlı savaşlar yaptı ama bir sonuç alamadı. Daha sonra şehirde bulunan Ermeniler tarafından Rus Ordusu’na yardım edilerek Kars işgal edildi. Kars işgal edildikten bir kaç saat sonra Köse Mehmet Paşa'nın 20 bin kişilik ordusu Erzurum'dan Kars'ın yardımına geliyor, ama artık şehir Rus Ordusu’nun elinde idi. Kars'ın yardımına gelen Türk Ordusu Ahıska'nın yardımına yöneldi. Daha sonra Kars'ın fethinden sonra, Paskeviç'in ordusu geri dönüp Ahılkelek’i muhasaraya aldı. Güçlü top ateşi ile Ahılkelek Kalesi'ni ele geçirerek, Paskeviç'in Ordusu l Ağustos'ta Ahıska'yı kuşattı. O zaman şehirde 50 bin Türk vardı ve anıtları, han ve çarşıları ile burası çok mutlu ve bayındır bir Osmanlı/Anadolu beldesiydi; Ahıskalılar, kadınlı-erkekli Ruslara karşı, destanlar yazarak boğaz boğaza vuruştular, ateşler içinde yanarak ve temiz kanlarını dökerek şehit oldular. 28 Ağustos 1828'de Ruslar, yüzkarası bir zaferle çoluk - çocuk 40 bin ahalinin şehit düştüğü Ahıska'yı ele geçirdi. Aynı zamanda Erzurum'dan gelmiş olan Köse Mehmet Paşa'nın Ordusu da Ruslar tarafından dağıtılarak diğer köyler ve kaleler, o cümleden Azgur Kalesi, Zanav Kalesi, Artun Kalesi ve diğer bölgeler ele geçirildi.

Osmanlı Sultanları Ahıska'yı geri almak için bir kaç defa çaba gösterdiler. 1829 yılının Şubat'ında Acar Beylerbeyi Ahmed Bey’in ordusu, 1853 yılının Ekim'inde Ali Paşa'nın ordusu Ahıska'ya hücum ediyor, fakat şehri almak mümkün olmuyor. 29 Eylül 1829'de Osmanlı ile Rusya arasında bağlanan Edirne Muahedenamesiyle, Ahıska/Çıldır Eyaleti'nin Kuzey kısmı; Ahılkelek, Hırtıs, Azgur, Bedre, Çeçerek, Ahıska, Kobliyan adlı 7 sancak "savaş tazminatı" yerine Moskoflara bırakılarak, Erzurum, Muş, Kars, Bayazit, Ardahan kesimleri işgalden kurtarıldı. Böylece Ahıska'da paşalık dönemi  tarihe damgasını  koyarak yerini yeni bir tarihi döneme bıraktı.

Türk Halkının geleceği ile oynayan Paskeviç'in emri ile ilk önce 30 bin, 1828-29 yıllarında ise 100 binden çok Ermeni Ahıska'ya yerleştirildi. Ruslar Türk köy ve mahallerine Ermeni ve Gürcüleri yerleştirerek, Türkleri azınlığa düşürmeye çalışıyordu. Bu zor şartlar altında yaşayan Türkler arasında yeniden bir uyanış başladı. Ahıska Bölgesi’nde hürriyet hareketleri güçlenerek çeşitli cemiyet ve dernekler kuruldu, 1905'de Posoflu Yusuf Zülalı Efendi cemiyet kurarak, Kars, Batum ve Ahıska'da halka hitap etti. 1913'de Kars'da "Hilal-i  Ahmer" Cemiyeti kuruldu. Daha sonra bu cemiyetlerin başındaki şahıslar, Ruslar tarafından takip edilerek, 1914 Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Türklere öncülük eden 150'den çok vatanperver Rusya'nın içlerine sürüldü.

1914'ün Kasım'ında Türkiye ile Rusya arasında yeniden savaş başlayınca, Türklere karşı zulüm daha da şiddetlendi. 1915 yılının Ocak'ında Ardahan'ı almış Rus alayı üç ay içinde, Kars-Ardahan'da 40 bine yakın  Türkü katletti. Rusya'da hakimiyeti ele geçirmiş olan Bolşeviklerin 1918 yılının Mart'ında imzaladığı Brest Litovsk Muahedesi'ne göre Sovyet Ordusu Kars, Batum, Ardahan Bölgeleri’nde emniyeti sağlamalı ve buraları boşaltmalı idi. Fakat Sovyet Orduları’nın gözü önünde 1918 yılında zalim Andranikin, Kantarciyev, Aganikin, Areşevun, Pyotr ve Muraba Sivili’nin grupları Kars-Ahıska Bölgesi’nde on binlerce Türkü acımasızca katletmişlerdir.

Türk Orduları bu zulüm karşısında seyirci kalamazdı. 1918 yılının Şubat'ında Türk Ordusu’nun Şark yürüyüşü başladı. Mart-Nisan aylarında Erzurum, Sarıkamış ve

Kars Ermeniler’den kurtarıldı. Ahıska-Ahılkelek Türkleri, Ermeni ve Gürcü gruplarının zulmünden kurtulmak için 13 Nisan 1918'de Türkiye'ye müracaatında bulundular. Bunun üzerine 14 Temmuz 1918 yılında Kars, Ardahan ve Batum'da referandum yapıldı. Bu referanduma katılmış olan 87.048 kişiden 85.129'u Türkiye'ye bağlanmak taraftarı iken, 1.693'ü ise aleyhine oldu. Böylece üç vilayet ve bunlara bağlı olan Akbaba, Şavşat, Nahcıvan. Posof, Çıldır, Ahıska, Ahılkelek Osmanlı Devleti’ne bağlandı.

14 Temmuz 1918'de yapılan referandumu hoş karşılamayan Ermeni, Gürcü ve Sovyetler bundan sonra Türk halkına karşı zulümü şiddetlendirdiler. Sovyet Devleti, Türkiye ile dost olduğu görünümündeyse de, 20 Ağustos 1918 yılında Almanya ile Türkiye'ye karşı gizli antlaşma yaptı. Türkiye meydanda yalnız kalınca, İngiliz Orduları da İstanbul'u tehdit etmeye başladı. Bütün bu zor şartlar sonucunda 30 Ekim 1918 yılında Türkiye "Mondros Mütarekesini" imzalamaya mecbur kaldı ve Cenub-Garb Kafkas'tan ordusunu çıkarmaya mecbur kaldı. Kars, Ardahan, Batum, Nahcıvan, Ahıska, Ahılkelek, Goyçe, Akbaba ve Borçalı Türkleri düşman karşısında tek başına kaldılar.

