|
Padişahlık Sırası |
17 |
|
Saltanatı |
17 Yıl |
|
İslâm
Halifelik Sırası |
82 |
|
Cülûsu |
10
Eylül 1623 |
|
Babası |
Sultan
Birinci Ahmed Hân |
|
Annesi |
Mâhpeyker (Kösem) Sultan |
|
Doğumu |
27
Temmuz 1612 |
|
Vefâtı |
9
Subat 1640 |
|
Kabri |
İstanbul Birinci Ahmed Hân
Türbesi'ndedir |
|
Osmanlı
padişahlarının on yedincisi ve İslâm
halifelerinin seksen ikincisi. Babası
birinci Ahmed Han, annesi Mâhpeyker (Kösem)
sultandır. 27 Temmuz 1612'de İstanbul'da
doğdu. Tam bir İslâm terbiyesi ve ahlâkı ile
yetiştirildi. Enderun mektebindeki
hocalarından husûsi dersler aldı.
Genç Osman'ın
başına gelen acı felâket ve yerine geçen
amcası Mustafa Hanın kısa bir süre sonra
tahttan indirilmesi üzerine henüz on bir
yaşında iken 10 Eylül 1623'te Osmanlı
tahtına çıktı. Eyyûb Sultan hazretlerinin
türbesinde hocası Aziz Mahmûd Hüdâi'nin
elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu
için, devleti bilfiil idâre edemeyeceği
görüşü hâkim olarak annesi Mâhpeyker Kösem
Sultan, saltanat nâibesi tâyin edildi. Tahta
geçtiğinde, iç ve dış işlerdeki
karışıklıklar devam ediyordu. İdâri işler
karışık olduğundan, Yeniçeri ve Sipâhi
askerleri zorbalığa baş vuruyorlardı. Vasi
durumunda olan annesi Mâhpeyker Kösem
sultanın yardımı ile iş başına kıymetli
devlet adamları ve kumandanlar getirerek,
ortalığı düzeltti. İran Şâhı Birinci Abbâs
(1588- 1629), Osmanlı hudûdunu geçip,
Bağdat'ı işgâl ederek, otuz bin Ehl-i sünnet
Müslümanı kadın, çoluk çocuk demeden
kılıçtan geçirdi. Rus kazakları ise
kayıklarla Karadeniz sâhilindeki bâzı
köyleri yaktılar. 1625'te sadrâzamlığa
getirilen Hâfız Ahmed Paşa, kazak
korsanlarına ve Safevilere karşı harekete
geçti. 1625'te Köstence'de kazakların iki
yüz elli kayığı batırılarak, dört bin kadarı
öldürüldü. Şah Abbâs'ın Bağdat'taki zulmünün
önüne geçmek için 1625'te ordu sevk edildi.
11 Kasım 1625'te Bağdat yakınlarındaki
Azamiyye kurtarılarak, Bağdat kuşatıldı.
Ancak yeniçerilerin isyânıyla Bağdat
kuşatmasını kaldıran Sadrazam Hâfız Paşa,
Irak'ın kuzey ve güneyini işgalden kurtardı.
1 Aralık 1626'da Sadrazamlığa getirilen
Kayserili Halil Paşa, tekrar başlayan Safevi
saldırılarının önüne geçmek ve Abaza Mehmed
Paşanın isyanlarını bastırmak için 4 Aralık
1626'da sefere çıktı. Serdar Halil Paşanın
muvaffakiyetsizliği üzerine 6 Nisan 1628'de
Sadrazamlığa Hüsrev Paşa getirildi. 22 Eylül
1628'de Abaza Mehmed Paşayı yola getiren
yeni sadrazam Safevilere karşı 5 Mayıs
1630'da Mihribân'da, 14 Temmuz 1630'da
Cemhâl'da zafer kazandı. İranlılar mağlup
olunca, Anadolu'da asâyiş temin edildi.
