ÇANAKKALE ÖZEL SAYFASI

Ana Sayfa / İç Haber / / Türk Dünyası

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'nin 93. yıldönümünde yüz binler, atalarının şehit düştüğü topraklara akın ediyor. Otobüslerle feribota binip Gelibolu Yarımadası'na geçmeye çalışan ziyaretçiler, uzun kuyruklar oluşturdu. GESTAŞ Çanakkale-Ecabat arabalı vapuruyla Ecabat ilçesine ücretsiz geçen ziyaretçiler, burada kuyrukların oluşmasına sebep oldu. Ecabat iskelesine ulaşanlar, ilk olarak Tarihe Saygı Parkı'nı gezdi. Sesli ve görüntülü olarak Çanakkale savaşlarının anlatıldığı parkta hatıra fotoğrafları da çekildi. Törenler sebebiyle Çanakkale'de yoğun güvenlik önlemleri alındı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın törenlere aynı anda katılacak olması, güvenlik önlemlerini had safhaya çıkardı. Protokol üyelerinin güvenliği ve tören alanlarının trafik akışının düzenlenmesi için şehir merkezi ve şehitliklerde protokol yolu güzergahına araç park etmek yasaklandı. Ayrıca şehre gelen araçlarda ve şehitlik çevresinde genel kontroller sıklaştırıldı. Bölgeye Bursa, İzmir, Balıkesir ve Tekirdağ'dan gelen takviye polis ve jandarma ekipleri sevk edildi. Törenlerde yaklaşık 2 bin polisin görev aldığı bildirildi. Çanakkale'den şehitliklere geçen arabalı vapurlar, Deniz Polisi ve Sahil Güvenlik botları tarafından korunuyor. Vatandaşların Şehitler Abidesi'ndeki törenlere rahat ulaşabilmesi için GESTAŞ, Çanakkale-Ecabat arabalı vapur seferlerini ücretsiz yaptı. Çanakkale'ye ilk defa geldiğini belirten Ankara Polatlılı bir genç, "Harika bir yermiş. Gelmeyenlerin mutlaka görmesi lazım. Allah her insana bu topraklarda şehit olmayı nasip etmez." dedi. Çanakkale'yi sadece tarih kitaplarında gördüklerini söyleyen başka bir genç ise, "Kitaplarda gördüklerimizi hissetmeye geldik. O anı yaşayamasak da burada hissettik. Atalarımızın ne çabalar harcayarak bu vatanı kurtardığını gördük." şeklinde konuştu. Okulda gördüklerini yaşama fırsatı bulduğunu kaydeden bir ziyaretçi de, "Daha önce gelmek nasip olmamıştı. Atalarımızın şehit düştüğü toprakları ziyaret etmek beni çok duygulandırdı." dedi. Herkesin gelmesi gerektiğini kaydeden bir hanım, "İlk defa geliyorum. Burada askerlerimizin nasıl şehit düştüğünü gördük. Bu duyguyu herkesin yaşaması gerekir." diye konuştu. Sevinçli olduğunu ifade eden bir çocuk ise, "Daha önce görmediğim yerleri gördüm. Sevinçliyim, mutluyum." dedi. Şehit düşen dedeleri için dua ettiğini söyleyen bir vatandaş, "Şehitlerimizin anılarını tazeledik. Onlara Fatiha okuduk. Ne mutlu, şanlı bir ecdadın torunlarıyız." şeklinde konuştu. Buraları herkesin görmesi gerektiğini belirten yaşlı bir kişi de, "Babamın bana anlattıklarını görme fırsatı bulduk. Çok duygulandım. Allah herkese buralara gelmeyi nasip etsin." dedi. Değerlere sahip çıkılması gerektiğini söyleyen bir hanım ise, "Bence herkes gelmeli. Geldiğim için çok mutlu oldum." diye konuştu. Atalarının şehit düştüğü toprakları ziyaret etmekten dolayı mutlu olduğunu ifade eden bir genç de, "Çok mutlu oldum, duygulandım. Duygularım kelimelerle ifade edilemez." dedi.

ÇANAKKALE ALBÜMÜ

www.asilkan.org

SİTEMİZİN BÜYÜK HİZMETİ

ORİJİNAL ÇANAKKALE RESİMLERİNDEN OLUŞAN ALBÜMÜMÜZ Hizmetinize girmiştir.  İlk 100 resim için tıklayınız

Churchill: "Türkler insan değil, Çanakkale'de gaz kullanılabilir!"

Savaşta Kızılay bayrağı çekmiş yaralı taşıyan bir gemimiz, yine bir hastanemiz vurulmuştu. Halbuki biz Kızılhaç gemilerine ateş etmiyorduk. Yine cephede gaz kullanarak kural tanımamışlardı.İngilizler 1. Dünya Savaşı sırasında uluslararası savaş hukukunu tamamen hiçe saymışlar, Türk askerine karşı zehirli gaz kullanmışlardır. Çanakkale'de ise yine gaz kullanmışlar, Cenevre sözleşmelerini hiçe sayarak yakaladıkları esirleri barakalara doldurup diri diri yakmışlar, hastane gemilerini ve karadaki hastaneleri de topa tutmuşlardı. Buna karşılık Osmanlı askerleri ise hastane gemilerine, yaralanıp yere düşenlere asla ateş etmemişlerdir. Bunlarla ilgili yüzlerce hatıra kendi kaynaklarında bulunmaktadır. Mesela Sargıyeri'nde bulunan binlerce yaralı askerimiz, Kızılay bayrağı düşman tarafından görünmesine rağmen top atışına maruz kalmış aynı anda 18 bin gazimiz şehit olmuştur. Yine şimdi Akbaş Şehitliği'nde elbiseleri ile yatan 200 Mehmetçiğimiz, yaralı vaziyette hastane gemisiyle İstanbul'a sevk edilirken, düşman gemileri tarafından bombalanarak şehit olmuşlardır. Oysa Türklerin kendi top menziline girdiği halde yaralı taşıyan düşmanın hastane gemilerine ateş etmediklerini bizzat Fransız generali Guro, hatıralarında ifade etmektedir. Avustralyalı Harold C. Newman'ın ifadeleri de şöyledir: "Savaş gemilerimiz hastahane gemisine yaklaşınca, Türk topçusu, Kızılhaç işaretini taşıyan gemiye zarar vermemek için hemen ateş kesmekten geri kalmıyordu. 'Bunlar ve benzeri olaylar, birliğimizin bütün mensupları üzerinde derin bir saygı ve sempati uyandırmakta gecikmemişti. Pek çoğumuzun düşünce ve kanaatini ifade ettiğimden emin olarak belirtmek isterim ki, Türklerin karşımızda değil, bizimle aynı safta olmalarını yürekten arzulamıştık. O dehşet verici savaş içinde bizler, Türk askerini 'Coni Türk' olarak tanımış ve hayranlık duymuşuzdur."

Türkler Çanakkale'de hem yedi düvele hem de teknolojinin ilklerine direnmiş

Modern çağlar gözönüne alındığında Çanakkale Savaşları'nın, dünya tarihi açısından teknolojik olarak birçok ilkin kullanıldığı savaşlar olduğu belirtildi.

Uzun yıllar bu konuda araştırmalar yapan ve elde ettiği bilgileri kitaplarla kamuoyuyla paylaşan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Halil Ersin Avcı, yerli ve yabancı kaynaklardan yaptığı karşılaştırmalı araştırmalar sonucunda Çanakkale Savaşları'nın her açıdan ilklerin savaşı olduğunu söyledi. Müttefiklerin bütün yeni silah, teknik ve teknolojilerini bu savaşta deneyerek, Türk tarafının da bunlarla başa çıkacak icatlar yaparak birçok ilke imza atıldığını belirten Avcı, şunları anlattı: "Kömür yerine petrolle giden çelik zırhlı gemiler, uçak taşıyan değil, üzerinden kalkış yapılabilen gemiler, İngilizlerin geliştirdiği denizaltılar ilk defa Çanakkale Boğazı'nda denendi. Donanmanın bir kale veya şehri değil, bir bölgeyi koruyan tabyaları ve açık arazideki askeri hedef alarak yaptığı ilk denizden kuşatma ve saldırı Çanakkale'dedir."

Birçok farklı memleketten getirilen insanların ilk defa Çanakkale Savaşları'nda koordineli olarak kullanıldığını kaydeden Avcı, şöyle konuştu: "Hava kuvvetleri ve donanma ilk defa koordineli olarak çalışmıştır. Yani uçaklar ve büyük savaş balonları, zeplinler telsizle donanmaya hedeflerin koordinatlarını bildiriyor, donanma da radarın henüz bilinmediği, atışlar için uzun mesafeli dürbünün kullanıldığı dönemde, çok uzak mesafelere isabetli atışlar yapabiliyordu. Müttefik hava kuvvetlerinin Birinci Dünya Savaşı'nda sivil hedefleri hastane, cami, ev, barınak ayırt etmeksizin bombaladığı ilk hava saldırıları Çanakkale Savaşları sırasında yapılmıştır. Bu hain saldırılara karşılık daha önce hiçbir savaşta görülemeyecek olaylara şahit olan Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: (Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri, şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri, yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası, İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor.) Müttefikler, insan olarak görmedikleri Türk askerlerine karşı zehirli gaz kullanmış, buna karşılık elde malzeme yetersizliği sebebiyle Türk tarafı amonyaklı bez kullanarak özellikle hardal gazının yakıcı etkilerine karşı askerlerini korumaya çalışmıştır. En önemlisi ise modern çağda görülen geniş çaplı ve en büyük ilk amfibi harekâtı da Çanakkale çıkarmasıdır."

Müttefiklerin bu ve buna benzer birçok ilkleri olduğunu vurgulayan Halil Ersin Avcı, Türk tarafının da gelişmelere seyirci kalmadığını, Almanlarla ortaklaşa yapılan denizaltı engel tellerini boğaza çektiklerini ve denizaltıların derinden farkedilmeden boğazdan serbestçe geçmesine engel olmaya çalıştıklarını hatırlattı. Bu şekilde Çanakkale Boğazı'nda Türk askerinin 20'den fazla denizaltıyı batırdığını kaydeden Avcı, dört denizaltıyı da su üstüne çıkarmaya zorlayarak zaptettiğini, "Müstecip" isimli bir erin de tarihte ilk defa bir denizaltıyı, top mermisiyle periskopundan vurarak su üstüne çıkmaya zorladığını, daha sonra da denizaltının ele geçirildiğini belirtti.

Türk milletinin pratik zekâsını Çanakkale Savaşları'nda müttefik savaş uçaklarına karşı gösterdiğini ve sahra toplarını küçük değişikliklerle uçaksavar topu olarak kullandığını ifade eden Avcı, sözlerine şöyle devam etti: "Bu sayede düşman uçaklarının alçak irtifalarda uçması önlenmiştir. İlk defa Türk Hava Kuvvetleri, Çanakkale'de sınır ötesi ve denizaşırı operasyonlar yapmış, düşman üslerinin bulunduğu Limni, Gökçeada ve Bozcaada'yı bombalamış, düşman uçak ve hava araçlarına karşı başarılı bir savunma yapmıştır. İhtimali 160 milyonda 1 olan mermilerin havada çarpışması ilk defa Çanakkale'de yaşanmıştır. Seyit Onbaşı tarafından 276 kilogramlık bir mermi tek başına kaldırılmıştır. Bir cep saati, Mustafa Kemal'in savaş alanında hayatını kurtarmıştır. Bu savaşta kahraman Türk ordusu, 250 yıldır yenilmeyen İngiliz donanmasını ilk defa ağır bir mağlubiyete uğratmıştır."

