|
Padişahlık
Sırası |
30 |
|
Saltanatı |
31 Yıl |
|
İslâm Halifelik
Sırası |
95 |
|
Cülûsu |
27 Ocak 1595 |
|
Babası |
Sultan I.
Abdulhamîd Hân |
|
Annesi |
Nakş-İ Dil
Sultan |
|
Doğumu |
20 Temmuz 1786 |
|
Vefâtı |
30 Haziran 1839 |
|
Kabri |
İstanbul
Çebmberlitaştadır |
|
Otuzuncu Osmanlı
sultanı. İslâm
halifelerinin doksan
beşincisidir. Osmanlı
sultanlarından birinci
Abdülhamid Hanın Nakş-i
Dil sultandan olan oğlu
olup, İstanbul'da 20
Temmuz 1786 târihinde
doğdu. Şehzâdeliğinde
iyi bir eğitim ve
öğretim gördü. Yüksek
din ve fen ilimlerini,
devrin kıymetli
âlimlerinden öğrendi.
Amcası Üçüncü Selim Han
onun yetişmesine çok
itinâ göstererek, modern
askeri ve teknik
bilgileri ve devlet
idâresini iyi bir
şekilde öğrenmesini
sağladı. Selim Han
tahttan indirildikten
sonra da yeğeni
Mahmûd'la sık sık
görüşerek, ona
tavsiyelerde bulundu ve
tahta çıktığı zaman
dikkat etmesi gereken
hususları bildirdi. 28
Temmuz 1808'de Alemdâr
Mustafa paşanın Selim
Hanı tekrar başa
geçirmek üzere saraya
girdiği sırada sâbık
hâkânın âsiler
tarafından şehit
edilmesi üzerine Sultan
Mahmûd, Osmanlı tahtına
çıktı.
İkinci Mahmûd Han,
Alemdâr Mustafa paşayı,
veziriâzam tâyin edip,
Kabakçı isyânından sonra
ülkede pekçok hâdise
çıkaran zorbaları yola
getirmekle
vazifelendirildi.
Kabakçı Mustafa
isyânında rol oynamış
bulunan âsiler
cezâlandırıldı. Fesat
çıkaranlar İstanbul
dışında ikâmete mecbur
tutuldu. İstanbul'da
otorite sağlamaya
çalışırken, Rumeli ve
Anadolu'nun birçok
yerinde ve bilhassa
Halep ve Bağdat'ta
vâlilerin çıkardığı
karışıklıklar devâm
ediyordu. Cezâyir'in
idâresini dayılar ele
geçirmişti. Vehhâbiler
Haremeyn'i zaptederek,
hutbelerden padişahın
adını kaldırmışlardı. Bu
kötü gidişe, dur demek
isteyen Sultan Mahmûd,
Anadolu ve Rumeli
vâlilerini İstanbul'a
dâvet etti. Bu vâlilerin
yeni sultan'a
bağlılıklarını
bildirmelerini istedi.
Vâliler İstanbul'a
gelip, Sultan Mahmûd
Hana bağlılıklarını arz
ettiler ve muhtemel
âsilere karşı ittifak
senedi imzâladılar.
Diğer tarafdan isyânlar
neticesinde iyice
bozulan yeniçeri ocağını
yola getirmek için tâlim
ve terbiye usûllerinin
tekrar tatbik edilmesi
istendiyse de,
yeniçeriler bu icrâattan
memnun olmadılar. 14
Ekim 1808'de Sekbân-ı
Cedid adıyla modern bir
ordu kurulmaya başlandı.
Sehbân-ı Cedid askeri,
yeniçeriler ve
tarafdarları tarafından
Nizâm-ı Cedid'in ihyâsı
olarak kabul edildi.
Veziriâzam Alemdâr
Mustafa paşanın devlet
adamlarına ve askerlere
karşı tâvizsiz
icrâatları, yeniçerileri
harekete sevk etti.
14-15 Kasım gecesi
meydana gelen büyük
isyan sırasında Alemdâr
Mustafa paşa öldürüldü.
Mahmûd Han, yenilikleri
durdurmak zorunda kaldı.
İstanbul'daki
hâdiselerin
yatıştırılmasından sonra
diğer iç ve dış
meselelerin haline
bakıldı. Arabistan'daki
Vehhâbiler, Osmanlı
Devletine ve Ehl-i
sünnet Müslümanlara
karşı siyâsi
faâliyetlerden
katliamlara varan
tecâvüzlerde
bulunuyorlardı. Bu
arada, Vehhabilerin
reisi Sü'ûd bin
Abdülaziz, Hicaz'ı
istilâya teşebbüs etti.
Hac mevsiminde hacıların
yollarını kesip,
Müslümanlara işkenceleri
ve İslâm dinine olan
hakâretleri, dayanılmaz
bir hâl aldığından,
Halife İkinci Mahmûd
Han, Mısır vâlisi Mehmed
Ali paşaya fermân
gönderip, Vehhabileri
cezâlandırmasını
emretti. Mehmed Ali paşa
bir dizi harpten sonra
mübârek beldeleri
Vehhabilerden temizledi.
Zafer haberine çok
sevinen Mahmûd Han,
Mısır vâlisi Mehmed Ali
paşaya ihsanlarda
bulundu.
Öte yandan Balkanlarda,
Avrupa devletlerinin
Osmanlı Devletinin
birlik ve bütünlüğünü
parçalamak gâyesiyle
yaptırdıkları bölücü ve
yıkıcı faaliyetler çok
artmıştı. Sırplar Bükreş
Antlaşması ile (28 Mayıs
1812) muhtâriyet
kazanmalarına rağmen
rahat durmuyorlardı.
Osmanlı Devletine
ödeyecekleri senelik
vergiyi kestiler. Tam
istiklal propagandaları
ile kalelerdeki Osmanlı
askerlerine saldırmaya
başladılar. 1813
yılında, Sırplıları yola
getirmek için Hurşid
paşa seraskerliğinde
sefer açıldı. Hurşid
paşa Belgrad'a gelip,
âsileri yola getirdi.
Âsi Sırp lideri Kara
Yorgi, esir düşmekten
kurtulmak için,
Avusturya'ya kaçtı.
Belgrad ve Semendire
kaleleri Osmanlılara
tâbi oldu. Serasker
Hurşid paşanın umûmi af
ilan etmesiyle,
Sırplıların silahları
toplatıldı. Kara
Yorgi'den sonra
Sırplıların başına Miloş
Obrenoviç geçti. Osmanlı
Devletine sadâkatle
hizmete devâm eden Miloş
Obrenoviç, 1818'de
Avusturya'dan dönen
rakibi Kara Yorgi'yi
öldürdü. 1829 yılında
Sırbistan'a muhtâriyet
verilmesine rağmen,
yıllık vergi vermeyi ve
dış işlerinde
Osmanlılara bağlılığını
devâm ettirdi.
Arnavutluk'ta ise
Tepedelenli Ali paşanın
nüfusu sebebiyle Rumlar,
Rusya'nın bütün teşvik
ve yardımlarına rağmen
isyana cesâret
edemiyorlardı. Ancak
Fenerli Rumlarla eskiden
beri sıkı münâsebetlerde
ve İngilizlerle gizli
muhârebelerde bulunan
Hâlet Efendinin hâince
faâliyetleri ve
özellikle Tepedelenli
Ali paşayı bertaraf
etmesi Yunanlılara
ayklanma fırsatı verdi.
Etniki Eterya ve
Fener'deki Rum
Pâtrikhânesinin hedef
tâyin ettiği isyân, 1820
yılında başlatıldı. 12
Şubat 1821'de Mora
Yarımadasına yayıldı.
Rum âsiler, yüzyıllardır
hâkimiyeti altında
yaşayıp, komşuluk
hakkını dahi çiğneyerek,
Müslüman ahâliye karşı
katliamlara giriştiler.
İsyan Atina, Tesalya ve
Adalara da yaıldı.
Katliamlarda 1500
Müslüman şehit edildi.
Rus Çarının yâveri ve
Etniki Eterya lideri
Aleksandra İpsilanti, 6
Mart 1821'de Eflak'ta
isyan çıkardı. İsyan
bastırıldı. İkinci
Mahmûd Han, asilere
karşı yerinde ve
zamanında tedbir aldı.
Bölge ahâlisine silâh
dağıttırdı. Bölgede
isyanlarla alâkası
görülenler
cezâlandırıldı.
