|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ
18 Mart
Çanakkale Deniz Zaferi'nin 93. yıldönümünde yüz binler,
atalarının şehit düştüğü topraklara akın ediyor. Otobüslerle
feribota binip Gelibolu Yarımadası'na geçmeye çalışan
ziyaretçiler, uzun kuyruklar oluşturdu. GESTAŞ Çanakkale-Ecabat
arabalı vapuruyla Ecabat ilçesine ücretsiz geçen
ziyaretçiler, burada kuyrukların oluşmasına sebep oldu.
Ecabat iskelesine ulaşanlar, ilk olarak Tarihe Saygı
Parkı'nı gezdi. Sesli ve görüntülü olarak Çanakkale
savaşlarının anlatıldığı parkta hatıra fotoğrafları da
çekildi. Törenler sebebiyle Çanakkale'de yoğun güvenlik
önlemleri alındı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın törenlere aynı anda katılacak
olması, güvenlik önlemlerini had safhaya çıkardı. Protokol
üyelerinin güvenliği ve tören alanlarının trafik akışının
düzenlenmesi için şehir merkezi ve şehitliklerde protokol
yolu güzergahına araç park etmek yasaklandı. Ayrıca şehre
gelen araçlarda ve şehitlik çevresinde genel kontroller
sıklaştırıldı. Bölgeye Bursa, İzmir, Balıkesir ve
Tekirdağ'dan gelen takviye polis ve jandarma ekipleri sevk
edildi. Törenlerde yaklaşık 2 bin polisin görev aldığı
bildirildi. Çanakkale'den şehitliklere geçen arabalı
vapurlar, Deniz Polisi ve Sahil Güvenlik botları tarafından
korunuyor. Vatandaşların Şehitler Abidesi'ndeki törenlere
rahat ulaşabilmesi için GESTAŞ, Çanakkale-Ecabat arabalı
vapur seferlerini ücretsiz yaptı. Çanakkale'ye ilk defa
geldiğini belirten Ankara Polatlılı bir genç, "Harika bir
yermiş. Gelmeyenlerin mutlaka görmesi lazım. Allah her
insana bu topraklarda şehit olmayı nasip etmez." dedi.
Çanakkale'yi sadece tarih kitaplarında gördüklerini söyleyen
başka bir genç ise, "Kitaplarda gördüklerimizi hissetmeye
geldik. O anı yaşayamasak da burada hissettik. Atalarımızın
ne çabalar harcayarak bu vatanı kurtardığını gördük."
şeklinde konuştu. Okulda gördüklerini yaşama fırsatı
bulduğunu kaydeden bir ziyaretçi de, "Daha önce gelmek nasip
olmamıştı. Atalarımızın şehit düştüğü toprakları ziyaret
etmek beni çok duygulandırdı." dedi. Herkesin gelmesi
gerektiğini kaydeden bir hanım, "İlk defa geliyorum. Burada
askerlerimizin nasıl şehit düştüğünü gördük. Bu duyguyu
herkesin yaşaması gerekir." diye konuştu. Sevinçli olduğunu
ifade eden bir çocuk ise, "Daha önce görmediğim yerleri
gördüm. Sevinçliyim, mutluyum." dedi. Şehit düşen dedeleri
için dua ettiğini söyleyen bir vatandaş, "Şehitlerimizin
anılarını tazeledik. Onlara Fatiha okuduk. Ne mutlu, şanlı
bir ecdadın torunlarıyız." şeklinde konuştu. Buraları
herkesin görmesi gerektiğini belirten yaşlı bir kişi de,
"Babamın bana anlattıklarını görme fırsatı bulduk. Çok
duygulandım. Allah herkese buralara gelmeyi nasip etsin."
dedi. Değerlere sahip çıkılması gerektiğini söyleyen bir
hanım ise, "Bence herkes gelmeli. Geldiğim için çok mutlu
oldum." diye konuştu. Atalarının şehit düştüğü toprakları
ziyaret etmekten dolayı mutlu olduğunu ifade eden bir genç
de, "Çok mutlu oldum, duygulandım. Duygularım kelimelerle
ifade edilemez." dedi. |
|

ÇANAKKALE ALBÜMÜ
www.asilkan.org
SİTEMİZİN BÜYÜK HİZMETİ
ORİJİNAL ÇANAKKALE
RESİMLERİNDEN OLUŞAN ALBÜMÜMÜZ
Hizmetinize girmiştir. İlk
100 resim için tıklayınız
|
|
Churchill: "Türkler insan değil, Çanakkale'de
gaz kullanılabilir!"
Savaşta
Kızılay bayrağı çekmiş yaralı taşıyan bir gemimiz, yine bir
hastanemiz vurulmuştu. Halbuki biz Kızılhaç gemilerine ateş
etmiyorduk. Yine cephede gaz kullanarak kural
tanımamışlardı.İngilizler 1. Dünya Savaşı sırasında
uluslararası savaş hukukunu tamamen hiçe saymışlar, Türk
askerine karşı zehirli gaz kullanmışlardır. Çanakkale'de ise
yine gaz kullanmışlar, Cenevre sözleşmelerini hiçe sayarak
yakaladıkları esirleri barakalara doldurup diri diri
yakmışlar, hastane gemilerini ve karadaki hastaneleri de topa
tutmuşlardı. Buna karşılık Osmanlı askerleri ise hastane
gemilerine, yaralanıp yere düşenlere asla ateş etmemişlerdir.
Bunlarla ilgili yüzlerce hatıra kendi kaynaklarında
bulunmaktadır. Mesela Sargıyeri'nde bulunan binlerce yaralı
askerimiz, Kızılay bayrağı düşman tarafından görünmesine
rağmen top atışına maruz kalmış aynı anda 18 bin gazimiz şehit
olmuştur. Yine şimdi Akbaş Şehitliği'nde elbiseleri ile yatan
200 Mehmetçiğimiz, yaralı vaziyette hastane gemisiyle
İstanbul'a sevk edilirken, düşman gemileri tarafından
bombalanarak şehit olmuşlardır. Oysa Türklerin kendi top
menziline girdiği halde yaralı taşıyan düşmanın hastane
gemilerine ateş etmediklerini bizzat Fransız generali Guro,
hatıralarında ifade etmektedir. Avustralyalı Harold C.
Newman'ın ifadeleri de şöyledir: "Savaş gemilerimiz hastahane
gemisine yaklaşınca, Türk topçusu, Kızılhaç işaretini taşıyan
gemiye zarar vermemek için hemen ateş kesmekten geri
kalmıyordu. 'Bunlar ve benzeri olaylar, birliğimizin bütün
mensupları üzerinde derin bir saygı ve sempati uyandırmakta
gecikmemişti. Pek çoğumuzun düşünce ve kanaatini ifade
ettiğimden emin olarak belirtmek isterim ki, Türklerin
karşımızda değil, bizimle aynı safta olmalarını yürekten
arzulamıştık. O dehşet verici savaş içinde bizler, Türk
askerini 'Coni Türk' olarak tanımış ve hayranlık duymuşuzdur." |
|
Türkler
Çanakkale'de hem yedi düvele hem de teknolojinin ilklerine
direnmiş
Modern çağlar gözönüne alındığında Çanakkale
Savaşları'nın, dünya tarihi açısından teknolojik olarak birçok
ilkin kullanıldığı savaşlar olduğu belirtildi.
Uzun yıllar bu konuda araştırmalar yapan ve
elde ettiği bilgileri kitaplarla kamuoyuyla paylaşan İstanbul
Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Türkiye
Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Halil Ersin
Avcı, yerli ve yabancı kaynaklardan yaptığı karşılaştırmalı
araştırmalar sonucunda Çanakkale Savaşları'nın her açıdan
ilklerin savaşı olduğunu söyledi. Müttefiklerin bütün yeni
silah, teknik ve teknolojilerini bu savaşta deneyerek, Türk
tarafının da bunlarla başa çıkacak icatlar yaparak birçok ilke
imza atıldığını belirten Avcı, şunları anlattı: "Kömür yerine
petrolle giden çelik zırhlı gemiler, uçak taşıyan değil,
üzerinden kalkış yapılabilen gemiler, İngilizlerin
geliştirdiği denizaltılar ilk defa Çanakkale Boğazı'nda
denendi. Donanmanın bir kale veya şehri değil, bir bölgeyi
koruyan tabyaları ve açık arazideki askeri hedef alarak
yaptığı ilk denizden kuşatma ve saldırı Çanakkale'dedir."
Birçok farklı memleketten getirilen insanların
ilk defa Çanakkale Savaşları'nda koordineli olarak
kullanıldığını kaydeden Avcı, şöyle konuştu: "Hava kuvvetleri
ve donanma ilk defa koordineli olarak çalışmıştır. Yani
uçaklar ve büyük savaş balonları, zeplinler telsizle donanmaya
hedeflerin koordinatlarını bildiriyor, donanma da radarın
henüz bilinmediği, atışlar için uzun mesafeli dürbünün
kullanıldığı dönemde, çok uzak mesafelere isabetli atışlar
yapabiliyordu. Müttefik hava kuvvetlerinin Birinci Dünya
Savaşı'nda sivil hedefleri hastane, cami, ev, barınak ayırt
etmeksizin bombaladığı ilk hava saldırıları Çanakkale
Savaşları sırasında yapılmıştır. Bu hain saldırılara karşılık
daha önce hiçbir savaşta görülemeyecek olaylara şahit olan
Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki
ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu
öne çıkan bir haber geçer: (Türkler pek merdane ve soylu bir
tarzda harp ediyor. Bunlardan biri, şiddetli ateş altında
olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak
gayretinde. Diğeri, yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir
şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk
askerlerinden bir başkası, İngiliz siperlerinden uzak bir
mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz
askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor.)
Müttefikler, insan olarak görmedikleri Türk askerlerine karşı
zehirli gaz kullanmış, buna karşılık elde malzeme yetersizliği
sebebiyle Türk tarafı amonyaklı bez kullanarak özellikle
hardal gazının yakıcı etkilerine karşı askerlerini korumaya
çalışmıştır. En önemlisi ise modern çağda görülen geniş çaplı
ve en büyük ilk amfibi harekâtı da Çanakkale çıkarmasıdır."
Müttefiklerin bu ve buna benzer birçok ilkleri
olduğunu vurgulayan Halil Ersin Avcı, Türk tarafının da
gelişmelere seyirci kalmadığını, Almanlarla ortaklaşa yapılan
denizaltı engel tellerini boğaza çektiklerini ve
denizaltıların derinden farkedilmeden boğazdan serbestçe
geçmesine engel olmaya çalıştıklarını hatırlattı. Bu şekilde
Çanakkale Boğazı'nda Türk askerinin 20'den fazla denizaltıyı
batırdığını kaydeden Avcı, dört denizaltıyı da su üstüne
çıkarmaya zorlayarak zaptettiğini, "Müstecip" isimli bir erin
de tarihte ilk defa bir denizaltıyı, top mermisiyle
periskopundan vurarak su üstüne çıkmaya zorladığını, daha
sonra da denizaltının ele geçirildiğini belirtti.
Türk milletinin pratik zekâsını Çanakkale
Savaşları'nda müttefik savaş uçaklarına karşı gösterdiğini ve
sahra toplarını küçük değişikliklerle uçaksavar topu olarak
kullandığını ifade eden Avcı, sözlerine şöyle devam etti: "Bu
sayede düşman uçaklarının alçak irtifalarda uçması
önlenmiştir. İlk defa Türk Hava Kuvvetleri, Çanakkale'de sınır
ötesi ve denizaşırı operasyonlar yapmış, düşman üslerinin
bulunduğu Limni, Gökçeada ve Bozcaada'yı bombalamış, düşman
uçak ve hava araçlarına karşı başarılı bir savunma yapmıştır.
İhtimali 160 milyonda 1 olan mermilerin havada çarpışması ilk
defa Çanakkale'de yaşanmıştır. Seyit Onbaşı tarafından 276
kilogramlık bir mermi tek başına kaldırılmıştır. Bir cep
saati, Mustafa Kemal'in savaş alanında hayatını kurtarmıştır.
Bu savaşta kahraman Türk ordusu, 250 yıldır yenilmeyen İngiliz
donanmasını ilk defa ağır bir mağlubiyete uğratmıştır." |
|

ÇANAKKALE SAVAŞLARI
Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı
içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk'ün
sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak
sayfasıdır. I.Dünya savaşı'ndan kısa bir süre önce, 1911-1942
yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika topraklarını İtalya'ya
kaptırmış, 1912-1913 Balkan Hezimeti ise, Rumeli'deki son
Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar Ordularının
İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan
Rumeli'nin kaybı, İstanbul ve boğazların güvenliğinin
tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi
yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla I. Dünya Savaşı'na rastlayan günlerde Osmanlı
devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak fakat,
Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan her
iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın
kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak,
Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı
devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul
edebileceği gerekçesiyle müdahale etmiştir.