Dördüncü Murâd Hanın yaşının küçüklüğünden
istifâde eden yeniçeriler, İstanbul'da
zorbalıklarını ve ahâliye kötü muâmeleyi
artırdılar. Sadrazam Hüsrev Paşanın azlini
bahâne eden yeniçeriler ve sipahiler
ayaklanarak saraya yürüdüler. Yeni Sadrazam
Müezzinzâde Hâfız Ahmed paşayı öldürdüler.
(1632) Bundan sonra zorbaların zoru ile
sadrazam olan Receb paşa döneminde
İstanbul'da karışıklıklar günlerce sürdü.
En küçük bir olayda Receb paşanın tahrikiyle
harekete geçen zorbalar yeni kelleler
istiyorlardı. Diğer tarafdan tahta geçtiği
günden itibaren bütün hâdiseleri dikkatle
tâkip ederek, eşkiyanın elebaşlarını tesbit
eden Sultân Murâd Han, 8 Haziran 1632'de
devlet idâresini bizzat eline aldı.
İsyancıların elebaşısı olan Topal Receb
paşayı öldürttü. Yeniçeri ve sipahi
ocaklarını sindirerek, zorbalıkların önüne
geçti. Kahvehâneleri ve meyhâneleri
kapatarak tütünü ve alkollü içkileri
yasakladı. Emri dinlemeyenleri şiddetli
cezâlar verileceğini ilan edip, sıkı
kontroller yaptı ve yaptırdı.
Lehistan
Kazaklarının Karadeniz'de Osmanlı
sâhillerine ve Rumeli'de Tuna yalılarına
yaptıkları saldırının önüne geçmek için 1633
Nisanında Lehistan seferine çıktı. Osmanlı
ordusu Edirne'ye geldiğinde, Lehistan
hükümeti sulh istedi. 1634'de imzalanan
osmanlı- Lehistan Antlaşmasına göre; Kazak
akınlarına son verilmesi, Leh krallarının
kırım hanlarına ve Osmanlı Sultanına vergi
vermesi, esirlerin karşılıklı değiştirilmesi
kabul edildi. Sultan Dördüncü Murâd Han,
Safevi saldirılarının önüne geçmek için
ordunun başında sefere karar verip,
hazırlıkları tamamladı. 18 Mart 1635'de
Revan seferine çıkan Dördüncü Murâd Han,
önceden tesbit ettirdiği zorbalardan yolu
üzerindekileri cezalandırdı. 27 Temmuz
1635'te Revan önlerine ulaştı. Sefer boyunca
ordunun başında bulunup, askerlerle alakadar
olan, kuvvet, heybet ve dehşetinden ürkülen
sultan Murâd Hana ordu içinde büyük bir
emniyet ve hürmet hissi uyandı. 28 Temmuz
1635 gecesi başlatılan Revan kuşatmasında
bütün muharebe planları tatbik edildi.