Bu ölüm-kalım kargaşasında yerli Türk ahalisi, "Demokrasi" uğrunda çalışmaları güçlendirerek siyasi tedbirler aldılar. Bu amaçla "Ahıska Hükümeti", "Araz Türk Hükümeti" ve "Cenub-Garb Kafkas Hükümeti" adlarını alan Türk Devletleri kuruldu. Hükümet reisi Türk Dünyasının tanınmış şahıslarından olan Ömer Faruk Numanzâde seçildi. 30 Kasım 1918'de, merkezi Kars'da olan, Nahcıvan'dan Batum'a kadar Türk halkını Ermeni-Gürcü işgaline karşı birleştirmek amacı ile kurulmuş olan "Milli Şura Hükümeti"ne bağlandı. Daha sonra 3 Kasım 1918'de "Araz-Türk Hükümeti" kurulup,  hükümet reisi Emir bey Ekberzade seçilerek, "Milli Şura Hükümeti"ne bağlandı. Ermeni ve Gürcülerin tecavüzüne karşı namus ve hayatlarını korumak için Kars Türkleri de 5 Kasım 1918'de "Kars İslam Şurası" adıyla müstakil bir hükümet kurdular. Bu hükümetin ilk reisi Borçalı’dan Kepenekçili Emin Ağa, yardımcısı ise Piroğlu Fahreddin Bey seçildi.

30 Kasım 1918'de Kars İslam Şura'sının daveti ile Ordubad, Nahcıvan, Kemerli, Iğdır, Akbaba, Serdarbad, Süregel, Şavşat, Çıldır, Ahıska ve Ahılkelek Bölgeleri’nden 60'tan çok milletvekili Kars'da yapılan kongrede toplandılar. Kongre, halkı silahlı savunmaya hazırlamak, dış münasebetleri genişletmek kararını aldı. Hükümet reisliğine ise Cihangiroğlu İbrahim Bey, Yardımcısı Kepenekçi Emin Ağa seçildi. Bu ara Ermeni ve Gürcü fitnelerinin arttığı zamandır. Tecavüz ve fitnelerin şiddetlenmesi sonucu 1918 sonu 1919 başlarında Ahıska-Ahılkelek ve özellikle Borçalı’da Ermenistan-Gürcistan Savaşı başladı,

1918 yılının Aralık ayında Türk Orduları uluslararası anlaşmalara göre Ahıska ve Ahılkelek'den çekildi. Aynı ayın 4-5’inde Gürcüler Ahıska'yı, Ermeniler Ahılkelek'i işgal ettiler. Aralık ayının 8'inde ise İngilizler Batum’u ele geçirdiler. Türk vatanperverleri İngilizlerin ortaya attığı Mondros Antlaşması'nın bu ağır neticelerine tahammül edemeyerek , 1919 yılının Ocak ayında, I. ve II. Ardahan Kongreleri’nde bir araya geldiler. Erzurum'da vatanın kurtuluşu için "İstilası Vatan Cemiyeti" kuruldu. Ocak ayının 7 ile 9'u arasında yapılan Ardahan Kongresi’nde Ahıska'yı Osman Server Bey, Ahılkeleği Muhammed Ali Bey ve Afzal Bey, Akbaba'yı Hacıabbasoğlu, Kerbela'yı Muhammet Bey temsil ettiler.

Ermeni, Gürcü ve İngiliz grupları Türklerin uyanışını ve devlet kuruluşunu yıkmak için planlar hazırladılar. 13 Ocak 1919 yılında İngiliz Nunayendeleri Ermenilerden oluşan 60 kişilik hükümet heyeti (elçisi) ile Kars'a gelip, Ermeni Korganov'u Kars valisi tayin etmek istediler. Milli İslam Şurası buna karşı çıkıp ve göz göre, göre Türkleri, Ermenilere teslim etmeyeceğini belirtti. İngilizler Ermeni heyetini geri götürmeye mecbur oldu, ama bundan sonra Ermeni terörü daha da şiddetlenerek 100 binden çok Türk katledildi.

17-18 Ocak 1919'da Doktor Esat Oktay Bey'in idareciliği ile Kars'ta toplanan büyük kongrede merkezi Kars olmakla Cenub-Gerb Kafkas Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi. Yine bu kongrede:

1)  Hükümet reisi Cihangiroğlu İbrahim Bey seçildi

2)                18 maddelik Anayasa kabul edildi.

3)                Türk Dili Devlet Dili ilan edildi.

4)                Üç   renkli   -beyaz,   yeşil,   siyah - zemin üzerinde   ay-yıldız   olan   devlet   bayrağı seçildi.

Kısa bir zamanda 8.000 kişilik ordu oluşturulup, yeterli derecede silahı olmamasına rağmen, bu kahraman ordu halkı katliamlardan kurtarmayı başardı.

Böylece, Ordubad'dan Batum'a, Ağrı Dağı’ndan Ahıska'ya kadar 40.000 km2 bir arazide yerleşen, toplam 34 vilayet ve kazalı 1.763.148  ahalisi olan müstakil Türk Devleti kuruldu. Ancak bu devletin ömrü 6 ay sürebildi.

Zira kurulduğu zamandan itibaren bu devletin yıkılması için Ermeni ve Gürcüler bütün fıtnekârlıklarını ortaya koydular. Hiç bir yerden yardım alamayan Kars, İngilizlerin eline geçti. İngiliz askerleri ile Milli Meclisi koruyan Türk polisleri karşı karşıya gelerek yapılan bu mücadelede yüzlerce Türk Polisleri şehit oldular. Cumhurbaşkanı Cihangirzade İbrahim Bey ve 11 nazir (Bakan ve milletvekili) Tiflis'e, oradan da Batum yolu ile İstanbul'a götürülerek Malta'ya sürüldüler. Böylece 12 Nisan 1919 yılında "Cenubu-Garbi Kafkas Cumhuriyeti" İngilizler tarafından dağıtılmış oldu. Daha sonra buralara 30 Nisan'da Ermeniler yerleştirildi.