Bu suretle Osmanlı devleti, kaderini alelacele, 2 Ağustos
1914'te "Üçlü ittifak'a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferini
yaratan kuvvet. 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış
teşhis konan bu TÜRK ORDUSU'dur. Avrupa'da savaş bütün
şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi
almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son
derece zorlanmıştır. Halbuki "üçlü itilaf"ın askere gücü
günden güne artmaktadır.
Bu güç , hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında
kullanılmalıdır. İngiltere Başkanı Lloyd GEORGE ve Bahriye
Nazırı CHARCHILL bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale
Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin esiridir.
Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası'nın seçilmesi, bu
bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip
olmasındandır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün karadeniz
kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp
halinde bu geçidin kapanması, Rusya içih hayati önem
taşımaktadır. Zira, Rusya'nın insan ve hammadde kaynakları
zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için
uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve
malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır.
Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzul
hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya'yı
takviye edecek, batı cephesinin yükünü hafifletecek,
dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş
dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya
"itilaf" devletleri yanında savaşa katılacaklardı.
O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan CHURCHILL'in ısrarla
üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar
edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış
harekatı üzerine telaşlanan; çok zor durumda kalan hiç
değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka Cephelere
çekilmesini isteyen Rusya'nın yükünü azaltmak için, Çanakkale
seferine karar verilmiş, fakat kesin neticeyi batı cephesinde
arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanmayla ve
zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır.
18 Mart 1915'te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı
boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu
varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli
nakliye destek gemisi ve uçak gemilerinden meydana gelen I.
Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme
girişiminde bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve
idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak
kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah
ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern savaş
gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek
zorunda kalmıştır. Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım
bile geçirmemeye yemin etmiştir.
Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş çocukları,
sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü
beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş hakkı tanımamıştır.
Bunun üzerine 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında
düşman kara kuvvetleri Gelibolu Yarımdasına çıkarılmış olup,
çıkarma şöyle özetlenebilir. Asıl kuvvetler Gelibolu
Yarımadasının güney ucuna iki ayrı noktadan çıkacak ve
boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için,
iki tümenden oluşan bir Anzac (Avustralya ve Yeni Zelanda)
Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak ve iki ingiliz ve bir
Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet,
Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir
aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci
bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da
çıkarma olacağı izlenimi vermek üzere Saroz körfezine doğru
seyredecektir. Fakat, kahraman TÜRK askerinin hayatını hiçe
sayarak kahramanca döğüşmesi TÜRK komutanlarının ve bilhassa
Mustafa KEMAL'in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman
başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır.
Gelibolu Yarımdasında çıkarma yapan düşman kuvvetlerini
meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece
enteresandır. İngiliz ve Fransızlar'ın yanısıra, bizimle hiç
ilgisi olmayan Cezayir Berberilerini Sengal zencilerini,
Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zelandalı ve Hintlileri üzerimize
salmışlardır. Şair. Şu mısralarla, "Eski dünya, yeni dünya,
bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi
hakikat mahşer. Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Avustralya'yla beraber, bakıyorsun Kanada! Çehreler başka,
lisanlar, deriler renkgarenk, sade bir hadise var ortada,
vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela"
diyerek, bunu ne güzel dile getirmiştir.
Evet, düşman yalnızca birkaç devletten ibaret olmayıp, sanki
karşımızda bütün dünya vardı. Düşman donanması II. Dünya
Savaşı'na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern
donanmasıydı. Hal böyle iken kazanılan zaferin değeri daha
iyi anlaşılmaktadır. Zira bu savaş; yenilmez sayılan
devletlerin mağlubiyetidir.
Çanakkale'de tarihin kaydettiği en büyük ve en kanlı savunma
savaşları verilmiştir. Bu savaşlar Mustafa Kemal gibi bir
askeri dehanın Türk ve dünya kamuoyu tarafından tanınmasının
sağlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Düşman
durmadan saldırmaktadır. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde
emir komuta karmaşası vardır. Bu durum çok tehlikelidir.
Yarbay Mustafa Kemal, Ordu komutanı Alman General liman Von
Sandres'ten bütün mevcut kuvvetlerin emrine verilmesini ve
bundan başka çare kalmadığını bildirmiş. Alman General "Çok
gelmez mi?" diye sorduğunda Mustafa Kemal, "Az gelir" diye
cevap vermiştir. Ertesi gün emir gelmiş ve bütün birliklerin
komutası Mustafa Kemal'e verilmiştir. Bir cephe komutanlığının
çok gelip gelmeyeceğini yarbay Mustafa Kemal'e soran ve "az
gelir" cevabını alan Alman General karşısındaki Türk'ün
"ATATÜRK" olduğunu yıllar sonra öğrenecektir.
Çanakkale savaşları'nın temel ağırlık noktasını, Mustafa Kemal
oluşturmuştur. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları başlamadan
kısa bir süre önce 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da yeni kurulacak
olan 18'uncu Tümen Komutanlığına atanmıştır. Derhal göreve
başlayan Mustafa Kemal, o tümeni kısa bir zaman içinde savaşa
hazır. Seçkin bir tümen haline getirmiştir. Fakat kısa bir
zaman sonra Mustafa Kemal bu bölgeden alınarak, tümeni ile
birlikte Bigalı köyüne çekilmiştir. Mustafa Kemal, düşmanın
Gelibolu çıkarmasına kadar, yani 25 Nisan 1915'e kadar orada
yedek kuvvet olarak kalmış, fakat Arıburnu taarruzu başlar
başlamaz, kendi insiyatifi ve teşebbüsü ile emir beklemeden,
Arıburnu'na yetişerek taarruza geçmiştir. Düşmanı Koca
çimentepe'de durdurarak, yarımadanın tahliyesine kadar
düşmanın ilerlemek için yaptığı bütün taarruzları ve
şiddetli hücumları erimeye mahkum etmiş ve Türk'ün yiğit
mehmetçiği Çanakkale'de sanki etten ve kemikten bir kale
yaratmıştır.
Bütün savaşlardan farklı bir savaş malzemesi görülmüştür. Bu
da "İNANÇ"tır. Topa, tüfeğe, üstün kuvvete, çeliğe karşı
dimdik duran ve kafa tutan bir inanç kendini göstermiştir.
Mustafa Kemal'in "size taarruz emretmiyorum, ölmeyi
emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında,
yerinize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir" dediği
bu savaşlarda, herkes öldürmek ve ölmek için düşmana
atılmıştır.
Mustafa Kemal, bu savaşı "bu öyle alelade bir taarruz değil,
herkesin muvaffak olmak veya ölmek arzusuyla harekete geçtiği
bir taarruzdur" diye ifade etmiştir. Burada meşhur 57'inci
Alay, hiç kurtulmamacasına Mustafa Kemal'in emrine uyarak
tamamen şehit olmuştur. Nitekim çeşitli milletlerden meydana
gelmiş, düşman askerleri, yapışıp, kaldıkları Arıburnu'nun
yalçın yamaçlarından bir adım bile ileri atamamışlardır.
Öncelikle İstanbul'u tehdit eden düşmanın Gelibolu
Yarımdasına yaptığı bu taarruzu Kocaçimentepe'de durduran
Mustafa Kemal, bu başarısından dolayı haklı olarak Albaylığa
yükseltilmiştir. 6-7 Ağustos 1915'te Türk askerini yandan,
yani Anafartalar'dan çevirmek isteyen Klıchner ordusu da bu
bölgenin Grup komutanlığına atanan Mustafa Kemal'in 10 Ağustos
günü ayağının tozunu silmeden giriştiği karşı taarruz
sonucunda eriyip g itmiştir. Mustafa Kemal bu savaş sırasında
göğsünden bir şarapnel parçası ile yaralanmış, fakat kalbi
üzerindeki saat kendisini mutlak bir ölümden kurtarmıştır.
Bu savaşların akabinde 17 Ağustos'ta Kireç tepe Zaferini 21
Ağustos'ta 2'nci Anafartalar Zaferini kazanan Mustafa Kemal,
düşmanı büyük hizmete uğratarak Çanakkale Muharebelerinin
kaderi belirlenmiş, 9 Ocak 1916'da düşman, Türk
topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Halbuki 2 Mart 1915'te İngiliz Amiral CARDEN Londra'ya "Hava
bozmazsa iki haftaya kadar İstanbul'dayız" şeklinde mesaj
çekmiş, ayrıca ingiliz orduları Başkomutanı General HAMİLTON,
resmi raporunda ise, "Türkler, birbiri ardınca mükemmel
taarruzlarda bulundular" diye yazmıştır. Hatta bu harekatı
hazırlayarak idare eden W. CHURCHILL de hatıralarında
muharebelerden bahsederken, Mustafa Kemal'in emsalsiz bir
komutan, Türklüğün kaderine hakim bir deha olduğunun daha o
zamanlarda anlaşıldığına işaret ederek, "bir Miralay'ın
karşımıza çıkışı bütün talihimizi değiştirdi" diye
belirtmiştir.
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de verdiği bütün emirler kesin ve
sonuç alıcıdır. O, verdiği emirde aynen şöyle demiştir.
"Benimle burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen
bilmelidir ki, yuhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen
ifa etmek için bir adım bile geri gitmek yoktur.
İstirihat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün
milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet
verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın
hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe
yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur". 30
Nisan'daki komutanlar toplantısında Mustafa Kemal, "içimizde
ve askerlerimizde Balkan Harbi'nin utancını bir daha
görmektense, ölmeyecek yoktur. Böyleleri varsa, onları kendi
ellerimizle kurşuna dizelim." şeklinde kesin konuşmuştur.
Çanakkale Zaferi, meydana getirdiği nihai sonuçlar açısından
son derece önemlidir.
Bunları
kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1- Çanakkale
Zaferi, müttefikleriyle Rusya'nın irtibatını önlemiş,
dolayısıyla savaş iki yıl uzamış, bu arada çıkan Bolşevik
ihtilali ile Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal
Rusyası ile müttefiklerini birbirinden ayırmış, kurtuluş
savaşı yıllarında kuzeyde güvenliğimizi sağlamış ve zafere
ulaşmamızı kolaşlaştırmıştır.
2- Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu
Yarımadasına bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri
azalmıştır.
3- Düşmana çok büyük insan ve malzeme zayiatı verdirilmiştir.
4- Türk ordusunun zaferi, İngiltere ve Fransa'nın
sömürgelerindeki prestjlerine bir darbe, esir milletlere bir
ümit ve istiklal ışığı olmuştur.
5- Çanakkale Zaferi, Türk askerinin direnme gücünün,
fedakarlık ruhunun ve vatanseverlik şuurunun bir abidesidir.
Harpten önce kıymeti üzerinde tereddüt edilen Türk ordusu, iyi
sevk ve idare edildiği zaman ehliyetli ellerde, binbir yokluk
ve zarurete rağmen neler yapmaya muktedir olduğunu dünyaya
göstermiş ve Balkan yenilgisinin kara lekesini tertemiz
kanıyla silmiştir.
6- Bilindiği gibi, büyük hadiseler olağanüstü şahsiyetleri,
büyük ve müstesna kabiliyetleri meydana çıkarmaktadır. Mustafa
Kemal'in ortaya çıkışında Çanakkale savaşları kader tayin
edici bir merhale olarak gözümüze çarpmaktadır.
7- Çanakkale Zaferleri, Mustafa KEMAL'in ordu içinde olduğu
kadar tüm milletçe de tanınmasına vesile olmuştur. Bu suretle
Türk Milleti, 1966'dan beri makus istikamette gelişen talihini
yenecek olan liderlerini bulmuştur. Ordu ve millet,
Anafartalar Kahramanı'nın bu işte bu güven, ATATÜRK'ün Milli
Mücadele'yi zaferle sonuçlandırmasında genç, dinamik ve
yepyeni modern bir devlet kurmasında en büyük ilham ve kuvvet
kaynağı olmuştur.
8- Çanakkale, Milli mücadelenin bir nevi başlangıcı
sayılmaktadır. Çanakkale, Türk'ün vatanseverliğinin,
cesaretinin, mücadele azminin ve kahramanlığının sembolüdür.