Sultan Murâd Hanın kuşatmanın ilk gecesi
yaralanan askerleri ateş hattından geriye
çektirerek hastahane çadırlarında, cerrahlar
tarafından tedavi ettirip, ilaçlarının
verilmesini emretmesi ve top atışlarında
bulunması askerleri coşturdu. Revan kalesini
düşürmek için yapılacak umûmi taarruz
öncesinde Safeviler vire ile teslim olmak
istediklerini bildirdiler. 8 Ağustos 1635'te
Revan kale muhafızı Emirgûneoğlu Tahmasp
Kulu Han, Sultan Murâd Hana kaleyi teslim
etti. Revan Kalesi tâmir edilip, içine on
iki bin asker ve yeteri kadar cephâne
konularak muhâfızlığına Vezir Murtaza Paşa
bırakıldı. 11 Eylül 1635'te Tebriz şehri
tekrar zaptedildi. Safevi ordusu,
Osmanlılarla meydan muharebesine cesâret
edemediğinden karşılaşılmadı. Aras Nehri
taraflarındaki Zeynelli aşiretinden bin
kadar nüfusun, Pasin-Erzurum,
Tercan-Erzincan taraflarındaki boş arazilere
işgal edilmesi emrolundu. Van ve
Diyarbakır'da kalan sultan Murâd Han, Revan
seferine çıkışından on ay sonra 27 Aralık
1635'te İstanbul'a döndü. Osmanlı ordusunun
doğudan ayrılmasıyla; Safeviler, hududa
tecâvüz ederek 1 Nisan 1636'da Revan'ı işgal
ettiler. 2 Şubat1637'de sadrazamlığa
getirdiği Bayram Paşayı Doğu seferi
serdarlığına tâyin eden Sultan Murâd Hanın
kendisi de hazırlıklara başladı ve 8 Mayıs
1637'de Bağdat seferine çıktı. 16 Kasım
1638'de kuşatmanın başladığı sırada
padişahtan, daha önce ele geçirilmiş bulunan
İmâm-ı A'zam türbesini ziyâret etmesi
istendi. Ancak sultan; ''Bağdat, sapıkların
pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o yüce
İmâmı ziyâretten hayâ ederim.'' cevabını
verdi. Derhal tertibat alarak muhâsaraya
başladı. Şehirde Bektaş Han Türkmen'in
kumandasında 40.000 kişilik bir Safevi
garnizonu bulunuyordu. Şâh Sâfi ise, atlı
kuvvetleriyle Kasr-ı Şirin'de olup Osmanlı
muhâsarasının gün gün tâkip etmesine rağmen
müdâhaleye cesâret edemiyordu. Sultan Murâd
Han, 12.000 sipahiyi İran içlerine sokup
Şehriban bölgesini çiğnettiği hâlde, Şâhı
savaş meydanına çekemedi. Şâh, Bağdat'taki
büyük kuvvetlerine güveniyor, padişahın
muhasaradan bıkınca çekilip gideceğini
zannediyordu. Padişahın ve seksen altı
yaşındaki şeyhülislâm Yahya Efendinin de ön
safta olduğu bu kuşatmada dehşetli
vuruşmalar oldu. Muhasaranın otuz yedinci
gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca
çarpışarak askeri çoşturan Sadrazam Tayyar
Mehmed Paşa, birkaç kuleyi ele geçirdiği
sırada alnından vurularak şehit oldu. Yerine
sadarete getirilen Kemankeş Mustafa Paşa,
selefi gibi gayret edip birkaç kuleyi daha
ele geçirdi. bu muvaffakiyetler üzerine
muhasaranın otuz dokuzuncu günü umûmi
taarruza karar verildi. Sabah erkenden
başlayan şiddetli hücum karşısında kale
teslim oldu.
Böylece on
dört sene on bir ay önce bir ihânet
sebebiyle Safevilerin eline düşen Bağdat
artık kesin olarak Osmanlı idâresine geçti.
Sultan Dördüncü Murâd Han, ilk iş olarak
İmâm-ı A'zam ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni
hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyâret
etti. Bu büyük zâtların türbeleri, sapık
düşünceli Safeviler tarafından tahrip
edilmiş ve eşyâları yağmalanmıştı. Padişah
emir verip bütün kabirlerin ve eserlerin
tâmirini bildirdi. Şeyhülislâm Yahya
Efendiyi de, bu işlere nezâret etmekle
vazifelendirdi. Bu zaferden sonra Bağdat
fâtihi diye anılan Dördüncü Murâd Han ordu
ile sadrazam Mustafa Paşayı Bağdat'ta
bırakarak İstanbul'a döndü.
Sadrazam
Kemankeş Mustafa Paşa, büyük bir kuvvetle
İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada
Şâhın barış isteği ile gönderdiği elçiler
geldi. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşayla
İran murahhasları Saru Han ve Muhammed Kuli
Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında,
aşağı yukarı bugünkü türk İran sınırının
tesbit edildiği Kasr-ı Şirin Antlaşması
imzalandı. (17 Mayıs 1639) Bu antlaşmaya
göre; Bağdat, Basra ve Şehr-i zûr
havalisinden mürekkep Irak-ı Arap
Osmanlılarda, Erivan Safevilerde kaldı.