ÇANAKKALE SAVAŞLARI
Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk'ün sayısız zafer, şan  ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya savaşı'ndan kısa bir süre önce, 1911-1942 yıllarında Osmanlı  Devleti son Afrika topraklarını İtalya'ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan Hezimeti ise, Rumeli'deki son Türk  hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar Ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli'nin  kaybı, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla I. Dünya Savaşı'na rastlayan günlerde Osmanlı devleti  yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak fakat, Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak, Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul  edebileceği gerekçesiyle müdahale etmiştir.
Bu suretle Osmanlı devleti, kaderini alelacele, 2 Ağustos 1914'te  "Üçlü ittifak'a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferini yaratan kuvvet. 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU'dur. Avrupa'da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlanmıştır. Halbuki "üçlü   itilaf"ın askere gücü günden güne artmaktadır.
Bu güç , hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında  kullanılmalıdır. İngiltere Başkanı Lloyd GEORGE ve Bahriye Nazırı CHARCHILL bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin esiridir.
Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası'nın   seçilmesi, bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındandır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçidin kapanması, Rusya içih hayati önem taşımaktadır. Zira, Rusya'nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin  edemeyecek durumdadır.
Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzul hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya'yı takviye edecek, batı cephesinin yükünü hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya "itilaf"  devletleri yanında savaşa katılacaklardı.
O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan CHURCHILL'in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış harekatı  üzerine telaşlanan; çok zor durumda kalan hiç değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka Cephelere çekilmesini isteyen Rusya'nın yükünü azaltmak için, Çanakkale seferine karar verilmiş, fakat kesin neticeyi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanmayla ve zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır.
18 Mart 1915'te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli nakliye destek gemisi ve uçak    gemilerinden meydana gelen I. Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde  bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern  savaş gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirmemeye yemin etmiştir.
Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş çocukları, sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş  hakkı tanımamıştır.
Bunun üzerine 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında düşman kara kuvvetleri Gelibolu Yarımdasına çıkarılmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir. Asıl kuvvetler Gelibolu Yarımadasının güney ucuna iki ayrı  noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzac (Avustralya ve Yeni Zelanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak ve iki ingiliz ve bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma olacağı izlenimi vermek üzere Saroz körfezine doğru seyredecektir. Fakat, kahraman TÜRK askerinin hayatını  hiçe sayarak kahramanca döğüşmesi TÜRK komutanlarının ve bilhassa Mustafa KEMAL'in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır.
Gelibolu Yarımdasında çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve  Fransızlar'ın yanısıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberilerini Sengal zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zelandalı ve Hintlileri üzerimize salmışlardır. Şair. Şu mısralarla,  "Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi hakikat mahşer.  Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Avustralya'yla beraber, bakıyorsun Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler renkgarenk, sade bir hadise var  ortada, vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela" diyerek, bunu ne güzel dile getirmiştir. 
Evet, düşman yalnızca birkaç devletten ibaret olmayıp, sanki karşımızda bütün dünya vardı. Düşman donanması II. Dünya Savaşı'na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern donanmasıydı. Hal böyle iken kazanılan zaferin   değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Zira bu savaş; yenilmez sayılan devletlerin mağlubiyetidir.
Çanakkale'de tarihin kaydettiği en büyük ve en kanlı savunma savaşları verilmiştir. Bu savaşlar Mustafa Kemal gibi bir askeri  dehanın Türk ve dünya kamuoyu tarafından tanınmasının sağlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Düşman durmadan saldırmaktadır. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde emir komuta karmaşası vardır. Bu durum çok tehlikelidir. Yarbay Mustafa Kemal, Ordu komutanı Alman General liman Von Sandres'ten bütün  mevcut kuvvetlerin emrine verilmesini ve bundan başka çare kalmadığını bildirmiş. Alman General "Çok gelmez mi?" diye sorduğunda Mustafa Kemal, "Az gelir" diye cevap vermiştir. Ertesi gün emir gelmiş ve bütün birliklerin  komutası Mustafa Kemal'e verilmiştir. Bir cephe komutanlığının çok gelip gelmeyeceğini yarbay Mustafa Kemal'e soran ve "az gelir" cevabını alan Alman General karşısındaki Türk'ün "ATATÜRK" olduğunu yıllar sonra  öğrenecektir. 
Çanakkale savaşları'nın temel ağırlık noktasını, Mustafa Kemal oluşturmuştur. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları başlamadan kısa bir süre önce 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da yeni kurulacak olan 18'uncu  Tümen Komutanlığına atanmıştır. Derhal göreve başlayan Mustafa Kemal, o tümeni kısa bir zaman içinde savaşa hazır. Seçkin bir tümen haline getirmiştir. Fakat kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal bu bölgeden alınarak, tümeni ile birlikte Bigalı köyüne çekilmiştir. Mustafa Kemal, düşmanın Gelibolu çıkarmasına kadar, yani 25 Nisan  1915'e kadar orada yedek kuvvet olarak kalmış, fakat Arıburnu taarruzu başlar başlamaz, kendi insiyatifi ve teşebbüsü ile emir beklemeden, Arıburnu'na yetişerek taarruza geçmiştir. Düşmanı Koca çimentepe'de durdurarak, yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için yaptığı bütün taarruzları ve   şiddetli hücumları  erimeye mahkum etmiş ve Türk'ün yiğit mehmetçiği Çanakkale'de sanki etten ve kemikten bir kale yaratmıştır.
Bütün savaşlardan farklı bir savaş malzemesi görülmüştür. Bu da "İNANÇ"tır. Topa, tüfeğe, üstün kuvvete, çeliğe  karşı dimdik duran ve kafa tutan bir inanç kendini göstermiştir. Mustafa Kemal'in "size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerinize başka kuvvetler ve kumandanlar  kaim olabilir" dediği bu savaşlarda, herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır.
Mustafa Kemal, bu savaşı  "bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek arzusuyla harekete geçtiği bir taarruzdur" diye ifade etmiştir. Burada meşhur 57'inci Alay, hiç kurtulmamacasına Mustafa Kemal'in emrine uyarak tamamen şehit olmuştur. Nitekim çeşitli milletlerden meydana gelmiş, düşman askerleri, yapışıp, kaldıkları  Arıburnu'nun yalçın yamaçlarından bir adım bile ileri atamamışlardır. 
Öncelikle İstanbul'u tehdit eden düşmanın   Gelibolu Yarımdasına yaptığı bu taarruzu Kocaçimentepe'de durduran Mustafa Kemal, bu başarısından dolayı haklı olarak Albaylığa yükseltilmiştir.  6-7 Ağustos 1915'te Türk askerini yandan, yani Anafartalar'dan çevirmek isteyen Klıchner ordusu da bu bölgenin Grup komutanlığına atanan Mustafa Kemal'in 10 Ağustos günü ayağının  tozunu silmeden giriştiği karşı taarruz sonucunda eriyip g itmiştir. Mustafa Kemal bu savaş sırasında göğsünden bir şarapnel parçası ile yaralanmış, fakat kalbi üzerindeki saat kendisini mutlak bir ölümden kurtarmıştır.
Bu  savaşların akabinde 17 Ağustos'ta Kireç tepe Zaferini 21 Ağustos'ta 2'nci Anafartalar Zaferini kazanan Mustafa Kemal, düşmanı büyük hizmete uğratarak Çanakkale Muharebelerinin kaderi belirlenmiş, 9 Ocak 1916'da  düşman, Türk topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Halbuki 2 Mart 1915'te İngiliz Amiral CARDEN Londra'ya "Hava bozmazsa iki haftaya kadar İstanbul'dayız" şeklinde mesaj çekmiş, ayrıca ingiliz orduları Başkomutanı General HAMİLTON, resmi raporunda ise, "Türkler, birbiri ardınca mükemmel taarruzlarda bulundular" diye yazmıştır. Hatta bu harekatı hazırlayarak idare eden W. CHURCHILL de hatıralarında muharebelerden  bahsederken, Mustafa Kemal'in emsalsiz bir komutan, Türklüğün kaderine hakim bir deha olduğunun daha o zamanlarda  anlaşıldığına işaret ederek, "bir Miralay'ın karşımıza çıkışı bütün talihimizi değiştirdi" diye belirtmiştir.
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de verdiği bütün emirler kesin ve sonuç alıcıdır. O, verdiği emirde aynen şöyle demiştir. "Benimle  burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen bilmelidir ki, yuhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir  adım bile geri gitmek yoktur.
İstirihat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe  yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur".  30 Nisan'daki komutanlar toplantısında Mustafa Kemal, "içimizde ve askerlerimizde Balkan Harbi'nin utancını bir daha görmektense, ölmeyecek yoktur. Böyleleri varsa, onları kendi  ellerimizle kurşuna dizelim." şeklinde kesin konuşmuştur. Çanakkale Zaferi, meydana getirdiği nihai sonuçlar açısından son  derece önemlidir.

Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1- Çanakkale Zaferi, müttefikleriyle Rusya'nın irtibatını önlemiş, dolayısıyla savaş iki yıl uzamış, bu arada çıkan Bolşevik ihtilali ile Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal Rusyası ile müttefiklerini birbirinden ayırmış, kurtuluş savaşı yıllarında kuzeyde güvenliğimizi sağlamış ve zafere ulaşmamızı kolaşlaştırmıştır.
2- Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu Yarımadasına bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri azalmıştır.
3- Düşmana çok büyük insan ve malzeme zayiatı verdirilmiştir.
4- Türk ordusunun zaferi, İngiltere ve Fransa'nın sömürgelerindeki prestjlerine bir darbe, esir milletlere bir ümit ve istiklal ışığı olmuştur.
5- Çanakkale Zaferi, Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlık ruhunun ve vatanseverlik şuurunun bir abidesidir. Harpten önce kıymeti üzerinde tereddüt edilen Türk ordusu, iyi sevk ve idare edildiği zaman ehliyetli ellerde, binbir yokluk ve zarurete rağmen neler yapmaya muktedir olduğunu dünyaya göstermiş ve Balkan yenilgisinin kara lekesini tertemiz kanıyla silmiştir.
6- Bilindiği gibi, büyük hadiseler olağanüstü şahsiyetleri, büyük ve müstesna kabiliyetleri meydana çıkarmaktadır. Mustafa Kemal'in ortaya çıkışında Çanakkale savaşları kader tayin edici bir merhale olarak gözümüze çarpmaktadır.
7- Çanakkale Zaferleri, Mustafa KEMAL'in ordu içinde olduğu kadar tüm milletçe de tanınmasına vesile olmuştur. Bu suretle Türk Milleti, 1966'dan beri makus istikamette gelişen talihini yenecek olan liderlerini bulmuştur. Ordu ve millet, Anafartalar Kahramanı'nın bu işte bu güven, ATATÜRK'ün Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırmasında genç, dinamik ve yepyeni modern bir devlet kurmasında en büyük ilham ve kuvvet kaynağı olmuştur.
8- Çanakkale, Milli mücadelenin bir nevi başlangıcı sayılmaktadır. Çanakkale, Türk'ün vatanseverliğinin, cesaretinin, mücadele azminin ve kahramanlığının sembolüdür.

HAVUZLAR ŞEHİTLİĞİ
Kerevizdere savaşlarında yaralanıp bu yerde vefat eden 2 Subay ve 8 Er anısına 1961 yılında dikilmiştir.

ZIĞINDERE SARGI YERDİ ANITI
Alçıtepe küyünün kuzeybatısındadır. 25. ve 26. Piyade Alaylarında şehit düşen tüm personel ve 2. Tüm. Kur. BŞK. Kurb. Yzb. Kemal bey ile Zığındere'deki ilk yardım istasyonunda tedavi görmekte iken düşmanın açtığı ateş esnasında şehit olan askerlerimiz  anısına, 1995'de T.C Kültür Bakanlığınca inşa edilmiştir.

İLK ŞEHİT ANITI
Seddülbahir köyündedir. 1986 yılında, Çanakkale Savaşlarında ilk olarak canlarını veren 5 subay, 81 er olmak üzere toplam 86 şehidimiz anısına dikilmiştir. Cephanelik şehitliği olarak da adlandırılmaktadır.