HAVUZLAR
ŞEHİTLİĞİ
Kerevizdere savaşlarında yaralanıp bu yerde
vefat eden 2 Subay ve 8 Er anısına 1961 yılında dikilmiştir.
ZIĞINDERE
SARGI YERDİ ANITI
Alçıtepe küyünün kuzeybatısındadır. 25. ve 26.
Piyade Alaylarında şehit düşen tüm personel ve 2. Tüm. Kur.
BŞK. Kurb. Yzb. Kemal bey ile Zığındere'deki ilk yardım
istasyonunda tedavi görmekte iken düşmanın açtığı ateş
esnasında şehit olan askerlerimiz anısına, 1995'de T.C Kültür
Bakanlığınca inşa edilmiştir.
İLK ŞEHİT
ANITI
Seddülbahir köyündedir. 1986 yılında, Çanakkale
Savaşlarında ilk olarak canlarını veren 5 subay, 81 er olmak
üzere toplam 86 şehidimiz anısına dikilmiştir. Cephanelik
şehitliği olarak da adlandırılmaktadır.
FRANSIZ ANIT VE MEZARLIĞI
Morto Koyu'na bakan bir yamaç üzerine kurulan
Anıt, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden, 14.382
Fransız askerinin anısına yapılmıştır.Mezarlıkta kimlikleri
bilinen askerler için ayrı ayrı taşlar dikilidir. Kimlikleri
tespit edilemeyenler ise anıt çevresindeki dört toplama
bölmesi ile anıt girişindeki toplama bölmesine konulmuştur. |
|
KESİK
KELLENİN SIRRI
Bundan 5 yıl
önce, Avustralya'da bir evin bodrumunda bulunduğu söylenen bir
insan kafatası, mahkeme kararıyla "Türk askeri kafatası" ilan
edilerek Türkiye'ye getirildi ve "Meçhul Asker" sıfatıyla
Gelibolu Yarımadası'ndaki Şehitler Abidesi'nin altına
gömüldü... Sanki; tarih boyunca “isteyen düşman askerinin
buralardan giderken yanında bir Türk kellesi götürmesi vaka-i
adiyyeden”miş gibi…
Yaşlı adam,
elinde bir poşete koymuş olduğu tahta kutuyla Echuca
kasabasının emniyet müdürlüğünden içeri girdi. Müracaat
bölümünde oturan memurun önüne kadar gitti ve poşeti onun
önüne koydu:
“Bunun
içinde bir insan kellesi var” dedi kısık bir sesle, “Yıllardır
benim evimde duruyor. Artık onunla yaşamaktan bıktım. Bundan
kurtulmak istiyorum, size teslim ediyorum…”
Karakoldaki
bütün görevliler kutunun başına üşüştü. Biri dikkatle poşeti
açtı, tahta kutuyu çıkarıp masanın üzerine koydu. Memurun
biri, kutunun kapağını adeta bir bomba uzmanı dikkatiyle açtı.
Neon lambalarının altında, içi mor kadife kaplı kutuda,
üzerinde aradan geçen yıllar ve şartların etkisiyle
köseleleşmiş bir miktar derinin bulunduğu bir insan kafası
duruyordu. Kelle, kısmen kararmış, kısmen sararmıştı. Bu
haliyle normal bir kurukafadan daha korkunç görünüyordu…
Masanın etrafını saranlar, iğrentiyle biraz geri çekildiler…
Yaşadıkları
bu garip sahnenin etkisinden sıyrılan polis memurları, kutuyu
getiren adamı hemen komiserin odasına aldılar ve hikayesini
anlatmasını istediler. Yaşlı adam oldukça gergindi; anlatırken
sürekli parmaklarıyla oynuyor, memurların gözlerine pek
bakamıyordu:
“Ben bir
ressamım… 1970’li yıllarda Joel Elenberg isimli bir heykeltraş
arkadaşım, kendisinde Gelibolu’dan gelmiş bir Türk kafası
olduğunu, eğer resmini yapmak istersem bana ödünç
verebileceğini söyledi. Dediğine göre, Anzac askeri olan
dedesi, bu kellenin bir Türk askerine ait olduğunu ve onu
Gelibolu’dan getirdiğini anlatmış... Dedesi yıllar önce ölmüş,
bu kelle de evlerinin bodrum katında duruyormuş. Arkadaşım
benden bu kelleye uygun düşecek bir insan portresi yapmamı
istedi. Kelle yıllardır bende duruyor ama bir türlü resmini
yapamadım. Birkaç kare fotoğrafını çektim, o kadar…
Melbourne’dan Echuca’ya taşınınca, bu arkadaşın da izini
kaybettim, o da 1980’de kanserden öldü. Kelle de bende kaldı.
Ama artık, evde bana huzursuzluk vermeye başladı. Atamadım,
satamadım, çareyi size getirmekte buldum…”
26 Nisan
2002 günü Echuca’daki emniyet müdürlüğüne giren bu yaşlı adam,
ressam Noel Tunks’tı… Davayı üstlenen polis müfettişi Adrian
Kennedy, ne kelleyi ne de onu getiren adamın anlattığı
hikayeyi araştırdı; “Sorgulamaya gerek yoktu, kelle o kadar
eskiydi ki, şöyle bir bakınca anlaşılıyordu” diyordu…
Araştırmaya gerek olmadığına karar verince de, bu Türk
kellesini bir Türk’e teslim etmeye karar verdiler… Kennedy, bu
arada basına olayı açıklamış, ama kesik başı getirip teslim
edenin kimliğini açıklamamıştı…
Victoria
Muharip Gaziler Derneği Türk Şubesi Başkanı Ramazan Altıntaş,
Echuca polis yetkilisinin “Burada bir Türk kellesi var, gelip
alın” yollu telefonu üzerine ciddi bir şok yaşadı. Haber de,
tüm ülkede bomba gibi patlamıştı. Avustralya’nın gurur kaynağı
Anzac askerlerinden biri, 87 yıl önce bir Türk’ün kellesini
keserek Gelibolu’dan ülkesine getirmişti. Son derece barbarca
ve insanlık dışı bu hareketi onaylamak, göz yummak, ya da
makul bulmak asla olası değildi. Gerçi, savaştan dönen
askerlerin hatıra kabilinden birbirinden ilginç eşyalar
getirdikleri ve onları sakladıkları biliniyordu ama, böylesi
ne görülmüş ne de duyulmuştu. Yeni Zelanda’nın yerli halkı
Maori kökenli bazı askerlerin veya Hintli Ghurkalar’ın
özellikle Batı cephesinden “Alman askeri kulağı” ile
döndükleri görülmüştü ama, bunları saklamalarına izin
verilmemişti. Bu davranış Maori yerlileri için geleneksel
olabilirdi, ancak “beyaz insan”ın dünyasında, bu tür eylemler
asla hoş karşılanmıyor, “vahşet” olarak değerlendiriliyordu…
Dönemin Gaziler Bakanı Danna Vale işe el koydu. Türkiye’nin
Melbourne Başkonsolosu Hasan Aşan ve Ramazan Altıntaş, hemen
Echuca’ya ulaştılar. Kelle de polis marifetiyle adli tıbba
yollandı…
15 Kasım
2002 Cuma günü, Victoria Eyalet Adli Tıp Mahkemesi’nde okunan
adli tıp raporunda, kesik başın, 20-30 yaşları arasında bir
insana ait olduğunun belirlendiği ifade edildi. Denilene
bakılırsa rapor, ayrıca, kellenin “Orta Avrupa veya Kafkasya
kökenli” olabileceğini de vurguluyordu. Kellenin sahibi,
Birinci Dünya Savaşı sırasında daha çok Müttefik güçlerin
kullandığı 303 kalibrelik mermi ile kafasının sol yanından tek
kurşunla vurularak ölmüştü. Üzerinde hala bir miktar saç,
bıyık kılı ve diş duruyordu.
Hakim,
incelik göstererek Victoria Muharip Gaziler Derneği Türk
Şubesi Başkanı Ramazan Altıntaş’a da ne düşündüğünü sordu.
Altıntaş da ne yapsın, çaresiz; “o devirlerde Osmanlı tebaası
olarak çok farklı etnik kökende insanın olduğunu, bu kellenin
de onlardan birine ait olabileceğini düşündüğünü” ifade etti.
Bu ifade üzerine, Hakim Ian West, kesik başın “bir Türk
askerine ait olduğuna ve Gelibolu’dan getirildiğine” ikna
olduğunu söyleyerek davayı sona erdirdi…
Bundan tam 5
yıl önce bugünlerde “tombaladan çıkan bu kelle”, sadece
Avustralya’da hükümeti değil, Türkiye’deki yetkilileri de
şaşırtmıştı. Ankara da, o sırada, sandıktan beklenmedik bir
biçimde çıkan AKP’nin şokunu yaşıyordu; dolayısıyla “kesik
baş”la ilgili uzun bir süre sessiz kaldı. Avustralya’da
gazetecilerin sorularına muhatap olan TC Melbourne
Başkonsolosu Hasan Aşan, epey sonra doyurucu bir açıklama
yapabildi:
“Ankara’nın
kararına göre, Gelibolu’da savaşan askerlerimizden birine ait
olduğu sanılan mumyalanmış baş Türkiye’ye gidecek ve
Çanakkale’de toprağa verilecek. Ancak, şu aşamada bilimsel
araştırmalar devam ediyor. Bu başı Avustralya’ya getiren
Anzac’ın ailesi ile temas kurmak istedik. Ancak kabul
etmediler. Türkiye’deki yetkililer en azından hikayeyi bilmek
istiyor. Bu nedenle Avustralya makamlarından, aileyle
kendilerinin temas kurarak bilgi vermeleri konusunda yardımcı
olmalarını talep ettik…”
Nitekim,
kesik baş Türkiye’ye getirildi ve devlet töreniyle, 2003
yılının 18 Mart törenleri sırasında, Çanakkale’de Şehitler
Abidesi’nin yanındaki şehit mezarlığında, “Meçhul Asker”
yazılı bir taşın altına gömüldü…
1970’lerin
Türk filmlerini andıran bu olay, yaşandığı 2002-2003
yıllarındaki karar mercilerini ikna etmiş olabilir ama,
hikayedeki tutarsızlıklar, gizlenen ya da açıklanmayan
bilgiler, Avustralya kıtasının “özel” durumu ve herkesçe
bilinen bazı uygulamaları göz önüne alınınca, bu senaryodan
üretilen hikayede çok ciddi açıklar olduğu fark ediliyor.
Bunları sırayla ele alalım:
1- Anzac
askerlerinin 1915’te Gelibolu’daki durumları
2- Anzac askerlerinin Gelibolu’dan tahliyesi
3- Gelibolu’dan çekilen askerlerin Mısır’daki ikameti ve
akıbeti
4- Avustralya’ya indirilen askerlere yapılan karantina ve
sağlık kontrolları
1- Anzac
Kolordusu, Gelibolu yarımadasının kuzeybatısındaki Kabatepe-Arıburnu
çevresinde birkaç milkarelik bir alanı işgal etmiş ve
çıkartmanın ilk günü olan 25 Nisan 1915 günü yarımada içinde
nereye kadar ulaşabildilerse, savaşın sonuna kadar da aynı
yerde kalmışlardı. Kolordu mevcudu, barındığı mekanları zaman
içinde konforlu hale getirmeye epey çaba sarfetti ama, yine de
askerin çoğunluğu, vadi yamaçları, derin yarıklar ve
fundalıkların arasında köstebek yuvasına benzer siperlerde ve
zeminliklerde geçiriyordu gününü… Neredeyse kimsenin “özel
hayat” gibi bir lüksü yoktu. Her asker, standart bir sırt
çantası taşıyor, kişisel eşyalarını da bu çantada
tutabiliyordu. Bu şartlarda, herhangi bir Anzac askerinin,
kimseye göstermeden kesmiş olabileceği bir Türk askeri
kafasını böyle küçük bir çantanın içinde yine kimseye fark
ettirmeden “mumyalamaya” çalışması olacak şey değildi.
Binlerce asker bu dar alanda iç içe yaşadığı için kimsenin bir
diğerinden gizli bir şey yapması mümkün değildi… Askerin, bir
Türk cesedini kendi siperine getirmesi, orada kafasını
gövdesinden ayırması ve üstelik bunu kimse görmeden yapması
gerekiyordu. Ayrıca, kafatası içinde bulunan beyin, mumyalama
işlemine uygun bir organ değildi. Çabuk bozulan bir organ olan
beynin çıkarılması, kafatasının beyin artıklarından iyice
temizlenmesi gerekiyordu. Askerin, gereken kimyasalları da
temin edip saklaması uzak bir olasılıktı. İlkel yöntemlere
(örneğin; bal içinde saklamak gibi) başvurması durumunda da
yine malzeme yokluğu ile yüz yüzeydi. Aksi durumda, derhal
çürüme kokusu başlayacak ve durum fark edilecekti.