Ayrıca Safevilerin gerek Irak, gerekse Kars,
Ahıska va Van taraflarına saldırmayacakları,
Eshâb-ı kirâmı kötülemeyecekleri de antlaşma
şartları içinde yer almıştı. Sultan Murâd
Han, doğuda İran'la meşgulken, batıdaki
hadiselerden de günü gününe haber alıyordu.
Bilhassa Venediklilerin hudut tecâvüzlerine
karşı bu Cumhuriyetle bütün ticâri
münâsebetlerin kesilmesini ve hemen savaş
açılmasını emretti. Ancak bu sırada damla
hastalığından muzdarip bulunan sultanın
durumu ağırlaştı. bunun üzerine Divân, emri
çeşitli bahanelerle on üç gün geciktirdi. bu
arada Venedik elçisi gelip, divanın bütün
şartlarını kabul etti ve savaş durduruldu.
Nitekim çok geçmeden padişahın hastalığı
daha da artarak 8/9 Şubat 1640 günü, güneş
battıktan sonra İmâm Yûsuf Efendi Yâsin-i
şerif okurken vefât etti. Sultanahmed Câmii
avlusunda Şeyhülislâm Yâhya Efendinin
imâmlığında müezzinlerin ''Er kişi niyyetine!''
nidâları ve Müslümanların gözyaşları
arasında kılınan cenâze namazından sonra
babası Birinci Ahmed Hanın türbesine
defnedildi.
Dördüncü Murâd
Han Arapça ve Batı dillerine hâkim olup her
türlü memleket meselesine vâkıftı. İlmi ve
ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça
ilim meclislerine gider, onları teşvik
ederdi. Evliyâ Çelebi ve Kâtib Çelebi gibi
âlimler, teşvik ettiği kimseler arasında
idi. Kur'ân-ı kerim okumayı ve ibâdetlerini
hiç ihmâl etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim
Han gibi o da Hırka-i saâdet dâiresinde
Kur'ân-ı kerim okurdu. Ömrünü devlete hizmet
ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına
itâatle geçiren bu türk hakanı, Ehl-i sünnet
düşmanı Acemlerin pekçok iftirâlarına mâruz
kaldı. Bunlar kendilerinde bulunan
zilletleri bu büyük padişaha da bulaştırmaya
kalkıştılar.İnsanlara zulüm ettiğini ve içki
içtiğini söylediler. Halbuki devrin
kaynaklarında Murâd Hanın içki içtiğine dâir
en küçük bir bilgi yoktur.
Birçok
tarihçinin Kânuni sonrası en büyük Osmanlı
padişahı olarak kabul ettikleri Dördüncü
Murâd Han, hep dedesi Yavuz Sultan Selim
Hana benzemeye çalışırdı. Gerçekten de
birçok vasıfları onunla uyuşurdu. Fakat
Yavuz'un sâhip olduğu kıymetli Devlet
adamlarına ve tecrübeye mâlik değildi. Tahta
geçtiğinde hazine bomboştu. Vefâtında ise,
on beş milyon altın olup, gümüş paranın
haddi hesabı belli değildi. Avrupa baştan
başa istihbârat ağı ile örülmüştü.
Avrupalıların en gizli sırları, Osmanlı
sarayına gününde ulaşıyor ve ona göre
vaziyet alınıyordu. Tahta çıktığında neye
yaradığı belli olmayan yüz bin yeniçeri
varken, vefâtında itâat altına alınmış otuz
beş bin yeniçeri bulunuyordu. Dördüncü murâd
Han, bozulmuş devlet nizamını yoluna koymak
için mülâzimlikleri kaldırdı. Timar
sistemini yeniden düzene koydu. İsrâfın
önüne geçmek için kânunlar çıkarttı.
Sipâhilerden zorbalıkla ele geçirdikleri
evkâf idâresini ve diğer hükümet
hizmetlerini aldı. Sipâhileri intizam ve
itâat altına alarak, bunların ve bir takım
bozguncuların toplandığı yerler olan
kahvehâneleri kapatarak âsâyişi temin etti.
Yeniçerilik tahsisâtının şuna buna yemlik
olması sûistimâlini kaldırarak, yeniçeriliği
ıslâh etti. Vefâtında içte ve dışta huzurlu
ve itibârlı bir devlet bıraktı. Sultan Murâd
Hanın cesâreti, her türlü zorluğa tahammülü,
keskin zekası, hünerleri, askeri dehâsı,
atıcılık, binicilik, silâhşörlükteki
başarısı, askerleri ve tebeası tarafından
çok takdir ediliyordu. İki yüz okkalık
gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki
atın birinden diğerine atlar, attığı ok,
tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin
bütün silâhlarını en iyi şekilde kullanırdı.
En küçük suçları bile memleketin selâmeti
için cezâlandırmaktan çekinmeyen sultan
Dördüncü Murâd Hanın merhameti de çoktu.
Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu
seyyar hastahanelerdeki yaralı ve hastaları
ziyaret eder, onlarla yakından ilgilenirdi.
Memleketin her tarafındaki imârethanelerin
vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması,
fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması
için gayret gösterirdi. Din ve Devlet
menfaatine iş yapanı hemen mükafatlandıran
Sultan Murâd Han, pekçok hayırlı işin
yanında, topkapı sarayında Revan ve Bağdat
köşkü gibi nâdide eserler, köprüler,
kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır
eserleri de inşâ ettirdi. Boğazda yaptırdığı
sarayda, oğlu Muhammed'in doğumundan yedi
gece kandilleri astırıp şenlikler
yapıldığından, buraya Kandilli denildi.
Kavaklar'daki kaleleri yaptırdığı gibi,
pekçok şehrin de surlarını tâmir ettirdi.
Bağdat'ı feth edince, İmâm-ı A'zam ve
Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin
türbelerinin tâmiri yaptırdı. Kâbe-i
muazzamayı su basması üzerine; Ankaralı
Mehmed ile Rıdvan Ağayı Kâbe-i muazzamayı
tâmirle vazifelendirdi. Sultan Dördüncü
Murâd Han devrinde kazanılan zaferlerin
yanında pekçok âlim, şâir, târihçi ve
sanatkar yetişerek kıymetli eserler meydana
getirmişerdir. bunlardan bibliyografya,
târih, coğrafya sahasında kâtip Çelebi ve
Vekâyi-nâme sâhibi Topçular kâtibi
Abdülkâdir, Ravdat-ül-Ebrâr ve Zafernâme
sâhibi Karaçelebizâde Abdülaziz, Târih-i
Gılmâni sâhibi Mehmed Halife, teşkilât ve
idâre sahasında Koçi Bey vardır. Yine
Erzurumlu Ömer, Nef'i, Azmizâde Mustafa
Hâleti, Nâibi, Yahya, Bahâi, Cevri ve Fehim-i
Kadim, devrinde önde gelen şâirlerdir. Yine
süslü nesrin on yedinci yüzyıldaki
temsilcilerinden Nergisi de Dördüncü Murâd
devrinin meşhûrlarındandır.
Bundan başka
şâir olan bu padişahın devrinde halk
edebiyâtı sarayca desteklenmiş, zaferlerine
destanlar, ölümüne halk şâirlerince şiirler
yazılmıştır. Bu şâirlerden bâzıları saraya
intisap etmişlerdir. Bunların belli
başlıları Kuloğlu, kâtibi, Kayıkçı Kul
Mustafa gibi halk şâirleridir. Yine devrin
tekke edebiyatındaki büyük temsilcisi Aziz
Mahmûd Hüdâi de, bu devrin sahasında önde
gelen şâirlerindendir |