FRANSIZ ANIT VE MEZARLIĞI
Morto Koyu'na bakan bir yamaç üzerine kurulan Anıt, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden, 14.382 Fransız askerinin anısına yapılmıştır.Mezarlıkta kimlikleri bilinen askerler için ayrı ayrı taşlar dikilidir. Kimlikleri tespit edilemeyenler ise anıt çevresindeki dört toplama bölmesi ile anıt girişindeki toplama bölmesine konulmuştur.

KESİK KELLENİN SIRRI

Bundan 5 yıl önce, Avustralya'da bir evin bodrumunda bulunduğu söylenen bir insan kafatası, mahkeme kararıyla "Türk askeri kafatası" ilan edilerek Türkiye'ye getirildi ve "Meçhul Asker" sıfatıyla Gelibolu Yarımadası'ndaki Şehitler Abidesi'nin altına gömüldü... Sanki; tarih boyunca “isteyen düşman askerinin buralardan giderken yanında bir Türk kellesi götürmesi vaka-i adiyyeden”miş gibi…

Yaşlı adam, elinde bir poşete koymuş olduğu tahta kutuyla Echuca kasabasının emniyet müdürlüğünden içeri girdi. Müracaat bölümünde oturan memurun önüne kadar gitti ve poşeti onun önüne koydu:

“Bunun içinde bir insan kellesi var” dedi kısık bir sesle, “Yıllardır benim evimde duruyor. Artık onunla yaşamaktan bıktım. Bundan kurtulmak istiyorum, size teslim ediyorum…”

Karakoldaki bütün görevliler kutunun başına üşüştü. Biri dikkatle poşeti açtı, tahta kutuyu çıkarıp masanın üzerine koydu. Memurun biri, kutunun kapağını adeta bir bomba uzmanı dikkatiyle açtı. Neon lambalarının altında, içi mor kadife kaplı kutuda, üzerinde aradan geçen yıllar ve şartların etkisiyle köseleleşmiş bir miktar derinin bulunduğu bir insan kafası duruyordu. Kelle, kısmen kararmış, kısmen sararmıştı. Bu haliyle normal bir kurukafadan daha korkunç görünüyordu… Masanın etrafını saranlar, iğrentiyle biraz geri çekildiler…

Yaşadıkları bu garip sahnenin etkisinden sıyrılan polis memurları, kutuyu getiren adamı hemen komiserin odasına aldılar ve hikayesini anlatmasını istediler. Yaşlı adam oldukça gergindi; anlatırken sürekli parmaklarıyla oynuyor, memurların gözlerine pek bakamıyordu:

“Ben bir ressamım… 1970’li yıllarda Joel Elenberg isimli bir heykeltraş arkadaşım, kendisinde Gelibolu’dan gelmiş bir Türk kafası olduğunu, eğer resmini yapmak istersem bana ödünç verebileceğini söyledi. Dediğine göre, Anzac askeri olan dedesi, bu kellenin bir Türk askerine ait olduğunu ve onu Gelibolu’dan getirdiğini anlatmış... Dedesi yıllar önce ölmüş, bu kelle de evlerinin bodrum katında duruyormuş. Arkadaşım benden bu kelleye uygun düşecek bir insan portresi yapmamı istedi. Kelle yıllardır bende duruyor ama bir türlü resmini yapamadım. Birkaç kare fotoğrafını çektim, o kadar… Melbourne’dan Echuca’ya taşınınca, bu arkadaşın da izini kaybettim, o da 1980’de kanserden öldü. Kelle de bende kaldı. Ama artık, evde bana huzursuzluk vermeye başladı. Atamadım, satamadım, çareyi size getirmekte buldum…”

26 Nisan 2002 günü Echuca’daki emniyet müdürlüğüne giren bu yaşlı adam, ressam Noel Tunks’tı… Davayı üstlenen polis müfettişi Adrian Kennedy, ne kelleyi ne de onu getiren adamın anlattığı hikayeyi araştırdı; “Sorgulamaya gerek yoktu, kelle o kadar eskiydi ki, şöyle bir bakınca anlaşılıyordu” diyordu… Araştırmaya gerek olmadığına karar verince de, bu Türk kellesini bir Türk’e teslim etmeye karar verdiler… Kennedy, bu arada basına olayı açıklamış, ama kesik başı getirip teslim edenin kimliğini açıklamamıştı…

Victoria Muharip Gaziler Derneği Türk Şubesi Başkanı Ramazan Altıntaş, Echuca polis yetkilisinin “Burada bir Türk kellesi var, gelip alın” yollu telefonu üzerine ciddi bir şok yaşadı. Haber de, tüm ülkede bomba gibi patlamıştı. Avustralya’nın gurur kaynağı Anzac askerlerinden biri, 87 yıl önce bir Türk’ün kellesini keserek Gelibolu’dan ülkesine getirmişti. Son derece barbarca ve insanlık dışı bu hareketi onaylamak, göz yummak, ya da makul bulmak asla olası değildi. Gerçi, savaştan dönen askerlerin hatıra kabilinden birbirinden ilginç eşyalar getirdikleri ve onları sakladıkları biliniyordu ama, böylesi ne görülmüş ne de duyulmuştu. Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maori kökenli bazı askerlerin veya Hintli Ghurkalar’ın özellikle Batı cephesinden “Alman askeri kulağı” ile döndükleri görülmüştü ama, bunları saklamalarına izin verilmemişti. Bu davranış Maori yerlileri için geleneksel olabilirdi, ancak “beyaz insan”ın dünyasında, bu tür eylemler asla hoş karşılanmıyor, “vahşet” olarak değerlendiriliyordu… Dönemin Gaziler Bakanı Danna Vale işe el koydu. Türkiye’nin Melbourne Başkonsolosu Hasan Aşan ve Ramazan Altıntaş, hemen Echuca’ya ulaştılar. Kelle de polis marifetiyle adli tıbba yollandı…

15 Kasım 2002 Cuma günü, Victoria Eyalet Adli Tıp Mahkemesi’nde okunan adli tıp raporunda, kesik başın, 20-30 yaşları arasında bir insana ait olduğunun belirlendiği ifade edildi. Denilene bakılırsa rapor, ayrıca, kellenin “Orta Avrupa veya Kafkasya kökenli” olabileceğini de vurguluyordu. Kellenin sahibi, Birinci Dünya Savaşı sırasında daha çok Müttefik güçlerin kullandığı 303 kalibrelik mermi ile kafasının sol yanından tek kurşunla vurularak ölmüştü. Üzerinde hala bir miktar saç, bıyık kılı ve diş duruyordu.

Hakim, incelik göstererek Victoria Muharip Gaziler Derneği Türk Şubesi Başkanı Ramazan Altıntaş’a da ne düşündüğünü sordu. Altıntaş da ne yapsın, çaresiz; “o devirlerde Osmanlı tebaası olarak çok farklı etnik kökende insanın olduğunu, bu kellenin de onlardan birine ait olabileceğini düşündüğünü” ifade etti. Bu ifade üzerine, Hakim Ian West, kesik başın “bir Türk askerine ait olduğuna ve Gelibolu’dan getirildiğine” ikna olduğunu söyleyerek davayı sona erdirdi…

Bundan tam 5 yıl önce bugünlerde “tombaladan çıkan bu kelle”, sadece Avustralya’da hükümeti değil, Türkiye’deki yetkilileri de şaşırtmıştı. Ankara da, o sırada, sandıktan beklenmedik bir biçimde çıkan AKP’nin şokunu yaşıyordu; dolayısıyla “kesik baş”la ilgili uzun bir süre sessiz kaldı. Avustralya’da gazetecilerin sorularına muhatap olan TC Melbourne Başkonsolosu Hasan Aşan, epey sonra doyurucu bir açıklama yapabildi:

“Ankara’nın kararına göre, Gelibolu’da savaşan askerlerimizden birine ait olduğu sanılan mumyalanmış baş Türkiye’ye gidecek ve Çanakkale’de toprağa verilecek. Ancak, şu aşamada bilimsel araştırmalar devam ediyor. Bu başı Avustralya’ya getiren Anzac’ın ailesi ile temas kurmak istedik. Ancak kabul etmediler. Türkiye’deki yetkililer en azından hikayeyi bilmek istiyor. Bu nedenle Avustralya makamlarından, aileyle kendilerinin temas kurarak bilgi vermeleri konusunda yardımcı olmalarını talep ettik…”

Nitekim, kesik baş Türkiye’ye getirildi ve devlet töreniyle, 2003 yılının 18 Mart törenleri sırasında, Çanakkale’de Şehitler Abidesi’nin yanındaki şehit mezarlığında, “Meçhul Asker” yazılı bir taşın altına gömüldü…

1970’lerin Türk filmlerini andıran bu olay, yaşandığı 2002-2003 yıllarındaki karar mercilerini ikna etmiş olabilir ama, hikayedeki tutarsızlıklar, gizlenen ya da açıklanmayan bilgiler, Avustralya kıtasının “özel” durumu ve herkesçe bilinen bazı uygulamaları göz önüne alınınca, bu senaryodan üretilen hikayede çok ciddi açıklar olduğu fark ediliyor. Bunları sırayla ele alalım:

1- Anzac askerlerinin 1915’te Gelibolu’daki durumları
2- Anzac askerlerinin Gelibolu’dan tahliyesi
3- Gelibolu’dan çekilen askerlerin Mısır’daki ikameti ve akıbeti
4- Avustralya’ya indirilen askerlere yapılan karantina ve sağlık kontrolları