Bu arada Türkiye'nin milli mücadelesi için Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türk toprakları teker teker esaretten kurtuluyordu. 7 Mart 1921'de Ahıska, 11 Mart'ta Batum, 14 Mart'ta Ahılkelek Türk Ordusu tarafından düşman elinden kurtarıldı. Fakat ne yazık ki; siyasi anlaşmalar sonucunda Türkiye 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmaya göre, Batum, Ahıska, Ahılkelek, Acar Bölgeleri Rusya'ya bırakılarak Gürcistan S.S.C.B’nin Tiflis vilayetine bağlandı.

Ahıska’nın Rusların eline geçmesinden sonra Şâir Gülali’nin şöyle âh etmesi çok mânalıdır:

Ahıska gül idi gitti,

Bir ehli dil idi gitti,

Söyleyin Sultan Mahmut’a;

İstanbul kilidi gitti.

Ahıska’nın düşüşünden sonra Rusların hemen, hemen hiçbir direnme ile karşılaşmadan, Osmanlı topraklarından İstanbul’a doğru, çok kısa zamanda yol kat etmeleri de Ahıska’nın bir “kilit” olduğunu ortaya koymuştur.

AHISKA FELAKETİ

Böylece tarih kaynaklarında yer alan bilgiler: Osmanlı Devleti'nin du­rumu savaşa elverişli olmasa da, Rus­ya'nın Osmanlı Devleti'ne açtığı sa­vaşa (26 Nisan 1828) karşılık olarak, Osmanlı Devleti "de Rusya'ya savaş ilan etmek zorunda kaldı.(20 Mayıs 1828)

Bu ortamda başlayan savaş Balkanlar'da ve Kafkasya'da Osmanlı Devleti'nin ağır yenilgisiyle sonuçlan­dı. Osmanlı Devleti Rusya'dan ateş­kes istemek zorunda kaldı. Türk ve Rus delegeleri arasındaki barış görüş­melerine Edirne'de başlandı. (25 Ağustos 1829)

Bir ay kadar süren görüşmelerden sonra Rusların önceden hazırladıkları barış şartlarını, Osmanlı heyetinin iti­razsız kabul etmesi üzerine, Edirne Antlaşması imzalandı (14 Eylül 1829).

16 Maddelik bu antlaşmanın baş­lıca hükümleri içinde şunlar da vardı: Doğuda sınır AHISKA, Poti, Anapa Ka­leleri Rusya'da kalmak üzere düzen­lenecek; Osmanlı Devleti savaş taz­minatı olarak Rusya'ya on bir buçuk milyon dukalık altın ödeyecek vs.

Bu antlaşmayı değerlendiren Prof. Dr. Yaşar Yücel ve Prof. Dr. Ali Sevim şunu belirtiyor; "Kazandığı bu başarılara rağmen Çar 1. Nikola, ül­kesinde (Rusya'da) görülen huzursuz­luk, karışıklık ve buhran nedeniyle son derece sıkışık ve güç durumda bulu­nuyordu. Fakat bundan faydalana­cak bir durumda bulunamayan Os­manlı Devleti Rusya'dan barış iste­ğinde bulunmak zorunda kaldı..."

Yazarlar antlaşmanın neticesini anlatırken de şu önemli noktanın altı­nı çiziyor: "Edirne Antlaşması, Osman­lı İmparatorluğu'nun imzaladığı, maddi, manevi en ağır antlaşma­dır... Osmanlı İmparatorluğu'nun çö­küş ve dağılmasının başlangıcı sayıl­malıdır..."

Böylece Osmanlı Devleti'nin Rus­ya'ya savaş tazminatı olarak ödeye­ceği meblağın yanı sıra, terk edilmesi öngörülen Ahıska Bölgesi de içindeki Türk nüfus ile birlikte, Osmanlı Devleti­’nin Kafkasya'daki en stratejik bölgesi idi.

Uğursuz 1828 savasında Osmanlı Ordusu ile birlikte Ruslara karşı omuz omuza din ve Türklük adına savaşan ve çok sayıda şehit veren Ahıskalılar, bütün mal ve mülklerini bıraka­rak Türkiye'ye göç etmeğe mecbur kaldılar. Türkiye'ye göç eden Ahıskalılar’ın yerine 100 bin civarında Ermeni iskan edildi. Ayrıca buralara Rus, Gürcü ve Yahudiler de yerleştirildi

Ahıska Bölgesi’nin başlıca köyle­rinde kalan Türklere, Rus, Gürcü ve Ermeni ittifaklı zulümler uygulandı.

1853-1854 Rus savaşında Bolşe­viklerin Çarlık Rusya'sını yenmesi ve 1917 güzünde Çar ordusunun Ahıska Bölgesi’nden çekilişi Ahıskalılar’ın ümi­dini bitirdi. 1917-1921 yıllarında Erme­ni ve Gürcüler ile yaptığı savaşlarda ki; erlikleri de Ahıska Bölgesi’ne, Türki­ye'ye tekrar kavuşma şansını verme­di.

Ahıska'yı Türkiye'ye dahil etmek uğrundaki tarihi şanssız gelişmelerden bazı örnekler: *

Örnek 1:

S.Kafkasya Tümeni Komutanı Halit Paşa, 4 Nisan 1918'de İngilizlerin desteği ile Ahıska'ya dayanan Erme­nileri Ahıskalıların Milli kahramanı Os­man Servet Atabek ile birlikte yenip şehri teslim aldı. Altı buçuk ay sonra 30 Ekim 1918'de Yunanistan'ın Mond­ros Limanı’nda İngilizlere ait Agamemnon Zırhlısı’nda İtilaf Devletleri (Fransa, Büyük Britanya ve Rusya) temsilcileri, İngiliz Amirali Galthorpe başkanlığında Türkiye delegesi ile bir araya geldi. Beş oturum süren gö­rüşmeler sonunda İngiliz çıkarlarını öne alan ve

İngilizler tarafından ha­zırlanmış, Mondros Mütarekesi aynen imzalandı. Anlaşmayla, Türk Ordusu Ahıska'yı boşaltarak 1914 sınırları geri­sine çekildi.