2- Anzac askerleri, yarımadadan 1915 Aralık ayının ikinci
yarısında tahliye edildiler. Bu tahliye, üst düzey subaylardan
oluşan küçük bir grubun planladığı son derece gizli bir
operasyondu. Askerin çoğunun, bu tahliyeden son dakikaya kadar
haberi olmadı… Yani, bizim Anzac askerinin, bu sapkın eylemi
“yarımadayı terk etmek üzere” iken planlamış olması da pek
mantıklı değildi. Öyle bile olsa, son günü kellesini alacak
bir Türk askeri ölüsü nereden bulacaktı? Çarpışmalar adeta
durmuştu ve taraflar birbirlerinden uzaktaydılar.
3- Gelibolu’dan çekilen Anzac Kolordusu’nun mevcudu, önce
yakındaki adalara, hemen ardından da Mısır’a götürüldüler. Bu
erat, orada son derece ayrıntılı bir ayıklamaya tabi tutuldu;
sağlam ve güçlüler Avrupa cephelerine yollanmak üzere
ayrıldılar ve biraz istirahat etmeleri sağlandı. Öte yandan,
hasta, yaralı, zayıf düşmüş olanlar ise, tıbbi bakım altında
gemilere doldurulup Avustralya’ya geri yollandı. Bir kısmı,
evine bile yollanamayacak kadar ağırdı ve Mısır’daki
hastanelerde tutuldular. Adamımızın sağlam ve güçlü bir Anzac
askeri olduğunu düşünerek; onun, sırt çantasındaki kelle ile
birlikte Avrupa’daki bir cepheye gitmiş ve orada da uzun süre
bu kelleyle yaşamış olması da mümkün değildi. Öte yandan, eğer
bu asker zayıf ve hastalıklı olduğu için ülkesine yollandıysa,
yanındaki insan kafası ile yaklaşık bir ay süren bir gemi
yolculuğu yapmış olmalıydı. Önce Mısır’ın sıcak iklimi,
ardından tropik denizlerde uzun süren bir gemi yolculuğunda,
ilkel biçimde mumyalanmış bir insan parçasının, kokmadan,
kurtlanmadan ve etrafı rahatsız etmeden gizlenebilmiş olması
mümkün değildi.
4- Avustralya’ya varan askerler, indirildikleri limanlarda
hemen karantinaya alındılar. Hasta ve yaralılar hastanelere,
zayıf düşmüşler de ayakta tedavi sonrası evlerine yollandılar.
Ancak, ülkenin özel konumu, kimseyi uygulanan karantinadan
muaf tutmuyordu. Çünkü, kıtanın, batılı beyazlarca ele
geçirilmesi sonrası fark edilen özellikleri, bu karantinayı da
şart koşuyordu. Gerek flora, gerekse fauna açısından diğer
kıtalardan hayli kopuk, adeta steril bir biçimde kendine özgü
doğasıyla çok farklı bir dünya sunan bu kıtanın sözkonusu
özelliklerinin zarar görmemesi için uygulanan bu karantinadan
bugün başka ülkelerin devlet başkanları bile kurtulamıyor.
Aynı nedenlerle, 90 yıl önceki bu büyük savaştan dönen,
yaralı, hasta, veya salgın hastalık taşıması olası
askerlerinin ülkeye ellerini kollarını sallaya sallaya
girmelerine o gün de izin verilmemişti. Bu askerler çağın
olanakları içinde en ayrıntılı tahlillerle muayene edilmiş,
yanlarında taşıdıkları özel eşyalarından giysilerine kadar her
türlü eşya da kontrolden geçmiş, kendilerine öyle teslim
edilmişti. Çünkü, bunlardan birinin bedeninde veya yanında
taşıdığı bir zararlı mikrop veya bir bulaşıcı hastalık, her
türlü yabancı mikroba açık Avustralya’yı ölümcül ciddiyette
etkileyebilirdi.. Cepheden dönen bir askerin sırt çantasındaki
kesik kelle ise, bu açıdan adeta bir serseri mayın gibiydi;
beklenmedik bir anda patlayabilirdi… Dolayısıyla, ne herhangi
bir askerin böyle bir “eşya”yı çantasında taşımış olması; ne
de böyle iğrenç bir cismi çantada bulan görevlinin, bu cismin
ülkeye girmesine izin verdiği düşünülebilirdi…
Olayın bu
şekilde sonuçlanmasındaki bir başka çarpıklık da,
Avustralya’nın Echuca kenti emniyet görevlilerin tavrında
gözleniyordu.
Kelleyi
yıllardır evinde saklayan ressam Noel Tunks, emaneti karakola
teslim ettikten sonra elini kolunu sallayarak uzaklaşmış;
aradan birkaç ay geçip, açılan davaya gelerek ifade verdikten
sonra, kararı bile beklemeden mahkeme salonunu terk edip
ortadan kaybolmuştu… Echuca emniyetinin konuyla ilgili
sorumlusu Adrian Kennedy, içi kadife kaplı tahta bir kutu
içinde kucağına konan bir kesik insan başını “bir bakışta”
değerlendirmiş ve getiren hakkında bir soruşturma başlatmadığı
gibi, adamın serbestçe çekip gitmesine izin vermişti. Bu
“kartal gözlü” polis müfettişi Kennedy, “Sorgulamaya gerek
yoktu, kelle o kadar eskiydi ki, şöyle bir bakınca
anlaşılıyordu” diyerek kendini adli tıp uzmanı yerine de
koyuyordu. Victoria Muharip Gaziler Derneği Türk Şubesi
Başkanı Ramazan Altıntaş’ı arayıp “Burada bir Türk kellesi
var, gelin bunu alın” demese, belki de olaydan kimsenin haberi
olmayacak, “eski bir kafatası” olarak değerlendirilen dosya
rafa kaldırılacaktı…
Olayın
büyüyerek iki ülkenin dışişleri arasında önemli bir sorun
halini almış olmasına rağmen, Avustralya polis makamları,
“kelleyi Gelibolu’dan getirdiği iddia edilen” kişinin
kimliğini Türk makamlarına açıklamamış, basından gizli tutmuş,
ve kimselere söylememişti. Ama, dönemin Gaziler Bakanı Danna
Vale, gerek aile, gerekse Avustralya devleti adına Türkiye’den
ve Avustralya’da yaşayan Türkler’den özür dilemişti. Oysa,
Türk yetkililerin, sözkonusu kelleyi “Dedem getirmiş…” diyen
ve resmini yapması için ressam Noel Tunks’a veren kişinin
ailesi hakkında Avustralya makamlarından doyurucu bir açıklama
alması gerekirdi. Avustralya makamlarının, bu kişinin
dedesinin adını belirlemeleri ve gerçekten bir Anzac askeri
olup olmadığını resmi bir biçimde teyit etmeleri gerekiyordu.
Kim bilir, belki de bunu yaptılar… Ama, bu konuda Türk
yetkililerine bilgi verilmedi. Bilgi verildiyse bile, Türk
yetkililer, bu bilgiyi ne Avustralya’daki Türkler’le, ne de
Türkiye halkıyla paylaştı. Bugün de hiç kimse, sözkonusu
“sapık” Anzac askerinin kim olduğunu, adını, rütbesini
bilmiyor. Ailesi veya torunları olup olmadığını bilmiyor.
Bu durumda da, Türk yetkililerin bu kesik kelleyi niye böyle
heyecanla benimsediklerine akıl sır ermiyor.
Bu yaşanan
olayın bir de şöyle cereyan etmiş olduğunu varsayalım:
Bir Türk vatandaşı, evlerinin bodrum katında yıllardır
sakladıkları kesik kelleyi çıkararak “Bu bir Anzac askerinin
kellesi… Dedem Gelibolu’dan getirmiş olduğunu söylerdi.
Buyurun alın, sizin olsun…” deseydi, Avustralya makamları ne
yapardı?
Hemen bir uzman ekip görevlendirir, çağın en modern
teknikleriyle araştırır, DNA karşılaştırır, gen belirler ve bu
kellenin sahibinin adını belirleyemese de gerçeğe en yakın
özelliklerini ortaya çıkarırdı. Bunu yaptıktan sonra, kelleyi
gerçekten bir Anzac askeri olarak kabullenir ve askeri törenle
ülkesine götürür müydü, bilemem. Çünkü, işin bu tarafı
siyaset… Ben ise, konuya tamamen tıp ve tarih bilimi açısından
yaklaşıyorum. Bu nedenle, internette soy-sop araştıran siteler
arasında şöyle bir dolaştım ve bakın karşıma ne çıktı:
Ellen feely
to H.N. Chapman. Posted: 6 Mar 2000 8:48PM
“James Tunks died 2/11/1915.Contact me I can put you in touch
with my cousin.Noel Tunks he has all the information.regards…”
Yani, Ellen
Feely isimli bir hanım, H.N Chapman isimli birine, “kendisiyle
temasa geçmesini; onu, bütün bilgilere sahip olan kuzeni Noel
Tunks ile tanıştırabileceğini” yazmış… Dikkat edilirse,
mesajın öznesi James Tunks isimli bir şahıs… Bu kişinin ölüm
tarihi ise, ne tesadüf ki, 2 Kasım 1915… Ve, kelleyi karakola
götüren bizim Noel Tunks da bu adam hakkındaki her şeyi
biliyor… Acaba, bu Tunks, bizim Tunks mı? (http://boards.ancestry.com/surnames.tunks/1.2/mb.ashx)
Victoria
Eyalet Adli Tıp Mahkemesi’nin hakimi West, nihai hükmünü, adli
tıp uzmanlarının verdiği, “kellenin 20-30 yaşlarında bir
Kafkasyalı veya Orta Avrupalı’ya ait olabileceği” (“…it was
that of a male Caucasian aged between 20s and early 30s…”)
raporu, Ramazan Altıntaş’ın “o devirlerde Osmanlı tebaası
olarak çok farklı etnik kökende insanın olduğu” şeklindeki
ifadesiyle pekiştirerek vermişti. Davanın taraflarından
sayılan Avustralyalı Türkler de, adli tıp raporunda kullanılan
“Caucasian” kelimesinin sözlük anlamının sadece “Kafkasyalı”
olarak bildiklerinden olsa gerek, hemen ikna olmuşlardı…
Oysa, birçok
İngilizce sözlükte karşılığı “Kafkasyalı”, “Kafkasya’ya ait”,
“Kafkaslar”, “Kafkas Dağları” olarak verilen “Caucasian”
sözcüğünün kriminoloji biliminde aslında “beyaz ırk”ı tarif
etmek için kullanıldığı bir sır değildi... Anglosakson kökenli
ülkelerde polis, eşkal tarif ederken, tıpkı, Kızılderili
yerliye “indian”, siyahlara “negro”, Latin Amerika kökenlilere
“hispanik”, Kübalı-Latin karışımına “creole” dediği gibi,
“caucasian” kelimesini de dünyadaki beyaz ırkı tanımlamak için
kullanıyordu.
Olaya eldeki
bu verilerle bakınca, içi mor kadife kaplı kutuda 90 yıldır
saklanan kellenin “20 ile 30’larının başında, beyaz ırktan bir
erkeğe ait” olduğu ortaya çıkıyordu. Yani, aslında Batı, Orta
veya Kuzey Avrupa ülkelerinde Kafkaslar’dan daha fazla görülen
“beyaz ırk”tan biri… Yani, Kaptan Cook’tan bu yana Avustralya
nüfusunun yüzde 99’unu oluşturan Avrupalılar’dan biri…
Bu kelle
sahibinin ölüm nedeni olan kurşun deliğini açan 303 kalibrelik
silah ise, o dönemde dünyanın her yerinde bulunabilecek bir
silahtı… Avustralya’da bile…
Bu olayda
garip davranan bir başka taraf da Türk hükümeti oldu… Olayın
ortaya çıktığı 2002 yılında birkaç gazetede küçücük bir haber
olarak yer alan bu saçmalık, Avustralya’daki Türk
diplomatlarını da kararsız bırakacak kadar sahipsiz kalmıştı.