İstanbul'daki Rum
Patriği ve birkaç
metropolit, isyanla
alâkası görülerek
asıldılar. Osmanlı
Devletinin iç durumu ve
Avrupa devletlerinin
asilere devamlı yardım
ve müdâhaleleri, isyânın
bütünüyle
bastıralamamasına sebep
oldu. Mora'daki isyan
büyüyerek Adalara ve
SelÂnik'e kadar yaıldı.
Bu durum üzerine sultan
Mahmûd Mısır vâlisi
Mehmed ali paşaya isyanı
bastırmaya memur etti.
Nitekim Kavalalı Mehmed
Ali paşanın oğlu İbrâhim
paşa kumandasında
gönderdiği küçük, fakat
disiplinli ve modern
ordu, isyânı kısa sürede
bastırmaya muvaffak
oldu. (1825) Yunan
isyânı sırasında
yeniçeri ve sipâhilerin
daha fazla bozulduğunu
gören sultan Mahmûd Han,
bu fesât yuvalarını
ortadan kaldırmaya karar
verdi. Yniçerilerin
artan tecâvüz ve
zorbalıkları kamooyuna
da aleyhlerine
çevirmişti. Pâdişah,
Yunan isyânının
bastırılmasıyla
kavuşulan sulh
devresinde önce, orduyu
ıslâha girişti. Ancak
askeri tâlim ve
terbiyeye karşı çıkan
yeniçeriler, isyân
mânâsında kazan
kaldırdılar. Buna
karşılık sultan Mahmûd
Han da sadrazam,
şeyhülislâm ve devlet
erkânını toplayarak
yeniçerilerin artık
hıyânette
bulunduklarını, bu
sebeple tedbir
alınmasını belirtti.
Âlimler, din ve devletin
bekâsı için bu fesat
yuvasının ortadan
kaldırılmasını
gerektiğini bildirdiler.
Şeyhülislâmın fetvâsı
ile sancak-ı şerif
çıkarılarak, dinine ve
padişahına bağlı
olanların onun altına
gelmesi ve mücâdeleye
girişmesi istendi.
Böylece eşine ilk defâ
rastlanan bir olayla
padişaha bağlı birlikler
halkla bütünleşerek
fitne ve fesat yuvası
yeniçeri ve sipahi
ocaklarını ortadan
kaldırdılar.
İstanbul'da âsi,
ahlâksız, serseri
temizliği yapılarak,
yirmi binden ziyâdesi
cezâlandırıldı. Yeniçeri
ocağının kaldırılması
hayırlı bir hâdise kabul
edilerek Vak'a-i
Hayriyye denildi.
Kendilerini Bektâşi
kabul eden yeniçerilerin
ortadan kaldırılmasıyla,
hurûfi olan sahte
Bektâşi tekkeleri
kapatılıp, babaları
başka yerlere
gönderildi. Asâkir-i
Mansûre-i Muhammediyye
adlı asker ocağı
kurularak, devrin
ihtiyaçlarına göre tâlim
ve terbiye edilmesi,
silâh verilmesi ve özel
kıyâfet giydirilmesi
kararlaştırıldı. Topçu,
humbaracı ve lağımcı
ocakları ıslâh edildi.
Mekteb-i Bahriye açıldı.
Eğitim ve öğretimi en
üst seviyeye çıkarmak
için Avrupa'dan hocalar
getirildi.
Osmanlı Devletindeki bu
süratli ve olumlu
gelişme, Avrupa
devletlerini harekete
geçirdi. İngiliz ve
Fransızlar, Osmanlı
Devleti içerisindeki
Mustafa Reşid paşa gibi
adamlarını yardım
vâdiyle kullanarak Rusya
ile harbe sebebiyet
verdirdikleri gibi,
Mısır vâlisi Mehmed Ali
paşayı da devletine
karşı kışkırttılar.
Mısır'da Mehmed ali
paşanın hâkim olacağı
bir devleti tanıyacağını
bildiren İngiliz ve
Fransızlar, onun güçlü
ve disiplinli
kuvvetlerini Osmanlılara
karşı çevirmeyi
başardılar. Mehmed ali
paşa, oğlu İbrâhim paşa
kumandasında, daha
ordusu bütünüyle yeniden
teşekkül etmemiş Osmanlı
Devletinin Suriye
eyâleti üzerine asker
sevk etti. 1831-1832
yılındaki muhârebelerde,
Mısır askeri, çokluğu ve
intizamlı olması sebebi
ile gâlip gelince,
Osmanlılar Rusya'dan
yardım istediler. Bu
durum, İngiltere ve
Fransa'yı telaşa
düşürdü. Fransa'nın
aracılığıyla 8 Nisan
1833 Kütahya Antlaşması
imzâlandı. Antlaşmaya
göre, Mehmed ali paşaya
Mısır vâliliğine
ilâveten Suriye, oğlu
İbrâhim paşaya da Adana
eyâleti muhassıllık
olarak verildi. 8 Temmuz
1833'te Rusya ile
savunma ve yardım
esâsına dayanan Hünkâr
İskelesi Antlaşması
imzâlandı. 1839'da Mısır
üzerine ordu sevk
edildiyse de neticesi
gelmeden İkinci Mahmûd
Han İstanbul'da vefât
etti ve Çemberlitaş'daki
türbesine defnedildi.
Sultan İkinci Mahmûd
Han, Osmanlı Devletinin
ilerlemesini, teknik
sanâyide devrin
seviyesine ulaşılmasını
isteyen tedbirli,
gayretli bir padişahtı.
Devrindeki büyük
hâdiseler karşısında
aslâ ümidsizlik ve
gevşeklik göstermedi.
Gayreti sâyesinde
devlet, Avrupa tarzında
sistemli orduya sâhip
oldu. Avrupa'da askerlik
ve yeni silahların
kullanılmasını öğrenmek
için, talebe gönderdi.
Askeri Tıbbiye ve
Harbiye mekteplerini
kurdu. Bu iki
müessesenin eğitim ve
öğretimini en üst
seviyeye çıkarmak için
Avrupa'dan hocalar ve
mütehassıslar getirdi.
Askeri Tıbbiye, Harbiye
ve sivil yüksek
okulların öğrenci
ihtiyacını karşılamak
için medrese ve
mekteplere ilâveten
sıbyan mekteplerinin
üstünde Rüşdiyeler
(ortaokul), devlet
memurlarının
yetiştirilmesi için de
Mekteb-i Maârif-i Adli
kuruldu. Ülkenin
ihtiyaçlarını
karşılamak, çeşitli
sahâlarda mütehassıs
eleman yetiştirmek için
Avrupa'da çok sayıda
öğrenci tahsil mecbûri
hâle getirildi. Açılan
okulların seviyesini
yükseltmek için ve
lüzumlu fen ve teknik
bürosu kuruldu. Tekrar
Avrupa devletlerinin
şehirlerine konsolos
gönderilmeye başlandı. 1
Ekim 1831 târihinde
Takvim-i Vekâyi adlı
gazete, Osmanlı Türkçesi
ile ülke içinde
çıkarılmaya başlandı.
Fransızcası da ülkelere
gönderildi. Avrupa
ülkelerine gönderilen
gazeteler ile
Türkiye'nin propagandası
yapılarak hâdiseler ve
ıslâhatlar dünyâ
kamuoyunda
değerlendirmeye tâbi
tutuldu. avrupa
basınında, Türkiye ve
sultan Mahmûd hakkında
neşredilen yayınlar
tâkib edildi.
İkinci Mahmûd Han,
hükûmet teşkilâtı
usülleri, kıyâfet
nizamında yenilikler
yaptı. Osmanlı Devlet
teşkilâtındaki önceki
müesseselerin yerine,
sadrazama .baş Vekil
(Başbakan); Defterdara
Mâliye Nâzırı (Mâliye
Bakanı); Reisü'l küttâba
Hâriciye Nâzırı
(Dışişleri Bakanı);
sadrazam Kethüdâsına
Dâhiliye Nâzırı
(İçişleri Bakanı)
denilmeye başlanıldı.
Osmanlı Devletinde büyük
bir yekün tutan vakıflar
için Evkaf Nezâreti
kuruldu. Hükûmet ve
ahâlinin önemli
meselelerinin
görüşüldüğü Meclis-i
Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye;
askeri işlerin görülüp,
kararlaştırıldığı Dâr-ı
Şûrâ-yı Askeri
müessesesi kuruldu.
Memurlar iç ve dış
işlerde olmak üzere
ikiye ayrılıp, maaşları,
rütbe ve derecelerine
göre bağlanarak,
verilmeye başlanıldı.
1827'de Osmanlı Tıp
Fakültesi kuruldu.
1838'de Karantina
usûlünü vücûda getirdi.
Posta müessesesini
kurdu. Posta yollarının
kurulmasına çalıştı.
Üsküdar'dan İzmit'e
kadar bir posta yolu
yaptırdı. 1831 yılında
kısmi nüfus sayımı
yapıldı. Arabistan'dan
asker alınmadığı için
sayımdan hâriç tutuldu.
Nüfus sayımında insan ve
servet durumu ölçülmüş
oldu. Dört mülyon
Hıristiyana karşılık
sekiz milyon Müslüman
ahâlinin sayımı yapıldı.
Bölgelerdeki
Hıristiyanların sayısı,
devlete verilen cizye
miktârını da ortaya
çıkarmış oldu. İkinci
Mahmûd Hanın ilmi fazla
olup, dini, fenni,
teknik, askeri, idâri ve
sanat sahalarında
kendisini çok iyi
yetiştirmişti. Dindar,
akıllı, zeki, çalışkan
olup, gayret ve azim
sâhibiydi. Şâirdi. Adli
mahlasıyla şiir yazardı.
İlim, sanat adamlarına
ve eserlerine çok alâka
gösterdi. Onlara kıymet
verip, himâye ederdi.
Ülkenin imârına, ilim,
sanat, hayır ve sosyal
müseseselerine önem
veren İkinci Mahmûd Han,
pekçok eser yaptırdı.
Bâyezid Yangın Kulesini;
Unkapanı ile Azapkapı
arasındaki şimdi
Unkapanı Köprüsü denilen
Mahmûdiye Köprüsünü;
Beylerbeyi ve Çırağan
saraylarını; Tophâne'de
Nusratiye, Bahçekapı'da
Hidâyet, Üsküdar'da
Adliye, Arnavutköy
sâhilinde Tevfikiye
câmilerini yaptırdı.
Hazret-i Hâlid'in
türbesini mükemmel tâmir
ettirip, iyi bir hattat
olduğundan sandukası
pûşidesi üzerindeki
yazıyı kendi el yazdığı
ile yazdı. Yine güzel
bir hüsnü hatla yazdığı
Lefkoşe'de Selimiye
Câmiinde asılıdır.
Tophâne'de Kâdiri Câmii
ve tekkesini tâmir
ettirdi.
İkinci Mahmûd Han, 1820
senesinde Hücre-i
saâdete hediye ettiği
şamdanla birlikte
gönderdiği aşağıdaki
yazı, Osmanlı
sultanlarının Resûllah'a
olan hürmet ve
muhabbetlerinin bir
vesikasıdır.
Şamdan ihdâya eyledim
cüret yâ Resûlallah!
Murâdım der-i ulyâya
hizmet, yâ Resûlallah!
Değildir ravdaya şâyeste,
destâviz-i nâçizim,
Kabûlünle kıl ihsân u
inâyet, yâ Resûlallah!
Kimim var hazretinden
gayrı, hâlim eyleyem
i'lâm,
Cenâbındandır ihsân u
mürüvvet, yâ Resûlallah!
Dahilek, el'emân, sad
el- emân, dergâhına
düştüm,
Terahhüm kıl, bana eyle
şefâ'at yâ Resûlallah!
Dü- âlemde kıl istishâb
bu Han Mahmûd-i Adliyi,
Senindir evvel ü âhırda
devlet yâ Resûlallah!
Mısır, Yanha ve Mora
gibi vilâyetlerin isyânı
ve yeniçerilerin kazan
kaldırmaları, yok
edilmeleri ve Rus
ordularının saldırmaları
sırasında sultan Mahmûd
Han, Mekke ve Medine'yi
ancak tamir edebilmiş,
kendisinden sonra oğlu
Abdülmecid Han, bunları
tezyin için şaşılacak
bir himmet ve gayret
göstermiştir. |