Örnek 2:

XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, aldığı emir üzerine İngi­lizlerin himayesindeki ve Gürcülerin elinde olan Ahıska'yı yerli milislerin desteği ile 19 Mart 1921'de işgal etti. Ama Ahıskalılar’ın sevinci uzun sürme­di. Türk Ordusu’nun 6-10 Ocak 1921'de Eskişehir'in batısında Yunan kuvvetlerine karsı kazandığı büyük zaferden sonra Sovyetler Birliği TBMM Hükümeti ile iyi ilişkiler kurma gereği duydu. Çünkü Anadolu'nun itilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi, Sovyetler Birliği'nin güney sınırlarını tehlikeye sokuyordu.

Bunun üzerine Sovyetler Birliği ile TBMM Hükümeti orasında 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması yapıldı. Kazım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu bu antlaşma gereğince Ahıska'dan geri çekildi. Özgün dost­luk adıyla hem de Rusya'nın isteği üzerine Türkiye-Rusya muahede ahit­namesi olarak bilinen 16 maddelik antlaşma Türkiye adına Yusuf Kemal (Tengişenk), Dr. Rıza Nur ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy); Sovyetler Birliği adı­na da Çiçerin ve Celal Korkmazov tarafından imzalanmıştır. Antlaşma­nın birinci maddesine göre SSCB, 28 Kasım 1920 günü İstanbul'da topla­nan Meclis-i Mebusan'ın kabul ettiği Misak-ı Milli sınırlarını tanıyor, ta­raflardan birine zorla kabul ettirilmek istenen bir barış antlaşması ya da uluslararası bağlayıcı bir başka bel­geyi tanımama ilkesini getiriyordu. Antlaşma; “bağıtlı taraflardan birine zorla kabul ettirilemez” ilkesini taşıma­sına rağmen Ahıska Sovyetler Birliği’­ne verildi.

Bu antlaşmayı Türkiye adına im­zalayıp trenle Kars'a gelen murah­haslarımıza "Gürcistan'la yapılan 1918 Batum Muahedesi’yle Türki­ye'ye katılan Ahıska sancağı neden ihmal edildi?" diye sitem edenlere, Dr. Rıza Nur şu karşılığı vermiştir: "Ahıska'da böyle yüzlerce Türk köyü oldu­ğunu maalesef bilmiyorduk! Elimizde neşredilmiş bir vesika bile yoktu. Keş­ke daha önce bu hususta bilgi sahibi olsaydık!..."

Böylece Moskova Antlaşması’nın zeminini iyi hazırlamadan, otorite sa­hibi bir bilgin olmadan Türk diploma­sisini Moskova'da temsil edenlerin yü­zünden, Edirne Antlaşması’yla Ahıs­ka Türkleri'nin kara günlerinin temeli de atılmış oldu. Ahıskalılar için bu se­fer "beton duvarlı esaret kampı kurul­du".

Asırlarca Türkiye'nin bölünmez bir parçası, verimli topraklara, zengin doğaya sahip ve yüzölçümü 6.260 km kare olan Ahıska Bölgesi'nin hiç­bir talep veya dayatma olmadan veya hesabın yanlış yapıldığının far­kında olunmadan, o dönemde iç sa­vaş ve mütteliklere karşı kendini zor savunan, dolayısıyla da güçlükle ayakta duran Bolşevik Rusya'nın bir kağıt üzerine yazılmış "Dostluk Antlaş­ması " kelimesi uğruna verilmesi, di­ğer taraftan Ahıskanın Türkiye'ye bağlı kalması uğrunda düşmanlarla mertçe savaşarak şehit düşenleri hi­çe saymak kabul edilemez.

Bu antlaşma Türkiye'nin milli men­faatleri açısından muazzam kayıp ve dolayısıyla da affedilmez siyasi bir hatadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nca il­köğretim okullarında ders kitabı ola­rak onaylanan "Sosyal Bilgiler" kita­bında Türkiye ile Rusya arasında 16 Mart 1921'de Moskova'da imzala­nan bu antlaşma hakkında: "Bu ant­laşma ile Sovyetler Birliği yeni Türk Devleti'ni tanıdı" denilerek bu antlaş­ma Türkiye için çok önemliymiş gibi sunuluyor. Fakat milyonlarca öğrenci antlaşmanın perde arkasını yeterin­ce bilmiyor. Doğru, aynı antlaşmanın öteki maddeleriyle Türkiye, Çarlık dö­nemi Hükümleriyle yapılmış olan söz­leşmelerden doğan bazı mali yü­kümlülüklerden kurtuluyordu ama bu mali yükümlülüklerin maliyeti Ahıska'nın acı kaybına nispeten cüzi bir miktardır.

Bugün Türkiye'de bulunan ve 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması hak­kında bilgi alınabilecek tarihi kay­naklardan anlaşılıyor ki; 1921'de Bol­şevik Rusyası’nın durumu, Ahıska'yı Ruslara vermemek için çok münasip idi. Fakat TBMM Hükümeti tarafından Türkiye adına yetkilendirilip Mosko­va'ya gönderilen heyet diplomatik olarak bundan faydalanamadı. So­nuçta eşi görülmemiş ölçüde bir ha­taya yol açıldı ve bunun ağır fatura­sını 60 yılı aşkın bir süredir sürgünün pençesindeki Ahıska Türkleri ödüyor.

Günümüzde de öyle anlaşılıyor ki Türkiye'yi yöneten liderler, siyaset­çiler hala yapılmış bu hatanın, acı gerçeğin farkına varmamışlar.

Meclis-i Mebusan'ın 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda kabul edilen Misaki Milli Beyannamesi Türkiye'nin kabul edebileceği barış koşullarını saptayarak özetle şu hükümleri içeri­yordu: "Mondros Mütarekesi sınırları içinde Osmanlı-İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü, gerçekte ya da hükmen hiçbir ne­denle birbirinden ayrılmayacak bir bütündür... Bölgelerin geleceği, hal­kın serbest oyu ile belirlenecektir..."