AKP o yılın sonlarında hükümeti devraldığında konuya ilgi
duymuş olmalı… Ne amaç hedefledilerse, “Gelibolu’dan
götürülmüş bu şehit başının Türkiye’ye getirilmesi” uygun
bulundu. İki ülke arasındaki resmi yazışmalar tamamlandı ve
Avustralya’dan top arabası üzerinde törenle uğurlanan kesik
baş, Türkiye’ye döndü. 2003 yılının 18 Martı’nda da geniş
katılımla yapılan bir törenle, Şehitler Abidesi’nin hemen
dibindeki sembolik Çanakkale Şehitliği’nin tam ortasına
gömüldü. Üzerine de sade bir taş yerleştirildi. Ne var ki,
saçmalıkların sonu daha gelmemişti; mezar taşının üzerine
yazılan yazıt, organizatörlerin tüm ilgisizliğini ortaya
döküyordu: Meçhul Asker…
Bu tören,
aynı zamanda “Gelibolu Yarımadası Uzun Dönemli Geliştirme
Planı” adı verilen 100 milyon dolar bütçeli uygulamanın da
medyatik “start” işareti oldu. “90 yıllık şehitliklerimizi
ihya ediyoruz” sloganıyla başlayan bu uygulama, şimdiye kadar
yarısı harcanan bütçesiyle hala devam ediyor… Kilye Koyu’na
inşa edilen “Komutanlarımız” isimli duvar freskine birçok
komutanımızın adını eklemeyi unutan; uydurma yerlere
şehitlikler yapan; gerçek şehitlikler üzerine otopark, gerçek
siperler üzerine de hela yapan bir zihniyetin, sözkonusu
“kesik kelle”ye de “Meçhul Asker” yakıştırması yapmasını kimse
garipsemedi… Ne kimse çıkıp ciddi bir teknik araştırma
yaptırılmasını istedi, ne de konunun böyle benimsenmesinden
bir rahatsızlık duydu.
Sanki; tarih boyunca “isteyen düşman askerinin buralardan
giderken yanında bir Türk kellesi götürmesi vaka-i
adiyyeden”miş gibi…
Kişisel
olarak başvurduğum Avustralya’daki Türk Dışişleri yetkilileri,
olayın kendilerinden önceki görevliler tarafından izlendiğini;
büyükelçilik ve askeri ataşelik olarak ellerinde gazete
küpürlerinden başka belge ve bilgi olmadığını ifade ettiler.
Sağolsunlar, bu gazete küpürlerini de tarafıma yollamayı ihmal
etmediler. Yukarıdaki hikayede de bu yazılardan yeterince
yararlandım. Başkonsolosluk ve RSL Türk Şubesi Başkanı Ramazan
Altıntaş ise cevap verme zahmetine girmedi.
Ama şimdi, bu olayın gerçekleştirilmesi için yazışmalara ve
belgelere imza atan Türk yetki sahiplerine soruyorum: Kesik
kellenin sırrı nedir? Bu kelle ile ne yapılmak istenmiştir? |
|
MUHTEŞEM
ZAFERİN ADI ÇANAKKALE'DİR
Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Yaşar Büyükanıt, ''Türk Silahlı Kuvvetlerinin, dün olduğu gibi
bugün de dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik her türlü tehdidi ortadan
kaldırarak, ulusun bekasının, bölgesindeki barış ve huzurun
vazgeçilmez güvencesi olmaya devam edeceğini'' bildirdi.
Orgeneral Büyükanıt, 18 Mart
Şehitler Günü dolayısıyla yayınladığı mesajında, Türk
vatanının ve milletinin ebedi varlığı ile devletin bölünmez
bütünlüğü uğruna gözlerini kırpmadan canlarını feda eden
şehitleri 18 Mart Şehitler Günü münasebetiyle şükran ve
rahmetle andığını belirtti.
Orgeneral Büyükanıt, şunları
kaydetti: ''Türk Ulusunun Atatürk'e kavuştuğu muhteşem bir
zaferin adı olan Çanakkale, aynı zamanda Türkiye
Cumhuriyeti'nin ön sözüdür. Çanakkale, düşmanın zannettiği
gibi öylesine bir savaş ve sıradan bir ölüm yeri değildir.
Çanakkale, Türk'ün bitti sanılan askeri gücünün tükenmediğini,
koşullar ne kadar ağır olursa olsun, iyi yönetildiği takdirde,
tüm zorlukların üstesinden gelebilecek güç ve inanca sahip
bulunduğunu dünyaya kanıtlamıştır.'' Orgeneral Büyükanıt,
mesajında, ''Türk Silahlı Kuvvetleri, ecdadının manevi
mirasından, bıraktığı şanlı tarihten ve bağrından çıktığı yüce
Türk Ulusundan aldığı güç ve azimle, dün olduğu gibi bugün ve
gelecekte de ulusun bağımsızlığı, vatanın bölünmez bütünlüğü
uğrunda her türlü fedakarlığa hazırdır'' ifadesine yer verdi.
(Soldaki Fotoğraf: Anadolu
Ajansı Kayseri Bölge Müdürlüğü muhabirlerinden Tevfik Işık'ın
çektiği fotoğraf, Genelkurmay Başkanlığı'nca 18 Mart Şehitleri
Anma Günü vesilesiyle afiş haline getirilerek Türkiye
genelinde dağıtıldı.)
18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi
ve Şehitleri Anma Günü’nün 92. yıldönümünün önemini bir kez
daha yaşıyoruz.
Her yönü ile destansı bir savaş olan Çanakkale Savaşları,
dünya siyasi tarihini neden-sonuç ilişkileriyle etkileyerek,
tarihinin değişimine neden olmuştur. Kilometrelerce uzaktan
savaşmaya gelen sömürgecilere ulus olma bilincini de
kazandırmıştır.
Bu tarihsel
süreç, ayrıca; Türk Ulusunun yaşama bakışını belirlemiştir.
Tarihin önemli savaşlarının yaşandığı bu topraklarda “barış
bizim kültürümüz” oldu.
18 Mart
Çanakkale Deniz Zaferi’ni kutlarken unutmamamız gereken şudur
ki; çağdaş geleceğe yol gösterici olan Cumhuriyetimize sahip
çıkmalı, Atatürk’ün işaret ettiği evrensel değerlerle
yürümeliyiz.
Bu anlamda,
tüm Çanakkale halkının bu gururlu gününü kutluyor, Ulu Önder
Atatürk ve tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.
Ülgür
GÖKHAN - Çanakkale Belediye Başkanı |
|
 |
|
|
|
Bir milletin kaderini değiştiren destan

''Şu
Boğaz harbi nedir?/Var mı ki dünyada eşi?/En kesif orduların
yükleniyor dördü beşi/Tepeden yol bularak geçmek için
Marmara'ya/Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya/Ne hayasızca
tahaşşüt ki ufuklar kapalı/Nerede, gösterdiği vahşetle bu bir
Avrupalı''...
Mehmet Akif Ersoy'un, yazıldığı tarihten bu güne kadar bütün
nesillere Çanakkale Savaşı'nın heyecanını yaşatan bu şiiri, bir
milletin kaderini değiştiren destanını anlatıyor.
İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan bu cephede
cereyan eden muharebeler denizden ve karadan olmak üzere yaklaşık
bir yıl sürdü. Çok şiddetli çarpışmalar oldu, Türkler canları
pahasına büyük bir zafer kazandı.
Çanakkale Savaşları'nda 18 Mart Deniz Zaferi'nin ise önemli bir
yeri bulunuyor. 18 Mart, yersiz bir gururun Karanlık Liman'da
boğuluşunun tarihlere kaydedildiği gün oldu. Türk denizcilerinin
ve topçularının hedefini şaşmayan çelik yumruğu, bu zaferin
kazanılmasında başlıca rolü oynadı.
HASTA ADAM
Peki bu zafer nasıl kazanıldı? 1914'lü yıllarda Osmanlı, yorgun ve
halsizdi, Avrupalılar'ın deyimiyle ''hasta adamdı''. Birinci Dünya
Savaşı'na girecek durumda değildi. Yeni çıktığı Balkan Savaşı'nın
yaralarını saracak zaman bile bulamamıştı. 1911 Trablusgarp ve
1913 Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı'nın adeta belini
bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç içerisine
girmesine neden olmuştu.
Genç Türkler iktidara geldiği 5 yıl içinde büyük toprak
kayıplarına uğramıştı. En değerli ordularını bozgunda kaybetmiş,
kucak dolusu paralar ödenerek dışarıdan satın alınmış silah, top
cephane ne varsa onlar da Ekim ve Kasım ayının çamurlu, yolsuz
Rumeli topraklarında düşmana terk edilmişti.
Koca imparatorluk, çağın, sanayi devriminin, bilim ve teknolojinin
çok gerilerinde kalmış, zengin Avrupalılar'ın ''kapitülasyon''
denilen ekonomik ve mali boyunduruğu altında ezikti. Ülkede ne
sanayi denebilecek bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir
tarım vardı. Gaz yağından iğnesine, silahından mermisine her şey
için dışa bağımlı olan memlekete ne düzgün bir yol, ne bir liman,
ne de fabrika vardı.
İhmale uğramış insanları fakir ve okutulmamış, devlet yönetimi
çürümüş hazinesi tamtakır olmuştu. Bir yıl öncesinden beri Alman
askeri Türk ordusunda geniş ıslahat yapmış, fakat Balkanlar'daki
yenilgiler büyük zarar getirmişti. Bir çok bölgelerde asker
aylardan beri maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı. Donanma
da mutsuz ve demode bir haldeydi. Çanakkale'deki Garnizon
perişandı. Silahları ise çağdışı idi.
HÜKÜMETİN
DURUMU
Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi. İttihat ve Terakki
Cemiyeti'ne bağlı olan Genç Türkler, 1909'da padişahı tahtan
indirerek pek çok çevrede özellikle aydın çevrede tam bir destek
kazanmıştı.
Ancak, 5 yıllık savaş ve iç bunalımlar gereğinden de fazlaydı.
İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir başka hükümeti iş başına
getirerek kuvvetlenmek, durumu düzeltmek imkanı kaçırmış, Genç
Türkler'in enerjileri ise kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve
yalın mücadelesinde tükenmişti.
Artık ne demokratik seçimlerden, ne özgürlükten, ne bütün ırkların
eşitliğinden ne de hilal altında birleşmeden bahseden yoktu. Mali
yönden hükümet iflas etmiş, eski zorbalık ve irtikap günlerine
geri dönülmüştü. Bağdat ve Kudüs gibi dış eyaletlerde ahalli
idareler korkutucu bir durumdaydı. Her an herhangi bir aşiretin
bağımsızlığını ilan etmesi mümkündü.
Durum böyle olunca İttihat ve Terakki yönetimi de halkın gözünden
iyice düştü.
SAVAŞA
DOĞRU...
Dünya kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru yönelirken, Osmanlı
İmparatorluğu da bu savaş karşısında tarafsız kalamayacağını fark
etti.
Bu durumda yapılabilecek en doğru hareket ''ölünecekse savaşarak
ölmek'' idi. Halk ve İttihatçı üyeler, Osmanlı'nın savaşa
girmesine taraftar değildi. Bu arada Alman Ordusu'ndan yetkililer,
Türk askerini eğitmeye başlamıştı.
İttihatçılar Almanya yerine İngiltere ve Fransa'ya yakınlık
duyuyorlardı. Almanya, sadece Enver Paşa ve diğer subaylara yakın
geliyordu. Çünkü, Almanya'da eğitim görmüşlerdi. Almanlar da
ittifakta çok istekliydi.
İngiltere, Genç Türkler'in iktidarına güvenmiyor ve onlarla
ittifak yapma teklifini reddediyordu. Ancak durum böyle olmasına
karşılık Osmanlı üyelerinden Hakkı Paşa, İngiltere ile problemli
konuları halletmek ve ittifaka zemin hazırlamak amacıyla Londra'ya
gönderildi.
Diğer yandan, Balkan savaşları sırasında edinilen borçların
tasfiyesi ve yeni borçlar için Maliye Nazırı Cavit Bey Fransa'da
faaliyette idi. Fransa da tıpkı İngiltere gibi borç yanında
kapitülasyonlardan vazgeçmeye ancak diğerleri vazgeçerse razı
olacağını belirtti.
Rus ordusu ise güçlü ve disiplinliydi. Ancak sanayisi beklenmedik
bir süre alan siper savaşı için gerekli olan bolca cephaneyi ve
ağır obüs toplarını yeter ölçü ve zamanda yetiştirecek derecede
gelişmemişti. Bu bakımdan ise İngiltere ve Fransa geri durumdaydı.
Bunun yanında, Rusya'nın en işlek liman ve demiryolları Karadeniz
ve Baltık Denizi'ndeydi. Bu, Rusya'nın birinci yoluydu. Bu yolu
açıp kapamak Osmanlı Devleti'nin elindeydi.