1- Anzac Kolordusu, Gelibolu yarımadasının kuzeybatısındaki Kabatepe-Arıburnu çevresinde birkaç milkarelik bir alanı işgal etmiş ve çıkartmanın ilk günü olan 25 Nisan 1915 günü yarımada içinde nereye kadar ulaşabildilerse, savaşın sonuna kadar da aynı yerde kalmışlardı. Kolordu mevcudu, barındığı mekanları zaman içinde konforlu hale getirmeye epey çaba sarfetti ama, yine de askerin çoğunluğu, vadi yamaçları, derin yarıklar ve fundalıkların arasında köstebek yuvasına benzer siperlerde ve zeminliklerde geçiriyordu gününü… Neredeyse kimsenin “özel hayat” gibi bir lüksü yoktu. Her asker, standart bir sırt çantası taşıyor, kişisel eşyalarını da bu çantada tutabiliyordu. Bu şartlarda, herhangi bir Anzac askerinin, kimseye göstermeden kesmiş olabileceği bir Türk askeri kafasını böyle küçük bir çantanın içinde yine kimseye fark ettirmeden “mumyalamaya” çalışması olacak şey değildi. Binlerce asker bu dar alanda iç içe yaşadığı için kimsenin bir diğerinden gizli bir şey yapması mümkün değildi… Askerin, bir Türk cesedini kendi siperine getirmesi, orada kafasını gövdesinden ayırması ve üstelik bunu kimse görmeden yapması gerekiyordu. Ayrıca, kafatası içinde bulunan beyin, mumyalama işlemine uygun bir organ değildi. Çabuk bozulan bir organ olan beynin çıkarılması, kafatasının beyin artıklarından iyice temizlenmesi gerekiyordu. Askerin, gereken kimyasalları da temin edip saklaması uzak bir olasılıktı. İlkel yöntemlere (örneğin; bal içinde saklamak gibi) başvurması durumunda da yine malzeme yokluğu ile yüz yüzeydi. Aksi durumda, derhal çürüme kokusu başlayacak ve durum fark edilecekti.
2- Anzac askerleri, yarımadadan 1915 Aralık ayının ikinci yarısında tahliye edildiler. Bu tahliye, üst düzey subaylardan oluşan küçük bir grubun planladığı son derece gizli bir operasyondu. Askerin çoğunun, bu tahliyeden son dakikaya kadar haberi olmadı… Yani, bizim Anzac askerinin, bu sapkın eylemi “yarımadayı terk etmek üzere” iken planlamış olması da pek mantıklı değildi. Öyle bile olsa, son günü kellesini alacak bir Türk askeri ölüsü nereden bulacaktı? Çarpışmalar adeta durmuştu ve taraflar birbirlerinden uzaktaydılar.
3- Gelibolu’dan çekilen Anzac Kolordusu’nun mevcudu, önce yakındaki adalara, hemen ardından da Mısır’a götürüldüler. Bu erat, orada son derece ayrıntılı bir ayıklamaya tabi tutuldu; sağlam ve güçlüler Avrupa cephelerine yollanmak üzere ayrıldılar ve biraz istirahat etmeleri sağlandı. Öte yandan, hasta, yaralı, zayıf düşmüş olanlar ise, tıbbi bakım altında gemilere doldurulup Avustralya’ya geri yollandı. Bir kısmı, evine bile yollanamayacak kadar ağırdı ve Mısır’daki hastanelerde tutuldular. Adamımızın sağlam ve güçlü bir Anzac askeri olduğunu düşünerek; onun, sırt çantasındaki kelle ile birlikte Avrupa’daki bir cepheye gitmiş ve orada da uzun süre bu kelleyle yaşamış olması da mümkün değildi. Öte yandan, eğer bu asker zayıf ve hastalıklı olduğu için ülkesine yollandıysa, yanındaki insan kafası ile yaklaşık bir ay süren bir gemi yolculuğu yapmış olmalıydı. Önce Mısır’ın sıcak iklimi, ardından tropik denizlerde uzun süren bir gemi yolculuğunda, ilkel biçimde mumyalanmış bir insan parçasının, kokmadan, kurtlanmadan ve etrafı rahatsız etmeden gizlenebilmiş olması mümkün değildi.
4- Avustralya’ya varan askerler, indirildikleri limanlarda hemen karantinaya alındılar. Hasta ve yaralılar hastanelere, zayıf düşmüşler de ayakta tedavi sonrası evlerine yollandılar. Ancak, ülkenin özel konumu, kimseyi uygulanan karantinadan muaf tutmuyordu. Çünkü, kıtanın, batılı beyazlarca ele geçirilmesi sonrası fark edilen özellikleri, bu karantinayı da şart koşuyordu. Gerek flora, gerekse fauna açısından diğer kıtalardan hayli kopuk, adeta steril bir biçimde kendine özgü doğasıyla çok farklı bir dünya sunan bu kıtanın sözkonusu özelliklerinin zarar görmemesi için uygulanan bu karantinadan bugün başka ülkelerin devlet başkanları bile kurtulamıyor. Aynı nedenlerle, 90 yıl önceki bu büyük savaştan dönen, yaralı, hasta, veya salgın hastalık taşıması olası askerlerinin ülkeye ellerini kollarını sallaya sallaya girmelerine o gün de izin verilmemişti. Bu askerler çağın olanakları içinde en ayrıntılı tahlillerle muayene edilmiş, yanlarında taşıdıkları özel eşyalarından giysilerine kadar her türlü eşya da kontrolden geçmiş, kendilerine öyle teslim edilmişti. Çünkü, bunlardan birinin bedeninde veya yanında taşıdığı bir zararlı mikrop veya bir bulaşıcı hastalık, her türlü yabancı mikroba açık Avustralya’yı ölümcül ciddiyette etkileyebilirdi.. Cepheden dönen bir askerin sırt çantasındaki kesik kelle ise, bu açıdan adeta bir serseri mayın gibiydi; beklenmedik bir anda patlayabilirdi… Dolayısıyla, ne herhangi bir askerin böyle bir “eşya”yı çantasında taşımış olması; ne de böyle iğrenç bir cismi çantada bulan görevlinin, bu cismin ülkeye girmesine izin verdiği düşünülebilirdi…

Olayın bu şekilde sonuçlanmasındaki bir başka çarpıklık da, Avustralya’nın Echuca kenti emniyet görevlilerin tavrında gözleniyordu.

Kelleyi yıllardır evinde saklayan ressam Noel Tunks, emaneti karakola teslim ettikten sonra elini kolunu sallayarak uzaklaşmış; aradan birkaç ay geçip, açılan davaya gelerek ifade verdikten sonra, kararı bile beklemeden mahkeme salonunu terk edip ortadan kaybolmuştu… Echuca emniyetinin konuyla ilgili sorumlusu Adrian Kennedy, içi kadife kaplı tahta bir kutu içinde kucağına konan bir kesik insan başını “bir bakışta” değerlendirmiş ve getiren hakkında bir soruşturma başlatmadığı gibi, adamın serbestçe çekip gitmesine izin vermişti. Bu “kartal gözlü” polis müfettişi Kennedy, “Sorgulamaya gerek yoktu, kelle o kadar eskiydi ki, şöyle bir bakınca anlaşılıyordu” diyerek kendini adli tıp uzmanı yerine de koyuyordu. Victoria Muharip Gaziler Derneği Türk Şubesi Başkanı Ramazan Altıntaş’ı arayıp “Burada bir Türk kellesi var, gelin bunu alın” demese, belki de olaydan kimsenin haberi olmayacak, “eski bir kafatası” olarak değerlendirilen dosya rafa kaldırılacaktı…

Olayın büyüyerek iki ülkenin dışişleri arasında önemli bir sorun halini almış olmasına rağmen, Avustralya polis makamları, “kelleyi Gelibolu’dan getirdiği iddia edilen” kişinin kimliğini Türk makamlarına açıklamamış, basından gizli tutmuş, ve kimselere söylememişti. Ama, dönemin Gaziler Bakanı Danna Vale, gerek aile, gerekse Avustralya devleti adına Türkiye’den ve Avustralya’da yaşayan Türkler’den özür dilemişti. Oysa, Türk yetkililerin, sözkonusu kelleyi “Dedem getirmiş…” diyen ve resmini yapması için ressam Noel Tunks’a veren kişinin ailesi hakkında Avustralya makamlarından doyurucu bir açıklama alması gerekirdi. Avustralya makamlarının, bu kişinin dedesinin adını belirlemeleri ve gerçekten bir Anzac askeri olup olmadığını resmi bir biçimde teyit etmeleri gerekiyordu. Kim bilir, belki de bunu yaptılar… Ama, bu konuda Türk yetkililerine bilgi verilmedi. Bilgi verildiyse bile, Türk yetkililer, bu bilgiyi ne Avustralya’daki Türkler’le, ne de Türkiye halkıyla paylaştı. Bugün de hiç kimse, sözkonusu “sapık” Anzac askerinin kim olduğunu, adını, rütbesini bilmiyor. Ailesi veya torunları olup olmadığını bilmiyor.
Bu durumda da, Türk yetkililerin bu kesik kelleyi niye böyle heyecanla benimsediklerine akıl sır ermiyor.

Bu yaşanan olayın bir de şöyle cereyan etmiş olduğunu varsayalım:
Bir Türk vatandaşı, evlerinin bodrum katında yıllardır sakladıkları kesik kelleyi çıkararak “Bu bir Anzac askerinin kellesi… Dedem Gelibolu’dan getirmiş olduğunu söylerdi. Buyurun alın, sizin olsun…” deseydi, Avustralya makamları ne yapardı?
Hemen bir uzman ekip görevlendirir, çağın en modern teknikleriyle araştırır, DNA karşılaştırır, gen belirler ve bu kellenin sahibinin adını belirleyemese de gerçeğe en yakın özelliklerini ortaya çıkarırdı. Bunu yaptıktan sonra, kelleyi gerçekten bir Anzac askeri olarak kabullenir ve askeri törenle ülkesine götürür müydü, bilemem. Çünkü, işin bu tarafı siyaset… Ben ise, konuya tamamen tıp ve tarih bilimi açısından yaklaşıyorum. Bu nedenle, internette soy-sop araştıran siteler arasında şöyle bir dolaştım ve bakın karşıma ne çıktı:

Ellen feely to H.N. Chapman. Posted: 6 Mar 2000 8:48PM
“James Tunks died 2/11/1915.Contact me I can put you in touch with my cousin.Noel Tunks he has all the information.regards…”

Yani, Ellen Feely isimli bir hanım, H.N Chapman isimli birine, “kendisiyle temasa geçmesini; onu, bütün bilgilere sahip olan kuzeni Noel Tunks ile tanıştırabileceğini” yazmış… Dikkat edilirse, mesajın öznesi James Tunks isimli bir şahıs… Bu kişinin ölüm tarihi ise, ne tesadüf ki, 2 Kasım 1915… Ve, kelleyi karakola götüren bizim Noel Tunks da bu adam hakkındaki her şeyi biliyor… Acaba, bu Tunks, bizim Tunks mı? (http://boards.ancestry.com/surnames.tunks/1.2/mb.ashx)

Victoria Eyalet Adli Tıp Mahkemesi’nin hakimi West, nihai hükmünü, adli tıp uzmanlarının verdiği, “kellenin 20-30 yaşlarında bir Kafkasyalı veya Orta Avrupalı’ya ait olabileceği” (“…it was that of a male Caucasian aged between 20s and early 30s…”) raporu, Ramazan Altıntaş’ın “o devirlerde Osmanlı tebaası olarak çok farklı etnik kökende insanın olduğu” şeklindeki ifadesiyle pekiştirerek vermişti. Davanın taraflarından sayılan Avustralyalı Türkler de, adli tıp raporunda kullanılan “Caucasian” kelimesinin sözlük anlamının sadece “Kafkasyalı” olarak bildiklerinden olsa gerek, hemen ikna olmuşlardı…

Oysa, birçok İngilizce sözlükte karşılığı “Kafkasyalı”, “Kafkasya’ya ait”, “Kafkaslar”, “Kafkas Dağları” olarak verilen “Caucasian” sözcüğünün kriminoloji biliminde aslında “beyaz ırk”ı tarif etmek için kullanıldığı bir sır değildi... Anglosakson kökenli ülkelerde polis, eşkal tarif ederken, tıpkı, Kızılderili yerliye “indian”, siyahlara “negro”, Latin Amerika kökenlilere “hispanik”, Kübalı-Latin karışımına “creole” dediği gibi, “caucasian” kelimesini de dünyadaki beyaz ırkı tanımlamak için kullanıyordu.

Olaya eldeki bu verilerle bakınca, içi mor kadife kaplı kutuda 90 yıldır saklanan kellenin “20 ile 30’larının başında, beyaz ırktan bir erkeğe ait” olduğu ortaya çıkıyordu. Yani, aslında Batı, Orta veya Kuzey Avrupa ülkelerinde Kafkaslar’dan daha fazla görülen “beyaz ırk”tan biri… Yani, Kaptan Cook’tan bu yana Avustralya nüfusunun yüzde 99’unu oluşturan Avrupalılar’dan biri…

Bu kelle sahibinin ölüm nedeni olan kurşun deliğini açan 303 kalibrelik silah ise, o dönemde dünyanın her yerinde bulunabilecek bir silahtı… Avustralya’da bile…

Bu olayda garip davranan bir başka taraf da Türk hükümeti oldu… Olayın ortaya çıktığı 2002 yılında birkaç gazetede küçücük bir haber olarak yer alan bu saçmalık, Avustralya’daki Türk diplomatlarını da kararsız bırakacak kadar sahipsiz kalmıştı. AKP o yılın sonlarında hükümeti devraldığında konuya ilgi duymuş olmalı… Ne amaç hedefledilerse, “Gelibolu’dan götürülmüş bu şehit başının Türkiye’ye getirilmesi” uygun bulundu. İki ülke arasındaki resmi yazışmalar tamamlandı ve Avustralya’dan top arabası üzerinde törenle uğurlanan kesik baş, Türkiye’ye döndü. 2003 yılının 18 Martı’nda da geniş katılımla yapılan bir törenle, Şehitler Abidesi’nin hemen dibindeki sembolik Çanakkale Şehitliği’nin tam ortasına gömüldü. Üzerine de sade bir taş yerleştirildi. Ne var ki, saçmalıkların sonu daha gelmemişti; mezar taşının üzerine yazılan yazıt, organizatörlerin tüm ilgisizliğini ortaya döküyordu: Meçhul Asker…