O dönem Ahıska Bölge ahalisinin ekseriyetini (%72) Türkler teşkil etmek­te idi ve Misak-ı Milli sınırları içinde bu­lunuyordu. 4 Nisan 1918'de Türk Ordu­su İngilizler’in desteği ile Ahıska'ya dayanan Ermenileri püskürterek Ahıs­ka'yı kurtarmış ve Mondros Mütare­kesi imzalandığı tarihten (30 Ekim 1918) önce Ahıska ve Ahılkelek halkı delegeleri Batum Konferansı'nda 13-26 Nisan 1918 tarihinde Türkiye'ye ka­tılmak istediklerini bildirmiştiler. 11 Mayıs 1918'de toplanan Batum Kon­feransı'nda, Osmanlı tarafı, bölge halkının isteği doğrultusunda, Ahıska ve çevresinin Türkiye'ye terk edilmesi­ni talep etti. 15 Mayıs 1918'de Gürcis­tan bu talebi kabul etmek zorunda kaldı.

AHISKA ÖZERKLİĞİNİ İLAN EDİYOR

Osman Servet Atabek tarafından kurulan Güneybatı Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma Merkezi (Ahıska Ahılkelek Müslümanları Milli Şurası), 25 Aralık 1919 tarihinde Gürcistan içinde Ahıska Bölgesi’nin Özerkliği'ni ilan etti.

18 Temmuz 1920'de Ankara'da Atatürk ile birlikte TBMM üyeleri de, Milli Misak üzerine ant içtiler, İngilizlerin Batum'dan çekilirken, burayı ve Artvin'i Gürcistan'ın işgaline bırakma­sını, 25 Temmuz 1920'de Türkiye Hükü­meti adına Atatürk resmen protesto etti. Kazım Karabekir Paşa Kuman­dasındaki XV. Türk Kolordusu Anka­ra'dan aldığı emirle 30 Ekim 1920'de Kars'ı Ermenilerden kurtardı. Sıra, Gürcü kuvvetleri işgalindeki yerlerimi­ze gelmişti. Türk Ordusu Ardahan ile Artvin'i işgal etmek için hazırlık yapar­ken, TBMM Hükümeti bu bölgelerde­ki tarihi ve etnik haklarını belirten ül­timatomu 22 Şubat 1921'de Gürcis­tan'a verdi.

Türkiye Hükümeti Gürcistan'dan ültimatoma 18 saat içinde müspet cevap aldı. Böylece diplomasi yolu ile Ardahan ve Artvin Türkiye'ye geri verildi. Yukarıda anlatıldığı gibi, Ka­zım Karabekir Paşa'nın ordusu 9 Mart 1921'de Ahıska'yı da işgal etti. Ama ne yazık ki 6 gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova görüşmelerinde başarısızlığa uğrayan Türk diplomasi­si yüzünden bu sefer Ahıska'yı Kazım Karabekir Paşa kendi eliyle Gürcüle­re teslim etmek mecburiyetinde kal­dı ve Mart sonunda Ahıska'dan geri çekildi.

Asırlar boyunca Türkiye'nin bir parçası olan Ahıska Bölgesi’ni Türk nüfusu ile birlikte, Moskova'da bağıt­lı taraflardan birine zorla kabul ettiril­mek istenmeyen koşullar altında im­zalanan antlaşma sonucu Rusya'ya verilmesini doğru bulmuyorum. An­cak tam olarak büyük hataya yol açıldığı inancında da değilim. Belki o dönemde kamuoyuna gizli gelişme, düşünce ve kuşkular nedeniyle Ahıs­ka'yı vermek gibi hayli riskli bir adım atılmıştır.

Bunun aksini iddia etmek şüpheli ve düşündürücü, çünkü bir taraftan 18 Temmuz 1920'de Atatürk ile birlik­te TBMM üyeleri Misak-ı Milli sınırları üzerine ant içiyorlar; Ankara'nın emri ile 9 Mart 1921'de Kazım Karabekir Paşa Ahıska'yı esaretten kurtarıyor. Öte yandan Ahıska'nın kurtuluşun­dan tam 6 gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova'dan hiçbir baskı, zaruret olmadan Ahıska'yı Ruslara geri veriyorlar. Daha sonra Mosko­va'dan Türkiye'ye dönen murahhas­larımız Ahıska'yı Ruslara verdiklerin­den dolayı pişmanlık duyuyorlar.

Ar­dından 13 Ekim 1921'de Kars Antlaş­ması ile tekrar Moskova Antlaşması’n­dan pek farkı olmayan bir antlaşma daha TBMM Hükümeti ile Sovyetler Birliği'nin o zamanki anayasasına gö­re birer federal Cumhuriyet olan Er­menistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasında imzalanıyor. Bu antlaşma­nın amacı Moskova Antlaşması hü­kümlerinin adları geçen Kafkas Cum­huriyetleri tarafından da tanınmasını garanti altına almaktı. Bu antlaşma Türkiye'nin son Ahıska pazarlığı idi. Yani verdik gitti, sonsuza dek Ahıska'nın Türkiye'ye geri katılması söz ko­nusu olamaz anlamına geliyor.

1921 – 1944 yılları arasında Ahıska Türkleri:

16 Mart 1921 yılında Ahıska'nın Sovyet topraklarına bağlanması ile Ahıskalılar için kara günler yeniden başladı. 1956 yılındaki verilere göre bu yerlerdeki Türk nüfusu 138.000 kadardır. Sovyet yönetimi, zorla Gürcistan sınırları içerisinde bıraktıkları Abhaz, Asetin ve Acarlılara, Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken, Ahıska Türkleri yokmuş gibi farz edilerek, göz ardı edildiler. Bu yıllarda Ahıskalılar, okullarda önce Arap, sonra Latin ve daha sonra da Kiril alfabesi ile eğitim gördüler.