Osmanlı Hükümeti için boğazları kapalı tutmak gerekliydi,
seferberlik zorunluydu. İttihat ve Terakki büyüklerinde ne
diplomasi, ne yönetim, ne de genel siyasal bakımından bir iktidar
yoktu.
Dünya Savaşı kapıdayken Osmanlı devleti çöküşüne zemin
hazırlayacak bu savaşa girmek üzereydi.
Her ne kadar Osmanlı yönetimi ve özellikle savaşa taraftar olmayan
Sadrazam Halim Paşa, Maliye Nazırı Cavid Bey ve diğer üyeleri
yapılan anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu iddia etseler de
Almanya, hemen ertesi günü Osmanlı'ya savaşa girme zemini
hazırlamaya başladı.
3 Ağustos'ta da Fransa'ya ve sömürgelerine karşı faaliyet için
Akdeniz'de bulunan Goben ve Breslav zırhlılarına hemen İstanbul'a
gitme emri verildi. İngiliz'lerin peşinden geldiği gemiler önce
İzmir'e, 10 Ağustos'ta da Çanakkale'ye geldiler. Hükümetin bilgisi
haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın özel izniyle boğazlardan
geçtiler.
Gemiler geçtikten sonra İtilaf Devletleri yaptıkları tarafsızlık
anlaşmalarına göre, gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından
çıkarılmasını ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini
bildirerek Osmanlı hükümetini protesto ettiler.
Hükümet, bunun üzerine Halil Menteşe Bey'in teklifi üzerine
gemileri satın aldı.
Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti. Gemiler boğazdan geçtikten
sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki Türk donanmasının
denizcileriymiş gibi davranıyordu. Bunun üzerine Alman Paşası
Weber, Çanakkale Boğazı'nı kapattırdı. Bundan Türkler'in de haberi
yoktu. Durumdan haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine
arkadaşlarıydı. Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de
telaşlandırdı.
Rusya'nın ise neredeyse hayat yolu kesilmişti. Birkaç hafta içinde
Karadeniz'den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç'te tutuldu. 29
Ekim tarihinde Goben ve Breslav Karadeniz'e açılarak Odessa
Sivastopol ve Navrossis'de ki Rus tahkimatını bombardıman
ettiler. Bunun üzerine, 30 Ekim'de İngiliz ve Fransızlar da
Türkiye'ye karşı harekete geçti.
MUSTAFA
KEMAL TARİH SAHNESİNDE...
Bu sıralarda Enver Paşa, Mustafa Kemal'i Sofya'ya Türk Elçiliği'ne
ataşelik görevine göndererek oradan uzaklaştırdı.
Çünkü Mustafa Kemal, Osmanlı'nın henüz savaşa girecek durumda
olduğuna inanmıyordu. Bunun için henüz erken olduğunu düşünüyor,
ayrıca Almanlar'a da güvenmiyordu. Mustafa Kemal, savaşın
başladığını öğrenince Sofya'dan telgrafla aktif hizmete
verilmesini istedi, ancak Alman aleyhtarı olduğu için kabul
edilmedi.
Kendisine haber gönderildiği zaman o zaten kendiliğinden işi
bırakarak Anadolu'ya dönmeye hazırlanıyordu.
Rus limanları bombardıman edildikten sonra Rusya, fiilen 31
Ekim'de Doğu Beyazıt'ın kuzeyinden sınırı geçti, İngiliz'ler de
ertesi gün Akabe'yi bombaladı. 3 Kasım'da Rusya, 5 Kasım'da Fransa
ve İngiltere Osmanlı'ya savaş ilan etti.
Osmanlı'nın karşı savaş ilanı ise 11 Kasım 1914 tarihinde yapıldı.
Padişah V. Mehmet Reşat savaşın ilanından 3 gün sonra 14 Kasım
1914'te ''Cihad-ı Ekber'' ilan etti.
1914 Eylül'ü başlarında Donanma I. Lordu Winston Churchill, savaş
işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord Kitcher ve başta gelen kara
ve deniz kuvvetleri danışmanları, yakında Türkiye'ye karşı
girişileceğini varsaydıkları savaş için bir büyük strateji
tartışması yaptılar. Yapılabilecek operasyonlar listesinin en
başında zaten Kuzey Ege'de toplanmış olan
güçlü filonun Çanakkale'yi zorlaması bulunuyordu.
25 Kasım 1914'ten beri Churchill'in bitmeyen gayretleri, 1.5 ay
sonra sonuç verdi. 28 Ocak 1915'te Savaş Komitesi, Çanakkale
Boğazı'nın yalnız donanmayla geçilmesine karar verdi.
TAARRUZ
PLANI
Amiral Carden'ın komutasında, İngiliz, Fransız ve Rus
donanmasından oluşan 100'den fazla geminin bulunduğu filo, 1914
yılının Kasım ayından itibaren Limni Adası'nda toplanmaya başladı.
Donanmanın amirali Carden, 1 ayda Marmara Denizi'ne çıkabilecek 4
devrelik planını 11 Ocak'ta Bahriye Nezareti'ne bildirdi. Önce
Çanakkale Boğazı'na girişi önleyecek Türk batarya ve mevzilerinin
tahribi, Kilitbahir-Çanakkale arasındaki torpillerin taranması ve
merkez bataryaların tahribi, Kepez bölgesindeki diğer torpil
tarlasının taranması, en dar yerdeki kara tahkimatının tahribinden
sonra donanmanın Marmara'ya girebileceğini öngörülüyordu.
Bundan sonra ikinci büyük harekat başlayacaktı. Eğer Osmanlı
İmparatorluğu teslim bayrağını çekmezse, kara kuvvetlerini
Çanakkale Boğazı'ndan geçirerek, İstanbul kıyılarına
çıkaracaklardı...
BOĞAZDA
YETERLİ SAVUNMA GÜCÜ YOKTU...
Türkler'in, boğazda yeterli savunma gücü yoktu. Çünkü Almanlar
boğazın zorlanacağını düşünmediklerinden burada bulunan 32
bataryayı 22'ye indirmişlerdi.
İngiliz gemilerinin boğazda görülmesinin ardından Türk cephesi,
Erenköy ve İntepe arasına obüs bataryaları yerleştirdi. Fedakar
denizciler tarafından derinliğine mayın tarlaları ve hatları
meydana getirildi. Savaş gemilerinden çıkarılan toplar, set
bataryalarına yerleştirildi. Denizaltılarına karşı da eldeki
malzeme ile balık ağlarından yararlanılarak en dar bölgede bir
deniz ağı oluşturuldu.
Çanakkale Savaşı'nın savunma tertibatı, boğazın savunması, üç
bölüm halinde derinliğe doğru düzenlendi. Buralardaki tabyalarda
59 ağır top vardı. Bunlardan ancak 8'i büyük çapta ve seri
ateşliydi. Boğazın en çok tahkim edilen ve mayınlarla pekiştirilen
bölgesi burasıydı. Boğazdaki topların mevcudu 170'i buluyordu.
Almanya'ya sipariş edilen ağır toplar ve diğer malzeme henüz
gelmemişti. Bulgaristan ve Romanya tarafsızdı ve savaş
malzemesinin topraklarından geçmesine izin vermiyordu. Bu haliyle
imparatorluk, dostlarından uzakta yalnız başınaydı...
3 Kasım 1914 sabahı İngiliz filosunun Seddülbahir, Ertuğrul,
Kumkale ve Orhaniye'ye bombardımanıyla ilk deniz savaşı başladı.
3 İngiliz zırhlısı ve 2 kruvazörü Gelibolu yarımadası kıyılarına
ve 2 Fransız zırhlısı da Anadolu kıyılarına sabah saat 06.50'de
yaklaştı. 20 dakika süren top ateşinden sonra çekip gittiler.
Bu bombardımanda şehit düşen 5 subay ile 81 er, Çanakkale
Savaşları'nın ilk şehitleri olarak tarihe geçti...
19 Şubat 1915'te 11 büyük zırhlı, 3 kruvazör, 18 muhrip, 3
denizaltı, 7 mayın tarama gemisinden kurulu ittifak filosu Kumkale,
Seddülbahir, Ertuğrul, Orhaniye bataryalarını cehennem gibi bir
ateş baskısı altında tuttular. Bu bombardıman 9.35'te başladı,
17.30'da sona erdi. Düşman, saldırı planının birinci merhalesini
tamamlamıştı...
Havaların bozması, düşman donanmasının tutunamayarak uzaklaşmasını
sağladıysa da 6 gün sonra müsait havadan yararlanarak İngilizler,
25 Şubat'ta tekrar boğaz önünde göründü. Boğaz girişindeki
tabyaların susturulmasından sonra Amiral Carden'ın yaptığı planın
ikinci aşaması uygulanacaktı. Bu saldırı, daha fazla kuvvetle ve
daha fazla kuvvetli bir şekilde idi. Bu savaşa Queen Elizabeth,
Agamemnon, Golyat, Lord Nelson, Charlemagne, Triumph ve Albion
zırhlıları ile birlikte bir çok irili ufaklı harp gemileri
katıldı.
Bu görkemli ve modern savaş gemileri, Ertuğrul tabyasından yapılan
atışlarla bu kez bir hayli sıkıştılar. Agamemnon'a, Ertuğrul
tabyasından bir mermi isabet ederek büyükçe bir yara aldırdı.
NUSRET MAYIN
GEMİSİ
Almanya'da 1910 yılında inşa edilmiş, kömür kazanlı, 40 metre
boyunda, 7.5 metre genişliğinde, 360 tonluk, güvertesinde 40 mayın
taşıyan Nusret mayın gemisi, savaşın gidişatını değiştirecekti.
Saatte ancak 12 mil yapan bu geminin komutanı Tophaneli Yüzbaşı
İsmail Hakkı Bey'di. Mayın uzmanı Alman Yarbay Geehl ile birlikte
Çimenlik Kalesi'nden aldığı mayınları 18 Mart deniz saldırısından
10 gün önce, 8 Mart 1915'te sabaha karşı yağmurlu ve puslu bir
havada önce Rumeli sahilini takip etti, sonra karşıya dönerek
Erenköy koyuna kıyıya paralel olarak 26 mayın döşedi.
Mayınların bırakıldığı Karanlık Liman özenle seçildi. Büyük düşman
gemilerinin isabetli atış yaptığı bu saha, denizcilikte ''durgun
su'' diye bilinen özelliği taşıdığı için zırhlılar karadaki sabit
kaleler gibi atış yapabiliyordu.
8-18 Mart arasındaki süre içinde Erenköy Körfezi'ni tarayan
İngiliz mayın temizleyicileri sadece 3 mayın bulabilmişti.
Nusret'in döşediği mayınları ne onlar, ne de havadan sahayı
kontrol eden keşif uçakları görebildi.
Karanlık Liman üzerinde uçan bir düşman uçağı, hiçbir mayın
görmemiş ve temiz raporu vermişti. Uçağın pilotu bu sürpriz
mayınların başarısından 1 gün sonra kurşuna dizildi...
İngiliz Deniz Bakanı Churchill, Nusret mayın gemisinin başarısını
en iyi şekilde özetlemiştir:
''Bu gün dünya denizlerinde görev yapmakta olan 5 bini aşkın savaş
gemisinden hiçbiri Nusret ve onun döktüğü mayınlar kadar, harbin
gidişine ve düşmanın geleceğine etkili olarak bir başarı
gösterememiştir''...
18 MART
SABAHI...
Sıra artık Amiral Carden'ın planının üçüncü ve dördüncü
devrelerini uygulamaya gelmişti.
Yedi aydır üstlendiği görevler ve Ege'nin tuzlu sularında
geçirilen zor kış ayları, Carden'ı sağlık yönünden çok
yıpratmıştı, hastaydı ve son harekatı yürütecek gücü kalmamıştı.
Doktorların kesin raporu üzerine görevi Amiral De Robeck'e
devrederek 16 Mart'ta Londra'ya döndü.
26 Şubat-17 Mart arasındaki günleri İtilaf devletleri donanması
mayın arama tarama faaliyetleriyle geçirdi. Bu arada bazı
bölgelere tahrip müfrezeleri çıkarılarak, susturulmuş topların
tahribine çalışıldığı gibi methalle merkez arasında ve merkezde
bulunan bazı bataryalar da bombardıman edildi.
18 Mart sabahı... Saat 10.30'da üç tümen halinde tertiplenmiş
müttefik filo gemileri boğaza girmeye başladı. Birinci Tümen
gemileri saat 12.00'ye kadar merkez tabyalarını yoğun ateş altına
aldı. Saat 12.00'de İkinci Tümen gemileri Agamemnon, Ocean ve
Irresistible, Birinci Tümen gemilerinin aralarından geçip 12 bin
yardadaki yerlerini alarak ateşe başladı.
Bu sırada, Erenköy bölgesindeki obüs bataryalarının menziline
giren Agamemnon, 25 dakikada 12 isabet alarak ağır hasara uğradı.
Aynı şekilde Irresistible da aldığı 6 isabetle ağır hasarlı olarak
çekilme manevrasına başladı.
Üçüncü tümeni oluşturan Fransız gemileri, cesaretle tabyalara
sokularak yoğun ateşe başladı. Aradaki bataryalar susturulmuş,
merkez tabyalar henüz ezilememişti. Diğer gemiler de boğazdan
içeri girmiş, bombardımana destek vermekteydi. Bu arada, şiddetli
hasar görmüş olan Rumeli-Mecidiye Tabyası'nda Onbaşı Seyit,
menzilindeki Ocean zırhlısına nişan almış ve sağ kalan
arkadaşlarının yardımıyla üçüncü atışta isabet kaydetmişti.
Aynı anda, aldığı isabetlerle zor durumda kalan Fransız filosu,
Amiral De Robeck tarafından geri çağrıldı. Gemiler, daha önce
yaptıkları gibi Anadolu sahillerine doğru dönüşlerini tamamlarken
saat 13.55'te Fransız zırhlısı Bouvet, hiç kimsenin beklemediği
bir yerde bir gece önce Nusret'in döşediği mayınlara çarptı ve
yardımına dahi gidilemeyecek kısa sürede sulara gömüldü.
Fransız gemilerinin terk ettiği hattı 11 adet İngiliz muharebe
gemisi aldı, saat 15.35'te Irresistible ve Ocean gemileri de
Nusret'in mayınlarına çarptı. Daha sonra her iki gemi de akıntıyla
sürüklenerek Türk topçularının menziline girdi ve topçu
ateşleriyle batırıldı.
''GİDİYORLAR, GEÇEMEDİLER, GEÇEMEYECEKLER''...
Bölgedeki mayın tehdidinin boyutlarını gören Amiral De Robeck, en
kuvvetli 3 gemisini kaybetmiş olarak saat 19.00'da filosuna
''boğazı terk edin'' emrini verdi.
Boğazdan çıkan gemilere bakan Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı
Cevat Paşa'nın şunları söylediği duyuldu:
''Gidiyorlar, geçemediler, geçemeyecekler''...
Müttefik filo 800 personel kaybederken, Türkler ise bu savaşta 58
şehit verdi, 3-4 asker ise yaralandı...
Boğazı donanmayla zorlayıp geçmek için yapılan bu büyük girişim
ancak ''şiddetli bir yenilgi'' olarak tanımlanabilecek biçimde son
bulmuştu...
Bu denli fazla kayıp, kara kuvvetlerinin yardımı olmadan boğazın
geçilmesini şüpheli kılıyordu. Sonunda, Deniz Bakanı Churchill,
boğazın denizden kara harekatı olmadan geçilemeyeceğine ikna
olmuştu. Böylece Çanakkale Harekatı'nda yeni bir sayfa açılıyordu:
çıkarma harekatı ve kara savaşları...
18 Mart'ta kazanılan zafer, yıllardır süren yenilgiler nedeniyle
ümitsizliğe kapılmak üzere olan Türk milletine yeni bir heyecan
verdi.
18 Mart, 19 Mayıs'ın, 23 Nisan'ın, 30 Ağustos'un ve 29 Ekim'in
müjdecisi oldu...
Çanakkale havadan da geçilmedi
Çanakkale Savaşları'nın üzerinden 91 yıl geçti. Yüz
binlerce şehit verildi, sayısız kahraman çıktı ve binlerce
kahramanlık yaşandı. Denizde Nusret Mayın Gemisi, karada ise
Seyyit Onbaşı gibilerinin destanlaşan anılarına, hava
savaşlarındaki kahramanlar bilinmediğinden eklenemedi. Kazanılan
zaferle, dünyaya, Çanakkale'nin karadan ve denizden geçilmezliği
ortaya konurken, havadan da geçmenin mümkün olmadığı gösterildi.
Çanakkale Savaşları, Türk havacılık tarihi açısından önemli bir
yere sahip. Çanakkale'de konuşlandırılan 1. Tayyare Bölüğü,
yaptığı keşif uçuşlarıyla düşman donanmasının gücü, saldırı
pozisyonu ve yeri konusunda bilgi toplamanın yanında, düşman
uçaklarının Osmanlı Ordusu hakkında bilgi edinmelerinin de önüne
geçti. Türk havacılık tarihinde ilk kez havadaki bir Türk uçağı,
düşman uçağını makineli tüfek atışıyla düşürmeyi bu savaşta
başardı. 30 Kasım 1915'te Üsteğmen Ali Rıza Bey idaresinde
havalanan Albatrus C I modeli uçakta Gözetleyici Teğmen İbrahim
Orhan, bir Fransız tayyaresini makineli tüfek ateşi ile vurarak
düşürmeyi
başardı. Teğmen İbrahim Orhan, Türk havacılık tarihine 'havada
yapılan muharebede ilk düşman uçağı düşüren kişi' olarak geçti. Bu
başarısından sonra Almanya'ya pilotluk eğitimi için gönderilen
İbrahim Orhan, brövesini taktıktan sonra, önce Filistin ve
Hicaz'da, ardından da İzmir'deki 5. Tayyare Bölüğü'nde
görevlendirildi. Teğmen İbrahim Orhan, Temmuz 1918'de Sakız Adası
üzerinde keşif uçuşu yaparken İngilizlerin açtığı uçaksavar ateşi
ile vurularak şehit düştü.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Tarih Bölümü Havacılık Tarihi
Öğretim Görevlisi Bülent Yılmazer, Zaman'a, Çanakkale
Savaşları'nın bilinmeyen kahramanlarını anlattı. Savaş boyunca
Osmanlı Ordusu'nda 21 uçağın görev yaptığını aktaran Yılmazer,
müttefik güçlerin 40 civarında tayyaresine karşı büyük bir
mücadele verildiğini ifade etti. 1. Tayyare Bölüğü'ndü 5'i pilot,
10'u rasıd (gözetleyici) toplam 15 Türk havacının bulunduğunun
altını çizen Bülent Yılmazer, ilaveten 16'sı pilot, 7'si
gözetleyici 23 Alman havacının da Çanakkale'de düşmana karşı
savaştığını açıkladı. Savaş boyunca sadece bir Türk uçağının
uçamayacak şekilde yara aldığını kaydeden Yılmazer, buna rağmen
uçağın inmeyi başardığını bildirdi. Yılmazer, "Savaşların
başlamasından, düşman güçlerin geri çekilmelerine kadar geçen 10
aylık zaman zarfında 6'sı hava savaşı, 16'sı ise yerden açılan
savunma ateşi sonucunda teyit edilmiş toplam 22 düşman uçağı
düşürüldü. Bunun yanında karşı tarafça teyit edilmeyen, ancak
Osmanlı Ordusu tarafından vurularak düştüğü bilinen 9 düşman uçağı
daha bulunuyor. Osmanlı Ordusu'nda savaş boyunca sadece Alman Kurt
Haaring isimli havacı hayatını kaybetti." dedi.
18 Mart 1915'te Ege Denizi'ndeki adalardan hareket eden İtilaf
Devletleri Donanması, Osmanlı Ordusu havacılarının yaptıkları
keşif uçuşları sonucu tespit edildi ve gerekli tedbirlerin
alınması sağlandı. Keşif uçuşlarıyla düşman donanmasının gücü
hakkında bilgi edinen Osmanlı havacıları, düşman uçaklarının Türk
mevzileri üzerinde keşif yapmalarını da önledi. İngiliz hava
birliklerinin Ege Denizi'ndeki adalardaki hava üstlerine karşı da
Osmanlı Ordusu uçukları çok başarılı bombardıman harekâtı yürüttü.
Yoğun uçuşlar yaparak gizlemeye çalıştıkları çekilme harekâtı da,
Osmanlı havacılarının 6 Ocak 1916 tarihinde iki düşman
uçağı birden düşürmesiyle ortaya çıktı. Çekilmenin ortaya çıkması
üzerine İtilaf Devletleri, bir çok teçhizatı geride bıraktı. Hatta
götüremedikleri bir uçağı, Osmanlı'nın eline geçmesini önlemek
için parçalamak zorunda kaldı.
O dönemki uçaklar, makineli tüfeğin yanı sıra, toplam 50 kiloyu
geçmeyen bomba taşıma kapasitesine sahipti. Çanakkale Savaşları
sırasında İngiliz ve Fransız hava birlikleri Farman, Breguet,
Nieuport, Bristol, B.E., Osmanlı Ordusu ise Almanlar tarafından
verilen Albatrus, Rumpler, Fokker, LVG modeli uçaklar kullandı.
Özcan Yağmur - Ankara (Zaman)
"Türkleri diri diri yaktık"
18 Mart’ta Türk tarihinin büyük zaferlerinden
birinin, Çanakkale Zaferi’nin 84. yıldönümünü kutluyoruz.
Ancak, Çanakkale Muharebeleri hakkında hâlâ herşeyi bildiğimiz
söylenemez. Gün geçtikçe yeni belgeler ve bilinmeyenler de
günyüzüne çıkmaya başlıyor. Bu dosyamızla, Çanakkale Savaşı ile
ilgili bugüne kadar gizli kalmış, duyunca insanı ürperten bir
gerçeğin perdesini aralıyoruz. Savaşın acı, insanın vahşi yüzü bu.
Bir insanlık utancı olan hadisenin daha fazla bu ülke
insanlarından saklanmasını da doğru bulmuyoruz. Çünkü bu olayın
doğrudan muhatabı biziz.
Çanakkale Muharebeleri sırasında 1915 Anadolu’sunda her üç evden
ortalama bir şehit çıkmıştı. Hepimizin büyükbabası yahut onun
akrabası bir şekilde bu savaşta bulunmuştu. Ne var ki, hemen
hiçbirimiz o Gelibolu’da onların başından geçen hadiseleri tam
anlamıyla bilmiyoruz. Dedelerimiz savaşın, ordunun, stratejinin,
taktiklerin vazgeçilmez parçaları olmalarının ötesinde
Çanakkale’de bir insan olarak, bizim ailemizin bir ferdi olarak
yerlerini almışlardı ama biz onların yaşadıkları sıkıntıları,
mahrumiyetleri, mahkumiyetleri, acıları, sevinçleri, beklentileri
öğrenemedik. Çoğumuz onların mezarlarını dahi bilmiyoruz. Onlar
Meçhul Asker olarak Çanakkale’de dünya durdukça duracaklar.
Çanakkale Muharebeleri 3 Kasım 1914’te İngiliz ve Fransız savaş
gemilerinin Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale ve Orhaniye
tabyalarımızı bombalamaları ile Osmanlı Devleti’ne resmen savaş
ilan edilmeden başladı. İngiltere ve Fransa’nın resmen savaş ilan
etmeleri ancak iki gün sonraya, 5 Kasım 1914’e tekabül ediyor.
Böylelikle 1.Dünya Savaşı’nın en önemli ve kanlı askeri cephesi
açılmış oluyordu.
Neden
Çanakkale?
Müttefik Ordular Başkomutanı General Jean Hamilton bu sorunun
cevabını hâtırâtında şöyle cevaplıyordu:
“Çağımızın ekonomik zaferinin birinci şartı İstanbul’u Türkler’den
almaktır. Her ne pahasına olursa olsun alacağız. Ümit ediyorum ki;
geleceğin harp okulu öğrencileri büyük bir imparatorluğu harakiri
yapmaya mecbur bırakmak için, neden bu kıraç, beş para etmez
kayaların eteklerinde sıkıştığımızı değerlendireceklerdir. Bu
kayalıklar Osmanlı Sultanı’nın kara kalbine hançerin saplanacağı
en ideal yerdir. Yalnız hançer henüz elini deldi ve yarasından
yeni yeni kan akmaya başladı. Her gün ölümden kurtulmak için
çırpınıyor. Bir metre ilerleyemesek dahi, Halifenin canı
alınıncaya kadar, kanı bu kaba akıtılacaktır.”
Osmanlı Devleti’nin, Almanya’nın yanında 1. Dünya Savaşı’na
girmesi İngiltere—Fransa—Rusya’yı zora sokmuştu. Çanakkale’den bir
cephe açılması fikrini en çok İngiltere Bahriye Nazırı ve sonra II.
Dünya Savaşında Başbakan olan Winston Churchill savunuyordu.
Müttefik devletlerin stratejistleri Çanakkale’nin geçilmesi
halinde Osmanlı Devleti’nin teslim olacağını hesaplıyorlardı.
Osmanlı’nın açtığı cepheleri tasfiye etmek, Süveyş Kanalı ve Hint
yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, Orta Avrupa’ya ilerleyen
Alman—Avusturya ordularını arkadan çevirmek, Balkan devletlerini
de kendi saflarına çekmek gibi faydalar da savaştan bekleniyordu.
Gelibolu’dan
Rusya’ya
Çanakkale Savaşı’nın en önemli sebeplerinden biri ise, Müttefik
Kuvvetlerin Çarlık Rusyasına Bolşevik devrimcilere karşı yardım
götürme arzuları olduğu söylenir. Ders kitaplarında belirtilmeyen
ancak dikkate alınması gereken bir tez de şöyle: Ruslar’ın
Almanlar karşısında geçici olarak başarı gösterip Karpatlar’ı
aşarak Macaristan ovalarına inmeleri, İngiltere’yi
kuşkulandırmıştı. Ruslar Budapeşte üzerine saldırabilir ve merkezi
devletlerle Türkiye’nin bağlantısını keserek İstanbul’un
geleceğini belirlemek konusunda kendilerine avantaj
sağlayabilirlerdi. Rusya’nın, Almanya ile anlaşarak İstanbul ve
Boğazlar’ı ele geçirip savaştan çekilmesi tehlikesi karşısında
İngiltere için Çanakkale seferini açmak kaçınılmaz olmuştu.
Rusya, bu sebeple Çanakkale seferini sanılanın aksine kaygı ile
karşıladı. Yine aynı sebepten, müttefiklerin Rusya’nın da bir
donanma ile İstanbul’u zorlaması teklifini, donanmasının yetersiz
olduğunu öne sürerek geri çevirdi. 4 Mart 1915’te müttefiklere bir
nota vererek İstanbul ve Boğazlar’ın kendisine bırakılmasını
istedi ve bu isteklerini kağıt üzerinde kabul ettirdi.
Ceset tufanı
İngiltere, Kasım 1914’ten 9 Ocak 1916’ya kadar Çanakkale önlerine
50 bini aşkın Avustralyalı, 10 bini Yeni Zelandalı olmak üzere
toplam 410 bin asker getirdi. Fransızlar 10 bini Senegalli olmak
üzere 79 bin, biz ise istilacılara karşı ondört ay içinde toplam
700 bin askerle karşı koyduk. Yani 1 milyon 200 bin insan Gelibolu
yarımadasında ölümüne, göğüs göğüse çarpıştı ve neticesinde
istilacılar 213 bin 980 kişi kaybederken bizim şehit sayımız
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı’nın resmi
kayıtlara dayanarak tesbit ettiği rakama göre 213 bin 882 oldu.
İngilizler, Çanakkale Savaşı öncesinde sömürgelerine haber
göndermiş ve yardımcı kuvvetler istemişti. Avustralya bu isteğe
olumlu cevap vererek 20 bin Avustralyalı, 8 bin Yeni Zelandalıdan
oluşan ilk ANZAK kuvvetini Türkiye’ye doğru Kasım 1914’te yola
çıkarmıştı. 1. Anzak Tümeni’ni taşıyan Orvieto gemisinde, savaş
muhabiri Charles Bean de vardı.
Savaşta bir
gazeteci
Charles Bean, Melbourne limanından demir alınmasından, istilanın
sonuna kadar Anzak askerlerinin bütün serüvenini hem onlarla
birlikte yaşadı hem de bütün ayrıntıları ile yazdı.
İstila başladığında 34 yaşında tecrübeli bir gazeteci olan Bean
kısa sürede askerlerle kaynaştı ve kızıl saçlarından dolayı “havuç
kaptan” lakabı ile anıldı. Bean en tehlikeli mevzilere bile
girmekten geri durmadı. O yıllarda yeni gelişmekte olan modern
savaş muhabirliğinde önemli ve örnek bir kariyer yaptı. Son istila
kuvvetlerinin çekildiği tarihi günden ancak bir gün önce
Gelibolu’dan ayrılan Bean ülkesine dönerken yanında 125 defter
dolusu not ve yüzlerce fotoğraftan oluşan eşsiz belgelere sahipti.
Bean resmi muhabir olmasına rağmen Çanakkale Günlüğü savaşın gayri
resmi tarihi idi. Zaten, “Avustralya’nın Resmi Tarihi” adında 6
ciltlik bir eser de yazmıştı. Bu eserini tamamladıktan sonra
elindeki notları Avustralya Savaş Tarihi Enstitüsü’ne devretti.
Bean, 1968’de hayatını kaybetti. Enstitü de bu notları 1979 yılına
kadar halka kapalı tuttu. Bean’ın bu notları üzerinde çalışan
araştırmacı Kevin Fewster, Çanakkale Günlüğü’nü 1983 yılında
yayınladı. Kitabın çıkması maalesef gereken ilgiyi uyandırmadı.
Özellikle Türk kamuoyu 64 sene sansürlü kalmış ve ancak 68 sene
sonra yayınlanmış günlükteki bilgileri maalesef atladı.
Bir facianın
hikayesi
Çanakkale Savaşı deniz ve kara muharebeleri olmak üzere ikiye
ayrılıyor. İngiltere ve Fransa, Boğaz’ı denizden zorlayarak
geçeceklerine inanıyorlardı. Bunun için 17 Mart 1915’te
Bozcaada’da Akdeniz Orduları Başkomutanı General Hamilton’un da
katıldığı son toplantıda Deniz Harekat Planı görüşülmüş ve
Boğaz’ın zorlanması planlanmıştı. Bu plan yapılırken müttefik
kuvvetler kurmaylarının ellerinde Boğaz’ın mayından temizlendiği
raporları vardı. Bunun üzerine 18 Mart 1915 günü İngiliz ve
Fransız ortak donanması Çanakkale Boğazı’na hücum etti. O gece
Nusret mayın gemisi Karanlık Liman bölgesini mayınlamış olduğundan
müttefik donanması mevcudunun yüzde 35’ini kaybederek çekilmek
zorunda kaldı. Geriye dönüş manevraları sırasında da o yılların en
önemli savaş gemileri olan Bouvet, Ocean, Irrestible, ayrıca 2
muhrip, 7 mayın arama gemisi battı. Goulois ve Inflexible da dahil
7 zırhlı gemi görev yapamaz hale geldi. Bu başarı tarihe Çanakkale
Zaferi olarak geçecek, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat
Paşa da “18 Mart Kahramanı” olacaktı.
Çanakkale’deki bu hezimetin haberi Londra’ya bomba gibi düştü.
Önce ajansların haberleri abarttığını düşünen Londra, daha sonra
General De Robeck’in raporu ile hezimetin gerçek olduğunu anladı.
Bu hezimetin faturası 17 Mart’ta Boğaz’ın mayından temizlendiğine
dair rapor veren subaylara çıkarıldı ve kurşuna dizildiler. Ancak
daha sonra verilen raporların doğru olduğu, Türkler’in son
dakikada burayı tekrar mayınladığı anlaşılacaktı ve kurşuna
dizilen subayların itibarları iade edilecek, ailelerine maaş
bağlanacaktı.
18 Mart mağlubiyeti Müttefik Kuvvetlerini, Çanakkale Boğazı’nın
karadan yardım ve destek olmaksızın geçilemeyeceği noktasına
getirdi. Bunun üzerine bir ayı aşkın bir hazırlık yapıldı. 75 bin
kişilik çıkarma kuvveti hazırlandı ve başına General Sir Hamilton
getirildi. 25 Nisan günü Gelibolu yarımadasında Arı Burnu ve
Seddülbahir’e Anadolu yakasında Kumkale’ye çıkarma yapıldı.
Bean
anlatıyor
Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı
Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:
“25 Nisan Pazar (geceyarısı): Gemiler Limni’den geldi. Güvertede
uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı söylüyor... Derken
ilk kez 4.38’de, dikkatle kulak verdiğimde, ta uzaklarda bir
takırtı duyuyorum; küçük tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun
kalemle hafifce vurulurmuşçasına. Bu takırtı sürekli gidip
geliyor. Son derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim
için artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne sesi
olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin yankılanan sesi
bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve sürekli... İlerdeki
tepelerde yoğun çarpışmalar oluyor...
Sandal 50—60 santimetre derinlikte bir suda karaya çekildi. Dışarı
fırladık...Limni’de sırt çantalarının ağırlığından yıkılanlar
olduğunu gördüğüm için dikkatle çıktım, kumsala dek suları yara
yara yürüdüm ve sonunda Türk topraklarına ayak bastım...”
“Türkler’i
esir alma, öldür”
Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt ışık altında
veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi Savaş Muhabiri Cherles
Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise şu dehşet satırları yazıyordu:
“Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların
esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim
Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları
öldürme yoluna gidiyorlar.
Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en
azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken,
Türkler’den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir
aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da
olabilir.”
Dehşet dolu
satırlar...
Bean, günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları
öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:
“Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne gittik. W.’nin
emir eri X bize yolda son derece şaşırtıcı şeyler anlattı. X,
Munster alayındaymış. Bir çok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi
bana...
“Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını
yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu
bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargah bölüğünü
darmadağın etmişler. Hattaki askerler de arkalarından gelen insan
seslerini duyunca kendi adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar.
Gene de bu konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından
bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş. Ateşin açılmasının
hemen ardından “Allah Allah” sesleri yükselmiş dört bir yandan. Ön
hattakiler derhal ateş açmışlar ve Türkler’i komuta eden Alman
subayla birlikte 15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.
“Ertesi gün o Almanın canını alıverdik’ dedi X. Kulaklarıma
inanamadım bir an. Kent bölgesinden gelen tatlı, yumuşak,
becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi eğitim görmemişti, cahildi
ama yumuşakbaşlı iyi bir adamdı... Bu sözlerin üstüne gerçekten
öylesine midem bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti
hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Hatta bununla övünür
gibiydi. Eğer bizim Tommy’lerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa,
Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle böbürlenen
bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama bu savaşın heyecanı
içindeydi. Ele geçirdiği yaralı adamı (Alman bile olsa) bir gün
sonra soğukkanlılıkla öldürebilecek çok fazla insan olduğunu
sanmıyorum.”
...Ve
esirleri yaktılar
Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın tüylerini diken
diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı
canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915
diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:
“Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün
hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum.
Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin
barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu...
Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler
tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten
kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında
İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını
burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de
yapılmıştı çünkü...
Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede.
Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve
subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...”
Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale Muharebeleri
sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit
olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean’in
yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor.
Çünkü “Aynı iş dün de yapılmıştı” diyor.
Çanakkale
Mahşeri
1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç baskı
yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi romanın yazarı
Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri üzerine 6 sene süren
araştırmaları sırasında İngilizce ve Almanca kaynaklarda 100 Türk
ve 2 Alman’ın yakılması ile ilgili bilgilere rastladığını
belirtiyor ve Bean’in güncesini doğruluyor. Mehmed Niyazi, yakılma
olayının Yüzbaşı Weistock’un emriyle yapıldığını bildiriyor.
Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece gerçekleşen Türk
saldırısının bir intikamı olduğunu ve tepelerden saldırıya
hazırlanan Türklere bir gözdağı vermek ve morallerini bozmak
gayesi ile yapıldığını söylüyor.
Madalyonun
öbür yüzü
Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken
aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:
“4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı teknelerimize
yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye—yükleme sırasında hiç
ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait
bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya
geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden
denize açılmasına izin verdiler...
11 Kasım: Türklerle son zamanlarda epey yoğun haberleşmemiz oldu.
Kendilerine gayet iyi bakıldığını belirten bazı esir mektupları
ile Kahire’de çekilmiş kanlı—canlı fotoğraflar attık karşı taraf
siperlerine... Türkler’den şu cevabı aldık;
‘Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz dopdolu.
Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de süngülerimiz var.
Eğer söylendiği kadar büyük milletseniz, neden o yüce ilkelere
uygun davranmıyor ve neden başka milletleri kendi önderlerine
bağlılıktan ayartmaya çalışıyorsunuz?..’
Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki
girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi...
Üç hafta önce Türkler’in üç gün süren bir Bayramı vardı. Bizim
siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk | | |