|

(Harita Hakkı
DEDELER tarafından çizilmiştir)
Ahıska Neresidir:
Ahıska Gürcistan’ın Güney Batısında, Türkiye’nin
Kuzey Doğusunda, Ardahan İlimize sınır teşkil eden
dağlık bir bölgedir. Bu bölge Kuzeyde Borjoma,
Güneyde Çıldır düzlüğüne, Doğuda Borçalı’ya, Batıda
Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adigön, Aspinza,
Ahılkelek ve Bagdanovka gibi önemli yerleşim
birimleri ile; 220’den fazla köyün merkezi olan
Ahıska şehrinin yüz ölçümü 6260 km2
büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve
hayvancılığa çok elverişlidir. Bu bölge,
Gürcistan’da; “Meskhet – Dahavacheti” olarak
anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere’de “Meskhet
Türkleri” denilir. Ama, doğrusu; “Ahıska Türkleri”dir.
Ahıskanın Anlamı:
Ahıska, Gürcüce;
"Yeni-Kale" anlamına gelen Ahal-Tsihe'nin Türkçe ve
Farsça şeklidir. Burası Kars'ın Posov Kazası’nın
aşağısındaki Ahıska Şehri’nden ibarettir. ‘Ahıska’
kelimesini, Ahıska Bölgesi’nin dört tarafında
bulunan kavimler, kendi dillerinde: “Bu meyanda
Ahıska, Akhır-kıska, Ak-sıka” gibi kelimeler
kullanılır. Bu kalenin ilk kurucusu Nûşirvan her
sene Ahıska'da yaylaya çıkar tatil yapardı.
Gürcüler, "Yeni-Kale manasına Akhal-Tsikhe" diye
bunun kendi dillerinde olduğunu iddia ederler.
Fakat, 1578-82 yıllarında buraları gezip gören ve
Osmanlı Ordusu'nun "Münşi"si olan tarihçi Gelibolulu
Mustafa Ali Çelebi'nin, "Ak-Şehir demekle meşhur
Akhal-Kelek (Akhal-Kalak) nâmıyla mezkur olan kala"
diye bugünkü Ahılkelek'ten bahsetmesi doğrudan
doğruya "Ak-Şehir" diye göstermesi, belirttiğimiz
Gürcü iddiasının doğru olmadığını belirtiyor.
Herhalde adın başındaki "Akhal/Akal" Dede Korkut
kitabında işaret edilen Türkçe "Ak" ile ilişkilidir.
Akhal-Kelek Gürcü lügatinde: "Ak-Kala" manasına
gelmektedir.
Mamıkoğlu Vahan'in Başbuğluğu ve İber
(Gürcistan) Bölgesi’nde 1. Vaktan Gurg-Aslan'ın
Krallığı çağında 482 yılında Sasanlılar’la yapılan
büyük bir savaşa sahne olan burası o zaman AKESGA
ŞEHRİ diye tanınıyordu.
AHISKANIN TARİHİ GEÇMİŞİ
İslam Öncesi Devir ve Atabekler
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ahıska
Bölgesi, bugünkü Kars İli’nin Kür Irmağı Başlan
Bölgesi, çağımızdan yüzlerce yıl önceleri Kafkaslar
Kuzeyinden Kür-Aras-Çoruh ırmakları boylarına gelip
yerleşen Saka (İskit) adlı göçebe Türklerin "Gogar"
Boyu’nun yurdudur.
Bu yüzden küçük Arsaklılar sülalesinin
"Kuzey-Başbuğları" sayılan "Gogorenli" Sor
oymağından Şamşoldeli İlbeyleri Sülalesi "Gogalet
Koca Oğlu Şor-Şamsoldin" adıyla anılıyor. 1177
yılında Kıpçak/Kuman Türkleri’nin kür boylarında
ordu başbuğluğunu ellerine alışlarına kadar 1800 yıl
boyunca "Şamşoldeli Orbeliler Hanedanı" "Sbarabed" (Sipeh-bed
= Başbuğ) olarak, Kartlı-Kakhet ve İmaret/Açıkbaş
Gürcüleri’ne de hükmetmiş. Adlı - sanlı Oğuz
İlbeyleri olarak yaşadılar.
Sultan Alp Arslan, Arsaklılar'ın Baş
Vezirleri soyundan Ortodoks Bağratlılar ile onları
koruyan Bizanslılar’ın elinden 1068 güzünde bu
bölgede bulunan Ardahan ve çevresini fethederek,
Selçuklu ülkesine kattı. Haziran 1080'de Selçuklu
Başbuğu ile Danişmendli Emir Ahmet, Son Bağratı –
Bizans Müttefikleri Ordusu’nu Posof’un Kol Kalesi
altında yapılan meydan savaşında yenince Çoruh
Boyları Muş - Oğuz Türkmenlerin’in yerleşim yeri
oldu. Fakat Kafkaslar Kuzeyinden gelen Ortodoks
Kıpçak/Kuman Türkleri, mezhepdaşları Bağratlıları
canlandırarak 40 bin atlı ve ondan daha çok yaya
asker ile 1123'de Tiflis ve 1124'te Ardahan ile
Çoruh Selçuklular’a bağlı İslam-Türk Beylikleri’nden
aldılar ve uç bölgelerine ailelerini de getirip
koruyucu savaşçılar olarak yerleştiler. Bu yüzden
bugüne kadar Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Oltu-Tortum-Şavşat-Artvin
yerli halkının konuştuğu Türkçe, Kıpçak/Kuman ağzına
dönmüş bulunuyor. Sarı saçlı, gök gözlü, uzun boylu
ve insan güzeli olan Kıpçaklar, bugünde kumral
tipinde olan halkı oluşturmaktadırlar.
İşte bu Ortodoks-Kıpçak/Türkleri’nin
Posof’la Çataldere'nin birleştiği yerdeki Çak-su
üzerinde bulunan ve eski merkez Çak Kalesi'nde
ocaklı olarak yaşayan Kıpçaklı T. Sargis,
İlhanlılar'ın ilk çağı 1267/8 yılında, Tebriz'de
Abaka Handan "Gürcistan-Atabeki" unvanını alarak,
Çoruh (Artvin) ve Yukarı Kür (Ardahan-Ahıska-Ahılkelek)
Bölgesi’nin "İlbeği"si oldu. Böylece ATABEKLER
sülalesini kurmuş oldu. Anadilleri; Kıpçak Türkçesi
olduğundan, bugün Artvin ili ve Kars'ın Kür
Boyu’ndaki 5 ilçesinin "Gogaren/Gogarlı ve Çin-Çavat"
(Çin/Kaşgar ilinden gelme Çavaklar) diye anılan en
eski halkı da, Kuman-Kıpçak ağzı ile konuşurlar.
Atabekler - Osmanlı Bağlantıları
Ahıska-Ardahan-Artvin kesimlerinin
İlbeğleri olan Kıpçaklı-Atabekler (1268-1578), 310
yıl Ortodoks olarak buraları idare ettiler ve
İlhanlı-Çelayirli-Karakoyunlu-Akkoyunlu gibi
Müslüman Türk Hükümetlerine bağlı yaşayarak hep
Gürcistan Bağdatlıları ve İmaret (Kutayıs) İber
(Tiflis) Gürcüleri aleyhine çalıştılar.
Gürcülere düşman olan Kıpçaklı-Atabekler'den
II. Beka (1364-1391) ile oğlu Akboğa (1391-1451)
Beyler, Timur’a tabi oldular. Ahıska’yı başkent
edinen Akboğa Bey'in "Akboğa Yasası" adıyla yaptığı
kanun, gerçek bir Türk yasa ve tüzüğüdür. Çıldır’da
ki "Sabadur" ( = Bodur Yurdu) köyünde adı bugün de
yaşayan Atabek Badur (Bahadır) (1466-1475) Akkoyunlu
Başbuğu Uzun Hasan'a tabi olarak, Tiflis (Kartil)
ile Kutayıs (Açıkbaş) Gürcüleri ile savaşmıştır. Bu
sırada Şeyh Safı evladından, İran toprağı Şahı Şah
İsmail Ahıska Bölgesi’ni ele geçirdi. Şah İsmail
Ahıska'yı yaylak edinerek bütün Gürcistan halkını
kendine boyun eğdirdi. Yıldırım Beyazid Han
zamanında, Osmanoğulları Vilayetini harap ederek
Arpa-Çukuru denilen Sivas'a gelinceye kadar yedi
eyaleti eline geçirdi. O sırada Birinci Selim
(Yavuz) Trabzon Valisi idi. Selim Padişah olunca
evvela (niyet ettim gazaya) diyerek Şah İsmail'in
üzerine deniz gibi askerle yürüdü. Çıldır düzünde
Şah İsmail'in yüz bin Acem askerini kılıçtan
geçirerek bölgeye hakim oldu. Selim Han bu
muharebeden sonra bütün Gürcistan'ı emrine itaat
ettirmiştir.
Ardanuç'ta oturan Atabek-Mirza-Çabuk
(1506-1516) Trabzon Sancakbeyi Şehzade Sultan
Selim’e öncülük ederek, Osmanlı akıncılarını 1509'da
Acara-Gürel yolundan Açıkbaş merkezi Kutayıs üzerine
yönlendirerek oranın Osmanlılara bağlanmasını
sağlamıştır. 1514 yılında yine Atabek Mırza-Çabuk
Çaldıran Seferi’ne gidiş ve dönüşünde Osmanlı
Ordusu’na sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ,
bal ve un vererek azık yetiştirmiş, İmparatorluk
ordularının geri hizmetlerini yürütmüştür. Çıldır-Ahılkelek-Ahıska-Ardahan-Ardanuç-Livana
(Artvin-Yusufeli)-Tortum, Oltu kesimlerini içine
alan "Atabek-Yurdu" nun hakimi Mırza-Çabuk'un
ölümünden sonra yerine geçen kardeşi IV. Gorgora
(15169, Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi (1517)
sırasında Şah İsmail'in baskısıyla İranlılara tabi
olmuş, Osmanlılara karşı İspir ve
Bayburt bölgelerine akın
etmiştir. Bu yüzden daha sonra KANUNİ, 1536-37'de
onun elinden Narman, Oltu ve Livana bölgelerini
aldırmış, oğlu II. Keyhusrev'i (1545-1573) Şah
Tahmasb'a hizmet ettiği için cezalandırarak,
1548-1549'da Tortum, Kâmkhıs bölgelerini de
fethettirip Erzurum'a bağlamıştır.
Van'dan Erzurum Beylerbeyliği’ne tayin
edilen İskender Paşa (1551) bu eyaletteki
sancakbeyleri ve çerileriyle Atabekler'in elinde
kalan son Çoruh boyu topraklarına yürümüş ve
kuşatmasının otuz üçüncü Cuma günü (13 Mayıs 1551)
Ardanuç Kalesi’ni fethetti. Sonra buradan doğuya
yürüyerek, Kür Boyunda Kinzo-Damal ile Ardahan
Bölgeleri’ni de zabteyledi.
1551-52 yıllarında Gürcistan Beyleri.
Acem Serdarı’na haraç veriyorlardı. 1551'in yazında
Şah Tahmâsb Seki Ülkesi’ni alıp buraya düzen
vermekte iken, Atabekli Gorgora oğlu II. Keyhusrev
Şah Tahmasb'a bir kaç elçisini göndererek: Gürcü
Vakhuş ile Şer-Mezan ve Kartil Kralı Luvarsab'ın,
kendi ülkesinden bir takım yerleri aldıkları ve aynı
zamanda İskender Paşa'nın Ardanuç Kalesi’ni
kuşattığı için yardım talebinde bulundu. Keyhusrev,
Şahın haraç veren tâbilerinden olduğu için, Şeki'de
olan Şah Tahmâsb Keyhusrev'in yardımına geldi. Şah
kendi ordusuyla beraber dağ yoluyla ilerleyip
Malinkâp, Arkanı, Derzebâd ve buradaki çok süslü
olan kiliseyi zapteyledi. Artık tutarı ve
sığınıkları kalmayan Gürcü Beyleri’nden: Amvan Bey,
Şer-Mezan oğlu Luvarsab ile Vakhuş gelerek Tahmasb'a
itaatlerini arz eylediler. Bu sırada Gorgora oğlu
Keygusrev de, pek çok armağanlarla Şahın huzuruna
gelince, onun yurduna saldırmış olan Gürcü Vakhuş
ile Şer-Mezan oğlu idam edilerek; onların yurdu
Tümük Kalesi ile Akşehir (Ahılkelek) ve çevresi ona
ihsan eyledi. Böylece, Atabekli II. Keyhusrev'e
Osmanlılar eline geçen Ardanuç ve Ardahan
Bölgeleri’ne karşılık Şah, eskiden de Atabekler'in
olan Akşehir/Ahılklelek ve Tümük Bölgeleri’ni
vererek, Atabekliler'in Adıgen, Ahıska ve Azgur
Bölgeleri’ne eklemiş ve Safevilere bağlılıklarının
devamını sağlamış oluyordu.
1552 yılının baharında 59 yaşında olan
Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın on
birinci seferinden sonra artık sefere çıkmayıp
Macaristan üzerine yine bir vezirini göndermesi,
İstanbul'dan casusları eksik olmayan Şah Tahmâsb'ın
tecavüz cesaretini artırdığı anlaşılıyor. Çünkü Şah
Tasmâsb Osmanlı Padişahı’na dostça bir mektup
yazarak, Tanrı kullarının refahını sağlamak için
çalışmakta olduğunu bildirdi ve Şems-i Felek-i
Devvar diye tanınmış olan Velikhan'lı Mir (Seyyid)
Şems ile gönderdi. Bu mektubunda Tahmâsb "müfsid ve
fitneci bir kişi olan İskender Paşa'nın haddini aşan
işlere giriştiğini" söylüyordu. Bunun üzerine Sultan
Süleyman, Şah Tahmâsb'ın gönderdiği mektuba cevap
göndererek, İskender Paşa'nın tahrikiyle tehditte
bulunup, kendisinin Acem ülkesine geleceğini
bildiriyordu.
İşte bu mektup üzerine, Tahmâsb bütün
ordunun toplanmasını buyurdu. Az zamanda Kızılbaş
bölükleri, Şah Ordusu’nun bulunduğu Gökçegöl'ün
güneyindeki 3570 m. yüce ve yaylakları meşhur olan
Akmangan Yaylağı’nda toplandılar. Şah Tahmâsb,
Osmanlı Orduları’ndan önce harekete geçmek
isteğindeydi.
959 (1552) yazında Şah Tahmâsb toplanan
sayısız ordusunu: 1) Erciş ile Bargiri (Muradiye)
üzerine; 2) Pasan'a 3) Irak'ı -Arabi yağmalamaya; 4)
Dav-Eli/Atabek Yurdu kesimlerini vurmaya memur
ederek dört kola ayrıldı. Atabek Yurdu’nu işgale
Kaçarlu Bayram Bey, Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey
ve Gürcistan Valisi Atabek II. Keyhusrev tayin
edilmişti. Bundan sonra her kol, Şah'ın buyruğuna
göre kendilerine ayrılan bölgeler üzerine
durmaksızın ilerledi.
28 Ağustos Salı günü Akmangan'dan kalkan
Tahmâsb, Araş kıyısında konaklamış ve sonra
Eleşgrit'e gelmişti. Eleşgrit'ten sonra Eylül
ayında, Pasın ile Van gölü kuzeyinden dönen kollarla
birlikte Ahlak Bölgesi’ne gelen Şah, 1553 Mart -17-
dek Van Gölü çevresini yakıp yıkmak ve Erciş ile
Bargiri Kalelerini kuşatıp almakla uğraştı.
Tahmâsb Ahlat'ta bulunduğu sırada, Atabek Yurdunu
kurtarmaya varan akıncı kolundan; Kaçarlu Bayram Bey
ile Atabek Keyhusrev'in birlikte yürüyerek iki-üç
kaleyi aldıkları sırada, Erzurum'dan İskender
Paşa'nın çokluk ordu ile gelip ansızın yetiştiği;
Seki hakimi Kaçarlu Tuykun Bey ve yüzbaşı Bedir
Bey'in de bulunduğu Kızılbaş Ordusu’yla yapılan
savaşı, Osmanlılar’ın kazandığı ve üç yüze yakın ölü
veren Kızılbaşlar ile Gürcülerin bozulup kaçtığı
haberi geldi. Bunun üzerine Şah Tahmâsb, oğlu İsmail
Mirza başbuğluğundaki orduyu Erzurum'a gönderdi. Bu
sırada İskender Paşa ve ordusu Erzurum kalesinde
idi. İsmail Mirza bundan haberdar olduğundan
Erzurum'a vardıklarında ileri bir miktar asker
gönderip, ana orduyu arkalarda gizledi. İskender
Paşa düşmanın çokluğunu bilmeden, köyleri yakıp
yıkarak gelen görünürdeki Kızılbaşlar üzerine
Erzurum Kalesi'nden dışarı çıktı ve karşılaştığı
düşmanıyla vuruştu. Onlar da geri, geri çekilerek,
İskender Paşa'yı, pusudaki ordunun üzerine
getirince, on binlerce Kızılbaş dört yandan hücuma
geçti. Şehirden yarım fersah dışarı çıktığı söylenen
Erzurum çerisinin 2,5 km. doğudaki tepelerin ardında
İsmail Mirza ordusuyla cenge tutuştuğu anlaşılıyor.
İki tarafın
sayıca nispetsizliği, Osmanlı kolunun
bozulmasına ve Sancak Beyleri’nden bir çoğunun
ölümüne sebep oldu. Böyle iken İskender Paşa,
yaralanarak erlikte döğüşe, döğüşe kaleye çekildi.
Bundan sonra Şah Tahmâsb'ın ordusu 1552 Eylül'ünde
Ahlat Kalesi’ni, 1553. yılın dördüncü ayında Erciş
Kalesi’ni teslim aldılar. Daha sonra 1553 17 Mart -
17 Nisan arasında Kızılbaşlar (Şah Tahmâsb'ın
ordusu) toptan geri dönerek Nahçıvan şehrine
vardılar. Şah Tahmâsb'ın böylece sekiz ay süren
korkunç yıkımı ve yağmalaması sona erdi.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Kafkaslar
Bölgesi’ne hakimiyet hakkında, Osmanlılar -
Safeviler arasında yaşanan uzun mücadele döneminden
sonra Osmanlılar ile İranlılar arasında ilk defa 29
Mayıs 1555 de Amasya Barış Antlaşması imzalandı. Bu
Antlaşmadan Atabekler'in Çoruh boyundaki bütün ve
Kür başlarındaki göle, Ardahan, Meşe - Ardahan
kesimindeki eski yurtlarının Osmanlılarda, buranın
Kuzey Doğusundaki Varaz-Oğluna kalan yerlerin de
İranlılar’a bağlı kalması uygun görüldü. Bu yüzden
küçük Ardahan (Göle) ile Büyük Ardahan (Ardahan ve
Hanak) adıyla kür boyunda iki yeni Sancak kurduran
Kanuni; Yeniçeri ve top yerleştirdiği Ardahan
Kalesi’nin yeniden ve sağlam bir şekilde yapılmasını
emretmiştir.
Atabeklerin Osmanlılara Tabi Oluşu
III. Murat zamanında Serdar Lala Mustafa
Paşa Başbuğluğunda gelen 100 bin kişilik Osmanlı
Ordusu, 9 Ağustos 1578 Cumartesi günü Purut ile
Zurzuna Köyleri arasındaki düzlükte “ÇILDIR ZAFERİ”
İran Ordusu’nu yenerken, şimdiki Çıldır İlçesi
bölgesi de Osmanlılar’ın eline geçmiş oldu. 8
Ağustos akşamı kendi sancak askeri ile Ulgur Dağı’nı
aşan Ardahan Sancakbeyi Abdurrahman Bey de; 9
Ağustos 1578 akşamına kadar bütün Posof Deresi
köyleri ile Vale
Kalesi ve Ahıska'yı işgal
etti. Diğer taraftan bilindiği gibi İslam'ın
doğduğu ilk asırlarda Hz. Osman'ın hilafeti
dönemi İslam fetihleri sırasında Şam Valisi
Muaviye'nin komutanlarından Habib b. Mesleme
tarafından fethedilen Ahıska (642) Bölgesi halkı bu
zamana kadar büyük bir kısmı Müslüman olmuş
gözükmektedir ki; yine o gün 9 Ağustos 1578 günü,
Altunkale'de oturan son Türk-Ortodoks Atabekli II.
Keyhusrev'in oğulları Menuçehr ile Gorgora
kardeşler, 5-6 bin atlıları ile Çıldır'a gelerek 10
Ağustos günü Lala Paşa'ya törenle itaatlerini sunup,
Osmanlılara tabi oldular.
Bu tâbiyeti takiben Menuçehr Bek de,
Sardar'ın adıyla "Mustafa Paşa" olarak anılıp İslam
dinine girdi. Tiflis ve Şirvan’ın fethinden
Erzurum'da kışlamaya dönen Serdar Lala Mustafa Paşa,
1578 yazında fethedilen Yukarı Kür Bölgesi’ndeki
eski Atabek Yurdu kesimlerini birleştirip, güzün
"Çıldır Eyaleti" adıyla ve merkezi Ahıska olarak
büyük bir Beylerbeylik yapmıştır.
Şark Serdarı Lala Mustafa Paşa'nın
1578'de "Çıldır Eyaleti"nin merkezi yaptığı Ahıska,
250 yıl boyunca Anadolu'nun kuzey-doğu bölgesi
olarak "Paşalık" devrine başlamıştır. 1628 yılında
Ahıska Paşalığı veya Çıldır Beylerbeyliği’ne Sefer
Paşa hükmetmiştir.
Osmanlılar’ın 1536-1578 arasında
Atabekler elinden fethederek Anadolu Birliği’ne
kattıkları Çoruh ve Yukarı Kür Boyları’ndaki Artvin,
Ardahan ve Ahıska Bölgeleri’ne az sayıda Türkmen ve
göçebelerden başka, Anadolu'dan veya Azerbaycan'dan
Türk halkını yerleştirdikleri halde, öteden beri
ATABEKLER YURDU'ndaki halkın çok güzel Kıpçak/Kuman
ağzıyla Türkçe konuşmaları ve Türk folkloru ile
etnografyasını en köklü biçimde yaşatagelmeleri
Ahıska Türkleri’nin ezeli Türklüğünü ispat
etmektedir.
1828 Rus- Türk Savaşı ve Ahıska topraklarının
Ruslar’ın hakimiyetine terk edilmesi
1801’de Rus Ordusu “Hıristiyan Gürcistan’a yardım
etmek” yaygarasıyla gelip, Tiflis’e yerleştiler.
Kısa zamanda dini farklılık nedeniyle, Ortodoks
Gürcüleri ile ihtilafa düştüler.
Ruslar, 1807-1812 yılları
arasında yapılan Türk-Rus Savaşı’nda ilk defa, 16
Kasım 1810 General
Tormasov'un 12 grup ve 3000 atlıdan ibaret ordusu
Ahıska'yı
muhasaraya aldı, fakat Şerif Paşa'nın Türk
Ordusu kaleyi korumayı başararak düşman eline teslim
etmedi.
1828 yılının Nisan'ında İmparator Nikolay
Osmanlı’ya savaş
ilan etti. 1828 Temmuz'unda
Tiflis'ten
saldıran Ruslar, Arpaçay'ı geçerek Kars'ı
muhasaraya aldılar. General Kont Paskeviç ordusuyla
beraber Kars
etrafında kanlı savaşlar yaptı ama bir sonuç
alamadı. Daha sonra şehirde bulunan Ermeniler
tarafından Rus
Ordusu’na yardım edilerek Kars işgal edildi. Kars
işgal edildikten bir kaç saat sonra Köse
Mehmet Paşa'nın 20
bin kişilik ordusu Erzurum'dan
Kars'ın yardımına
geliyor, ama artık şehir Rus
Ordusu’nun elinde
idi. Kars'ın yardımına gelen Türk
Ordusu Ahıska'nın yardımına yöneldi. Daha sonra Kars'ın fethinden
sonra, Paskeviç'in ordusu geri dönüp
Ahılkelek’i
muhasaraya aldı. Güçlü top ateşi ile
Ahılkelek
Kalesi'ni ele geçirerek, Paskeviç'in Ordusu l
Ağustos'ta Ahıska'yı kuşattı. O zaman şehirde 50 bin
Türk vardı ve anıtları, han ve çarşıları ile burası çok
mutlu ve
bayındır bir Osmanlı/Anadolu beldesiydi;
Ahıskalılar, kadınlı-erkekli Ruslara karşı,
destanlar yazarak
boğaz boğaza vuruştular, ateşler içinde
yanarak ve temiz
kanlarını dökerek şehit oldular. 28 Ağustos 1828'de
Ruslar, yüzkarası bir zaferle çoluk -
çocuk 40 bin
ahalinin şehit düştüğü Ahıska'yı ele
geçirdi. Aynı zamanda Erzurum'dan gelmiş olan Köse
Mehmet Paşa'nın
Ordusu da Ruslar tarafından dağıtılarak diğer
köyler ve kaleler, o cümleden Azgur
Kalesi, Zanav
Kalesi, Artun Kalesi ve diğer bölgeler ele
geçirildi.
Osmanlı Sultanları Ahıska'yı geri almak için bir
kaç defa çaba gösterdiler. 1829 yılının
Şubat'ında Acar
Beylerbeyi Ahmed Bey’in ordusu, 1853 yılının
Ekim'inde Ali
Paşa'nın ordusu Ahıska'ya hücum
ediyor, fakat
şehri almak mümkün olmuyor. 29 Eylül
1829'de Osmanlı
ile Rusya arasında bağlanan Edirne Muahedenamesiyle,
Ahıska/Çıldır Eyaleti'nin Kuzey kısmı;
Ahılkelek, Hırtıs,
Azgur, Bedre, Çeçerek, Ahıska,
Kobliyan adlı 7
sancak "savaş tazminatı" yerine
Moskoflara bırakılarak, Erzurum, Muş, Kars, Bayazit,
Ardahan kesimleri
işgalden kurtarıldı. Böylece
Ahıska'da paşalık
dönemi tarihe damgasını koyarak
yerini yeni bir tarihi döneme bıraktı.
Türk Halkının geleceği ile oynayan Paskeviç'in
emri ile
ilk
önce 30 bin, 1828-29 yıllarında ise 100
binden çok Ermeni
Ahıska'ya yerleştirildi. Ruslar Türk köy ve
mahallerine Ermeni ve Gürcüleri yerleştirerek,
Türkleri
azınlığa düşürmeye çalışıyordu. Bu zor şartlar
altında
yaşayan Türkler arasında yeniden bir uyanış
başladı. Ahıska Bölgesi’nde hürriyet hareketleri
güçlenerek
çeşitli cemiyet ve dernekler kuruldu,
1905'de Posoflu
Yusuf Zülalı Efendi cemiyet kurarak,
Kars, Batum ve
Ahıska'da halka hitap etti. 1913'de
Kars'da "Hilal-i
Ahmer" Cemiyeti kuruldu. Daha sonra bu cemiyetlerin
başındaki şahıslar, Ruslar tarafından
takip edilerek,
1914 Birinci Dünya Savaşı
başlangıcında
Türklere öncülük eden 150'den çok vatanperver
Rusya'nın içlerine sürüldü.
1914'ün Kasım'ında Türkiye ile Rusya arasında
yeniden savaş başlayınca,
Türklere karşı zulüm daha da
şiddetlendi. 1915 yılının Ocak'ında Ardahan'ı almış Rus
alayı üç ay
içinde, Kars-Ardahan'da 40 bine yakın Türkü
katletti. Rusya'da hakimiyeti ele geçirmiş
olan Bolşeviklerin 1918 yılının Mart'ında
imzaladığı Brest
Litovsk Muahedesi'ne göre Sovyet
Ordusu Kars,
Batum, Ardahan Bölgeleri’nde emniyeti
sağlamalı ve
buraları boşaltmalı idi. Fakat Sovyet
Orduları’nın gözü
önünde 1918 yılında zalim Andranikin,
Kantarciyev, Aganikin, Areşevun, Pyotr ve
Muraba
Sivili’nin grupları Kars-Ahıska Bölgesi’nde on
binlerce Türkü acımasızca katletmişlerdir.
Türk Orduları bu zulüm karşısında seyirci
kalamazdı. 1918 yılının Şubat'ında Türk Ordusu’nun
Şark yürüyüşü
başladı. Mart-Nisan aylarında Erzurum,
Sarıkamış ve
Kars Ermeniler’den kurtarıldı. Ahıska-Ahılkelek Türkleri, Ermeni
ve Gürcü gruplarının
zulmünden kurtulmak için 13 Nisan 1918'de
Türkiye'ye müracaatında bulundular. Bunun üzerine 14
Temmuz 1918 yılında Kars,
Ardahan ve Batum'da referandum yapıldı. Bu
referanduma katılmış olan
87.048 kişiden 85.129'u Türkiye'ye bağlanmak
taraftarı iken, 1.693'ü ise
aleyhine oldu. Böylece üç vilayet
ve bunlara bağlı olan
Akbaba, Şavşat, Nahcıvan. Posof,
Çıldır, Ahıska, Ahılkelek
Osmanlı Devleti’ne bağlandı.
14 Temmuz 1918'de yapılan referandumu hoş
karşılamayan
Ermeni, Gürcü ve Sovyetler bundan sonra
Türk halkına
karşı zulümü şiddetlendirdiler. Sovyet
Devleti, Türkiye ile dost olduğu
görünümündeyse de, 20 Ağustos 1918 yılında Almanya
ile Türkiye'ye
karşı gizli antlaşma yaptı. Türkiye
meydanda yalnız
kalınca, İngiliz Orduları da İstanbul'u
tehdit etmeye
başladı. Bütün bu zor şartlar sonucunda
30 Ekim 1918
yılında Türkiye "Mondros Mütarekesini"
imzalamaya
mecbur kaldı ve Cenub-Garb Kafkas'tan
ordusunu
çıkarmaya mecbur kaldı. Kars, Ardahan,
Batum, Nahcıvan,
Ahıska, Ahılkelek, Goyçe, Akbaba
ve Borçalı
Türkleri düşman karşısında tek başına
kaldılar.
Bu ölüm-kalım kargaşasında yerli Türk ahalisi,
"Demokrasi" uğrunda çalışmaları güçlendirerek siyasi
tedbirler aldılar. Bu
amaçla "Ahıska Hükümeti", "Araz Türk Hükümeti" ve "Cenub-Garb
Kafkas Hükümeti"
adlarını alan Türk
Devletleri kuruldu. Hükümet reisi
Türk Dünyasının tanınmış
şahıslarından olan Ömer
Faruk Numanzâde seçildi. 30 Kasım 1918'de,
merkezi
Kars'da olan, Nahcıvan'dan Batum'a kadar Türk
halkını Ermeni-Gürcü işgaline karşı birleştirmek
amacı
ile kurulmuş olan "Milli Şura Hükümeti"ne
bağlandı. Daha
sonra 3 Kasım 1918'de "Araz-Türk Hükümeti"
kurulup, hükümet reisi Emir bey Ekberzade
seçilerek, "Milli
Şura Hükümeti"ne bağlandı. Ermeni
ve Gürcülerin
tecavüzüne karşı namus ve hayatlarını korumak için
Kars Türkleri de 5 Kasım 1918'de "Kars İslam Şurası"
adıyla müstakil bir hükümet kurdular. Bu
hükümetin ilk
reisi Borçalı’dan Kepenekçili Emin Ağa, yardımcısı
ise Piroğlu Fahreddin Bey seçildi.
30 Kasım 1918'de Kars İslam Şura'sının daveti
ile Ordubad, Nahcıvan,
Kemerli, Iğdır, Akbaba,
Serdarbad, Süregel, Şavşat, Çıldır, Ahıska ve
Ahılkelek
Bölgeleri’nden 60'tan çok milletvekili Kars'da
yapılan kongrede
toplandılar. Kongre, halkı silahlı savunmaya
hazırlamak, dış münasebetleri genişletmek kararını aldı.
Hükümet
reisliğine ise Cihangiroğlu İbrahim Bey,
Yardımcısı
Kepenekçi Emin Ağa seçildi. Bu ara
Ermeni ve Gürcü
fitnelerinin arttığı zamandır. Tecavüz ve
fitnelerin şiddetlenmesi sonucu 1918 sonu 1919
başlarında Ahıska-Ahılkelek
ve özellikle Borçalı’da
Ermenistan-Gürcistan Savaşı başladı,
1918 yılının Aralık ayında Türk Orduları
uluslararası anlaşmalara göre Ahıska ve
Ahılkelek'den
çekildi. Aynı ayın 4-5’inde Gürcüler Ahıska'yı,
Ermeniler Ahılkelek'i işgal ettiler. Aralık
ayının 8'inde ise
İngilizler
Batum’u ele geçirdiler. Türk vatanperverleri
İngilizlerin
ortaya attığı Mondros Antlaşması'nın bu
ağır neticelerine tahammül edemeyerek , 1919 yılının
Ocak ayında, I. ve
II. Ardahan Kongreleri’nde bir araya
geldiler.
Erzurum'da vatanın kurtuluşu için "İstilası
Vatan Cemiyeti"
kuruldu. Ocak ayının 7 ile 9'u
arasında yapılan Ardahan Kongresi’nde Ahıska'yı
Osman Server
Bey, Ahılkeleği Muhammed Ali Bey ve
Afzal Bey,
Akbaba'yı Hacıabbasoğlu, Kerbela'yı
Muhammet Bey
temsil ettiler.
Ermeni, Gürcü ve İngiliz grupları Türklerin
uyanışını ve
devlet kuruluşunu yıkmak için planlar
hazırladılar. 13
Ocak 1919 yılında İngiliz
Nunayendeleri
Ermenilerden oluşan 60 kişilik hükümet
heyeti (elçisi)
ile Kars'a gelip, Ermeni Korganov'u
Kars valisi tayin etmek istediler. Milli İslam Şurası
buna karşı çıkıp
ve göz göre, göre Türkleri, Ermenilere
teslim
etmeyeceğini belirtti. İngilizler Ermeni heyetini
geri
götürmeye mecbur oldu, ama bundan sonra Ermeni
terörü daha da şiddetlenerek 100 binden çok Türk
katledildi.
17-18 Ocak 1919'da Doktor Esat Oktay Bey'in
idareciliği ile Kars'ta
toplanan büyük kongrede
merkezi Kars olmakla Cenub-Gerb Kafkas
Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi. Yine bu
kongrede:
1)
Hükümet reisi Cihangiroğlu İbrahim Bey
seçildi
2)
18 maddelik Anayasa kabul edildi.
3)
Türk Dili Devlet Dili ilan edildi.
4)
Üç renkli -beyaz, yeşil, siyah -
zemin üzerinde ay-yıldız olan devlet bayrağı
seçildi.
Kısa bir zamanda 8.000 kişilik ordu oluşturulup,
yeterli derecede silahı
olmamasına rağmen, bu
kahraman ordu halkı katliamlardan kurtarmayı
başardı.
Böylece, Ordubad'dan Batum'a, Ağrı Dağı’ndan
Ahıska'ya kadar 40.000 km2
bir arazide yerleşen,
toplam 34 vilayet ve kazalı 1.763.148 ahalisi
olan müstakil Türk Devleti
kuruldu. Ancak bu devletin ömrü 6 ay sürebildi.
Zira kurulduğu zamandan itibaren bu devletin
yıkılması için Ermeni ve
Gürcüler bütün
fıtnekârlıklarını ortaya koydular. Hiç bir
yerden yardım
alamayan Kars, İngilizlerin eline geçti.
İngiliz
askerleri ile Milli Meclisi koruyan Türk polisleri karşı
karşıya gelerek yapılan bu mücadelede yüzlerce Türk
Polisleri şehit oldular. Cumhurbaşkanı Cihangirzade İbrahim
Bey ve 11 nazir
(Bakan ve milletvekili) Tiflis'e,
oradan da Batum
yolu ile İstanbul'a götürülerek Malta'ya
sürüldüler.
Böylece 12 Nisan 1919 yılında "Cenubu-Garbi
Kafkas Cumhuriyeti" İngilizler tarafından
dağıtılmış oldu. Daha sonra buralara 30 Nisan'da
Ermeniler
yerleştirildi.
Bu arada Türkiye'nin milli mücadelesi için
Mustafa Kemal Paşa
önderliğinde Türk toprakları teker
teker esaretten
kurtuluyordu. 7 Mart 1921'de Ahıska,
11 Mart'ta Batum, 14 Mart'ta Ahılkelek Türk
Ordusu tarafından
düşman elinden kurtarıldı. Fakat ne yazık ki;
siyasi anlaşmalar sonucunda Türkiye 16 Mart 1921'de
Moskova
Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmaya göre,
Batum, Ahıska,
Ahılkelek, Acar Bölgeleri Rusya'ya
bırakılarak Gürcistan S.S.C.B’nin Tiflis vilayetine
bağlandı.
Ahıska’nın Rusların eline geçmesinden sonra Şâir
Gülali’nin şöyle âh etmesi çok mânalıdır:
Ahıska gül idi gitti,
Bir ehli dil idi gitti,
Söyleyin Sultan Mahmut’a;
İstanbul kilidi gitti.
Ahıska’nın düşüşünden sonra Rusların hemen, hemen
hiçbir direnme ile karşılaşmadan, Osmanlı
topraklarından İstanbul’a doğru, çok kısa zamanda
yol kat etmeleri de Ahıska’nın bir “kilit” olduğunu
ortaya koymuştur.
AHISKA FELAKETİ
Böylece tarih kaynaklarında yer alan bilgiler:
Osmanlı Devleti'nin durumu savaşa elverişli olmasa
da, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne açtığı savaşa (26
Nisan 1828) karşılık olarak, Osmanlı Devleti "de
Rusya'ya savaş ilan etmek zorunda kaldı.(20 Mayıs
1828)
Bu ortamda başlayan savaş Balkanlar'da ve
Kafkasya'da Osmanlı Devleti'nin ağır yenilgisiyle
sonuçlandı. Osmanlı Devleti Rusya'dan ateşkes
istemek zorunda kaldı. Türk ve Rus delegeleri
arasındaki barış görüşmelerine Edirne'de başlandı.
(25 Ağustos 1829)
Bir ay kadar süren görüşmelerden sonra Rusların
önceden hazırladıkları barış şartlarını, Osmanlı
heyetinin itirazsız kabul etmesi üzerine, Edirne
Antlaşması imzalandı (14 Eylül 1829).
16 Maddelik bu antlaşmanın başlıca hükümleri içinde
şunlar da vardı: Doğuda sınır AHISKA, Poti, Anapa
Kaleleri Rusya'da kalmak üzere düzenlenecek;
Osmanlı Devleti savaş tazminatı olarak Rusya'ya on
bir buçuk milyon dukalık altın ödeyecek vs.
Bu antlaşmayı değerlendiren Prof. Dr. Yaşar Yücel ve
Prof. Dr. Ali Sevim şunu belirtiyor; "Kazandığı bu
başarılara rağmen Çar 1. Nikola, ülkesinde
(Rusya'da) görülen huzursuzluk, karışıklık ve
buhran nedeniyle son derece sıkışık ve güç durumda
bulunuyordu. Fakat bundan faydalanacak bir durumda
bulunamayan Osmanlı Devleti Rusya'dan barış
isteğinde bulunmak zorunda kaldı..."
Yazarlar antlaşmanın neticesini anlatırken de şu
önemli noktanın altını çiziyor: "Edirne Antlaşması,
Osmanlı İmparatorluğu'nun imzaladığı, maddi, manevi
en ağır antlaşmadır... Osmanlı İmparatorluğu'nun
çöküş ve dağılmasının başlangıcı sayılmalıdır..."
Böylece Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya savaş
tazminatı olarak ödeyeceği meblağın yanı sıra, terk
edilmesi öngörülen Ahıska Bölgesi de içindeki Türk
nüfus ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin
Kafkasya'daki en stratejik bölgesi idi.
Uğursuz 1828 savasında Osmanlı Ordusu ile birlikte
Ruslara karşı omuz omuza din ve Türklük adına
savaşan ve çok sayıda şehit veren Ahıskalılar, bütün
mal ve mülklerini bırakarak Türkiye'ye göç etmeğe
mecbur kaldılar. Türkiye'ye göç eden Ahıskalılar’ın
yerine 100 bin civarında Ermeni iskan edildi. Ayrıca
buralara Rus, Gürcü ve Yahudiler de yerleştirildi
Ahıska Bölgesi’nin başlıca köylerinde kalan
Türklere, Rus, Gürcü ve Ermeni ittifaklı zulümler
uygulandı.
1853-1854 Rus savaşında Bolşeviklerin Çarlık
Rusya'sını yenmesi ve 1917 güzünde Çar ordusunun
Ahıska Bölgesi’nden çekilişi Ahıskalılar’ın ümidini
bitirdi. 1917-1921 yıllarında Ermeni ve Gürcüler
ile yaptığı savaşlarda ki; erlikleri de Ahıska
Bölgesi’ne, Türkiye'ye tekrar kavuşma şansını
vermedi.
Ahıska'yı Türkiye'ye dahil etmek uğrundaki tarihi şanssız
gelişmelerden bazı örnekler: *
Örnek 1:
S.Kafkasya Tümeni Komutanı Halit Paşa, 4 Nisan
1918'de İngilizlerin desteği ile Ahıska'ya dayanan
Ermenileri Ahıskalıların Milli kahramanı Osman
Servet Atabek ile birlikte yenip şehri teslim aldı.
Altı buçuk ay sonra 30 Ekim 1918'de Yunanistan'ın
Mondros Limanı’nda İngilizlere ait Agamemnon
Zırhlısı’nda İtilaf Devletleri (Fransa, Büyük
Britanya ve Rusya) temsilcileri, İngiliz Amirali
Galthorpe başkanlığında Türkiye delegesi ile bir
araya geldi. Beş oturum süren görüşmeler sonunda
İngiliz çıkarlarını öne alan ve
İngilizler tarafından hazırlanmış, Mondros
Mütarekesi aynen imzalandı. Anlaşmayla, Türk Ordusu
Ahıska'yı boşaltarak 1914 sınırları gerisine
çekildi.
Örnek 2:
XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, aldığı
emir üzerine İngilizlerin himayesindeki ve
Gürcülerin elinde olan Ahıska'yı yerli milislerin
desteği ile 19 Mart 1921'de işgal etti. Ama
Ahıskalılar’ın sevinci uzun sürmedi. Türk
Ordusu’nun 6-10 Ocak 1921'de Eskişehir'in batısında
Yunan kuvvetlerine karsı kazandığı büyük zaferden
sonra Sovyetler Birliği TBMM Hükümeti ile iyi
ilişkiler kurma gereği duydu. Çünkü Anadolu'nun
itilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi,
Sovyetler Birliği'nin güney sınırlarını tehlikeye
sokuyordu.
Bunun üzerine Sovyetler Birliği ile TBMM Hükümeti
orasında 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması yapıldı.
Kazım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu bu
antlaşma gereğince Ahıska'dan geri çekildi. Özgün
dostluk adıyla hem de Rusya'nın isteği üzerine
Türkiye-Rusya muahede ahitnamesi olarak bilinen 16
maddelik antlaşma Türkiye adına Yusuf Kemal (Tengişenk),
Dr. Rıza Nur ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy); Sovyetler
Birliği adına da Çiçerin ve Celal Korkmazov
tarafından imzalanmıştır. Antlaşmanın birinci
maddesine göre SSCB, 28 Kasım 1920 günü İstanbul'da
toplanan Meclis-i Mebusan'ın kabul ettiği Misak-ı
Milli sınırlarını tanıyor, taraflardan birine zorla
kabul ettirilmek istenen bir barış antlaşması ya da
uluslararası bağlayıcı bir başka belgeyi tanımama
ilkesini getiriyordu. Antlaşma; “bağıtlı taraflardan
birine zorla kabul ettirilemez” ilkesini taşımasına
rağmen Ahıska Sovyetler Birliği’ne verildi.
Bu antlaşmayı Türkiye adına imzalayıp trenle Kars'a
gelen murahhaslarımıza "Gürcistan'la yapılan 1918
Batum Muahedesi’yle Türkiye'ye katılan Ahıska
sancağı neden ihmal edildi?" diye sitem edenlere,
Dr. Rıza Nur şu karşılığı vermiştir: "Ahıska'da
böyle yüzlerce Türk köyü olduğunu maalesef
bilmiyorduk! Elimizde neşredilmiş bir vesika bile
yoktu. Keşke daha önce bu hususta bilgi sahibi
olsaydık!..."
Böylece Moskova Antlaşması’nın zeminini iyi
hazırlamadan, otorite sahibi bir bilgin olmadan
Türk diplomasisini Moskova'da temsil edenlerin
yüzünden, Edirne Antlaşması’yla Ahıska
Türkleri'nin kara günlerinin temeli de atılmış oldu.
Ahıskalılar için bu sefer "beton duvarlı esaret
kampı kuruldu".
Asırlarca Türkiye'nin bölünmez bir parçası, verimli
topraklara, zengin doğaya sahip ve yüzölçümü 6.260
km kare olan Ahıska Bölgesi'nin hiçbir talep veya
dayatma olmadan veya hesabın yanlış yapıldığının
farkında olunmadan, o dönemde iç savaş ve
mütteliklere karşı kendini zor savunan, dolayısıyla
da güçlükle ayakta duran Bolşevik Rusya'nın bir
kağıt üzerine yazılmış "Dostluk Antlaşması "
kelimesi uğruna verilmesi, diğer taraftan Ahıskanın
Türkiye'ye bağlı kalması uğrunda düşmanlarla mertçe
savaşarak şehit düşenleri hiçe saymak kabul
edilemez.
Bu antlaşma Türkiye'nin milli menfaatleri açısından
muazzam kayıp ve dolayısıyla da affedilmez siyasi
bir hatadır. Milli Eğitim Bakanlığı’nca ilköğretim
okullarında ders kitabı olarak onaylanan "Sosyal
Bilgiler" kitabında Türkiye ile Rusya arasında 16
Mart 1921'de Moskova'da imzalanan bu antlaşma
hakkında: "Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği yeni
Türk Devleti'ni tanıdı" denilerek bu antlaşma
Türkiye için çok önemliymiş gibi sunuluyor. Fakat
milyonlarca öğrenci antlaşmanın perde arkasını
yeterince bilmiyor. Doğru, aynı antlaşmanın öteki
maddeleriyle Türkiye, Çarlık dönemi Hükümleriyle
yapılmış olan sözleşmelerden doğan bazı mali
yükümlülüklerden kurtuluyordu ama bu mali
yükümlülüklerin maliyeti Ahıska'nın acı kaybına
nispeten cüzi bir miktardır.
Bugün Türkiye'de bulunan ve 16 Mart 1921 Moskova
Antlaşması hakkında bilgi alınabilecek tarihi
kaynaklardan anlaşılıyor ki; 1921'de Bolşevik
Rusyası’nın durumu, Ahıska'yı Ruslara vermemek için
çok münasip idi. Fakat TBMM Hükümeti tarafından
Türkiye adına yetkilendirilip Moskova'ya gönderilen
heyet diplomatik olarak bundan faydalanamadı.
Sonuçta eşi görülmemiş ölçüde bir hataya yol
açıldı ve bunun ağır faturasını 60 yılı aşkın bir
süredir sürgünün pençesindeki Ahıska Türkleri
ödüyor.
Günümüzde de öyle anlaşılıyor ki Türkiye'yi yöneten
liderler, siyasetçiler hala yapılmış bu hatanın,
acı gerçeğin farkına varmamışlar.
Meclis-i Mebusan'ın 28 Ocak 1920 tarihli gizli
oturumunda kabul edilen Misaki Milli Beyannamesi
Türkiye'nin kabul edebileceği barış koşullarını
saptayarak özetle şu hükümleri içeriyordu: "Mondros
Mütarekesi sınırları içinde Osmanlı-İslam
çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü,
gerçekte ya da hükmen hiçbir nedenle birbirinden
ayrılmayacak bir bütündür... Bölgelerin geleceği,
halkın serbest oyu ile belirlenecektir..."
O dönem Ahıska Bölge ahalisinin ekseriyetini (%72)
Türkler teşkil etmekte idi ve Misak-ı Milli
sınırları içinde bulunuyordu. 4 Nisan 1918'de Türk
Ordusu İngilizler’in desteği ile Ahıska'ya dayanan
Ermenileri püskürterek Ahıska'yı kurtarmış ve
Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihten (30 Ekim
1918) önce Ahıska ve Ahılkelek halkı delegeleri
Batum Konferansı'nda 13-26 Nisan 1918 tarihinde
Türkiye'ye katılmak istediklerini bildirmiştiler.
11 Mayıs 1918'de toplanan Batum Konferansı'nda,
Osmanlı tarafı, bölge halkının isteği doğrultusunda,
Ahıska ve çevresinin Türkiye'ye terk edilmesini
talep etti. 15 Mayıs 1918'de Gürcistan bu talebi
kabul etmek zorunda kaldı.
AHISKA ÖZERKLİĞİNİ İLAN EDİYOR
Osman Servet Atabek tarafından kurulan Güneybatı
Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma Merkezi (Ahıska
Ahılkelek Müslümanları Milli Şurası), 25 Aralık 1919
tarihinde Gürcistan içinde Ahıska Bölgesi’nin
Özerkliği'ni ilan etti.
18 Temmuz 1920'de Ankara'da Atatürk ile birlikte
TBMM üyeleri de, Milli Misak üzerine ant içtiler,
İngilizlerin Batum'dan çekilirken, burayı ve
Artvin'i Gürcistan'ın işgaline bırakmasını, 25
Temmuz 1920'de Türkiye Hükümeti adına Atatürk
resmen protesto etti. Kazım Karabekir Paşa
Kumandasındaki XV. Türk Kolordusu Ankara'dan
aldığı emirle 30 Ekim 1920'de Kars'ı Ermenilerden
kurtardı. Sıra, Gürcü kuvvetleri işgalindeki
yerlerimize gelmişti. Türk Ordusu Ardahan ile
Artvin'i işgal etmek için hazırlık yaparken, TBMM
Hükümeti bu bölgelerdeki tarihi ve etnik haklarını
belirten ültimatomu 22 Şubat 1921'de Gürcistan'a
verdi.
Türkiye Hükümeti Gürcistan'dan ültimatoma 18 saat
içinde müspet cevap aldı. Böylece diplomasi yolu ile
Ardahan ve Artvin Türkiye'ye geri verildi. Yukarıda
anlatıldığı gibi, Kazım Karabekir Paşa'nın ordusu 9
Mart 1921'de Ahıska'yı da işgal etti. Ama ne yazık
ki 6 gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova
görüşmelerinde başarısızlığa uğrayan Türk
diplomasisi yüzünden bu sefer Ahıska'yı Kazım
Karabekir Paşa kendi eliyle Gürcülere teslim etmek
mecburiyetinde kaldı ve Mart sonunda Ahıska'dan
geri çekildi.
Asırlar boyunca Türkiye'nin bir parçası olan Ahıska
Bölgesi’ni Türk nüfusu ile birlikte, Moskova'da
bağıtlı taraflardan birine zorla kabul ettirilmek
istenmeyen koşullar altında imzalanan antlaşma
sonucu Rusya'ya verilmesini doğru bulmuyorum. Ancak
tam olarak büyük hataya yol açıldığı inancında da
değilim. Belki o dönemde kamuoyuna gizli gelişme,
düşünce ve kuşkular nedeniyle Ahıska'yı vermek gibi
hayli riskli bir adım atılmıştır.
Bunun aksini iddia etmek şüpheli ve düşündürücü,
çünkü bir taraftan 18 Temmuz 1920'de Atatürk ile
birlikte TBMM üyeleri Misak-ı Milli sınırları
üzerine ant içiyorlar; Ankara'nın emri ile 9 Mart
1921'de Kazım Karabekir Paşa Ahıska'yı esaretten
kurtarıyor. Öte yandan Ahıska'nın kurtuluşundan tam
6 gün sonra 16 Mart 1921'de Moskova'dan hiçbir
baskı, zaruret olmadan Ahıska'yı Ruslara geri
veriyorlar. Daha sonra Moskova'dan Türkiye'ye dönen
murahhaslarımız Ahıska'yı Ruslara verdiklerinden
dolayı pişmanlık duyuyorlar.
Ardından 13 Ekim 1921'de Kars Antlaşması ile
tekrar Moskova Antlaşması’ndan pek farkı olmayan
bir antlaşma daha TBMM Hükümeti ile Sovyetler
Birliği'nin o zamanki anayasasına göre birer
federal Cumhuriyet olan Ermenistan, Azerbaycan ve
Gürcistan arasında imzalanıyor. Bu antlaşmanın
amacı Moskova Antlaşması hükümlerinin adları geçen
Kafkas Cumhuriyetleri tarafından da tanınmasını
garanti altına almaktı. Bu antlaşma Türkiye'nin son
Ahıska pazarlığı idi. Yani verdik gitti, sonsuza dek
Ahıska'nın Türkiye'ye geri katılması söz konusu
olamaz anlamına geliyor.
1921 – 1944 yılları arasında Ahıska Türkleri:
16 Mart 1921 yılında Ahıska'nın Sovyet topraklarına
bağlanması ile Ahıskalılar için kara günler yeniden
başladı. 1956 yılındaki verilere göre bu yerlerdeki
Türk nüfusu 138.000 kadardır. Sovyet yönetimi, zorla
Gürcistan sınırları içerisinde bıraktıkları Abhaz,
Asetin ve Acarlılara, Özerk Cumhuriyet kurma hakkı
tanırken, Ahıska Türkleri yokmuş gibi farz edilerek,
göz ardı edildiler. Bu yıllarda Ahıskalılar,
okullarda önce Arap, sonra Latin ve daha sonra da
Kiril alfabesi ile eğitim gördüler.
Ahıska'da kolhozlar 1927 yılında kurulmaya başladı.
1921'den 1927'ye kadar bu geçen 6 yıllık süre
içerisinde Ahıskalıların ileri gelenleri Sovyet
yönetimi tarafından hapishanelere atıldı. 1930'lu
yıllarda başlatılan baskı ve şiddet (Represiya)
döneminde binlerce aydın ve din adamı "Kemalist ve
Pantürkist" suçlaması ile evlerinden toplanarak
cezaevlerine atıldılar. Bu insanlardan bir daha hiç
bir haber alınamadı. Daha sonra Stalin'in de desteği
ile Gürcü şovenizmi güçlenerek, Ahıska Türkleri’nin
büyük bölümünün soyadlarını Gürcüce’ye çevirdiler.
1938 yılında Sovyet Anayasa'sının kabulünden sonra,
Ahıskalılar kayıtlara Azerbaycan milleti, dilleri
ise; Azerice olarak geçti. Fakat bu durumda,
Rusların kendi amaçları ve politikaları açısından
pek fayda getirmeyeceği anlaşılınca bundan da
vazgeçilip, 1940'da Ahıskalıların resmi dili
Gürcüce’ye çevrildi. Bu uygulamadan anlaşılan
Ahıskalılar, bağlı bulundukları Türk kimliğinden
tamamen koparılmak istenmiştir.
Diğer taraftan bu yıllarda, İkinci Dünya harbinin
patlak vermesi, bu harbe Rusya'nın dahil olmasıyla
birlikte 1938-40 yıllarında Ahıska ve çevresine,
Türkiye'ye mücavir sınırın korunması adı altında, on
binlerce Sovyet askeri yerleştirildi. 1940 yılına
kadar hiç askere alınmayan Ahıskalılar’dan birden
bire 40 bin civarında kişi Alman cephesine sevk
edildi. Askere sevk edilenlerin kız, gelin ve
çocukları Borcom'a demiryolu inşaatında
çalıştırdılar. 1944 yılında Borcom'dan Vale'ye
döşenen 70 kilometrelik demiryolu yapımında binlerce
Ahıska Türkü kötü koşullar sebebiyle hayatını
kaybetti.
Kaynaklardan öğrendiğimiz bilgilerden anlaşılıyor
ki; Ahıska Türkleri’nin sürgün edilme düşüncesi Rus
yöneticileri tarafından 10-15 yıl öncesinden
planlanmaya başlanmıştır. Çünkü 1921 yılından sonra
komünist Sovyet yönetimin, Abhaz, Asetin ve Acarlara
Özerk Cumhuriyet kurma hakkı tanırken; Ahıska
Türklerine bu hakkı tanımaması; 1930'lu yıllarda
halkın lideri durumunda olan binlerce aydın ve din
adamının hapse atılması; 1940 yılına kadar diğer
özerk Cumhuriyetlerden askere adam alındığı halde,
Ahıskalılar’dan askere alınmayıp, ancak Rus-Alman
Harbi’nde 40 bin civarında kişinin Alman cephesine
gönderilmesi ve geri kalan kadın ve ihtiyarlara da
demiryolunun yaptırılması gibi olay ve uygulamalar
gösteriyor ki, sürgün olayını daha önceden
hazırlanmış bir planı tam istedikleri bir anda
gerçekleştirmişlerdir.
1944 Sürgünü ve Sürgününü Hazırlayan Koşullar
Bilindiği gibi 1944 yılı Mayıs'ında hazırlanmış olan
bir belgeye göre, önce Ahıska Türkleri’ni, S.S.C.B.
üyesi olan Gürcistan'ın Şark ilçelerine (Rayonlarına)
nakletmek kararı alınmış. Ancak daha sonra büyük
ihtimal ki, bu karar halkın kafasını karıştırmak ve
meşgul etmek için hazırlanmış sahte bir belge olduğu
ortaya çıkmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, gerçek niyeti
ve planı gizlemek suretiyle; ortaya çıkacak tepkiyi
ölçmek, gibi gayelerle aslı olmayan bir dedikodu
ortaya atılarak halkın zihni bulandırılmış ve
dikkatler başka tarafa çekilmeye çalışılmıştır. Daha
sonra, aynı yılın Temmuz'unda yeni plan tasdik
olunuyor. Tasdik edilen bu yeni kararda, ahaliyi
Gürcistan Cumhuriyeti'nden dışarıya çıkarmak, Orta
Asya ve Kazakistan'a sürmek planı açıklanıp
uygulamaya konuluyor.
Sürgünün Uygulanması
Bu acımasız Stalin rejimi, Devlet Savunma Komitesi
kararına dayanarak sınır güvenliği gerekçesiyle 110
bini aşkın Türkü, Ahıska'nın 209 köyünden alarak
kargo trenleriyle Orta Asya'ya sürmüştür.
Şimdiye kadar gizli olan belgelerin açıklanmasından
sonra sürgün olayını kısaca özetlersek Stalin
rejiminin biraz daha iç yüzünü görmüş olacağız.
13 Kasım 1944 yılında "Komünist İmecesi"
uygulamasıyla yollar, köprüler v.s. gibi tesisler,
daha başlarına geleceklerinden haberi olmayan halka
tamir ettirildi. 14 Kasım 1944 günü, gece saat
12.00'de, daha önce sınıra takviye amacıyla
yerleştirilmiş olan on binlerce Rus askeri,
silahlarıyla Türklerin evlerine girdiler. Dört saat
içerisinde kamyonlara doldurulan mazlum ve çaresiz
Türk insanı demir yoluna getirildiler. Diğer
taraftan bu sırada yüzlerce Ahıskalı aile ise, her
türlü riski göze alarak, Rus askerleriyle
çarpışarak, onlarca şehit verme pahasına Türkiye'ye
geçmeyi başardı. Bu aileler halen Ağrı, Muş,
Kırıkhan, İnegöl, Bursa, Ankara, İstanbul ve diğer
yerleşim birimlerinde yaşamaktadırlar.
Türkiye sınırına yakın köylerdeki insanlarımızın
toplanması için 15 dakika izin verildi. Babaları,
kocaları, kardeşleri Alman Cephesi’nde bulunan bu
kimsesizleri ve ihtiyarları kim, hangi sebeple,
nereye sürüyordu? belirsizdi.
Böylece 100-120 bin civarındaki Ahıska Türkü, kara
kış gününde yük vagonlarına 8-10 aile halinde
koyunlar gibi doldurularak kapılar kilitleniyordu.
Yer gök Allah-Allah haykırışlarıyla inliyor, ağlama,
sızlama ve hıçkırık sesleri kulakları sağır
ediyordu. Halbuki bu yakarışları işitecek vicdana
sahip kimse yoktu. Vagonlar Hazar Denizi'ne
yaklaşmaya başlayınca, bu insanlar kendilerinin
denize döküleceklerini sandılar. Bu olay karşısında
Azerbaycan'ın o dönemdeki yöneticileri, Ahıskalıları
Azerbaycan'da iskan etmek istediler. Ancak Stalin'in
kararı kesindi. Azerbaycan yöneticilerini kurşuna
dizmekle tehdit etti. Azerbaycan Türkleri’nin
gayretleri de netice vermedi. Üç gün sonra vagonlar
tekrar Urallar Bölgesi’ne hareket etmeye başladı.
Ural Dağları’nın soğuk havası bir çok insanın
hayatına mâl oldu. Onlara kefen ve mezar bile nasip
olmadı. Kefenleri Sibirya'nın bembeyaz karıydı. Bir
buçuk ay süren yolculuk sonunda bu talihsiz insanlar
Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'a
dağıtıldılar.
Ahıska Türkleri sürülürken: Onlara; “Sizleri Alman
tehlikesinden korumak için başka yerlere geçici
olarak göç ettiriyoruz, en kısa zamanda
topraklarınıza geri döneceksiniz” diye yalan
söylediler. Sürgün anılarını anlatan başta babam
Rahmetli Mihrali BİNALİOĞLU ve sürgün yaşamış
100’den fazla insanların anılarını çok kısa olarak
şöyle ifade edebiliriz: ”Gece Rus askerleri
köyümüzün evlerini kontrol altına aldılar ve iki
saat içinde toplanmamızı emrettiler. Sonra da silah
zoruyla tren istasyonunda topladılar. 220’ye yakın
Ahıska köyünün Türk ve Müslüman nüfusunun
kırk-elli kişi bir hayvan vagonuna dolduruldu.
Vagonlar hayvan vagonları olduğu için ısıtma sistemi
yoktu. Tuvaletsiz, susuz, dışarıda -15, -20 derece
soğukta, bir buçuk ay bir yolculuk yapıldı. Rus
askerleri her istasyonda vagonları açarak: açlıktan,
soğuktan ve hastalıktan ölenleri trenlerden dışarı
atıyorlardı. Tren kapıları günde bir kez açılıyordu.
Erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet
ihtiyaçlarını yapamayan kadınların idrar keseleri
patlayarak ölenler vardı” Onları bu insanlık
ayıbına düşürenler neden utanmadılar? Bu
insanların suçu neydi?, Türk ve Müslüman olmak mı,
nerde bu insanların cesetleri? Kim bu insanlık
ayıbını üstlenecek? Altmış yıl içinde kimse
üstlenmemişse, bundan sonra birilerinin üstlenmesi
zor olur.
Ahıska Türklerinin Özbekistan’daki sürgün
yaşantıları:
Bir buçuk ay süren bu zorlu yolculuktan sonra,
açlıktan, soğuktan, hastalıktan, 17 bini çocuk olmak
üzere 30 binden fazla insan vefat etmiştir. Orta
Asya Çöllerine Ocak ayında gelen Ahıskalılar zor
şartlar altında yaşam mücadelesi vermeye başladılar.
Bu toprakların insanlarına, havasına, suyuna alışmak
mecburiyetindeydiler. Özbekistan, Kazakistan ve
Kırgızistan çöllerine yerleştirilen bu insanlar sıkı
bir polis ve KGB rejimi altında adeta bir
karantinaya alındılar. 1944-1956 yıllar arasında
sıkı yönetim uygulandı. Belli sınırlar içinde
yaşamak mecburiyetinde kaldılar, bir köyden diğer
bir köye izinsiz gidemediler. Düğün yapmak,
evlenmek, yakın akrabaları ziyaret etmek için özel
izin alınması gerekiyordu. Yüksek eğitim alma, seçme
ve seçilme hakları yoktu. Ne yazık ki; bütün bu
insanlık dramını dünya kamuoyu bilmiyordu. Bu
insanlık ayıbı tam 12 yıl sürdü. (1944-1956)
yılları arasında devam etti. Stalin’in ölümünden
sonra sıkı yönetim kaldırıldı. Ama Ahıskalılar
Ahıska’ya dönemediler. Ellerinden alınmış mal ve
mülkleri verilmedi, hatta turist olarak Ahıska
topraklarını ziyaret etmeleri yasaklandı. Bunun
başlıca sebepleri Ahıska’nın Türk sınırında
bulunması ve 1944’ten sonra boş kalmış Türk
köylerine Ermenilerin yerleştirilmiş olmasıydı.
Bir Türk toplumunun Türkiye sınır bölgesinde
bulunması Rusya açısından sakıncalı olarak
görülmüştü.
Ahıska Türkleri’nin sürgünündeki Ermeni faktörünü de
unutmamalıyız. 1915 Türk-Rus Savaşı’nda Ermeniler
Türklere ihanet ettikten sonra, artık Türk
topraklarında kalamayacaklarının farkına vardılar.
Rus Ordusu’nun arkasına takılarak Anadolu
topraklarını terk ettiler ve Kafkasya’ya
yerleştiler. Ahıskalılar Ahıska’dan sürülünce de boş
kalan köylere Ermeniler yerleştirildiler. İngiliz
yazarı Robert Conguest; “120 bin kişilik bir Türk
nüfusu yurtlarından sürülüyor ve bu olay 1969 yılına
kadar Batı dünyasında duyulmuyor. Koca bir halk
yurtlarından sürülüp binlerce km uzaklıkta sıkı bir
polis rejimi altında yaşamaya mahkum ediliyor ve
dünyanın bu soykırımdan haberi olmuyor” diye
yazıyor. Nasıl adalet bu?
Bir buçuk ay süren bu yolculuk sonucu 1944 yılının
soğuk kışında Ahıska Türkleri Orta Asya’ya
ulaştılar. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ın
çöl arazilerine dağıtıldılar. Yerli halk
Ahıskalıları hiç de iyi karşılamadılar. KGB yerli
halk arasında iyi çalışmıştı ki; Ahıskalıları düşman
gibi karşıladılar. “Siz insan yiyormuşsunuz,
Almanlar ile iş birliği yapıyormuşsunuz” diye yalan
suçlamalarda bulunmuşlar. Ahıskalılar bu çöl
dediğimiz arazileri güzelleştirmeye başladılar.
Çalışkanlıkları, dürüstlükleri ile çok kısa bir
zamanda yerli halktan daha iyi yaşamaya başladılar.
Baskı ve zulümlere rağmen Türklüklerini, dinlerini,
örf ve geleneklerini hep korumaya çalıştılar. Yerli
halk Ahıskalılara; “Göçmen, Kafkas” diyenlere karşı
kendilerinin “Türk” olduklarını ispat etmeye
çalıştılar. Bu nedenledir ki; kimliklerine “Türk”
diye yazdırıyorlardı. Merkez Komitesi; Azeri, Özbek,
Gürcü, Rus yazmak istemelerine rağmen Ahıskalılar;
“Hayır ben Türk’üm ve asla milliyetimden vazgeçmem”
diye direniyorlardı. Ahıskalılar hariç eski SSCB
de “Türk” diye resmen kabul edilen başka millet
olmamıştır.
Koca bir halk yaşadıkları sınır boyundaki yurtlarından sürgün ediliyor,
soykırıma tabi tutuluyor, 30 binden fazla insan
açlık, hastalık ve soğuktan vefat ediyor”, Sağ
kalanlar sıkı bir polis “KGB” rejimi altında 12
sene yaşamaya mahkum ediliyor, Ahıska haritasından
Türk toplumu siliniyor ve bütün bu mezalim gelip
geçen Sovyet liderleri tarafından gizli tutuluyor.
Daha da düşündürücüsü Türkiye’de gizli tutulması, bu
sürgün ile ilgili bilgiye rastlanmaması hayret
vericidir.
Sürgüne tabi tutulan bazı milletlerin; “Almanlar ile
işbirliği yaptıkları için” sürüldükleri ileri
sürülüyor, ama Ahıska Türkleri’ne böyle bir suçlama
yapamadılar. Demek ki; Ahıska Türkleri’nin
sürgününün tek sebebi Türk olmaktı. Stalin Türk
Devleti’ne yapamadığını, Ahıska Türkleri’ne yaptı.
Ahıska Türkleri’ne yapılan bu sürgün, resmen bir
soykırımdır. Bütün dünyanın bunu böyle kabul
etmesini istiyoruz. İnsanlık tarihinin en kirli
sayfalarını teşkil eden bu sürgün olayının belgeleri
yıllar sonra ortaya çıktı. Bu insanlık suçunu
işleyenler, bu ayıbı ortadan kaldırmak için hiçbir
girişimde bulunmadılar. İnsanlık tarihini
inceleyenler bir gün bu suçun hesabını da
soracaklar, ama ne zaman?
Özbekistan Fergana Olayları:
1944 yılında Ahıska’dan sürülen Ahıska Türkleri Orta
Asya ve Kazakistan Çölleri’ne yerleştirildiler.
Mecburi göçe tabi tutulan bu insanlar bu çöl
havasına, soğuğuna, insanlarına ve suyuna alışmak
mecburiyetindeydiler. Alışamayanlar, soğuktan ve
hastalıktan 10 binden fazla insan vefat etmişti.
Sovyet Rejiminde sürgün hayatı geçiren Ahıskalılar
hep dışlandılar, üçüncü sınıf statüsünde yaşam
mücadelesi verdiler. Çalışkanlıkları, dürüstlükleri
ile çok kısa zamanda, yerli halktan daha iyi
yaşamaya başladılar. Kendilerine yapılan baskılara,
haksızlıklara rağmen Türklüklerini, örf adetlerini
ve geleneklerini korumaya çalıştılar. Gürcü, Göçmen,
Kafkas, diyenlere karşı Türk olduklarını ispatlamak
için çalıştılar, pasaportlarında Millet yazıldığı
yere " TÜRK" diye yazdırdılar. Hükümet görevlileri
Azeri, Özbek, yazmak istemelerine rağmen,
Ahıskalılar; “Hayır biz Türküz ve Milletimizden asla
vazgeçemeyiz” diye direndiler. Ahıskalılar hariç
eski S.S.C.B de Türk diye resmen kabul edilen başka
millet yoktur. Bu nedenledir ki; Ahıskalılar hiç
sevilmediler ve devamlı KGB'nin takibi
altındaydılar. Ahıska Türkleri Orta Asya ve
Kazakistan'ın kendilerine hiçbir zaman vatan
olmayacağının farkındaydılar. Bundan dolayıda kendi
anavatanlarına Ahıskaya veya Türkiye'ye dönme
mücadelesi veriyorlardı. Gürcistan buna hep
direniyordu. Türklerin Ahıskaya yerleşmesine
karşıydı. 45 Sene sürgün hayatı böyle geçti.1989
Sovyetler Birliği'nin son dönemlerinde Sovyet
Rejimi'nin çökmesi sırasında Sovyetler Birliğini
oluşturan Cumhuriyetler bağımsız bir Devlet olmak
istiyorlardı. İlk Cumhuriyetlerden birisi de
Gürcistan’dı. Ahıskalılar’ın Ahıska Topraklarına
yerleşmesine sıcak bakmayan Moskova Ahıska
Türklerinin meselesini Gürcistan'a baskı yapmak için
alet olarak kullanmaya başladı. Moskova'nın ve
KGB'nin bu ince hesapları Ermenilerin de işine
yaradı. Özbekistan'da çoğu Fergana Vilayeti’nde
oturan Ahıska Türkleri arasında Ahıskaya dönme
faaliyetleri güçlenmiştir. Son zamanlar 1986-89
Özbekistan'daki pamuk yetiştirmedeki yolsuzlukları
hakkında soruşturma yapmak için Moskova'dan gelen
Ermeni asıllı savcı Gıdilyan- İvanov, binlerce Özbek
asıllı insanları tutuklayıp ceza evlerine
gönderdiler. Bu gelişmeler Özbekistan'daki toplum
içinde azınlıklara karşı özellikle Ruslara ve
Ermenilere karşı ayaklanmaya başladılar. Tabi ki KGB
durumu kontrol ediyordu ve gelişmelerden haberdardı.
9 Nisan 1989 da Tiflis ayaklanmasında Gürcü Milleti
Rus ordusuna karşı isyan etti ve çatışmalar çıktı.
Kızılordu, Sivil topluma karşı silah kullandı
onlarca insan öldürüldü. Bu olayları örtbas etmek
için Sovyetler Birliği’nin son Cumhurbaşkanı
Gorbaçov Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov ve KGB bir
senaryo yazdılar ve uygulamaya başladılar.
1) Gürcistan Devletini zor durumda bırakmak için
Ahıska Türklerini kullanmak,
2) Özbekistan'daki pamuk tarımındaki yapılan
yolsuzlukları ortadan kaldırmak,
3) Özbekistan'daki azınlıklara karşı isyancı olan ve
devleti suçlayan," BİRLİK" oluşumunu yok etmek,
4) Özbeklerin Rus düşmanlığını Ahıska Türkleri
üzerine yönlendirmek, böylelikle iki Türk insanını
birbirine düşman etmek.
Bu yazılan senaryo 1 Mayıs 1989'da uygulanmaya
başlandı. KGB’nin gizli çalışmaları sonucu Özbekler
ile Ahıska Türkleri arasında çok kısa bir zamanda
düşmanlık başladı. 45 Sene dostça, akrabaca yaşayan
bu iki toplum arasındaki olumsuz gelişmeler
Özbekleri ve Türkleri hayretler içinde bıraktı, her
yerden Ahıskalılar tehdit edilmeye başlandılar,
işten çıkarıldılar, sevilmeyen bir toplum haline
geldiler. Alışveriş merkezlerinde, halkın yoğun
olduğu yerlerde, Ahıska Türkleri’nin Özbek
çocuklarına, kadınlarına yaptığı işkencelerin
tablolarını ve “Türklere ölüm” pankartlarını asmaya
başladılar. (Böyle bir şeyin Ahıskalıların
yapacağına Özbek halkı inanmıyordu ama KGB bu konuda
çok ısrarlıydı eğitimsiz, cahil insanlara bunu
anlatmaya devam ediyordu.) Ahıskalılara artık süre
veriliyordu Özbekistan'ı terk edeceksiniz diye
Haziran 1989'da Ahıska Türkleri’nin yoğun olduğu
Fergana Bölgesi’nde 14-20 yaşındaki gençlere
uyuşturucu, bol miktarda alkol verildi,
Ahıskalılar’ın evlerine kırmızı işaret konuldu. Bu
evlerin yakılmasını emredildi, karşılık verenlerin
öldürülmesi istendi. Fergana olayları böylelikle
başlamış oldu ve çok hızlı şekilde diğer bölgelere
sıçradı.
Binden fazla evin yakılıp yıkılması, 300'den fazla
günahsız insanın ölümü, binlerce kadına, çocuğa ve
yaşlıya yapılan işkenceler ile sonuçlanan bu dehşet
verici olaylar Fergana Bölgesi’ndeki 20 bine,
Özbekistan'da 100 bine yakın insanın sürgünü ile
sonuçlandı. 45 sene Özbekistan'daki yaşamamız boşa
gitti. Alın teri ile kuruş kuruş biriktirip
yaptırdığımız evler yakıldı, yağmalandı. Mal, mülk,
bağ, bahçe, her şeyi kaybettik. Canlarını kurtaran
Ahıskalılar kendilerine bir yuva, bir ev edinmek
için Özbekistan'ı terk etmek zorunda kaldılar.
Merkezi Moskova'da olan basın ve haber kaynakları
Rus askerlerini Ahıska Türkleri’nin kurtarıcısı
olarak gösterdiler. Sanki Kızılordu olmasaydı,
Ahıskalılar öldürülecekti. Böylelikle KGB
tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmış! oldu. Askeri
uçaklar ile Rusya'nın Kursk, Belgorod, Tula,
Smolensk vilayetlerine 70-80 Rus ailesi içine 3-5
Türk ailesi yerleştirildi. Rusya Devleti'nin
özellikle bu beş vilayeti seçmesi, önceden
hazırlanmıştı. Yerli halkın siz geçen sene
gelecektiniz, neden böyle geç kaldınız demeleri,
senaryonun eskiden yazıldığını ortaya koydu.
Olayları KGB'nin çok uzun süredir hazırladığı ve
başarı ile sonuçlandığı gösteriyordu. Son olarak
Ocak 1990'da Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te
Ahıska Türklerine yapılan saldırılar ve 100’e yakın
evin yakılması Özbekistan Devleti'nin; “Biz sizlere
güvence veremiyoruz, Özbekistan'ı terk edin” demesi,
Özbek Devletinin de bu senaryo içinde olduğunu
gösteriyor. Böylece koskoca Sovyet Devleti bir
avuç Ahıska Türkü'nün can ve mal güvencesini
sağlayamadı mı? yoksa sağlamadı mı? Fergana
olaylarından sonra kimlerin ne kazandığına bir
bakalım:
Özbekistan ne kazandı:
1) Fergana'da nüfusun yoğun olduğu bölgede 20 bin
insanın bölgeyi terk etmesiyle boşalan evlere ve iş
yerlerine, ev ve toprak sorunu olan yerli Özbek
halkının yerleşmesiyle Devletin Milleti ile
barışmasını sağladı.
2) Özbekistan'da pamukta yapılan yolsuzluklar bu
olaylar nedeniyle unutuldu ve kapatıldı.
3) Devlet yönetimini beğenmeyen "BİRLİK" Partisi
yetkilileri tutuklandı, cezalandırıldı, "BİRLİK"
Partisi dağıtıldı.
Rusya ne kazandı:
1) Özbekistan'daki azınlık statüsündeki Rusların
Özbekler tarafından yaptırılacak mecburi göçünü
durdurdu.
2) Rusya'nın bırakılmış, terk edilmiş köylerine
insan gücünü götürdü, Ahıskalıları yerleştirerek
tarıma yararlı topraklarda tarım ve hayvancılık
yapmalarını sağlayıp, ucuz mahsül yetiştirip büyük
şehirlere yerleşmiş Rus halkının geçimini sağladı.
3) Dillerine ve dinlerine çok düşkün olan bu Türk
Toplumunu Rusların içine yerleştirerek asimile edip,
Türk sorununu ortadan kaldırmak istedi. Fergana
Olaylarında kaybeden her zamanki gibi Ahıska
Türkleri oldu.
İster 1944 Ahıska sürgünü, ister 1989 Özbekistan Sürgünü,
Ahıskalılara sadece ve sadece Türk oldukları için
yapılmıştır. Yapılanlar insan haklarına aykırıdır.
Yapılan haksızlıkları ve bugünkü sorunlarımızı,
uluslararası platforma taşımamız gerekir. Başta
Türkiye Devleti olmak üzere, milli davalarımıza
sahip çıkan kurum ve kuruluşlarla birlikte ABD ve
Avrupa Ülkeleri Ankara Büyükelçiliklerine giderek,
Birleşmiş Milletlere, Avrupa Parlamentosuna,
Helsinki İnsan Hakları Komisyonuna, yazılı şekilde
sorunları aktarmamız ve çözüm yollarına destek
istememiz gerekiyor. Gürcistan'da ve Özbekistan'da
mecburen terk ettiğimiz ev, toprak, mülkiyetimizin
geri iadesini, sürgün ve soykırım sebepçilerinin
cezalandırılmasını talep edelim.
Ahıska Türklerinin Ahıska Topraklarına dönme
mücadelesi
Ahıska Türkleri, 1944 Ahıska Sürgünü’nden sonra sıkı
yönetim ve zor şartlar altında yaşamaya ve Ahıska’ya
geri dönme mücadelesine başladılar. İlk gizli
komiteler 1956’ dan sonra kurulmaya başladı.
Ahıska Türkleri’nin
temsilcileri 1957'de Moskova'ya gelerek vatana
dönmek için ilk müracaatlarını yaptılar.
Kendilerine, "Siz Azerîsiniz! O hâlde Azerbaycan'a
dönebilirsiniz..." diye cevap verildi.
Zehirli yılan çeşitleriyle meşhur Mugan Bozkırı’na
yerleşmek üzere Azerbaycan'ın Saatli Bölgesi’ne
gelmelerine izin veriliyordu. 1958'de, bazı aileler
bunu kabul ederek, kendi vatanlarına yakın
gördükleri Azerbaycan'a geldiler. Buradan Ahıska'ya
geçmek kolay olur diye düşünüyorlardı.
Nitekim bunlardan birkaç yüz aile -bazı kaynaklarda
245 aile- 1960 Temmuzu ile 1961 Şubatı’nda Ahıska
Bölgesine geçmeye teşebbüs ettiler. Fakat sonuç
istedikleri gibi olmadı. Gürcistan Komünist Partisi
Birinci Sekreteri W. Mzhavanadze tarafından geri
çevrildiler.
1963'te Gürcistan KP ikinci sekreteri olan
Zemliansky, Türklere anlayışlı davranacağına dair
söz verdiyse de, birkaç ay sonra ölümü, bu vaadi de
toprağa gömdü.
1964 Şubatında Taşkent'te yapılan Halk Kongresine
diğer sürgün bölgeleri de dahil 600 civarında delege
katıldı. Burada "Millî Hakların Müdafaası İçin Türk
Birliği" kuruldu. Başkanlığına da Enver Odabaşev
seçildi. Kendisi malûl bir harp gazisi ve
tarihçiydi. O’nun önderliğinde hareket eden
temsilciler Moskova'dan, Gürcistan yetkililerine
baskı yapmalarını ve vatan yolunun açılmasını
istiyorlardı.
1968 Nisanı’nda Taşkent yakınlarındaki Yeniyol'da
bir gösteri yaptılar. Ardından da yüzlerce kişi
tutuklandı. Yine aynı yıl Yüksek Sovyet Prezidyumu
onlara, bütün Sovyet vatandaşları gibi iş ve
pasaport kanunları çerçevesinde, ülkenin her yerinde
yaşama ve çalışma haklarını verdiyse de, vatana
dönüş konusunda bir gelişme olmadı.
Ahıskalılar’dan bir grup da SSCB Başsavcılığına
başvurmuştu. Gürcistan SSC Savcılığından gönderilen
30 Mayıs 1964 tarihli cevap yazısında: "1944 yılında
Ahıska, Aspinza ve Adigön İlçelerindeki nüfusun
sürülmesinin yasal olup olmadığı konusunda SSCB
Başsavcısı R.A. Rudenko'ya gönderilmiş toplu imzalı
mektup Gürcistan SSC Savcılığına intikal etmiştir."
denilerek, yasallık hususunun Gürcistan SSC
Başsavcılığınca çözüme kavuşturulacağı
belirtilmektedir.
1968 Kasımında Sovyet KP Merkez Komitesi Sözcüsü
B.P. Lakovlev, kendisine gelen bir Türk temsilciler
heyetine, vatanları olan Ahıska yöresine
dönüşlerine müsaade edileceğini vaad etti. Bu vaade
sevinerek Ahıska'ya hareket eden yüzlerce Türk
ailesi, mahallî yöneticilerin engelleriyle
karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi, askerlik
problemleri çıkarıldı ve taşınmak için vasıta
verilmedi. Azerbaycan'dan gelenler de Gürcistan
hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakıp tek
başına girenler de Gürcü idareciler tarafından
sınır dışı edildiler.
1969 Ağustosunda 120 kişilik heyete Merkez
Komitesi'nde hakaret edilerek geri çevrildi. Onlar
da isteklerini ve gerekirse Sovyet vatandaşlığından
vazgeçebileceklerini dile getiren bir bildiri
yayınladılar.
6 Nisan 1970'te, eğer Sovyet yönetimi Ahıska
Türklüğünün millî davasının çözümünde eski katı
tutumunda ısrar ederse, Türkiye'ye göç etmeyi
kararlaştırdılar. Buna müsaade edilmesi için de,
aralarından seçtikleri Muhlis Niyazov, İslâm Kerimov,
T. İlyasov, hareketin lideri Enver Odabaşev'le
birlikte Türkiye'nin Moskova Büyükelçiliğime
müracaat ettiler.
2 Mayıs 1970'te "Biz Türküz!" diye başlayan bir
beyannameyi açıkladılar.
Yine 1970 yılı içinde vatana dönme teşebbüsleri,
Gürcistan yetkililerince şiddetle engellenmiştir.
Bugünkü Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze,
o zaman İçişleri Bakanı iken, Ahıska'ya dönmek üzere
Tiflis'e gelen binlerce Ahıska Türkü'ne karşı cop,
basınçlı su vs. kullanarak geri çevirmiştir.
14 Şubat 1971 'de toplanan Enver Odabaşev'in
başkanlığındaki Kurtuluş Komitesi, tebliğde dile
getirilen isteklerin yerine getirilmesini tekrar
talep etti. 15 Mayısta –bazı kaynaklarda 15 Martta-
Türkiye'ye göç etmek isteyenlerin listesi
Moskova'daki Türk elçiliğine verildi.
4 Mayıs 1971'de Millî Hakların Müdafaası için Türk
Birliği'nin Mütevelli Heyeti Başkanı O. Selimov,
Sovyet Hükümeti yetkilileriyle, BM Genel Sekreteri U
Thant'a 2 Mayıs 1970 tebliğinde sözü edilen
hususlardan bahseden dilekçeler yolladı. 9 Mayısta
61 kişilik bir heyet Sovyet Başbakanı Podgorni ile
görüşmek istediler. Bir zaman sonra, daha alt
seviyede yöneticiler tarafından kabul edilen heyete
sert bir şekilde, vatanlarına dönmelerinin mümkün
olmadığı bildirildi. 18 Mayısta tekrar müracaat
ederek göç izni istediler. Seyfatov, Mehmedov ve
Niyazov adlı üç temsilci Türk elçiliğine giderken,
Sovyet polisi tarafından tutuklandılar. 18 Temmuzda
yüzlerce Türk, BM Genel Sekreteri ve Türk
parlamentosuna yazılan mektupları imzaladılar. Bu
hareketten sonra Odabaşev de yeniden tutuklandı.
Bakü'de iki yıl hapse mahkûm edildi.
1972 yılında cemiyetin yeni önderi Seyfatov, Sovyet
KP Sekreteri Brejnev, BM Genel Sekreteri Waldheim ve
Türkiye Başbakanı Ferit Melen'e müracaat etti.
Bu mücadeleler, ne yazık ki hiçbir sonuç vermedi.
Ahıska Türkleri, yaşamakta oldukları Orta Asya Türk
Cumhuriyetlerinde kendi kaderleriyle baş başa
yaşarken, 1989 Fergana olayları baş gösterdi. Onları
yeni sürgünler bekliyordu. Öyle oldu, Özbekistan
topraklarından da çıkmak zorunda bırakıldılar. Şimdi
onlar, eski Sovyetler Birliği'ni oluşturan
coğrafyanın her tarafında hayat mücadelesine devam
etmektedirler.
Ahıska Türkleri’nin: BUGÜNÜ
Ahıska Türkleri, 1944 Sürgünü’nden sonra
yerleştirildikleri Türkistan (Orta Asya) ülkelerinde
(Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'da) yeni bir
hayata başladılar.
Eski Sovyetler Birliği’nde Türk kelimesini
kullanmak, Türkçe konuşmak yasak iken Ahıska
topraklarına dönme mücadelesini başlatan başta Enver
Odabaşı, bu davanın devamcısı Yusuf Serveroğlu olmak
üzere bu davaya katkıları bulunan büyüklerimize
teşekkür eder, ölenlere de Allah dan rahmet dileriz.
Bu yolda canını, malını, işini ve ailesini kayıp
eden insanlarımız vardı. Vatan uğrunda cezaevlerinde
yatan, her şeyi göz önüne alan cesur insanlarımızı
bu millet unutmayacaktır. Ahıska topraklarına dönme
mücadelesi bugün de devam etmektedir. Mustafa Kemal
Atatürk’ün değimiyle: “Vatan toprağı kutsaldır,
kaderine terk edilemez.”
Bugün birileri kalkıp da biz Ahıskalılara: “Neden toprağınızdan
vazgeçtiniz, bu topraklar için neden savaşmadınız”
diye söyleyemez. Ahıska Türkleri olarak Ahıska’ya
dönme mücadelemizi sonuna kadar verdik. Gürcistan
Devleti bize Türk adı ile Ahıska Topraklarına
yerleşmemize imkan vermiyor. Gelin dininizi,
dilinizi değişin yani; Gürcü olun diyor. O zaman da
bakarız Ahıska’ya değil de Gürcistan’ın her hangi
bir bölgesine yerleştirebiliriz, sözleri bize
yapılan haksızlığı ve soykırımın derecesini
göstermektedir. Biz Ahıska Türkleri olarak Ahıska
topraklarına Türk adı ile Türk olarak yerleşmek
istiyoruz. Ahıska Toprakları bizim baba yurdumuzdur.
1700 yıllık Türk yurdudur. Biz orda iken Gürcü
milleti yoktu. Bunu Gürcistan Devleti de çok iyi
biliyor. Bu nedenledir ki; göç etmemizi engelliyor.
Artık bu problem milli bir dava şekline gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Rusya Federasyonu ve
Gürcistan Devleti arasında yapılacak müzakereler
sonucu çözüme kavuşacağı inancındayız.
AVRUPA KONSEYİ
1956 yılından bu yana dönemin Sovyet hükümeti ve
Gürcistan devleti topraklarından haksız yere sürgün
edilen Ahıska Türkleri’nin Ahıska’ya
yerleştirilmesine olumlu bakmamış, ve çeşitli
bahanelerle taleplerimizi reddetmiş. Sovyetler
Birliği dağıldıktan sonra Gürcistan devletinde büyük
değişiklikler yapıldı. 1999’ da Avrupa Konseyi’ne
üye olunurken, Avrupa Konseyine kabulünden itibaren
iki yıl içinde Sovyet rejimi tarafından zorla göç
ettirilen Ahıska Türkleri’nin vatanlarına iadeleri,
Avrupa Konseyine girişinden itibaren üç yıl içinde
vatana iade ve entekresyon sürecini başlatmaya ve 12
yıl içinde göçü tamamlamaya söz vermiştir. Söz
konusu konseyde 5 sene geçmesine rağmen hiçbir
çalışma yapılmadı. Bunun sebepleri arasında Aphazya
ve Güney Osetya’da kaynaklanan büyük sayıdaki
mülteciler bunlarla ilişkili problemler ve ülkenin
içinde bulunduğu ekonomik durumu bahanesiyle bütün
çalışmalar durdurulmuştur. Halbuki II. Dünya
Savaşı’nda yoksulluk ve açlık olduğu bir zamanda yüz
yirmi bin insanı iki saat içinde sürdüler. Aradan 60
sene geçmesine rağmen yeni bahaneler uyduruyorlar.
Ahıska Türklerinin Ahıska’ya dönememelerinin
sebepleri:
1-
Ülkedeki mevcut ekonomik durum Gürcülere göre Ahıska
Türkleri’nin Gürcistan’a dönmelerini imkansız
kılıyor. Ancak Gürcistan böyle bir göç
başlattığında, Uluslararası kuruluşlar Gürcistan’a
ekonomik destek vereceklerini beyan etmişlerdir.
2-
Problemin çözümünü engelleyen faktörlerden biri de;
Ermenistan faktörüdür. Ermenistan’dan gelen
diplomatik baskı ve Ermeni Diasporasını tutumu
Ahıskalıların gelişi ile bölgede sosyal
huzursuzlukların baş göstereceği ve etnik
çatışmaların çıkacağı iddialarını sürdürmekteler.
3-
Ahıskalıların geri dönememelerinin bir faktörü de
Ahıska Türkleri’nin Türk ve Müslüman olmaları.
Gürcistan Ahıskalıları’nın geri dönüşlerini, ancak
Ahıskalıların Gürcü dilini ve dinini kabul
etmeleri, Gürcü soyadlarını almaları halinde mümkün
olacağını defalarca söylemişler.
Gürcüler Ahıskalıların Gürcü olduklarını söylemek
istiyorlar. İnsan sormaz mı; neden o zaman 1944
de Ahıska Türkleri’nin sadece Türk oldukları için
sürüldüklerini, neden bu baskı ve zulümler, insan
kendi soyuna böyle yapar mı ?
Sürgün zamanı Türk diye birkaç Gürcü ailesi
yanlışlıkla sürülüyor. Bu olayı duyan Stalin, bu
göçten sorumlu Beriya’ya talimat veriyor, diyor ki;
15 gün içinde yanlış sürülmüş birkaç Gürcü ailesini
geri getireceksiniz. Beriya 15 gün içinde sürgün
bölgelerini gezip yanlış sürülmüş Gürcü ailelerini
Gürcistan’a getiriyor ve yerleştiriyor. Ama
Ahıskalılar Türk oldukları için 60 senedir geri
dönemiyorlar. Ahıska Türklerini Türk oldukları
uluslararası platformları tescil edilmiştir. 1998
Hollanda’nın Labey şehrinde AGİT ve Birleşmiş
Milletler Yüksek Konsey toplantısında Ahıska
Türleri’nin Türk oldukları kabul edilmiştir. Problem
bir etnik kimliğin tescilinden ziyade bir halkın
mağduriyetinin giderilmesindedir. Gürcülerin bir
iddiası da Ahıska Türkleri geri geldikleri zaman
bağımsızlık talep edeceklerdir. Gürcü yetkililer
Ahıska Türkleri toprak talebinde bulunabilirler
endişesiyle “ya hiç getirmeyelim, getirmek zorunda
kalırsak Ahıska’ya yerleştirmeyelim” şeklinde
düşünmekteler. Biz Ahıskalılar’ın böyle bir toprak
iddiamız yok. Biz sadece kendi baba yurdumuz
Ahıska topraklarına Türk adı ile yerleşmek
istiyoruz. Çünkü, 1700 yıllık Türk yurdu Ahıska’dan
Türk adı ile sürülmüştük. Son olarak Ahıska
Türkleri’nin talep ettikleri topraklarda yer
sıkıntısını öne sürmekteler. 1988 de Moskova’da,
S.S Slobodnik başkanlığında devlet komisyonu
oluşturulmuş ve Ahıska Bölgesi’ni gezmişler.
Sonuçta Ahıska da 220 köyde 88’inin boş olduğunu ve
tarım arazilerinin %70’ini kullanmadığını tespit
edilmiştir.
Ahıska Tükleri’nin geri Ahıska’ya dönmelerini hem
Gürcistan için hem de Ahıska Türkleri için çok
önemlidir. Gürcistan yarım asırdan fazla süren bir
adaletsizliğe son veren devlet olarak büyük bir
prestij kazanacak, başta Türkiye ve Avrupa Birliği
ülkeleri arasında güven kazanacak, Avrupa Konseyi,
Birleşmiş Milletler, AGİT, Türkiye ve Uluslararası
yardım kuruluşları harekete geçecektir. Ahıska
Bölgesi’ndeki imar-iskan faaliyetleri ülkede
ekonominin canlanmasına etkide bulunacaktır. Bakü-Tiflis-Ceyhan
Petrol Boru hattının kilit ülkesi Gürcistan için
daha fazla önem ifade edecektir ve en önemlisi
Ahıska Türklerinin 60 senelik vatan hasreti sona
erecektir.
Ahıska vatan toprağıdır, insan her şeyden vazgeçer ama vatan
toprağından ve bayrağından asla ve asla vazgeçemez.
Biz sürgündeki Ahıska Türkleri’nin çocukları olarak,
babalarımıza ve dedelerimize yapılan bu soykırımı
unutmayacağız ve bu mukaddes topraklardan
vazgeçmeyeceğiz.
Ahıska Türkleri’nin bugünü
Eski Sovyetler Birliği’nde yarım milyon civarında
Ahıska Türkü (Rusya, Ukrayna, Kazakistan,
Kırgızistan, Özbekistan, Kuzey Kafkas) ülkelerinde
darma dağınık bir hayat mücadelesi vermekteler.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1989 Özbekistan
olaylarından sonra Türkiye gündemine gelen Ahıska
Türkleri’nin araştırmasını yapmaya başladı ve bu
Türk toplumunun sorunlarını çözüm yolunu Türkiye’ye
göç etmekte buldu.
02.07.1992 Tarihli, 3835 Sayılı Ahıska
Türklerini’nin Türkiye’ye Kabulü ve İskanı Kanunu
kabul edildi.
Ahıska Türkleri ile ilgili
GENELGELER
TARİH SAYI KİŞİ
12.03.1997 10850 6652
14.05.1998 4360 5688
01.04.2000 588 8022
31.07.2002 5006 5708
10.10.2003 182008-1196 2726
05.08.2004 144859 (30.10.2004 tarihine kadar başvuranlar)
Rusya’da yaşayan Ahıska Türkleri’nin sorunları
Rusya’da, özellikle Krasnodar Bölgesi’nde Ahıska
Türkleri sevilmeyen insan yerine konulmayan, insan
hakları ve yetkileri ellerinden alınmış, eğitimsiz,
sağlıksız toplum haline gelmişler. Rus Devleti bir
kısmına sadece Rus pasaportu vermiş, çoğunluk bu
haktan da mahrum kalmış, özellikle Krasnodar
Bölgesi’nde Ahıska Türkleri’nin durumu çok vahim bir
hal almış, soykırım ile karşı karşıyadırlar. Bir
Türk toplumu olarak, bu haksızlıkları kaldırabilecek
ne güçleri, ne de dermanları kalmış, çaresizlikten
ne yapacaklarını bilemez bir durumdadırlar.
Türkiye Devleti’nin de bu insanlara sahip çıkmaması
Ahıska Türklerini iyiden iyiye ümitsizliğe itmiştir.
1989 Özbekistan olaylarından sonra yüz binden fazla
Ahıskalı Özbekistan’dan mecburen çıkartıldı.
Rusya’nın beş vilayeti ve köylerine zorunlu olarak
yerleştirildi. Amaç belliydi. Bu uygulamaya rivayet
etmeyen on beş bine yakın Ahıska Türkü Krasnodar
Bölgesine kendi imkanlarıyla yerleştiler, evleri
satın aldıktan sonra; yerli hakimiyet Ahıskalılara;
“siz buralarda ikamet edemezsiniz, burası sadece
Rusların ve Ermenilerin ikametine açık. Siz Türk
adıyla buralarda yaşayamazsınız” dediler. Evler
alınmıştı ancak, tapuları verilmediği için satıp
gidemediler. Ahıska Türkleri bu nedenlerle 15 yıldır
Krasnodar da insanlık dışı baskılar altında yok
edilme, sürülme ve ezilme politikalarıyla karşı
karşıya bırakılmış, kaderlerine terk edilmiştir. Bu
olayların Türk basınında ve medyasında yer
almamasının sebebi belli değil. Ahıskalılara yapılan
insanlık ayıbı Avrupa ülkelerine ve Amerikan
Senatosuna kadar gitti. İnsan Hakları Dernekleri bu
konuyu ciddiye alarak gündeme aldılar. Konunun çok
vahim olduğunun farkına vararak dil ve din ayrımına
bakmayarak iyi veya kötü Ahıskalılara sahip çıkıldı.
Kendi Türk insanına sahip çıkmayan bazı medyaların
Türk medyası olduğuna şüphe duyuyorum. 2004 Eylül
ayında Rusya’nın Rostov ve Krosnadar Vilayetlerinde
gezim sırasında eski Sovyetler Birliği vatandaşı
olan Ahıska Türkleri yıllarca emek ve hizmet
ettikleri Rus Federasyonunda insanlara reva
görülmeyen muameleler Ahıskalılara yapılmakta. Tarım
ve Ağır sanayinin yükselmesinde büyük katkıları
olan, II. Dünya Savaşında 25 bin şehit vermiş bir
topluma: “sen Türksün senin burada yerin yok
Ahıskaya, Türkiye’ye veya cehenneme git yeter ki Rus
topraklarını terk et” demeleri ve bunun devlet
seviyesinde yapılması çok üzücüdür. Yapılanlar
Ahıska Türkleri’nin kötü insanlar oldukları için
değil, Türk oldukları için yapılmaktadır. Ahıska
Türkleri’nin arkasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti
dursaydı, destekleseydi Rusya’nın ve özellikle
Krasnodar Valisi Tkaçov’un başı derde girecekti.
Çünkü; Rusya’daki Ahıska Türkleri’nin insanlık
hakları engellenmiş insanlık suçu işlenmiştir.
Ahıskalılar davacı, ama kimi kime dava edecekler?
Ahıska Türkleri konusunda T.C. Devleti üzerine
düşeni tam olarak yapmadı. Halen yürürlükte olan
3835 sayılı Ahıska Türkleri’nin Türkiye’ye Kabulü ve
İskanı Kanunu tam olarak çalıştırılsa, Rusya’daki ve
özellikle Krasnodar’daki 20 bine yakın Ahıskalı T.C.
Devleti topraklarına yerleştirilebilirdi. Devlete
ait Ceylanpınar, Altınova, Çorlu üretme çiftlikleri
Ahıskalılar için yerleşime müsait yerlerdir. Hükümet
yetkilileri Krasnodar’daki Ahıska Türk
temsilcilerini Ankara’ya davet edip sorunlarını
bizzat kendi ağızlarından dinlemesi gerekiyor. Çözüm
yollarının birlikte araştırılması gerekiyor.
A.B.D.’ye göç eden Ahıskalılara Amerika üç yıllık
faizsiz kredi veriyor ve kabul ediyorsa neden
Türkiye benzeri bir uygulama yapmıyor. Tek kelime
ile Rusya’da yaşayan Ahıska Türkleri’nin durumu çok
vahim, Türkiye Devleti’nin ve 70 milyon Türk
insanının bu insanlara sahip çıkması gerekiyor.
Yarın çok geç olabilir. Uluslararası Ahıska Türk
Dernekleri Federasyonu Başkan yardımcısı İzmir
Ahıska Türkleri Dernek Başkanı ve bir Ahıskalı
olarak Rostov ve Krasnodar Vilayetleri’nde 15 günlük
gezim sırasında, oradaki zor durumda olan ve
Amerika’ya zorunlu göçe tabi tutulan insanlarla
toplantılar yaptık. 20’den fazla Ahıska
Türkleri’nin önde gelen insanları ile
görüşmelerimizin sonucunda: istemeyerek Amerika’ya
göç ediyoruz ve hepsinin ortak isteği; “Türkiye
Devleti’nin kendilerine sahip çıkması ve Amerika’ya
olan mecburi göçü acilen durdurarak Türkiye
topraklarına İskanlarının sağlanmasını” dır.
Krosnadar’daki yaşayan insanların dramını yerinde
incelemek, umutsuzluğa kapılmış Ahıskalıların
dertlerini kendi ağızlarından dinlemek ve doğru
yolu, çıkış yolunu göstermek birazcık umut
ışıklarını yakmak için ağabeynski, Apşiron ve
Beloreçinski Reyonlarındaki Ahıska Türkleri ile
gizli görüşmeler yaptık. Önde gelen isimlerden,
kendi ağızlarından söylediklerini bizzat aktarmak
istiyorum; Servel Tederov (Eski Ahıska
Türkleri Cemiyeti Krosnadar Başkanı):
“Krosnadar’da yaşayan bizler istemeyerek mecburen
Amerika’ya göç ediyoruz. Biz Moskov’daki Başta
Türkiye Büyükelçiliği olmak üzere tüm yabancı
büyükelçiliklere durumumuzu bildirir bir rapor
sunduk. Raporda 15 senedir Krosnadar Valiliğinin
Ahıskalılara sadece Türk ve Müslüman oldukları için
yaptığı zulümleri bildirir raporumuz idi. Birkaç ay
sonra Amerika Büyükelçiliğinden olumlu yanıt geldi.
Uluslararası insan hakları temsilcileri birkaç gün
Ahıska Türkleri’nin evlerini Ziyaret ederek bilgi
aldılar ve A.B.D.’ye göçmen bürosu tarafından
Formlar dağıtıldı. “Bu şartları kabul ederseniz
sizi A.B.D. vatandaşlığına alırız” dediler. Çok
zor şartlar altında ve çok zorlanacağımızın farkında
ola, ola ABD’ye gitmeye karar verdik. Evet dilimizi
ve dinimizi kaybedebiliriz. Ama buna sebep olan biz
olmadığımızın inancındayız. Bize sahip çıkmayan, el
uzatmayan, bizi tek başına bırakanlar bunun
sebepçileridir. Halen geç kalmış değiliz. Bugün bile
sahip çıkılsa bizler vatanımıza koşa, koşa geliriz.
Ahıska Türkleri olarak Türk Bayrağını ve Milletini
canımızdan çok seviyoruz. O toprak için bile olsa
canımızı feda edebiliriz. Lütfen bize sahip çıkın
vatanımıza yerleştirin.”
Abinski reyonunda ikamet eden Ahıska Türkleri yeni
başkanı Server Ispahev: “15
senedir buralarda ayakta kalma, yaşam mücadelesi
veriyoruz. Ruslar, Ermeniler ve yerli Kazaklar
tarafından baskılar altındayız. Bugün de Amerika’ya
gönderilmek isteniyoruz. Şu ana kadar Abinski
reyonundan 90 aile gitti. ABD şartları çok ağır,
amma biz mecburuz. Başka bir çıkış yolunu
görmüyoruz. 60 senedir Ahıska topraklarına dönmek
için verdiğimiz mücadeleler sonuçlanmadı. Gürcistan
Devleti yöneticileri yalan söylediler, hep
oyaladılar. Türkiye Devleti de Bu konuda bizi tek
başımıza bıraktı. Bize sahip çıkmadı, biz Ahıska
Türklerini çok üzdü, sesimiz ta Amerika’ya kadar
gitti, ama Türkiye bu imdat sesini duymadı. Biz Türk
adı ile bu eziyetleri çekiyoruz. Türkiye’yi
yönetenler zor duruma düşen Ahıska Türklerine el
uzatmalıdır. Yarın çok geç olabilir.”
Ahıska Türkleri Cemiyeti Gençlik Kolları Başkanı
Cihangir Cebiroğlu:
“Son 15 senede Krasnodar’da Ahıska Türklerine
yapılan zulümleri bütün dünya bildi, gazeteler
yazdı. Amerika ile hiçbir bağlantımız olmadığı
halde, gelip bizim aramızda araştırma yaptılar ve
Amerika’ya götürmeye karar verdiler. Neden
Türkiye’den bir devlet adamı bir bakan veya millet
vekili Krasnodar’a gelmedi derdimizi sormadı, bize
sahip çıkmadı. Biz gençler Türkiye’yi karşılıksız
seviyoruz, o topraklarda yaşamak bizimde doğal
hakkımızdır. Ay Yıldızlı Kırmızı Bayrak benimde
Bayrağımdır. Amerikan Bayrağı altında Amerikalı
olmak istemiyoruz. Diz çöküp T.C. Devleti
yöneticilerine sesleniyorum; 60 senedir
Ahıskalılara yapılan zulümlere son verilsin ve bu
millete sahip çıkılsın.”
İslam Mikailov Belareçinski Reyon Ahıska Türkleri
Cemiyeti Başkanı: “Biz
Belareçinski Reyonunda yaşayan 300’e yakın aile
sakinleri Amerika’ya göç dilekçesini vermedik. Bu
nedenledir ki üstümüzde çok büyük baskılar var.
Dışarıya çıkamıyoruz. Her görüldüğümüz yerde; ‘ne
zaman buraları terk edeceksiniz’ diyorlar. 1998 ve
2002 yıllarında Moskov’daki Türk Büyükelçiliği’ne
Türkiye’ye Göç ile ilgili dilekçeler verdik. Ama bir
yanıt alamadık ve dilekçelerimizde ortalıktan
kayboldu. Biz Türkiye’yi, Kars, Konya, İstanbul
Türkleri kadar seviyoruz, uğrunda, gereğinde
canımızı feda ederiz. Lütfen bize sahip çıkın.
İnanın size yük olmayacağız.”
RUSYA TELEVİZYON KANALINDA AÇIK OTURUM
Krasnodar Valisi Tkaçov’un; 25 Mart 2002 tarihinde
Moskava’da yayın yapan merkezi televizyon kanalının
‘söz özgürlüğü’ adlı programındaki
konuşmasını duymuştum. Eylül 2004 Rusya gezim
sırasında elde ettiğimiz video kasedini izledikten
sonra, insan hayretler içinde kalır. Bir devlet
adamının ve onu destekleyen bazı Rus yöneticilerinin
sözleri düşündürücü ve üzücüdür. Söz konusu
programdan bazı önemli açıklamaları kısaca olarak
ifade etmek isterdim. Bu programda Krosnadar
valisi Aleksandır TKAÇOV, Krosnadar Bölgesi’nde
yaşayan Ahıska Türkleri’ni ‘yasa dışı mülteci
‘olarak anlatıyor ve bunların bölgeden
çıkartılacağını söylüyor. Program sunucusu
Ahıska Türkleri’nin nesini tespit edeceksiniz
sorusuna TKAÇOV: “Rus Kazakları ile sivil polis
Ahıska Türlere evlerine baskınlar yaparak, sıkı
kontrol uygulanarak ve devam ediyor, Ahıskalıları
yakalayıp kamplara toplayacağız, sorguya çekeceğiz,
para cezası vereceğiz, nerden ve neden geldiniz diye
soracağız, sınır dışı edeceğiz.”
Devletin valisi insanlık tarihinin en zalim adamı
Stalin’in ve Sovyet rejiminin Ahıska Türklerine
yaptığı insanlık dramından habersiz görünmektedir.Ahıska
Türkleri eski Sovyet vatandaşı idiler. Sovyet
kanunlarına göre de ülkenin her yarinde ikamet
hakları vardır. Ama Tkaçov sınır dışı etmekte
kararlıdır. Program sunucusunun: ‘Neden Ahıska
Türkleri’nin gitmesine ısrarcısınız?’ sorusuna
Tkaçov: ‘Yugoslavya’da Sırpların, Hırvatları
misafir göçmen olarak kabul ettiklerini, bir süre
sonra Hırvatların çoğalması ile Sırpların kendi
halklarını kaybetmeleri’ örnek gösterdi ve
Tkaçov sözlerine böyle devam etti: “Ahıska Türkleri
Krasnodar Bölgesi’ne seksen dokuz Fergana
Olayları’ndan sonra geçici olarak geldiler. ‘Biz bir
sene yaşayıp Ahıskaya gideceğiz’ dediler, ama on iki
on üç senedir gitmiyorlar, bu problem bitsin artık.’
Ahıska Türkleri’nin çok farklı gelenekleri,
dilleri ve inançları var. Valinin bu sözleri
nasıl bir Slav Irkçı olduğunu göstermektedir. İnsan
sormaz m; şerefinizi, namusunuzu korumak için
Krasnodar’da yaşayan bir avuç Ahıskalıyı yok etmeniz
mi gerekiyor?. Sorular üzerine Vali devam ediyor: “Ahıska
Türklerini en kısa zamanda çartır uçakları ile
bölgeden uzaklaştıracağız.” Nereye göndermek
istiyorsunuz sorusuna: “Gürcistan’a, Türkiye’ye,
nereye giderseler gitsinler bizim için önemli olan
Krosnadarı terk etmeleridir.” Bu programa
iştirak eden Rusya Federasyonu Duma’nın
Milletlerarası İlişkiler Komitesi Başkanı Ragozin ve
Duma Sözcüsü Vlademir LUKİN’de: Ahıska Türklerinin
ülkeden kovulması gerektiğini ifade etmişlerdir. (Bu
konuşmaların video kaseti mevcuttur)
Ahıska Türkleri derneklerinin basın açıklamaları ve
Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara Rus Büyükelçiliği ile
yaptığı temaslar sonucu iki sene önceki Ahıska
Türkleri’nin Krasnodar’dan kovulmaları ve
çıkarılmaları ertelenmiştir.
NEDEN ABD AHISKALILARA SAHİP ÇIKIYOR
Bu gün Krosnadar Valisi, ABD ve Rusya Federasyonu
Devleti Ahıska Türkleri’nden kurtulma yolunu
Amerika’ya göç ettirmekte buldular ve bugüne kadar
toplam 90 aile ABD’ye göç ettirilmiş durumdalar.
2000’den fazla aile mecburen Amerika’ya gitmek için
dilekçe vermişler. 100’den fazla aileye göçmen
vizesi çıkmış durumda.
Milyonlarca insanın rüyalarına giren, Amerika’ya göç
etmek isteyen, eğitim ve çalışmak için başvuran yüz
binlerce insana red cevabı veren Amerika, neden
acaba Ahıska Türkleri’ni göçmen statüsü veriyor ve
sonrada vatandaşlık haklarını vereceğini kabul
ediyor? Ahıska Türkleri Türk dilli ve Türk soylu,
İslam dinine ait kültürlü, örf adetleri ve
gelenekleri Orta Anadolu ve Doğu Anadolu insanlarına
mahsus bir Türk toplumu iken; Amerikalılar ile
hiçbir benzerliği olmayan bu insanlara neden sahip
çıkıyor? Amerika Ahıska Türkleri’nin yüz yetmiş
senelik çilelerini sona erdirmek isteseydi, bu
konuda samimi olsaydı, Ahıskalılar’ın Ahıska’ya
yerleşmesini Gürcistan’ın yeni Cumhurbaşkanından
talep ederdi ve Gürcistan Devleti de buna ‘hayır’
diyemezdi. Bugün Ahıska Bölgesi’ndeki Ermenilerin ve
Amerika’daki Ermeni lobisini baskıları altında
Ahıska Türkleri’nin Ahıska’ya yerleştirilmesi mümkün
olmuyorsa, o zaman Ahıska Türkleri’nin bir Türk
toplumu olduğunu göz önünde bulundurularak ve 1992
tarihli 3835 sayılı Ahıska Türklerinin Türkiye Göç
ve İskan Kanunu gündeme getirilirdi. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ne rica eder, göç masraflarını
karşılar, Orta ve Doğu Anadolu Bölgelerine iskan
ettirildi. Türkiye Devleti de bunu seve seve
yapardı. Ahıska Türkleri’nin de istediği zaten
Anadolu topraklarına yerleşebilmektir. Neden acaba
bunu Amerika yapmak istemiyor? ABD, uluslararası
arenada; “bakın ben Ahıska Türklerini, yani Türk ve
Müslüman olan topluma sahip çıktım” diyerek dünyanın
gözüne girmek mi istiyor?
Başka da yorum yapmak istemiyorum. İnşallah ben
yanılırım. ABD’ye giren Ahıska Türkleri orada bir
lobi oluşturacaktır, sesimizi dünyaya duyuracaktır.
Böylelikle 500 Bin Ahıskalılar’ın sorunları çözüme
kavuşacaktır inşallah. Ama bu bir acı gerçektir ki;
artık Ahıskalıların ABD’ye göçü bir hayal değil
gerçektir. Bizim Ahıskalımız, öz be öz Türk
insanımız, böyle haksız bir göçe kalmamalıydılar. ‘Ne
Mutlu Türküm’ Diyorlarsa, bu Türk bayrağı altında ve
topraklarında yaşamakta onların doğal haklarıydı.
Bugünkü gelişmeler şunu gösteriyor ki:
Biz Ahıska topraklarını değil, Ahıska topraklarında
60 sene önce sürülen Ahıska Türklerini düşünmemiz
gerekiyor. Eski S.SCB’nin 8 Cumhuriyetinde 260
yerleşim bölgesine dağıtılmış durumda olan bu
aileler her an yerli hükümetler tarafından soykırım
ve sürgüne uğrama tehlikesi ile karşı karşıya
kalmıştır. Krasnodar’daki yaşayan insanların
vatandaşlık hakları ellerinden alınmış 60 senelik
Eski SSCB’de sürgün hayatı yaşayan Ahıska
Türkleri’ne, Ardahan, Konya veya Ankara Türklerinde
hiçbir farkı olmayan bu Türk insanlarımıza sahip
çıkmamız, bağrımıza basmamız gerekiyor.
TÜRKİYE 1993 TEN SONRA GÖÇ ETMİŞ AHISKA TÜRKLERİ’NİN
SORUNLARI
3835 Sayılı Kanunun 1. Maddesini esas alarak; başta
Bursa olmak üzere, İstanbul, İzmir, İnegöl, Antalya,
Gebze, Aydın, Çanakkale, Denizli ve diğer illere göç
etmiş 50 bine yakın insanımız bulunmaktadır. Bu
aileler Türkiye’yi çocuklarına vatan, toprak ve
bayrak edinme amacı ile göç etmişlerdir. Bu
ailelerin çoğunluğu, eğitimli, yüksek ihtisas yapmış
insanlardır. Şükürler olsun bu insanlar Türkiye
Devleti topraklarında insanca yaşama garantisi
altındalar. Çoğunluğu vatandaşlık haklarını almış,
alamayanlarda ikamet ve çalışma izinleri var.
Türkiye de yaşayan 65 milyon insan ile eşit hiçbir
ayrımcılık yapılmadan yaşamlarını sürdürmekteler.
Sağlık, eğitim sorunları çözüme kavuşmuş, çocukları
normal okullarda okumaktalar.
Şu
ana kadar çözüme kavuşmayan ve Ahıskalılar için
hayati önem taşıyan sorunlar üzerinde geniş
duracağız.
Sorunlar Şunlardan İbarettir :
1-
TBMM 02.07.1992 tarihli ve 3835 Sayılı Ahıska
Türleri’nin Türkiye’ye Kabulü ve İskanı Kanunu,
aradan 12 yıl geçmesine rağmen çalıştırılmamıştır.
Devlet tarafından 150 aile iskanlı olarak Iğdır’a
yerleştirildi. Halbuki; 3835 Sayılı Kanun, eski
Sovyetler Birliği’nde yaşayan bütün Ahıska
Türklerini kapsıyordu. Kanun çalıştırılsaydı;
Ahıskalıların sorunları büyük ölçüde çözülmüş
olacaktı. Bu Kanunun 6. maddesine göre durumları iyi
olup ta, Türkiye’ye bazı nedenlerle göç edemeyen
ailelere çifte vatandaşlık hakları verilecekti. Bu
kanunun çalıştırılması, Türkiye’ye göç etmiş 50 bin
ve eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan 500 bine yakın
insanın geleceğinin garanti altına alınmasıdır.
Sayın yetkililerimiz: Kanunun 1. maddesini esas
alarak, iskansız göç etmiş ailelere 3835 Sayılı
Kanunun uygulanmasını istiyoruz. Aksi taktirde göç
etmiş ailelerin sorunları çözülmeyecek, ekonomik
durumları gittikçe kötüleşecektir.
2-
Ahıska Türkleri’nin diplomaları denk sayılmalıdır.
Hayati önem taşıyan konulardan biri de; eski
Sovyetler Birliği’nde zor şartlar altında yüksek
eğitim almış doktor, öğretmen, mühendis, hemşire ve
diğer diploma sahiplerinin mağdur durumlarının
giderilmesi gerekiyor. Stalin’in ölümünden sonra
1960.yılından itibaren yüksek eğitim alma imkanı
Ahıskalılar için mümkün olmuştur. Kimliklerine
‘Türk’ yazıldığı için eski Sovyetler Birliği’nde
yerli öğrencilerden üç beş kat daha zeki ve başarılı
olmak zorundaydılar. Aksi taktirde üniversiteleri
kazanamazlardı. Ahıska Türkleri, toplumun yüksek
diploma almış ve meslek sahibi olmuş nüfusun %5’ini
teşkil ediyorlardı. 3835 Sayılı Kanuna göre iskansız
göç etmiş 300’e yakın diploma sahibi var. 1996
yılından sonra göç edenlerin diplomaları YÖK
tarafından kabul edilmiyor. YÖK’ün denklik belgesi
vermek için yaptığı sınavda, çözülmesi imkansız
sorular sorulmakta, bunun açıklaması da herkesin bu
sınavı kazanmasını engellemektedir. Sayın YÖK
başkanına ve bu kanun ile sayın büyüklerimize
seslenmek istiyoruz.
A)- Biz Ahıska Türkleri kendi ana vatanımıza 172
senelik ayrılıktan sonra, TBMM 3835 Sayılı Kanunun
1. Maddesini esas alarak göç etmiş bulunuyoruz.
B)- Amacımız büyük para kazanmak, zengin olmak,
birkaç sene sonra geri dönmek değildir, aksine
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, 65 milyon insanımıza
hizmet vermektedir. Geri dönüşümüz de mümkün
değildir.
C)- YÖK sınavına: Türklük ve soydaşlık ile hiçbir
alakası olmayan insanlarla aynı odada ve sandalye’de
tabi tutulmamız bizleri çok üzüyor. O insanların
sınavı kazanamadıkları takdirde geri gidecekleri
vatanları: Rusların-Rusya, Ukraynalıların –Ukrayna,
Arapların-Arabistan. Ahıska Türklerinin böyle bir
şansı yok, kazanamadıkları taktirde Türkiye’de
inşaatlarda ve temizlikte çalışmak
mecburiyetindeler, aksi taktirde aileleri aç ve
perişan kalacaklardır.
D)- Eski Sovyetler Birliği’nde yaşamış ve azınlıklar
statüsüne dahil başta Ahıska Türkleri olmak üzere,
Rumlar, Yahudiler ve Almanlar vardı. Üniversite’de
eğitim almış diploma sahipleri kendi vatanlarının
yanı sıra; Almanlar-Almanya’ya, Rumlar-Yunanistan’a,
Yahudiler-İsrail’e gidince kendi devletleri
tarafından diploma sahipleri 6 dil ve meslek üzerine
verilen bir eğitim üzerine, sınava tabi tutularak
diploma denklikleri onaylanıyor. Biz Türk olduğumuz
için burası T.C Devleti olduğu için neden böyle bir
uygulama ile diplomalar onaylanmıyor. Ahıska
Türkleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin neresine
görev verilirse, seve-seve giderek, mesleklerini en
iyi şekilde yaparlar. T.C Vatandaşlığına kabul
edilen Ahıskalıların diplomaları YÖK tarafından
çözüm getirilerek onaylanması gerekir. Bu onların en
temel evrensel insan haklarıdır.
3-
Ahıska Türklerine Türkiye’de emeklilik hakları
tanınmalıdır. Bütün dünya çağdaş ülkelerinde, devletlerinde belli bir
süre ve yaşa kadar çalışan insanları o devletin
insanlarını, o devletlerin yasalarını sağladığı
haklardan yararlanarak emekli oluyorlar. Emeklilik,
yaşlılık dönemleri için sağlanan en iyi sosyal
güvencedir. 1992 yılından sonra T.C Devletine göç
etmiş ve emeklilik haklarını kazanmış, Ahıska
Türkleri onların, Türk milletinin bir parçası
olduklarını, asırlar boyu Türklük uğrunda canlarını
bile esirgemeyen toplum olduklarını hesaba katarak
şehit aileleri veya gazi aileleri statüsünde belli
bir maaş bağlanmasını talep etmekteler.
a-
Emekli yaşına ulaşanların emekliye ayrılmaları için
Türkiye Hükümeti ile Bağımsız Devletler topluluğu
ülkeleri arasında yoğun çalışmalar başlatılmalı ve
Ahıska Türklerini yaşlılık dönemleri için, emeklilik
hakları sağlanmalıdır. Çalıştığı ülkelerden
emeklilik hakları sahiplerine ödenmek üzere,
Türkiye’ye transfer edilmeli.
Şu ana kadar T.C Hükümeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti
arasında sosyal güvenlik sözleşmesi 22 Ocak 2001.
Tarihli 24295 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.
Kanun no:4596 kabul tarihi: 1 Kasım 2000. yılı
imzalanmıştır.
b-
Eğer Ahıskalıların emeklilik haklarının Türkiye’ye
transfer edilmesi yolundaki girişimler
sonuçlanmazsa, 1992 yılından sonra Türkiye’ye göç
etmiş T.C Vatandaşlığına kabul edilmiş, Ahıska
Türklerine Türkiye’de emeklilik haklarının
tanımasını sağlanmalıdır. Emekli aylığı bağlanmalı,
eski Sovyetler Birliği’nden göç eden
Almanlara-Almanya, Yahudilere-İsrail belli bir yaşa
gelmiş yaşlılara askeri ücret hesabından emeklilik
maaşı bağlıyabiliyorsa, aynısı da Türkiye de Ahıska
Türklerine yapılabilir. Miktar önemli değil, önemli
olan değer ve ilgi.
3-
Ahıska Türklerinin toplu konutların yapılması hususunda;
İki kez sürgüne ve soykırıma tabi tutulmuş, malları
mülkleri ellerinden alınmış, Ahıskalılar’ın
Türkiye’de ne bir kooperatif yoluyla ne de başka
şartlada ev sahibi olabilmek için maddi güç ve
imkanları yoktur. 1994 ten sonra Türkiye’ye göç
etmiş ailelerin durumu buna hiç müsait değil. Birkaç
imkanı olan aileler, zaten ev edindiler. 59.
Hükümetin de programında olduğu gibi yoksul ailelere
Toplu Konut İdaresi tarafından evler yapılarak kira
öder gibi 10-15 sene içinde ev sahibi olma ihtimali
daha elverişlidir. Ancak böyle olduğu takdirde,
Ahıskalılar Türkiye’de ev sahibi olabilirler.
Devletin kamu arazilerine ve uygun yerlerde arazi
tahsis ederek, bedelsiz evler yapıp vermesi
gerekiyor. Böylelikle zor durumda olan, evine ekmek
alamayacak kadar sıkıntıda olan ailelerin de ev
sahibi olabileceği bir projenin üretilmesinin
gündeme getirilmesi gerekiyor.
Bu durum Türkiye’ye göç etmiş ailelerin en büyük sıkıntısı
ve hayati önem taşıyan problemlerdir. Çözüme
kavuşması için sayın büyüklerimizden destek
bekliyoruz.
AHISKA TÜRKLERİNE ÇAĞRI
Unutulmuş, tarih sayfalarında kayıp olmuş
bahtımıza bir tek Türk olma suçu çıkan ve bu suçun
bedelini çok ağır ödeyen öz ve öz bu cennet
Türkiye’mizi bizlere bîzler miras bırakan ecdadın
evlatları; Bütün haklarımız gasp edilmiş ecdat
topraklarından sökülüp atılmış, belirsiz bir
geleceğe sürüklenmiş, yeni soyumuzu devam ettirecek
evlatlarımız zehirlenmiş ellerimizden alınmış, bütün
can damarlarımız kesilip atılmış, bir tek ayakta
kalma mücadelesi ile baş başa kalarak eziliyoruz,
küçülüyoruz. Her şeye muhtaç, her şeyden mahrum
kalarak kadere boyun eğerek çırpınıyoruz. Görüyoruz
ki bizler özü bir, derdi bir milletiz. Bugün bizi
rahat bırakmayan, bütünümüzün durumu; bu durum
beyinlerimizi, kalplerimizi, bütün duygularımızı
meşgul etmektedir. Hepimiz merak içindeyiz. Sonumuz
ne olacak? Bu duruma nasıl son verebiliriz?
Bir tek bizlerin şahit olduğu tarihlere
bakarsak, 1917 Sosyalizm ihtilalinden sonra
repressiya yılları binlerce aydınımıza, ileri gelen
büyüklerimize Sibirya’nın madenleri mezar olmuştur.
Sindirme ve yok etme politikaları yüzlerce aileyi
birbirinden koparmış bazılarımız Türkiye’mizde
kurtuluş bulmuşuz. Ya geride kalanlar! Binlerce
uydurmalarla suçlanarak Sibirya’nın karları kefen
olmuş, mezarları belli olmayan insanlarımız. 2.
cihan harbi 27 bin canı almış, bütün elinde silah
taşıyabilecek insanlarımız ön saflarda Sovyetler
uğrunda kahramanca çarpışırken, köylerinde kalan bu
gazilerin ailelerini bir günde hayvan vagonlarına
doldurarak belirsiz bir geleceğe gönderilmişlerdir.
Yolculuk esnasında ve sonrasında akıl almaz yaşam
şartları 17 bin canı gene aramızdan almıştır. Bir
tek vatan hasretiyle kavrulan büyüklerimize KGB
zindanları mezar olmuştur.
Bu olayların devamında Özbekistan’da “Fergana
ve Buka”, Kırgızistan’da “ Akbaşat ve Karabalta”,
Kazakistan’da “Rahat” olayları ve Kuzey
Kafkasya’daki provokasyonlar ile binlerce akrabamız
mülteci ve vatansız duruma düşmüştür. Görüyoruz ki
hep bulunduğumuz devletlerde hep birileri uğrunda
bırakın verdiğimiz emekleri, canlarımızı dahi
esirgememişiz ama sonuçlar gene aynı olmuş, işleri
biter bitmez bizleri ortadan kaldırmaya ve yok
etmeye çalışmışlardır. Fergana’da güzel ortamını
yakalamamış mıydık? Akbaşat’ta eksikliğimiz mi
vardı? Kazakistan bizleri hiç aç bırakmamıştı. Kuzey
Kafkasya’da bellerimiz hiç düzelmemişti.
Azerbaycan’da köle gibi çalışarak kimin ekmeğini
elinden aldık ki? Bunları bizlere hep çok gördüler.
gırtlağımızdan geçen her lokmayı zehir ettiler.
Bizlere yapılan vahşeti başka toplumlarda
gördünüz mü? Bunların devamına müsaade mi edeceğiz.
Bizlerin vatan, toprak,bayrak edinmemiz gerekmez mi?
Bizler öksüz değiliz.Dünya devletleri ve dünya
toplulukları arasında önemli rolü olan, Asya ve
Avrupa arasında dengeyi sağlayan, dünya tarihinde
büyük iz bırakan Türkiyemiz kurtuluşumuz değil mi?
Bütün yaralarımıza sürülecek merhem değil mi?
Bizlerin huzuru ve refahı değil mi? Parçalanmış
aileler bu topraklarda birleşmez mi? Taptığımız
dünya malını bu topraklarda edinemez
miyiz?Ellerimizde çöp-çöp damla-damla
biriktirdiğimizi görüyoruz ki Türkiye dışında
ellerimizden çekilip alınıyor ama Türkiye’de bu
mümkün mü?
Bu
kadar verdiğimiz canın, akıttığımız kanın, terin
mükafatı bu kadar canla ödemeyle
ödüllendik.Halkımızın çoğu olup bitenlerin farkında
değil.Öte yanda yalnızlığın hissine kapılmış,
umutsuzluk ve güvensizlik hakim olmuş.Kurtuluş
nerede, gerçekler nerede?Bir sürü sorular karşısında
halkımız cesaret edip cevap veremiyor.
Birileri uydurmalarla milletini ve dinini
değiştirmeyle Ahıska’ya döneceklerine
inandırılıyorlar. Birileri gerçekleri görüyor,
Türkiye’ye sarılıyor.Birileri mal edinip, karnının
doyduğu yere sıkı sarılanlar halk arasında ikiyüzlü
oyun oynuyorlar. Halkımızı kandırarak bekçi haline
getirmişlerdir. Ezelden beri bizleri hedef alan
güçlerin elinde alet olarak en zalim haline
gelmişlerdir. Türkiye’mizi kötüleyerek uydurmalarla,
önderlere kir atarak halkımızı sindiriyorlar.
Amaçları mal varlıklarını kaybetme korkusu. Kimsede
korkudan kalkıp halkımıza bunları anlatmıyor,
cesaret edenler kolayca bunlar tarafından bertaraf
ediliyor.
Bizlerin değerli Aydınları;
Bütün topluluklarda aydın kesim halkın önderi
olmuştur.Toplumların ilerlemesinin liderliğini
yüklenerek kurtuluş yollarını göstermişler
canlarını esirgememişler.Ya bizler! Her birimiz
kendimizi milli kahraman ilan etmişiz ve kendi
çıkarlarımız peşindeyiz.
Günümüzde tarafımızdan sayısız sivil toplum
örgütleri kurulmuş ve faaliyette bulunmaktadır.Keşke
bizlerin bu kadar sorunlarımız olmasaydı.Günümüzdeki
örgütlerimizin faaliyetleri, yaptıkları işleri
kabullenebilirdi. Ama görüyoruz ki bizlerin
sorunları çok farklı ve başka topluluklarda kurulan
örgütler gönül, fikir ortakları tarafından
kurulmaktadır. Ya bizler! Farklı olduğumuz
vatansızlık, sahipsizlik, arazisiz, dağınık, kopuk,
maddi ve manevi yönden yoksul, yarından umutsuz,
sürekli baskı altında. Birileri uydurmalarla din ve
devletini değiştirme peşinde. Birileri menfaat
peşinde ve siyasilerin elinde alet olup, kendi
çıkarlarının peşinde koşarak yeni uydurmalarla halkı
kandırıyorlar. Birileri ise mal varlığını korumak
için, halkı koruyucu, bekçi gibi kullanarak
uyutuyorlar.Hakta yaptıklarının farkında değil. Bu
mal varlığı sahipleri gerektiği zaman kendilerini
kolayca kurtarabiliyorlar. Geride kalanlar ise fakir
koruyucular oluyor.
Büyük mücadelelere rağmen bu örgütler ve önderler ne
kendilerini kurtarabilmişler ne de halkımıza faydalı
işler yapmışlardır. Bunun nedenleri zannediyoruz ki
anlaşılmıştır. Bunların sebepleri art niyet, kişisel
meseleler, konudan uzak olmaları, kabilecilik,
familyacılık ve bencilliktir. Bundan dolayı halkımız
katılmıyor, destek vermiyor ve uzaklaşıyor. Bu
yüzden daha hiç bir şey yapamamışız, mirasçı
olamamışız ve devam ettirilecek hiç bir şey
yaratamamışız.
Bu
tecrübe ve faaliyetlerimiz ışığında önerilerimiz ise
şunlardır:
Günümüzde görüyoruz ki bu halde sorunlarımıza
birbirimizden kopuk, bağımsız hareket ederek çözüm
getiremiyoruz. Birleşmemiz, bütünleşmemiz ve bir
çatı altında çözüm üreten, fikir üreten ve
sorunlarımıza cevap verebilecek, arzularımızı
gerçekleştirebilecek bir teşkilatın inşa edilmesi
kaçınılamaz hale gelmiştir. Aynı fikirde ve aynı
görüşte olan insanlarımız bir araya gelmeli iç
çatışmalardan vazgeçilmeli, kişisel meselelerden
vazgeçip istikbalimizi aydınlatacak davalarla
uğraşmalıyız.
Her zaman birbirimizle mücadele ettik, hep dört
duvar içinde konuştuk, dışarı açılamadık. Kalıcı ve
devam edilecek hiçbir şey yaratamadık.
Bizler gibi kendilerini Türk bilen, Türkiye’mizi
vatan sayan, bizlerin fikrinde olanları bu kutsi
davamıza davet ediyoruz. Bizim gayemiz halkımıza
önderlik yapabilecek idare yapısını oluşturmaktır.
Bu maksadımıza nail olduktan sonra yapamayacağımız
hiçbir şey kalmaz. Bu hem bizlerin hem halkımızın en
büyük arzusudur.
Hayatımıza küsüp kenara çekilmeyelim. Talihsiz kaderimize boyun
eğmeyelim. Mirasçı olalım. Gelecek kuşaklarımız
bizden nefret etmesin. Saygıyla ve rahmetle ansın.
Gelin birleşip bütünleşelim. Birbirimize destek
olalım. Güçlü olalım ki yalnızlığın hissine kapılan
halkımıza umut verelim, uyandıralım, sahip çıkalım.
Güçlü olalım ki düşman karşımızda titresin. Güçlü ve
birlik olalım ki sesimizi duyurabilecek, yardım ve
destek alabilecek duruma gelelim. Bir safta
yürüyelim. Aynı fikre gelelim ki kurtuluş yollarını
bulabilelim.
Uzun yıllar hizmetleri geçmiş değerli
ağabeylerimizden ebediyete göç edenlere vatan millet
aşkını bizlere aşılayanlara rahmet, hayatta olanlara
ve doğruları görenlere sağlık ve uzun ömürler
dileyerek, çocuklarımızı mutlu, bizleri memnun,
halkımızı rahat ettirecek, bütün milletimizi
kucaklayacak, yaralarımıza merhem sürecek, anne ve
bacılarımız gözyaşlarını, babalarımızın acılarını
dindirecek, gelecek kuşaklarımızı belirli bir
geleceğe götürecek, kaderimizi değiştirecek,
anavatanlarına dönmelerine ışık tutacak, hak ve
hürriyetlerine kavuşturacak birliğe nail olmamızı
temenni ediyoruz. Bütün halkımızı ve sizleri, candan
kıymetli aziz milletimizi saygı ve sevgiyle davet
ediyoruz.
SONUÇ
Ahıska 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması ile Rusya'ya
terk edildi. Uzun yıllar Rusya tarafında kalan
Ahıska Bölgesi’nin Türk nüfusu sürekli adaletsizlik
ve zulümlere tabi tutuldu, zaman zaman onlara
katliamlar yapıldı. 1944'te Sovyetler Birliği
diktatörü Stalin'in emri ile Ahıska Bölgesi’nin 220
Köyünde 20600 Türk ailesinin bütün malı mülkü
ellerinden alınarak amansız koşullar altında
Orta-Asya'ya sürgüne gönderildi, uzun sürgün
yolculuğu sırasında ve sürgün yerleşim yerlerinde
kısa süre içinde 17 bini çocuk olmak üzere 30 bin
insan hayatını kaybetti.
1989-1990 yıllarında Özbekistan'da "Türklere ölüm!"
sloganı altında gerçeklesen katliamlarda 1000'den
fazla Ahıskalı’ın evleri yağmalandı, ateşe verildi
ve çok sayıda insan öldürüldü.
Sayıları 500 binden fazla olan Ahıska Türkleri bugün
eski Sovyetler Birliği’nin 13 ülkesinde dağınık
halde ağır geçim sıkıntıları içinde yasam
mücadelesini veriyorlar. Bir kısmı da 3835 Sayılı
Kanununa ümit bağlayarak Türkiye'ye göç ederek,
aynı geçim sıkıntılarıyla karşı karşıya
bulunuyorlar.
Rusların egemenliği altındaki ülkelerde Türklerin
hayat koşullarının normal olması mümkün değil.
Türkiye'de Ahıska Türkleri’nin yaşam şartlarının
kötü olması garip ama gerçek.
Ahıska acı gerçekleri hakkında bilgi sahibi olan her
dürüst insan bu adaletsizliği bertaraf etmek için
insaniyet namına TÜRKİYE'Yİ YÖNETENLERE
SESLENMELİ:
-Daha ne kadar bu suçsuz insanlar göz yaşı dökecek?
-Ne zaman Türkiye, yapılmış hataların bilincine varmak
zaruretini kabul edecek ?
-Niçin Türkiye Devleti'nin "masa başı Ahıska kaybı" fatura
bedelini yalnız Ahıskalılar ödeyecek ?
-Türkiye 'deki 70 milyon kardeşimiz Ahıskalıların,
üzüntüsüne ve Ahıska kaybına ortak olmayacak mı ?
Yapılmış hatalar yüzünden mağdur duruma düşen ve Türk
Milleti'nin bir parçası olan Ahıska Türkleri’nin
sorunlarının çözüme kavuşması için acilen siyasi ve
ekonomik tedbirler alınmalı.
Ahıska felaketi Türkiye için şu an itibariyle hazin bir
vefat. Bundan sonra, Türkiye'nin büyük bir dünya
devleti olarak Ahıska Türklerine yapacağı şey, en
az Rusların Ermenilere sahip çıktıkları kadar sahip
çıkmaktır.
Ahıskalıların sürüklenmiş bu dehşet verici çökme, kaybolma
noktasında Türkiye Devleti derhal TBMM'nin 2.7.1992
tarihli ve 3835 sayılı "Ahıska Türklerinin
Türkiye'ye Kabulü ve İskanına Dair Kanununu TBMM'de
tekrar gündeme getirmeli, büyük sorumluluk duygusu
ile kanunu incelemeli ve karara bağlamalı:
Türkiye Devleti kardeşlik ödevini yapmak duygusu ile her
türlü destek ve savunma girişimlerinde bulunmalı.
Tarihi vatanları Ahıska'ya ger dönmeleri sağlanmalı veya
Türkiye'de insanca yasamaları için gereken
fedakarlığa katlanmalı hiçbir şeyi onlardan
esirgememek sorumluluğu ile hareket edilmeli.
Ahıska Bölgesi'ne benzer verimli topraklara, zengin doğaya
sahip yüz ölçümü de en az Ahıska kadar geniş bir
bölge Ahıska bedeli olarak vurgulanmalı, buralara
devlet tarafından modern köyler kurulmalı ve
Ahıskalıların toplanması bütünleşmesi sağlanmalı.
Eğer Türkiye Devleti bunları gerçekleştirirse Ahıska
Türkleri’nin çilesine son verilmiş olur.
(İzmir Ahıska
Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği yayınlarından
istifade edilmiştir)
|