Ahıska'da kolhozlar 1927 yılında kurulmaya başladı. 1921'den 1927'ye kadar bu geçen 6 yıllık süre içerisinde Ahıskalıların ileri gelenleri Sovyet yönetimi tarafından hapishanelere atıldı. 1930'lu yıllarda başlatılan baskı ve şiddet (Represiya) döneminde binlerce aydın ve din adamı "Kemalist ve Pantürkist" suçlaması ile evlerinden toplanarak cezaevlerine atıldılar. Bu insanlardan bir daha hiç bir haber alınamadı. Daha sonra Stalin'in de desteği ile Gürcü şovenizmi güçlenerek, Ahıska Türkleri’nin büyük bölümünün soyadlarını Gürcüce’ye çevirdiler. 1938 yılında Sovyet Anayasa'sının kabulünden sonra, Ahıskalılar kayıtlara Azerbaycan milleti, dilleri ise; Azerice olarak geçti. Fakat bu durumda, Rusların kendi amaçları ve politikaları açısından pek fayda getirmeyeceği anlaşılınca bundan da vazgeçilip, 1940'da Ahıskalıların resmi dili Gürcüce’ye çevrildi. Bu uygulamadan anlaşılan Ahıskalılar, bağlı bulundukları Türk kimliğinden tamamen koparılmak istenmiştir.

Diğer taraftan bu yıllarda, İkinci Dünya harbinin patlak vermesi, bu harbe Rusya'nın dahil olmasıyla birlikte 1938-40 yıllarında Ahıska ve çevresine, Türkiye'ye mücavir sınırın korunması adı altında, on binlerce Sovyet askeri yerleştirildi. 1940 yılına kadar hiç askere alınmayan Ahıskalılar’dan birden bire 40 bin civarında kişi Alman cephesine sevk edildi. Askere sevk edilenlerin kız, gelin ve çocukları Borcom'a demiryolu inşaatında çalıştırdılar. 1944 yılında Borcom'dan Vale'ye döşenen 70 kilometrelik demiryolu yapımında binlerce Ahıska Türkü kötü koşullar sebebiyle hayatını kaybetti.

Kaynaklardan öğrendiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki; Ahıska Türkleri’nin sürgün edilme düşüncesi Rus yöneticileri tarafından 10-15 yıl öncesinden planlanmaya başlanmıştır. Çünkü 1921 yılından sonra komünist Sovyet yönetimin, Abhaz, Asetin ve Acarlara Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken; Ahıska Türklerine bu hakkı tanımaması; 1930'lu yıllarda halkın lideri durumunda olan binlerce aydın ve din adamının hapse atılması; 1940 yılına kadar diğer özerk Cumhuriyetlerden askere adam alındığı halde, Ahıskalılar’dan askere alınmayıp, ancak Rus-Alman Harbi’nde 40 bin civarında kişinin Alman cephesine gönderilmesi ve geri kalan kadın ve ihtiyarlara da demiryolunun yaptırılması gibi olay ve uygulamalar gösteriyor ki, sürgün olayını daha önceden hazırlanmış bir planı tam istedikleri bir anda gerçekleştirmişlerdir.

1944 Sürgünü ve Sürgününü Hazırlayan Koşullar

Bilindiği gibi 1944 yılı Mayıs'ında hazırlanmış olan bir belgeye göre, önce Ahıska Türkleri’ni, S.S.C.B. üyesi olan Gürcistan'ın Şark ilçelerine (Rayonlarına) nakletmek kararı alınmış. Ancak daha sonra büyük ihtimal ki, bu karar halkın kafasını karıştırmak ve meşgul etmek için hazırlanmış sahte bir belge olduğu ortaya çıkmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, gerçek niyeti ve planı gizlemek suretiyle; ortaya çıkacak tepkiyi ölçmek, gibi gayelerle aslı olmayan bir dedikodu ortaya atılarak halkın zihni bulandırılmış ve dikkatler başka tarafa çekilmeye çalışılmıştır. Daha sonra, aynı yılın Temmuz'unda yeni plan tasdik olunuyor. Tasdik edilen bu yeni kararda, ahaliyi Gürcistan Cumhuriyeti'nden dışarıya çıkarmak, Orta Asya ve Kazakistan'a sürmek planı açıklanıp uygulamaya konuluyor.

Sürgünün Uygulanması

Bu acımasız Stalin rejimi, Devlet Savunma Komitesi kararına dayanarak sınır güvenliği gerekçesiyle 110 bini aşkın Türkü, Ahıska'nın 209 köyünden alarak kargo trenleriyle Orta Asya'ya sürmüştür.

Şimdiye kadar gizli olan belgelerin açıklanmasından sonra sürgün olayını kısaca özetlersek Stalin rejiminin biraz daha iç yüzünü görmüş olacağız.

13 Kasım 1944 yılında "Komünist İmecesi" uygulamasıyla yollar, köprüler v.s. gibi tesisler, daha başlarına geleceklerinden haberi olmayan halka tamir ettirildi. 14 Kasım 1944 günü, gece saat 12.00'de, daha önce sınıra takviye amacıyla yerleştirilmiş olan on binlerce Rus askeri, silahlarıyla Türklerin evlerine girdiler. Dört saat içerisinde kamyonlara doldurulan mazlum ve çaresiz Türk insanı demir yoluna getirildiler. Diğer taraftan bu sırada yüzlerce Ahıskalı aile ise, her türlü riski göze alarak, Rus askerleriyle çarpışarak, onlarca şehit verme pahasına Türkiye'ye geçmeyi başardı. Bu aileler halen Ağrı, Muş, Kırıkhan, İnegöl, Bursa, Ankara, İstanbul ve diğer yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar.

Türkiye sınırına yakın köylerdeki insanlarımızın toplanması için 15 dakika izin verildi. Babaları, kocaları, kardeşleri Alman Cephesi’nde bulunan bu kimsesizleri ve ihtiyarları kim, hangi sebeple, nereye sürüyordu? belirsizdi.

Böylece 100-120 bin civarındaki Ahıska Türkü, kara kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde koyunlar gibi doldurularak kapılar kilitleniyordu. Yer gök Allah-Allah haykırışlarıyla inliyor, ağlama, sızlama ve hıçkırık sesleri kulakları sağır ediyordu. Halbuki bu yakarışları işitecek vicdana sahip kimse yoktu. Vagonlar Hazar Denizi'ne yaklaşmaya başlayınca, bu insanlar kendilerinin denize döküleceklerini sandılar. Bu olay karşısında Azerbaycan'ın o dönemdeki yöneticileri, Ahıskalıları Azerbaycan'da iskan etmek istediler. Ancak Stalin'in kararı kesindi. Azerbaycan yöneticilerini kurşuna dizmekle tehdit etti. Azerbaycan Türkleri’nin gayretleri de netice vermedi. Üç gün sonra vagonlar tekrar Urallar Bölgesi’ne hareket etmeye başladı. Ural Dağları’nın soğuk havası bir çok insanın hayatına mâl oldu. Onlara kefen ve mezar bile nasip olmadı. Kefenleri Sibirya'nın bembeyaz karıydı. Bir buçuk ay süren yolculuk sonunda bu talihsiz insanlar Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a dağıtıldılar.

Ahıska Türkleri sürülürken: Onlara; “Sizleri Alman tehlikesinden korumak için başka yerlere geçici olarak göç ettiriyoruz, en kısa zamanda topraklarınıza geri döneceksiniz” diye  yalan söylediler. Sürgün anılarını anlatan başta babam Rahmetli Mihrali BİNALİOĞLU  ve sürgün  yaşamış 100’den fazla insanların anılarını çok kısa olarak şöyle ifade edebiliriz: ”Gece Rus askerleri köyümüzün evlerini kontrol altına aldılar ve  iki saat içinde toplanmamızı emrettiler. Sonra da silah zoruyla tren istasyonunda topladılar. 220’ye yakın Ahıska köyünün Türk ve Müslüman nüfusunun   kırk-elli kişi bir hayvan vagonuna dolduruldu. Vagonlar hayvan vagonları olduğu için ısıtma sistemi yoktu. Tuvaletsiz, susuz,  dışarıda -15, -20 derece soğukta, bir buçuk ay bir yolculuk yapıldı. Rus askerleri her istasyonda vagonları açarak: açlıktan, soğuktan ve hastalıktan ölenleri trenlerden dışarı atıyorlardı. Tren kapıları günde bir kez açılıyordu. Erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet ihtiyaçlarını yapamayan kadınların idrar keseleri patlayarak ölenler vardı” Onları bu insanlık ayıbına düşürenler neden utanmadılar? Bu insanların suçu neydi?, Türk ve Müslüman olmak mı, nerde bu insanların cesetleri? Kim bu insanlık ayıbını üstlenecek? Altmış yıl içinde kimse üstlenmemişse, bundan sonra birilerinin üstlenmesi zor olur.

Ahıska Türklerinin Özbekistan’daki sürgün yaşantıları:

Bir buçuk ay süren bu zorlu yolculuktan sonra,  açlıktan, soğuktan, hastalıktan, 17 bini çocuk olmak üzere 30 binden  fazla insan vefat etmiştir. Orta Asya Çöllerine Ocak ayında gelen Ahıskalılar zor şartlar altında yaşam mücadelesi vermeye başladılar. Bu toprakların insanlarına, havasına, suyuna alışmak mecburiyetindeydiler. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan çöllerine yerleştirilen bu insanlar sıkı bir polis ve  KGB rejimi altında adeta bir karantinaya alındılar. 1944-1956 yıllar arasında sıkı yönetim uygulandı. Belli  sınırlar içinde yaşamak mecburiyetinde kaldılar, bir köyden diğer bir köye izinsiz gidemediler. Düğün yapmak, evlenmek, yakın akrabaları ziyaret etmek için özel izin alınması gerekiyordu. Yüksek eğitim alma, seçme ve seçilme hakları yoktu. Ne yazık  ki; bütün bu insanlık dramını dünya kamuoyu bilmiyordu. Bu insanlık ayıbı tam 12 yıl sürdü.  (1944-1956) yılları arasında devam etti. Stalin’in ölümünden sonra sıkı yönetim kaldırıldı. Ama Ahıskalılar Ahıska’ya dönemediler. Ellerinden alınmış mal ve mülkleri verilmedi, hatta turist olarak  Ahıska topraklarını ziyaret etmeleri yasaklandı. Bunun başlıca sebepleri Ahıska’nın Türk sınırında bulunması ve 1944’ten sonra  boş kalmış Türk köylerine Ermenilerin yerleştirilmiş olmasıydı. Bir Türk toplumunun Türkiye sınır bölgesinde bulunması Rusya açısından sakıncalı olarak görülmüştü.   

Ahıska Türkleri’nin sürgünündeki Ermeni faktörünü de unutmamalıyız. 1915 Türk-Rus Savaşı’nda Ermeniler Türklere ihanet ettikten sonra, artık Türk topraklarında kalamayacaklarının farkına vardılar. Rus Ordusu’nun arkasına takılarak Anadolu topraklarını terk ettiler ve Kafkasya’ya yerleştiler. Ahıskalılar Ahıska’dan sürülünce de boş kalan köylere  Ermeniler yerleştirildiler. İngiliz yazarı Robert Conguest; “120 bin kişilik bir Türk nüfusu yurtlarından sürülüyor ve bu olay 1969 yılına kadar Batı dünyasında duyulmuyor. Koca bir halk yurtlarından sürülüp binlerce km uzaklıkta sıkı bir polis rejimi altında yaşamaya mahkum ediliyor ve dünyanın bu soykırımdan haberi olmuyor” diye yazıyor. Nasıl adalet bu?

Bir buçuk ay süren bu yolculuk sonucu 1944 yılının soğuk kışında Ahıska Türkleri Orta Asya’ya ulaştılar. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ın çöl arazilerine dağıtıldılar. Yerli halk Ahıskalıları hiç de iyi karşılamadılar. KGB yerli halk arasında iyi çalışmıştı ki; Ahıskalıları düşman gibi karşıladılar. “Siz insan yiyormuşsunuz, Almanlar ile iş birliği yapıyormuşsunuz” diye yalan suçlamalarda bulunmuşlar.      Ahıskalılar  bu çöl dediğimiz arazileri güzelleştirmeye başladılar. Çalışkanlıkları, dürüstlükleri ile çok kısa bir zamanda  yerli halktan daha iyi yaşamaya başladılar. Baskı ve zulümlere rağmen  Türklüklerini, dinlerini, örf ve geleneklerini hep korumaya çalıştılar. Yerli halk Ahıskalılara; “Göçmen, Kafkas” diyenlere karşı kendilerinin “Türk” olduklarını ispat etmeye çalıştılar. Bu nedenledir ki;  kimliklerine “Türk” diye yazdırıyorlardı. Merkez Komitesi; Azeri, Özbek, Gürcü, Rus yazmak istemelerine rağmen Ahıskalılar;  “Hayır ben Türk’üm ve asla milliyetimden vazgeçmem” diye direniyorlardı. Ahıskalılar hariç eski SSCB de  “Türk” diye resmen kabul edilen başka millet olmamıştır.

Koca bir halk yaşadıkları sınır boyundaki yurtlarından sürgün ediliyor, soykırıma tabi tutuluyor, 30 binden fazla insan açlık, hastalık ve soğuktan vefat ediyor”, Sağ kalanlar sıkı bir polis “KGB” rejimi altında  12 sene yaşamaya mahkum ediliyor, Ahıska haritasından Türk toplumu siliniyor ve bütün bu mezalim gelip geçen Sovyet liderleri tarafından gizli tutuluyor. Daha da düşündürücüsü Türkiye’de gizli tutulması, bu sürgün ile ilgili bilgiye rastlanmaması hayret vericidir. Sürgüne tabi tutulan bazı milletlerin; “Almanlar ile işbirliği yaptıkları için” sürüldükleri ileri sürülüyor, ama Ahıska Türkleri’ne böyle bir suçlama yapamadılar. Demek ki; Ahıska Türkleri’nin sürgününün tek sebebi Türk olmaktı. Stalin Türk Devleti’ne yapamadığını, Ahıska Türkleri’ne yaptı. Ahıska Türkleri’ne yapılan bu sürgün, resmen bir soykırımdır. Bütün dünyanın bunu böyle kabul etmesini istiyoruz. İnsanlık tarihinin en kirli sayfalarını teşkil eden bu sürgün olayının belgeleri yıllar sonra ortaya çıktı. Bu insanlık suçunu işleyenler, bu ayıbı ortadan kaldırmak için hiçbir girişimde bulunmadılar. İnsanlık tarihini inceleyenler bir gün bu suçun hesabını da soracaklar,  ama ne zaman?

Özbekistan Fergana Olayları:

1944 yılında Ahıska’dan sürülen Ahıska Türkleri Orta Asya ve Kazakistan Çölleri’ne yerleştirildiler. Mecburi göçe tabi tutulan bu insanlar bu çöl havasına, soğuğuna, insanlarına ve suyuna alışmak mecburiyetindeydiler. Alışamayanlar, soğuktan ve hastalıktan 10 binden fazla insan vefat etmişti. Sovyet Rejiminde sürgün hayatı geçiren Ahıskalılar hep dışlandılar, üçüncü sınıf statüsünde yaşam mücadelesi verdiler. Çalışkanlıkları, dürüstlükleri ile çok kısa zamanda, yerli halktan daha iyi yaşamaya başladılar. Kendilerine yapılan baskılara, haksızlıklara rağmen Türklüklerini, örf adetlerini ve geleneklerini korumaya çalıştılar. Gürcü, Göçmen, Kafkas, diyenlere karşı Türk olduklarını ispatlamak için çalıştılar, pasaportlarında Millet yazıldığı yere " TÜRK" diye yazdırdılar. Hükümet görevlileri Azeri, Özbek, yazmak istemelerine rağmen, Ahıskalılar; “Hayır biz Türküz ve Milletimizden asla vazgeçemeyiz” diye direndiler. Ahıskalılar hariç eski S.S.C.B de Türk diye resmen kabul edilen başka millet yoktur. Bu nedenledir ki; Ahıskalılar hiç sevilmediler ve devamlı KGB'nin takibi altındaydılar. Ahıska Türkleri Orta Asya ve Kazakistan'ın kendilerine hiçbir zaman vatan olmayacağının farkındaydılar. Bundan dolayıda kendi anavatanlarına Ahıskaya veya Türkiye'ye dönme mücadelesi veriyorlardı. Gürcistan buna hep direniyordu. Türklerin Ahıskaya yerleşmesine karşıydı. 45 Sene sürgün hayatı böyle geçti.1989 Sovyetler Birliği'nin son dönemlerinde Sovyet Rejimi'nin çökmesi sırasında Sovyetler Birliğini oluşturan Cumhuriyetler bağımsız bir Devlet olmak istiyorlardı. İlk Cumhuriyetlerden birisi de Gürcistan’dı. Ahıskalılar’ın Ahıska Topraklarına yerleşmesine sıcak bakmayan Moskova Ahıska Türklerinin meselesini Gürcistan'a baskı yapmak için alet olarak kullanmaya başladı. Moskova'nın ve KGB'nin bu ince hesapları Ermenilerin de işine yaradı. Özbekistan'da çoğu Fergana Vilayeti’nde oturan Ahıska Türkleri arasında Ahıskaya dönme faaliyetleri güçlenmiştir. Son zamanlar 1986-89 Özbekistan'daki pamuk yetiştirmedeki yolsuzlukları hakkında soruşturma yapmak için Moskova'dan gelen Ermeni asıllı savcı Gıdilyan- İvanov, binlerce Özbek asıllı insanları tutuklayıp ceza evlerine gönderdiler. Bu gelişmeler Özbekistan'daki toplum içinde azınlıklara karşı özellikle Ruslara ve Ermenilere karşı ayaklanmaya başladılar. Tabi ki KGB durumu kontrol ediyordu ve gelişmelerden haberdardı. 9 Nisan 1989 da Tiflis ayaklanmasında Gürcü Milleti Rus ordusuna karşı isyan etti ve çatışmalar çıktı. Kızılordu, Sivil topluma karşı silah kullandı onlarca insan öldürüldü. Bu olayları örtbas etmek için Sovyetler Birliği’nin son Cumhurbaşkanı Gorbaçov Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov ve KGB bir senaryo yazdılar ve uygulamaya başladılar.

1) Gürcistan Devletini zor durumda bırakmak için Ahıska Türklerini kullanmak,

2) Özbekistan'daki pamuk tarımındaki yapılan yolsuzlukları ortadan kaldırmak,

3) Özbekistan'daki azınlıklara karşı isyancı olan ve devleti suçlayan," BİRLİK" oluşumunu yok etmek,

4) Özbeklerin Rus düşmanlığını Ahıska Türkleri üzerine yönlendirmek, böylelikle iki Türk insanını