Bu tören, aynı zamanda “Gelibolu Yarımadası Uzun Dönemli Geliştirme Planı” adı verilen 100 milyon dolar bütçeli uygulamanın da medyatik “start” işareti oldu. “90 yıllık şehitliklerimizi ihya ediyoruz” sloganıyla başlayan bu uygulama, şimdiye kadar yarısı harcanan bütçesiyle hala devam ediyor… Kilye Koyu’na inşa edilen “Komutanlarımız” isimli duvar freskine birçok komutanımızın adını eklemeyi unutan; uydurma yerlere şehitlikler yapan; gerçek şehitlikler üzerine otopark, gerçek siperler üzerine de hela yapan bir zihniyetin, sözkonusu “kesik kelle”ye de “Meçhul Asker” yakıştırması yapmasını kimse garipsemedi… Ne kimse çıkıp ciddi bir teknik araştırma yaptırılmasını istedi, ne de konunun böyle benimsenmesinden bir rahatsızlık duydu.
Sanki; tarih boyunca “isteyen düşman askerinin buralardan giderken yanında bir Türk kellesi götürmesi vaka-i adiyyeden”miş gibi…

Kişisel olarak başvurduğum Avustralya’daki Türk Dışişleri yetkilileri, olayın kendilerinden önceki görevliler tarafından izlendiğini; büyükelçilik ve askeri ataşelik olarak ellerinde gazete küpürlerinden başka belge ve bilgi olmadığını ifade ettiler. Sağolsunlar, bu gazete küpürlerini de tarafıma yollamayı ihmal etmediler. Yukarıdaki hikayede de bu yazılardan yeterince yararlandım. Başkonsolosluk ve RSL Türk Şubesi Başkanı Ramazan Altıntaş ise cevap verme zahmetine girmedi.
Ama şimdi, bu olayın gerçekleştirilmesi için yazışmalara ve belgelere imza atan Türk yetki sahiplerine soruyorum: Kesik kellenin sırrı nedir? Bu kelle ile ne yapılmak istenmiştir?

MUHTEŞEM ZAFERİN ADI ÇANAKKALE'DİR

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ''Türk Silahlı Kuvvetlerinin, dün olduğu gibi bugün de dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırarak, ulusun bekasının, bölgesindeki barış ve huzurun vazgeçilmez güvencesi olmaya devam edeceğini'' bildirdi.

Orgeneral Büyükanıt, 18 Mart Şehitler Günü dolayısıyla yayınladığı mesajında, Türk vatanının ve milletinin ebedi varlığı ile devletin bölünmez bütünlüğü uğruna gözlerini kırpmadan canlarını feda eden şehitleri 18 Mart Şehitler Günü münasebetiyle şükran ve rahmetle andığını belirtti.

Orgeneral Büyükanıt, şunları kaydetti: ''Türk Ulusunun Atatürk'e kavuştuğu muhteşem bir zaferin adı olan Çanakkale, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin ön sözüdür. Çanakkale, düşmanın zannettiği gibi öylesine bir savaş ve sıradan bir ölüm yeri değildir. Çanakkale, Türk'ün bitti sanılan askeri gücünün tükenmediğini, koşullar ne kadar ağır olursa olsun, iyi yönetildiği takdirde, tüm zorlukların üstesinden gelebilecek güç ve inanca sahip bulunduğunu dünyaya kanıtlamıştır.'' Orgeneral Büyükanıt, mesajında, ''Türk Silahlı Kuvvetleri, ecdadının manevi mirasından, bıraktığı şanlı tarihten ve bağrından çıktığı yüce Türk Ulusundan aldığı güç ve azimle, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de ulusun bağımsızlığı, vatanın bölünmez bütünlüğü uğrunda her türlü fedakarlığa hazırdır'' ifadesine yer verdi.

(Soldaki Fotoğraf: Anadolu Ajansı Kayseri Bölge Müdürlüğü muhabirlerinden Tevfik Işık'ın çektiği fotoğraf, Genelkurmay Başkanlığı'nca 18 Mart Şehitleri Anma Günü vesilesiyle afiş haline getirilerek Türkiye genelinde dağıtıldı.)

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün 92. yıldönümünün önemini bir kez daha yaşıyoruz.
Her yönü ile destansı bir savaş olan Çanakkale Savaşları, dünya siyasi tarihini neden-sonuç ilişkileriyle etkileyerek, tarihinin değişimine neden olmuştur. Kilometrelerce uzaktan savaşmaya gelen sömürgecilere ulus olma bilincini de kazandırmıştır.

Bu tarihsel süreç, ayrıca; Türk Ulusunun yaşama bakışını belirlemiştir. Tarihin önemli savaşlarının yaşandığı bu topraklarda “barış bizim kültürümüz” oldu.

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’ni kutlarken unutmamamız gereken şudur ki; çağdaş geleceğe yol gösterici olan Cumhuriyetimize sahip çıkmalı, Atatürk’ün işaret ettiği evrensel değerlerle yürümeliyiz.

Bu anlamda, tüm Çanakkale halkının bu gururlu gününü kutluyor, Ulu Önder Atatürk ve tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.

Ülgür GÖKHAN  - Çanakkale Belediye Başkanı

Bir milletin kaderini değiştiren destan

''Şu Boğaz harbi nedir?/Var mı ki dünyada eşi?/En kesif orduların yükleniyor dördü beşi/Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya/Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya/Ne hayasızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı/Nerede, gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı''...
Mehmet Akif Ersoy'un, yazıldığı tarihten bu güne kadar bütün nesillere Çanakkale Savaşı'nın heyecanını yaşatan bu şiiri, bir milletin kaderini değiştiren destanını anlatıyor.
İngiliz ve Fransız ortak saldırılarına karşı savaşılan bu cephede cereyan eden muharebeler denizden ve karadan olmak üzere yaklaşık bir yıl sürdü. Çok şiddetli çarpışmalar oldu, Türkler canları pahasına büyük bir zafer kazandı.
Çanakkale Savaşları'nda 18 Mart Deniz Zaferi'nin ise önemli bir yeri bulunuyor. 18 Mart, yersiz bir gururun Karanlık Liman'da boğuluşunun tarihlere kaydedildiği gün oldu. Türk denizcilerinin ve topçularının hedefini şaşmayan çelik yumruğu, bu zaferin kazanılmasında başlıca rolü oynadı.
HASTA ADAM
Peki bu zafer nasıl kazanıldı? 1914'lü yıllarda Osmanlı, yorgun ve halsizdi, Avrupalılar'ın deyimiyle ''hasta adamdı''. Birinci Dünya Savaşı'na girecek durumda değildi. Yeni çıktığı Balkan Savaşı'nın yaralarını saracak zaman bile bulamamıştı. 1911 Trablusgarp ve 1913 Balkan muharebeleri yenilgileri Osmanlı'nın adeta belini bükmüş ve kendisine gelmesi çok zor olan bir süreç içerisine girmesine neden olmuştu.
Genç Türkler iktidara geldiği 5 yıl içinde büyük toprak kayıplarına uğramıştı. En değerli ordularını bozgunda kaybetmiş, kucak dolusu paralar ödenerek dışarıdan satın alınmış silah, top cephane ne varsa onlar da Ekim ve Kasım ayının çamurlu, yolsuz Rumeli topraklarında düşmana terk edilmişti.
Koca imparatorluk, çağın, sanayi devriminin, bilim ve teknolojinin çok gerilerinde kalmış, zengin Avrupalılar'ın ''kapitülasyon'' denilen ekonomik ve mali boyunduruğu altında ezikti. Ülkede ne sanayi denebilecek bir tesis, ne de tam anlamıyla yapılan bir tarım vardı. Gaz yağından iğnesine, silahından mermisine her şey için dışa bağımlı olan memlekete ne düzgün bir yol, ne bir liman, ne de fabrika vardı.
İhmale uğramış insanları fakir ve okutulmamış, devlet yönetimi çürümüş hazinesi tamtakır olmuştu. Bir yıl öncesinden beri Alman askeri Türk ordusunda geniş ıslahat yapmış, fakat Balkanlar'daki yenilgiler büyük zarar getirmişti. Bir çok bölgelerde asker aylardan beri maaşını alamamış, orduda moral kalmamıştı. Donanma da mutsuz ve demode bir haldeydi. Çanakkale'deki Garnizon perişandı. Silahları ise çağdışı idi.
HÜKÜMETİN DURUMU
Siyasal durum ise tam bir karmaşa idi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne bağlı olan Genç Türkler, 1909'da padişahı tahtan indirerek pek çok çevrede özellikle aydın çevrede tam bir destek kazanmıştı.
Ancak, 5 yıllık savaş ve iç bunalımlar gereğinden de fazlaydı. İmparatorluğun derme-çatma hükümeti bir başka hükümeti iş başına getirerek kuvvetlenmek, durumu düzeltmek imkanı kaçırmış, Genç Türkler'in enerjileri ise kendi başlarını kurtarmanın umutsuz ve yalın mücadelesinde tükenmişti.
Artık ne demokratik seçimlerden, ne özgürlükten, ne bütün ırkların eşitliğinden ne de hilal altında birleşmeden bahseden yoktu. Mali yönden hükümet iflas etmiş, eski zorbalık ve irtikap günlerine geri dönülmüştü. Bağdat ve Kudüs gibi dış eyaletlerde ahalli idareler korkutucu bir durumdaydı. Her an herhangi bir aşiretin bağımsızlığını ilan etmesi mümkündü.
Durum böyle olunca İttihat ve Terakki yönetimi de halkın gözünden iyice düştü.
SAVAŞA DOĞRU...
Dünya kaçınılmaz bir paylaşım savaşına doğru yönelirken, Osmanlı İmparatorluğu da bu savaş karşısında tarafsız kalamayacağını fark etti.
Bu durumda yapılabilecek en doğru hareket ''ölünecekse savaşarak ölmek'' idi. Halk ve İttihatçı üyeler, Osmanlı'nın savaşa girmesine taraftar değildi. Bu arada Alman Ordusu'ndan yetkililer, Türk askerini eğitmeye başlamıştı.
İttihatçılar Almanya yerine İngiltere ve Fransa'ya yakınlık duyuyorlardı. Almanya, sadece Enver Paşa ve diğer subaylara yakın geliyordu. Çünkü, Almanya'da eğitim görmüşlerdi. Almanlar da ittifakta çok istekliydi.
İngiltere, Genç Türkler'in iktidarına güvenmiyor ve onlarla ittifak yapma teklifini reddediyordu. Ancak durum böyle olmasına karşılık Osmanlı üyelerinden Hakkı Paşa, İngiltere ile problemli konuları halletmek ve ittifaka zemin hazırlamak amacıyla Londra'ya gönderildi.
Diğer yandan, Balkan savaşları sırasında edinilen borçların tasfiyesi ve yeni borçlar için Maliye Nazırı Cavit Bey Fransa'da faaliyette idi. Fransa da tıpkı İngiltere gibi borç yanında kapitülasyonlardan vazgeçmeye ancak diğerleri vazgeçerse razı olacağını belirtti.
Rus ordusu ise güçlü ve disiplinliydi. Ancak sanayisi beklenmedik bir süre alan siper savaşı için gerekli olan bolca cephaneyi ve ağır obüs toplarını yeter ölçü ve zamanda yetiştirecek derecede gelişmemişti. Bu bakımdan ise İngiltere ve Fransa geri durumdaydı. Bunun yanında, Rusya'nın en işlek liman ve demiryolları Karadeniz ve Baltık Denizi'ndeydi. Bu, Rusya'nın birinci yoluydu. Bu yolu açıp kapamak Osmanlı Devleti'nin elindeydi.
Osmanlı Hükümeti için boğazları kapalı tutmak gerekliydi, seferberlik zorunluydu. İttihat ve Terakki büyüklerinde ne diplomasi, ne yönetim, ne de genel siyasal bakımından bir iktidar yoktu.
Dünya Savaşı kapıdayken Osmanlı devleti çöküşüne zemin hazırlayacak bu savaşa girmek üzereydi.
Her ne kadar Osmanlı yönetimi ve özellikle savaşa taraftar olmayan Sadrazam Halim Paşa, Maliye Nazırı Cavid Bey ve diğer üyeleri yapılan anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu iddia etseler de Almanya, hemen ertesi günü Osmanlı'ya savaşa girme zemini hazırlamaya başladı.
3 Ağustos'ta da Fransa'ya ve sömürgelerine karşı faaliyet için Akdeniz'de bulunan Goben ve Breslav zırhlılarına hemen İstanbul'a gitme emri verildi. İngiliz'lerin peşinden geldiği gemiler önce İzmir'e, 10 Ağustos'ta da Çanakkale'ye geldiler. Hükümetin bilgisi haricinde Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın özel izniyle boğazlardan geçtiler.
Gemiler geçtikten sonra İtilaf Devletleri yaptıkları tarafsızlık anlaşmalarına göre, gemilerin 24 saat zarfında Türk karasularından çıkarılmasını ya da hemen silahlarından arındırılması gerektiğini bildirerek Osmanlı hükümetini protesto ettiler.
Hükümet, bunun üzerine Halil Menteşe Bey'in teklifi üzerine gemileri satın aldı.
Sonunda Osmanlı da savaşa girmişti. Gemiler boğazdan geçtikten sonra mürettebatı başına fesler giyerek sanki Türk donanmasının denizcileriymiş gibi davranıyordu. Bunun üzerine Alman Paşası Weber, Çanakkale Boğazı'nı kapattırdı. Bundan Türkler'in de haberi yoktu. Durumdan haberi olanlar yalnızca Enver Paşa ve kabine arkadaşlarıydı. Aynı zamanda bu durum diğer ülkeleri de telaşlandırdı.
Rusya'nın ise neredeyse hayat yolu kesilmişti. Birkaç hafta içinde Karadeniz'den gelen Rus buğdayı yüklü gemiler Haliç'te tutuldu. 29 Ekim tarihinde Goben ve Breslav Karadeniz'e açılarak Odessa Sivastopol ve Navrossis'de ki Rus tahkimatını bombardıman
ettiler. Bunun üzerine, 30 Ekim'de İngiliz ve Fransızlar da Türkiye'ye karşı harekete geçti.
MUSTAFA KEMAL TARİH SAHNESİNDE...
Bu sıralarda Enver Paşa, Mustafa Kemal'i Sofya'ya Türk Elçiliği'ne ataşelik görevine göndererek oradan uzaklaştırdı.
Çünkü Mustafa Kemal, Osmanlı'nın henüz savaşa girecek durumda olduğuna inanmıyordu. Bunun için henüz erken olduğunu düşünüyor, ayrıca Almanlar'a da güvenmiyordu. Mustafa Kemal, savaşın başladığını öğrenince Sofya'dan telgrafla aktif hizmete verilmesini istedi, ancak Alman aleyhtarı olduğu için kabul edilmedi.
Kendisine haber gönderildiği zaman o zaten kendiliğinden işi bırakarak Anadolu'ya dönmeye hazırlanıyordu.
Rus limanları bombardıman edildikten sonra Rusya, fiilen 31 Ekim'de Doğu Beyazıt'ın kuzeyinden sınırı geçti, İngiliz'ler de ertesi gün Akabe'yi bombaladı. 3 Kasım'da Rusya, 5 Kasım'da Fransa ve İngiltere Osmanlı'ya savaş ilan etti.
Osmanlı'nın karşı savaş ilanı ise 11 Kasım 1914 tarihinde yapıldı. Padişah V. Mehmet Reşat savaşın ilanından 3 gün sonra 14 Kasım 1914'te ''Cihad-ı Ekber'' ilan etti.
1914 Eylül'ü başlarında Donanma I. Lordu Winston Churchill, savaş işleriyle görevli Devlet Bakanı Lord Kitcher ve başta gelen kara ve deniz kuvvetleri danışmanları, yakında Türkiye'ye karşı girişileceğini varsaydıkları savaş için bir büyük strateji tartışması yaptılar. Yapılabilecek operasyonlar listesinin en başında zaten Kuzey Ege'de toplanmış olan
güçlü filonun Çanakkale'yi zorlaması bulunuyordu.
25 Kasım 1914'ten beri Churchill'in bitmeyen gayretleri, 1.5 ay sonra sonuç verdi. 28 Ocak 1915'te Savaş Komitesi, Çanakkale Boğazı'nın yalnız donanmayla geçilmesine karar verdi.
TAARRUZ PLANI
Amiral Carden'ın komutasında, İngiliz, Fransız ve Rus donanmasından oluşan 100'den fazla geminin bulunduğu filo, 1914 yılının Kasım ayından itibaren Limni Adası'nda toplanmaya başladı.
Donanmanın amirali Carden, 1 ayda Marmara Denizi'ne çıkabilecek 4 devrelik planını 11 Ocak'ta Bahriye Nezareti'ne bildirdi. Önce Çanakkale Boğazı'na girişi önleyecek Türk batarya ve mevzilerinin tahribi, Kilitbahir-Çanakkale arasındaki torpillerin taranması ve merkez bataryaların tahribi, Kepez bölgesindeki diğer torpil tarlasının taranması, en dar yerdeki kara tahkimatının tahribinden sonra donanmanın Marmara'ya girebileceğini öngörülüyordu.
Bundan sonra ikinci büyük harekat başlayacaktı. Eğer Osmanlı İmparatorluğu teslim bayrağını çekmezse, kara kuvvetlerini Çanakkale Boğazı'ndan geçirerek, İstanbul kıyılarına çıkaracaklardı...
BOĞAZDA YETERLİ SAVUNMA GÜCÜ YOKTU...
Türkler'in, boğazda yeterli savunma gücü yoktu. Çünkü Almanlar boğazın zorlanacağını düşünmediklerinden burada bulunan 32 bataryayı 22'ye indirmişlerdi.
İngiliz gemilerinin boğazda görülmesinin ardından Türk cephesi, Erenköy ve İntepe arasına obüs bataryaları yerleştirdi. Fedakar denizciler tarafından derinliğine mayın tarlaları ve hatları meydana getirildi. Savaş gemilerinden çıkarılan toplar, set bataryalarına yerleştirildi. Denizaltılarına karşı da eldeki malzeme ile balık ağlarından yararlanılarak en dar bölgede bir deniz ağı oluşturuldu.
Çanakkale Savaşı'nın savunma tertibatı, boğazın savunması, üç bölüm halinde derinliğe doğru düzenlendi. Buralardaki tabyalarda 59 ağır top vardı. Bunlardan ancak 8'i büyük çapta ve seri ateşliydi. Boğazın en çok tahkim edilen ve mayınlarla pekiştirilen bölgesi burasıydı. Boğazdaki topların mevcudu 170'i buluyordu.
Almanya'ya sipariş edilen ağır toplar ve diğer malzeme henüz gelmemişti. Bulgaristan ve Romanya tarafsızdı ve savaş malzemesinin topraklarından geçmesine izin vermiyordu. Bu haliyle imparatorluk, dostlarından uzakta yalnız başınaydı...
3 Kasım 1914 sabahı İngiliz filosunun Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye'ye bombardımanıyla ilk deniz savaşı başladı.
3 İngiliz zırhlısı ve 2 kruvazörü Gelibolu yarımadası kıyılarına ve 2 Fransız zırhlısı da Anadolu kıyılarına sabah saat 06.50'de yaklaştı. 20 dakika süren top ateşinden sonra çekip gittiler.
Bu bombardımanda şehit düşen 5 subay ile 81 er, Çanakkale Savaşları'nın ilk şehitleri olarak tarihe geçti...
19 Şubat 1915'te 11 büyük zırhlı, 3 kruvazör, 18 muhrip, 3 denizaltı, 7 mayın tarama gemisinden kurulu ittifak filosu Kumkale, Seddülbahir, Ertuğrul, Orhaniye bataryalarını cehennem gibi bir ateş baskısı altında tuttular. Bu bombardıman 9.35'te başladı, 17.30'da sona erdi. Düşman, saldırı planının birinci merhalesini tamamlamıştı...
Havaların bozması, düşman donanmasının tutunamayarak uzaklaşmasını sağladıysa da 6 gün sonra müsait havadan yararlanarak İngilizler, 25 Şubat'ta tekrar boğaz önünde göründü. Boğaz girişindeki tabyaların susturulmasından sonra Amiral Carden'ın yaptığı planın ikinci aşaması uygulanacaktı. Bu saldırı, daha fazla kuvvetle ve daha fazla kuvvetli bir şekilde idi. Bu savaşa Queen Elizabeth, Agamemnon, Golyat, Lord Nelson, Charlemagne, Triumph ve Albion zırhlıları ile birlikte bir çok irili ufaklı harp gemileri katıldı.
Bu görkemli ve modern savaş gemileri, Ertuğrul tabyasından yapılan atışlarla bu kez bir hayli sıkıştılar. Agamemnon'a, Ertuğrul tabyasından bir mermi isabet ederek büyükçe bir yara aldırdı.
NUSRET MAYIN GEMİSİ
Almanya'da 1910 yılında inşa edilmiş, kömür kazanlı, 40 metre boyunda, 7.5 metre genişliğinde, 360 tonluk, güvertesinde 40 mayın taşıyan Nusret mayın gemisi, savaşın gidişatını değiştirecekti.
Saatte ancak 12 mil yapan bu geminin komutanı Tophaneli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'di. Mayın uzmanı Alman Yarbay Geehl ile birlikte Çimenlik Kalesi'nden aldığı mayınları 18 Mart deniz saldırısından 10 gün önce, 8 Mart 1915'te sabaha karşı yağmurlu ve puslu bir havada önce Rumeli sahilini takip etti, sonra karşıya dönerek Erenköy koyuna kıyıya paralel olarak 26 mayın döşedi.
Mayınların bırakıldığı Karanlık Liman özenle seçildi. Büyük düşman gemilerinin isabetli atış yaptığı bu saha, denizcilikte ''durgun su'' diye bilinen özelliği taşıdığı için zırhlılar karadaki sabit kaleler gibi atış yapabiliyordu.
8-18 Mart arasındaki süre içinde Erenköy Körfezi'ni tarayan İngiliz mayın temizleyicileri sadece 3 mayın bulabilmişti. Nusret'in döşediği mayınları ne onlar, ne de havadan sahayı kontrol eden keşif uçakları görebildi.
Karanlık Liman üzerinde uçan bir düşman uçağı, hiçbir mayın görmemiş ve temiz raporu vermişti. Uçağın pilotu bu sürpriz mayınların başarısından 1 gün sonra kurşuna dizildi...
İngiliz Deniz Bakanı Churchill, Nusret mayın gemisinin başarısını en iyi şekilde özetlemiştir:
''Bu gün dünya denizlerinde görev yapmakta olan 5 bini aşkın savaş gemisinden hiçbiri Nusret ve onun döktüğü mayınlar kadar, harbin gidişine ve düşmanın geleceğine etkili olarak bir başarı gösterememiştir''...
18 MART SABAHI...
Sıra artık Amiral Carden'ın planının üçüncü ve dördüncü devrelerini uygulamaya gelmişti.
Yedi aydır üstlendiği görevler ve Ege'nin tuzlu sularında geçirilen zor kış ayları, Carden'ı sağlık yönünden çok yıpratmıştı, hastaydı ve son harekatı yürütecek gücü kalmamıştı. Doktorların kesin raporu üzerine görevi Amiral De Robeck'e devrederek 16 Mart'ta Londra'ya döndü.
26 Şubat-17 Mart arasındaki günleri İtilaf devletleri donanması mayın arama tarama faaliyetleriyle geçirdi. Bu arada bazı bölgelere tahrip müfrezeleri çıkarılarak, susturulmuş topların tahribine çalışıldığı gibi methalle merkez arasında ve merkezde bulunan bazı bataryalar da bombardıman edildi.
18 Mart sabahı... Saat 10.30'da üç tümen halinde tertiplenmiş müttefik filo gemileri boğaza girmeye başladı. Birinci Tümen gemileri saat 12.00'ye kadar merkez tabyalarını yoğun ateş altına aldı. Saat 12.00'de İkinci Tümen gemileri Agamemnon, Ocean ve Irresistible, Birinci Tümen gemilerinin aralarından geçip 12 bin yardadaki yerlerini alarak ateşe başladı.
Bu sırada, Erenköy bölgesindeki obüs bataryalarının menziline giren Agamemnon, 25 dakikada 12 isabet alarak ağır hasara uğradı. Aynı şekilde Irresistible da aldığı 6 isabetle ağır hasarlı olarak çekilme manevrasına başladı.
Üçüncü tümeni oluşturan Fransız gemileri, cesaretle tabyalara sokularak yoğun ateşe başladı. Aradaki bataryalar susturulmuş, merkez tabyalar henüz ezilememişti. Diğer gemiler de boğazdan içeri girmiş, bombardımana destek vermekteydi. Bu arada, şiddetli hasar görmüş olan Rumeli-Mecidiye Tabyası'nda Onbaşı Seyit, menzilindeki Ocean zırhlısına nişan almış ve sağ kalan arkadaşlarının yardımıyla üçüncü atışta isabet kaydetmişti.
Aynı anda, aldığı isabetlerle zor durumda kalan Fransız filosu, Amiral De Robeck tarafından geri çağrıldı. Gemiler, daha önce yaptıkları gibi Anadolu sahillerine doğru dönüşlerini tamamlarken saat 13.55'te Fransız zırhlısı Bouvet, hiç kimsenin beklemediği bir yerde bir gece önce Nusret'in döşediği mayınlara çarptı ve yardımına dahi gidilemeyecek kısa sürede sulara gömüldü.
Fransız gemilerinin terk ettiği hattı 11 adet İngiliz muharebe gemisi aldı, saat 15.35'te Irresistible ve Ocean gemileri de Nusret'in mayınlarına çarptı. Daha sonra her iki gemi de akıntıyla sürüklenerek Türk topçularının menziline girdi ve topçu ateşleriyle batırıldı.
''GİDİYORLAR, GEÇEMEDİLER, GEÇEMEYECEKLER''...
Bölgedeki mayın tehdidinin boyutlarını gören Amiral De Robeck, en kuvvetli 3 gemisini kaybetmiş olarak saat 19.00'da filosuna ''boğazı terk edin'' emrini verdi.
Boğazdan çıkan gemilere bakan Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa'nın şunları söylediği duyuldu:
''Gidiyorlar, geçemediler, geçemeyecekler''...
Müttefik filo 800 personel kaybederken, Türkler ise bu savaşta 58 şehit verdi, 3-4 asker ise yaralandı...
Boğazı donanmayla zorlayıp geçmek için yapılan bu büyük girişim ancak ''şiddetli bir yenilgi'' olarak tanımlanabilecek biçimde son bulmuştu...
Bu denli fazla kayıp, kara kuvvetlerinin yardımı olmadan boğazın geçilmesini şüpheli kılıyordu. Sonunda, Deniz Bakanı Churchill, boğazın denizden kara harekatı olmadan geçilemeyeceğine ikna olmuştu. Böylece Çanakkale Harekatı'nda yeni bir sayfa açılıyordu: çıkarma harekatı ve kara savaşları...
18 Mart'ta kazanılan zafer, yıllardır süren yenilgiler nedeniyle ümitsizliğe kapılmak üzere olan Türk milletine yeni bir heyecan verdi.
18 Mart, 19 Mayıs'ın, 23 Nisan'ın, 30 Ağustos'un ve 29 Ekim'in müjdecisi oldu...

Çanakkale havadan da geçilmedi

Çanakkale Savaşları'nın üzerinden 91 yıl geçti. Yüz binlerce şehit verildi, sayısız kahraman çıktı ve binlerce kahramanlık yaşandı. Denizde Nusret Mayın Gemisi, karada ise Seyyit Onbaşı gibilerinin destanlaşan anılarına, hava savaşlarındaki kahramanlar bilinmediğinden eklenemedi. Kazanılan zaferle, dünyaya, Çanakkale'nin karadan ve denizden geçilmezliği ortaya konurken, havadan da geçmenin mümkün olmadığı gösterildi.
Çanakkale Savaşları, Türk havacılık tarihi açısından önemli bir yere sahip. Çanakkale'de konuşlandırılan 1. Tayyare Bölüğü, yaptığı keşif uçuşlarıyla düşman donanmasının gücü, saldırı pozisyonu ve yeri konusunda bilgi toplamanın yanında, düşman uçaklarının Osmanlı Ordusu hakkında bilgi edinmelerinin de önüne geçti. Türk havacılık tarihinde ilk kez havadaki bir Türk uçağı, düşman uçağını makineli tüfek atışıyla düşürmeyi bu savaşta başardı. 30 Kasım 1915'te Üsteğmen Ali Rıza Bey idaresinde havalanan Albatrus C I modeli uçakta Gözetleyici Teğmen İbrahim Orhan, bir Fransız tayyaresini makineli tüfek ateşi ile vurarak düşürmeyi
başardı. Teğmen İbrahim Orhan, Türk havacılık tarihine 'havada yapılan muharebede ilk düşman uçağı düşüren kişi' olarak geçti. Bu başarısından sonra Almanya'ya pilotluk eğitimi için gönderilen İbrahim Orhan, brövesini taktıktan sonra, önce Filistin ve Hicaz'da, ardından da İzmir'deki 5. Tayyare Bölüğü'nde görevlendirildi. Teğmen İbrahim Orhan, Temmuz 1918'de Sakız Adası üzerinde keşif uçuşu yaparken İngilizlerin açtığı uçaksavar ateşi ile vurularak şehit düştü.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Tarih Bölümü Havacılık Tarihi Öğretim Görevlisi Bülent Yılmazer, Zaman'a, Çanakkale Savaşları'nın bilinmeyen kahramanlarını anlattı. Savaş boyunca Osmanlı Ordusu'nda 21 uçağın görev yaptığını aktaran Yılmazer, müttefik güçlerin 40 civarında tayyaresine karşı büyük bir mücadele verildiğini ifade etti. 1. Tayyare Bölüğü'ndü 5'i pilot, 10'u rasıd (gözetleyici) toplam 15 Türk havacının bulunduğunun altını çizen Bülent Yılmazer, ilaveten 16'sı pilot, 7'si gözetleyici 23 Alman havacının da Çanakkale'de düşmana karşı savaştığını açıkladı. Savaş boyunca sadece bir Türk uçağının uçamayacak şekilde yara aldığını kaydeden Yılmazer, buna rağmen uçağın inmeyi başardığını bildirdi. Yılmazer, "Savaşların başlamasından, düşman güçlerin geri çekilmelerine kadar geçen 10 aylık zaman zarfında 6'sı hava savaşı, 16'sı ise yerden açılan savunma ateşi sonucunda teyit edilmiş toplam 22 düşman uçağı düşürüldü. Bunun yanında karşı tarafça teyit edilmeyen, ancak Osmanlı Ordusu tarafından vurularak düştüğü bilinen 9 düşman uçağı daha bulunuyor. Osmanlı Ordusu'nda savaş boyunca sadece Alman Kurt Haaring isimli havacı hayatını kaybetti." dedi.
18 Mart 1915'te Ege Denizi'ndeki adalardan hareket eden İtilaf Devletleri Donanması, Osmanlı Ordusu havacılarının yaptıkları keşif uçuşları sonucu tespit edildi ve gerekli tedbirlerin alınması sağlandı. Keşif uçuşlarıyla düşman donanmasının gücü hakkında bilgi edinen Osmanlı havacıları, düşman uçaklarının Türk mevzileri üzerinde keşif yapmalarını da önledi. İngiliz hava birliklerinin Ege Denizi'ndeki adalardaki hava üstlerine karşı da Osmanlı Ordusu uçukları çok başarılı bombardıman harekâtı yürüttü. Yoğun uçuşlar yaparak gizlemeye çalıştıkları çekilme harekâtı da, Osmanlı havacılarının 6 Ocak 1916 tarihinde iki düşman
uçağı birden düşürmesiyle ortaya çıktı. Çekilmenin ortaya çıkması üzerine İtilaf Devletleri, bir çok teçhizatı geride bıraktı. Hatta götüremedikleri bir uçağı, Osmanlı'nın eline geçmesini önlemek için parçalamak zorunda kaldı.
O dönemki uçaklar, makineli tüfeğin yanı sıra, toplam 50 kiloyu geçmeyen bomba taşıma kapasitesine sahipti. Çanakkale Savaşları sırasında İngiliz ve Fransız hava birlikleri Farman, Breguet, Nieuport, Bristol, B.E., Osmanlı Ordusu ise Almanlar tarafından verilen Albatrus, Rumpler, Fokker, LVG modeli uçaklar kullandı. Özcan Yağmur - Ankara (Zaman)

"Türkleri diri diri yaktık"

18 Mart’ta Türk tarihinin büyük zaferlerinden birinin, Çanakkale Zaferi’nin 84. yıldönümünü kutluyoruz. 
Ancak, Çanakkale Muharebeleri hakkında hâlâ herşeyi bildiğimiz söylenemez. Gün geçtikçe yeni belgeler ve bilinmeyenler de günyüzüne çıkmaya başlıyor. Bu dosyamızla, Çanakkale Savaşı ile ilgili bugüne kadar gizli kalmış, duyunca insanı ürperten bir gerçeğin perdesini aralıyoruz. Savaşın acı, insanın vahşi yüzü bu. Bir insanlık utancı olan hadisenin daha fazla bu ülke insanlarından saklanmasını da doğru bulmuyoruz. Çünkü bu olayın doğrudan muhatabı biziz.
Çanakkale Muharebeleri sırasında 1915 Anadolu’sunda her üç evden ortalama bir şehit çıkmıştı. Hepimizin büyükbabası yahut onun akrabası bir şekilde bu savaşta bulunmuştu. Ne var ki, hemen hiçbirimiz o Gelibolu’da onların başından geçen hadiseleri tam anlamıyla bilmiyoruz. Dedelerimiz savaşın, ordunun, stratejinin, taktiklerin vazgeçilmez parçaları olmalarının ötesinde Çanakkale’de bir insan olarak, bizim ailemizin bir ferdi olarak yerlerini almışlardı ama biz onların yaşadıkları sıkıntıları, mahrumiyetleri, mahkumiyetleri, acıları, sevinçleri, beklentileri öğrenemedik. Çoğumuz onların mezarlarını dahi bilmiyoruz. Onlar Meçhul Asker olarak Çanakkale’de dünya durdukça duracaklar.
Çanakkale Muharebeleri 3 Kasım 1914’te İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale ve Orhaniye tabyalarımızı bombalamaları ile Osmanlı Devleti’ne resmen savaş ilan edilmeden başladı. İngiltere ve Fransa’nın resmen savaş ilan etmeleri ancak iki gün sonraya, 5 Kasım 1914’e tekabül ediyor. Böylelikle 1.Dünya Savaşı’nın en önemli ve kanlı askeri cephesi açılmış oluyordu.
Neden Çanakkale?
Müttefik Ordular Başkomutanı General Jean Hamilton bu sorunun cevabını hâtırâtında şöyle cevaplıyordu:
“Çağımızın ekonomik zaferinin birinci şartı İstanbul’u Türkler’den almaktır. Her ne pahasına olursa olsun alacağız. Ümit ediyorum ki; geleceğin harp okulu öğrencileri büyük bir imparatorluğu harakiri yapmaya mecbur bırakmak için, neden bu kıraç, beş para etmez kayaların eteklerinde sıkıştığımızı değerlendireceklerdir. Bu kayalıklar Osmanlı Sultanı’nın kara kalbine hançerin saplanacağı en ideal yerdir. Yalnız hançer henüz elini deldi ve yarasından yeni yeni kan akmaya başladı. Her gün ölümden kurtulmak için çırpınıyor. Bir metre ilerleyemesek dahi, Halifenin canı alınıncaya kadar, kanı bu kaba akıtılacaktır.”
Osmanlı Devleti’nin, Almanya’nın yanında 1. Dünya Savaşı’na girmesi İngiltere—Fransa—Rusya’yı zora sokmuştu. Çanakkale’den bir cephe açılması fikrini en çok İngiltere Bahriye Nazırı ve sonra II. Dünya Savaşında Başbakan olan Winston Churchill savunuyordu. Müttefik devletlerin stratejistleri Çanakkale’nin geçilmesi halinde Osmanlı Devleti’nin teslim olacağını hesaplıyorlardı. Osmanlı’nın açtığı cepheleri tasfiye etmek, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, Orta Avrupa’ya ilerleyen Alman—Avusturya ordularını arkadan çevirmek, Balkan devletlerini de kendi saflarına çekmek gibi faydalar da savaştan bekleniyordu.
Gelibolu’dan Rusya’ya
Çanakkale Savaşı’nın en önemli sebeplerinden biri ise, Müttefik Kuvvetlerin Çarlık Rusyasına Bolşevik devrimcilere karşı yardım götürme arzuları olduğu söylenir. Ders kitaplarında belirtilmeyen ancak dikkate alınması gereken bir tez de şöyle: Ruslar’ın Almanlar karşısında geçici olarak başarı gösterip Karpatlar’ı aşarak Macaristan ovalarına inmeleri, İngiltere’yi kuşkulandırmıştı. Ruslar Budapeşte üzerine saldırabilir ve merkezi devletlerle Türkiye’nin bağlantısını keserek İstanbul’un geleceğini belirlemek konusunda kendilerine avantaj sağlayabilirlerdi. Rusya’nın, Almanya ile anlaşarak İstanbul ve Boğazlar’ı ele geçirip savaştan çekilmesi tehlikesi karşısında İngiltere için Çanakkale seferini açmak kaçınılmaz olmuştu.
Rusya, bu sebeple Çanakkale seferini sanılanın aksine kaygı ile karşıladı. Yine aynı sebepten, müttefiklerin Rusya’nın da bir donanma ile İstanbul’u zorlaması teklifini, donanmasının yetersiz olduğunu öne sürerek geri çevirdi. 4 Mart 1915’te müttefiklere bir nota vererek İstanbul ve Boğazlar’ın kendisine bırakılmasını istedi ve bu isteklerini kağıt üzerinde kabul ettirdi.
Ceset tufanı
İngiltere, Kasım 1914’ten 9 Ocak 1916’ya kadar Çanakkale önlerine 50 bini aşkın Avustralyalı, 10 bini Yeni Zelandalı olmak üzere toplam 410 bin asker getirdi. Fransızlar 10 bini Senegalli olmak üzere 79 bin, biz ise istilacılara karşı ondört ay içinde toplam 700 bin askerle karşı koyduk. Yani 1 milyon 200 bin insan Gelibolu yarımadasında ölümüne, göğüs göğüse çarpıştı ve neticesinde istilacılar 213 bin 980 kişi kaybederken bizim şehit sayımız Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı’nın resmi kayıtlara dayanarak tesbit ettiği rakama göre 213 bin 882 oldu.
İngilizler, Çanakkale Savaşı öncesinde sömürgelerine haber göndermiş ve yardımcı kuvvetler istemişti. Avustralya bu isteğe olumlu cevap vererek 20 bin Avustralyalı, 8 bin Yeni Zelandalıdan oluşan ilk ANZAK kuvvetini Türkiye’ye doğru Kasım 1914’te yola çıkarmıştı. 1. Anzak Tümeni’ni taşıyan Orvieto gemisinde, savaş muhabiri Charles Bean de vardı.
Savaşta bir gazeteci
Charles Bean, Melbourne limanından demir alınmasından, istilanın sonuna kadar Anzak askerlerinin bütün serüvenini hem onlarla birlikte yaşadı hem de bütün ayrıntıları ile yazdı.
İstila başladığında 34 yaşında tecrübeli bir gazeteci olan Bean kısa sürede askerlerle kaynaştı ve kızıl saçlarından dolayı “havuç kaptan” lakabı ile anıldı. Bean en tehlikeli mevzilere bile girmekten geri durmadı. O yıllarda yeni gelişmekte olan modern savaş muhabirliğinde önemli ve örnek bir kariyer yaptı. Son istila kuvvetlerinin çekildiği tarihi günden ancak bir gün önce Gelibolu’dan ayrılan Bean ülkesine dönerken yanında 125 defter dolusu not ve yüzlerce fotoğraftan oluşan eşsiz belgelere sahipti.
Bean resmi muhabir olmasına rağmen Çanakkale Günlüğü savaşın gayri resmi tarihi idi. Zaten, “Avustralya’nın Resmi Tarihi” adında 6 ciltlik bir eser de yazmıştı. Bu eserini tamamladıktan sonra elindeki notları Avustralya Savaş Tarihi Enstitüsü’ne devretti. Bean, 1968’de hayatını kaybetti. Enstitü de bu notları 1979 yılına kadar halka kapalı tuttu. Bean’ın bu notları üzerinde çalışan araştırmacı Kevin Fewster, Çanakkale Günlüğü’nü 1983 yılında yayınladı. Kitabın çıkması maalesef gereken ilgiyi uyandırmadı. Özellikle Türk kamuoyu 64 sene sansürlü kalmış ve ancak 68 sene sonra yayınlanmış günlükteki bilgileri maalesef atladı.
Bir facianın hikayesi
Çanakkale Savaşı deniz ve kara muharebeleri olmak üzere ikiye ayrılıyor. İngiltere ve Fransa, Boğaz’ı denizden zorlayarak geçeceklerine inanıyorlardı. Bunun için 17 Mart 1915’te Bozcaada’da Akdeniz Orduları Başkomutanı General Hamilton’un da katıldığı son toplantıda Deniz Harekat Planı görüşülmüş ve Boğaz’ın zorlanması planlanmıştı. Bu plan yapılırken müttefik kuvvetler kurmaylarının ellerinde Boğaz’ın mayından temizlendiği raporları vardı. Bunun üzerine 18 Mart 1915 günü İngiliz ve Fransız ortak donanması Çanakkale Boğazı’na hücum etti. O gece Nusret mayın gemisi Karanlık Liman bölgesini mayınlamış olduğundan müttefik donanması mevcudunun yüzde 35’ini kaybederek çekilmek zorunda kaldı. Geriye dönüş manevraları sırasında da o yılların en önemli savaş gemileri olan Bouvet, Ocean, Irrestible, ayrıca 2 muhrip, 7 mayın arama gemisi battı. Goulois ve Inflexible da dahil 7 zırhlı gemi görev yapamaz hale geldi. Bu başarı tarihe Çanakkale Zaferi olarak geçecek, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa da “18 Mart Kahramanı” olacaktı.
Çanakkale’deki bu hezimetin haberi Londra’ya bomba gibi düştü. Önce ajansların haberleri abarttığını düşünen Londra, daha sonra General De Robeck’in raporu ile hezimetin gerçek olduğunu anladı. Bu hezimetin faturası 17 Mart’ta Boğaz’ın mayından temizlendiğine dair rapor veren subaylara çıkarıldı ve kurşuna dizildiler. Ancak daha sonra verilen raporların doğru olduğu, Türkler’in son dakikada burayı tekrar mayınladığı anlaşılacaktı ve kurşuna dizilen subayların itibarları iade edilecek, ailelerine maaş bağlanacaktı.
18 Mart mağlubiyeti Müttefik Kuvvetlerini, Çanakkale Boğazı’nın karadan yardım ve destek olmaksızın geçilemeyeceği noktasına getirdi. Bunun üzerine bir ayı aşkın bir hazırlık yapıldı. 75 bin kişilik çıkarma kuvveti hazırlandı ve başına General Sir Hamilton getirildi. 25 Nisan günü Gelibolu yarımadasında Arı Burnu ve Seddülbahir’e Anadolu yakasında Kumkale’ye çıkarma yapıldı.
Bean anlatıyor
Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:
“25 Nisan Pazar (geceyarısı): Gemiler Limni’den geldi. Güvertede uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı söylüyor... Derken ilk kez 4.38’de, dikkatle kulak verdiğimde, ta uzaklarda bir takırtı duyuyorum; küçük tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun kalemle hafifce vurulurmuşçasına. Bu takırtı sürekli gidip geliyor. Son derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim için artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne sesi olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin yankılanan sesi bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve sürekli... İlerdeki tepelerde yoğun çarpışmalar oluyor...
Sandal 50—60 santimetre derinlikte bir suda karaya çekildi. Dışarı fırladık...Limni’de sırt çantalarının ağırlığından yıkılanlar olduğunu gördüğüm için dikkatle çıktım, kumsala dek suları yara yara yürüdüm ve sonunda Türk topraklarına ayak bastım...”
“Türkler’i esir alma, öldür”
Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt ışık altında veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi Savaş Muhabiri Cherles Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise şu dehşet satırları yazıyordu:
“Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.
Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler’den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.” 
Dehşet dolu satırlar...
Bean, günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:
“Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne gittik. W.’nin emir eri X bize yolda son derece şaşırtıcı şeyler anlattı. X, Munster alayındaymış. Bir çok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi bana...
“Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargah bölüğünü darmadağın etmişler. Hattaki askerler de arkalarından gelen insan seslerini duyunca kendi adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar. Gene de bu konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş. Ateşin açılmasının hemen ardından “Allah Allah” sesleri yükselmiş dört bir yandan. Ön hattakiler derhal ateş açmışlar ve Türkler’i komuta eden Alman subayla birlikte 15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.
“Ertesi gün o Almanın canını alıverdik’ dedi X. Kulaklarıma inanamadım bir an. Kent bölgesinden gelen tatlı, yumuşak, becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi eğitim görmemişti, cahildi ama yumuşakbaşlı iyi bir adamdı... Bu sözlerin üstüne gerçekten öylesine midem bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Hatta bununla övünür gibiydi. Eğer bizim Tommy’lerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa, Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle böbürlenen bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama bu savaşın heyecanı içindeydi. Ele geçirdiği yaralı adamı (Alman bile olsa) bir gün sonra soğukkanlılıkla öldürebilecek çok fazla insan olduğunu sanmıyorum.”
...Ve esirleri yaktılar
Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:
“Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...
Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...”
Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean’in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü “Aynı iş dün de yapılmıştı” diyor.
Çanakkale Mahşeri
1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç baskı yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi romanın yazarı Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri üzerine 6 sene süren araştırmaları sırasında İngilizce ve Almanca kaynaklarda 100 Türk ve 2 Alman’ın yakılması ile ilgili bilgilere rastladığını belirtiyor ve Bean’in güncesini doğruluyor. Mehmed Niyazi, yakılma olayının Yüzbaşı Weistock’un emriyle yapıldığını bildiriyor. Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece gerçekleşen Türk saldırısının bir intikamı olduğunu ve tepelerden saldırıya hazırlanan Türklere bir gözdağı vermek ve morallerini bozmak gayesi ile yapıldığını söylüyor.
Madalyonun öbür yüzü
Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:
“4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye—yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...
11 Kasım: Türklerle son zamanlarda epey yoğun haberleşmemiz oldu. Kendilerine gayet iyi bakıldığını belirten bazı esir mektupları ile Kahire’de çekilmiş kanlı—canlı fotoğraflar attık karşı taraf siperlerine... Türkler’den şu cevabı aldık;
‘Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz dopdolu. Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de süngülerimiz var. Eğer söylendiği kadar büyük milletseniz, neden o yüce ilkelere uygun davranmıyor ve neden başka milletleri kendi önderlerine bağlılıktan ayartmaya çalışıyorsunuz?..’
Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi...
Üç hafta önce Türkler’in üç gün süren bir Bayramı vardı. Bizim siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk